Hikaye
“ Bir gerçek hadiseden yola çıkılarak yazılmıştır.”

Divane

Suzan ÇATALOLUK

O gün fakültenin giriş kapısında o delikanlı ile yine karşılaştı. Göz göze geldiler. Delikanlı esmer kıza ürkek bir baş selamı yanaştı. Yakışıklı yüzünde hüzünlü meraklar geziniyordu. Beklemeden sordu:
“- Konuştun mu? Ne dedi?”
Genç kız ikirciklendi önce. Ne diyeceğini tam bilemedi. Her konuşmasında oda arkadaşı, bu yakışıklı, efendi, kendisine göre mükemmel koca adayını düşünmeden reddetmişti. Bu gerçeğini nasıl söyleyebilirdi ki? Gözlerini yere eğdi. Birkaç saniye düşündü. Sonra küçük, beyaz bir yalana hemen sığınmak istedi:
“-Şey... Bu akşam söyleyeceğim, eğer cesaret edebilirsem.”

Delikanlının yüreği sevinçle hüzün arasında gidip geldi. Sevindi, ümit etmeye devam edecekti. Hüzünlendi, yine, o güzel kızın haberi olmamıştı halinden, gönlünü yakan sevdasından. Boynunu büktü. Neredeyse fısıldadı:
“-Söylersen... Bana neticeyi bildirirsin değil mi?”
Başını salladı genç kız. Delikanlının hiçbir şey söylemeden uzaklaşmasını seyrederken derin iç çekti. Kendi kendine mırıldandı:

“-Ah, ah... Yazık... Kalp kırıklığı, gönül yarası, yürek yangını nasıl iyileştirilir ki? Bir bilsem, ah bir bilebilsem!”
Akşam yemekhanede bir şeyler atıştırdıktan sonra ikinci kata çıktı. Üç arkadaşıyla kaldığı, çift ranzalı küçük odaya girdi. İki sevimli kız, bir yandan kahve falı bakıp neşeli kahkahalar atıyor, bir yandan da zarif utangaçlıkla gönül heyecanlarını gizlemeye çalışıyorlardı.
Onu görünce hemen yanlarına davet ettiler. Yavaşça ilişti alt ranzaya. Neşelerine katıldı. Ama diğer ranzanın altında oturan ve o delikanlının kalbini çalan kız onları görmüyor gibiydi. Burnunun dibine kadar dayadığı bir kitaba dalmıştı.

Esmer kız seslendi ona:
“- Dünya güzeli, gelsene sen de. Senin falına da bakalım.”
Yay gibi kaşlarını kaldırdı dünya güzeli. İri kara gözlerinde mağrur bir küçümseme gezindi. Küçük güzel dudaklarında ufacık bir gülümsemeden iz bile yoktu:
“-Benim falım fallanmış, dedi. Siz kendinize bakın.”

Bir an şaşırdı yeni gelen kız. “Eyvah,” diye düşündü. “ O zavallıya ne diyeceğim ben? Ümitle benden cevap bekliyor.” Hemen sordu heyecanla:
“-Ne o, dünya güzeli? Eniştemizi buldun galiba. Ama... Ama o delikanlıya ne diyeceğim ben?”
“- Ne, diye hırsla söylendi o çok güzel kız. Ne diyorsun sen? Beni ona mı layık görüyorsun? Hükümdarlara layığım ben. Sultanlarla evlenebilirim ancak. Kim oluyor o münasebetsiz, haddini bilmez??”

Yükselen sesinde büyük bir aşağılama vardı. Hemen itiraz etti yeni gelen. Aklınca ona söyleyeceği çok şey vardı:
“-Bak, o çocuk hiç de münasebetsiz biri değil. Çok kibar, efendi bir genç. Gördüğüm kadarıyla da iyi kalpli, dost, arkadaş canlısı. Güzel bir tahsil yapıyor. Yakışıklı da. Sana da sırılsıklam âşık. Daha ne istiyorsun sen?”
Karşısındaki onu küçümser bakışlarla süzdü:
“-Sıradan birinin sıradan sözleri seninkiler, dedi. Ben krallara layığım. Saraylarda yaşamak istiyorum. O saraylarda yaşayanlar benden mi üstün? Bana bir bak, nasılım? Cevap verme hiç! Bana nasıl sesleniyorsun? Dünya güzeli diyorsun değil mi? Evet, ben dünya güzeliyim. Benim kaderim daha doğmadan evvel yazılmış. Konaklarda değil, saraylarda yaşayacağım ben! O sümüklü çocuğa da söyle, kendine layık birine âşık olsun.”

Ertesi gün fakülteye giden esmer genç kız yakışıklı delikanlıyı giriş kapısında kendisini bekler buldu. Çok zorlandı kelimelerini seçerken. Onun yaralı gönlünün daha fazla ıstırap çekmesini istemedi. Delikanlı da duygularını belli etmemek için hiç uğraşmadı. Yaşlarla parladı gözleri. Hüzünle baktı kıza ve fısıldadı:
“-Hiç mi ümidim yok?”

Esmer kız çaresizlikle başını salladı. Delikanlı boynunu büküp yanından giderken derin bir iç çekti ve kendi kendine söylendi:
“-Ah, bu teklifi bana yapsaydın, bana yapsaydın ah!”
Aradan geçen günlerde dünya güzeli iyice mağrur oldu. Oda arkadaşlarına sadece selam veriyordu. Sabah çok erken kalkıyor, odada kimse yokmuş gibi davranıyor, konuştuğu zaman da emirler yağdırıyor, üç arkadaşına köle muamelesi yapıyordu.

Bir gün, esmer kız birkaç gazete ile yurda gelip odaya çıktı. Yatağa uzandı, gazetelere bakmaya başladı. Neredeyse bütün gazetelerde komşu devletlerden birinin Hükümdarı ile zarif eşinin fotoğrafları vardı. Gazetelere bakmak için bir kaçını açtı.

Tam o sırada dünya güzeli içeri girdi. Selam vermeden yanından geçecekti ki tam onun önünde büyülenmiş gibi kalakaldı. Gözlerini gazetelere dikmiş öylece bakıyordu.
Ardından saniye sürmeden kaptı gazeteleri. Sayıklar gibi konuştu:
“-İşte bu adam... Hayallerimi, rüyalarımı süsleyen Hükümdar bu. Benim nişanlım o.”
Şaşkınlıkla baktı ona esmer kız. Farkında olmadan söylendi:
“-Ne diyorsun sen? O komşu ülkenin hükümdarı. Baksana, kraliçesi de ne güzel. Bütün dünya tanıyor bu kadını. Zarafetine bayılıyor.”
“-Olsun, dedi dünya güzeli. Ben o zarif kraliçeden daha zarif olurum. Onun için uğraşıyorum ya. Fakülteyi onun için bitireceğim. Hükümdarım için her şeyi yaparım ben. O, düşlerimin biricik, ebedi, ezeli aşkı.”
Göz bebekleri büyümüş, yüzü sararmıştı. Titriyordu. Esmer kız korkarak baktı onun yüzüne:
“-Şaka yapıyorsun sen, dedi ürkerek. Evet, şaka yapıyorsun. Aman dikkat! Çok yükseklerde gözün. Ayağın kayar, uçurumların dibinde bulursun kendini.”

Gazeteleri kaparcasına çekti aldı, büyük bir özenle, yavaş yavaş katladı dünya güzeli. Çok sevgili bir hediye gibi göğsüne bastırdı. Gidip yatağına oturdu. Hükümdarın fotoğraflarına tek, tek bakmaya, uzun uzun incelemeye koyuldu..

O günden sonra da iyice içine kapandı. Sabah kalkınca kimselerle konuşmadan hızla giyiniyor, aceleyle fakültesine gidiyordu. Deliler gibi ders çalışıyordu. Daha bakımlı, daha alımlı olmuştu. Bir de dil kursuna başlamıştı. O ülkenin dilini hızla öğrenmek için olağanüstü çaba sarf ediyordu.

Esmer kız onun ne halde olduğunu, ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyordu. Aklına gelen o korkulu şeyi hep kovuyor, hep dünya güzelinin bu garip halinin sona ermesi için dua ediyordu.
Günlerden bir gün, olmayacak bir şey olmadı, olacak olan oldu. O komşunun Hükümdarı Türkiye’yi ziyarete geldi. Bir gün evvelden gazetelerin hepsi birinci sayfalarında yakışıklı hükümdarın ve güzel eşinin siyah beyaz fotoğraflarını bastı. Üstelik ilk eşi olan mahsun prensesten çocuğu olmadığı için boşandığını, ona olan ümitsiz aşkını da ballandırarak yazdılar.
Esmer kız o gün gazete almadı. Yurda telaşla gitti. Görmekten korktuğu manzara bütün sıkıntısıyla ve garipliğiyle karşısındaydı. Dünya güzeli alt ranzadaki yatağına bütün gazeteleri sermiş, komşu ülkenin Hükümdarına hayran hayran bakıyordu.

Hemen gidip yatağının kenarına oturdu. Yavaşça, onu ürkütmeden konuşmak istedi. Ama daha ağzını açmadan dünya güzeli ona çılgın gözlerle baktı. Şen, şakrak bir kahkaha attı. Esmer kızı omuzlarından yakaladı. Deli gibi salladı onu:
“- Hah hah ha! Sevgili Hükümdarını göreceğim. Artık beni tanıma zamanı geldi. Gör, bak! Beni nasıl da beğenecek.”
Büyük bir şaşkınlıkla onun yüzüne bakınca hülyalı, çılgın bakışlarından, garip gülmesinden korkan esmer kız, omzuna elini koymak istedi. Ama dünya güzeli oda arkadaşının elini şiddetle itti. Tiksinti ile bağırdı:
“- Çek elini cariye kılıklı! Senin haddin mi bana dokunmak!”

Koşup Yurt Müdiresine gitti ve olanı biteni anlattı esmer kız. Birlikte odaya gittiler. Dünya güzelinin derin bir uykuya daldığını görünce Müdire Hanım fısıldadı:
“-Bırak uyusun, dinlensin. Yarın haline göre gereğini yaparız.”

Ertesi sabah erkenden uyanan esmer kız onun yatağını boş buldu. Dünya güzeli sabahın köründe en bakımlı hali ile Atatürk Caddesine inmişti. Kızılay binasının tam karşısında duruyordu.
O kadar güzeldi ki gören dönüp bir kere daha bakıyordu. Ama o hiçbir şeyin farkında değildi. Dudaklarında hülyalı gülümseme ile bekliyordu. Bekliyordu, zira Türkiye’nin yaşlı Cumhurbaşkanı ile komşu ülkenin yakışıklı Hükümdarı üstü açık jiple Atatürk Caddesini boydan boya geçecek ve programa göre özellikle Kızılay Meydanında boy göstereceklerdi. Gerçekten de iki saat sonra jip uzaklardan belirdi. Hükümdar ile Cumhurbaşkanı ayakta idi. Arkalarında hazır olda duran yaverleri, bir görevli daha vardı. Jipin önünde ve arkasında yol alan bir sürü araç müthiş bir koruma kalkanı oluşturulmuştu.

Caddenin iki tarafını saran coşkulu kalabalık ellerindeki bayraklarını sallanıyor, sevgi dolu kelimelerle bağırıp onları alkışlıyordu.

Jip Kızılay Meydanına gelince iyice yavaşladı. Neredeyse yürüme hızına indi. Hükümdarın arkasında duran iki yaverden biri süslü sepetin içinden on- on beş kadar gül aldı. Saygıyla hükümdara verdi.
Dünya güzeli en önde, nefesini tutmuş bekliyor, gözlerini hükümdardan bir salise bile ayırmıyordu.

Jip geldi, geldi... Tam dünya güzelinin önünden geçiyordu ki genç kız bağırmaya başladı:
“-Buradayım! Hükümdarım! Görün beni, lütfen görün beni!”

Hükümdar onun tarafına baktı, gülümsedi. Dünya güzeli ile göz göze geldiler – ya da... Ya da kıza öyle geldi!- İktidar ve güç sahibi, çok zengin ve yakışıklı adam elindeki güllerden birini fırlattı o tarafa doğru.
Kıpkırmızı gül havada döndü, döndü, döndü, avaz avaz bağıran, farkında olmadan ağlayan dünya güzelinin Hükümdara doğru uzanmış avuçlarının tam ortasına düştü!

İşte o an gencecik kız için zaman durdu. An Hükümdarla göz göze geldiği salisede dondu kaldı. Oradaki kalabalık dondu, jipin içindekilerden biri hariç, hepsi dondu. Gerçek dünya ile bütün ipler koptu...
Dünya güzeli kendince, kendi gözlerinin gerçeği ile kendi hayat filminin en can alıcı anını, evet, en can alıcı anını seyretmeye koyuldu:
Hükümdar büyük bir zarafetle, yavaşça indi jipten. Dünya güzeline yanaştı. Dudaklarında mutlu bir gülümseme, gözlerinde büyük bir hayranlık vardı. Ona elini uzattı. Kızın titreyen parmaklarından tuttu, fısıldadı:
“-Benim son kraliçem olur musunuz? Bana evlatlar verir misiniz?”

Kız kalbinin atışını beyninde duyuyordu. Çılgın bir heyecan, deli bir mutluluk deryasında savrulmaya başladı. Kelimeler yetersiz kaldı, konuşamadı. Sıcacık göz yaşları içinde başını salladı.
“-Şimdi gitmeliyim, dedi Hükümdar. Yarın elçiliğe geliniz lütfen, beni bulunuz. Hemen evlenelim. Siz kraliçemi artık bırakmam, asla bırakamam.”
Sonra zarif adımlarla dönüp jipe bindi.

İşte o salise yine zaman durdu. Ama genç kızın zamanı. Ahali yine neşeyle bağırıyordu. Jip yavaş yavaş uzaklaşırken kız donmuş bir vaziyette, neredeyse nefes almadan, alamadan, hükümdarın arkasından bakıyordu. Öyle ki, yanaklarından süzülen yaşlar bile öylece kalıvermişti.

Akşam, esmer kız dünya güzeli konuşmak istedi. Ama onun elindeki kıpkırmızı gülü görünce beyni şaşkınlık dağlarının zirvelerine fırladı. O kendisine diyordu ki:
“-Bak, bu gülü bana Hükümdarım verdi. Bana evlenme teklif etti. Ona boy boy şehzadeler ve sultanlar vereceğim. Kim bilir ne güzel olacaklar!”
Güle bağlanmış çok pahalı kurdeledeki yazıyı gördü esmer kız. Ama okuyamadı. Başka bir alfabe ile yazılıydı!
Koşarak gitti yine Müdire Hanıma. Yine olanı anlattı. Büyük bir üzüntü ile yüzü kasılan yaşlı kadın başını salladı:
“-Durumu çok vahim. Hayaller de görmeye başlamış. Kim bilir o gülü ve o üstündeki kurdeleyi nereden buldu. Yarın ilk işim ailesini aramak olsun. Sen de arkadaşlarının dikkati çek. Herhangi bir olumsuz hale karşı dikkat etsinler. Çok sakin olsunlar.”

Gecenin ileri saatlerine kadar dünya güzelini fark ettirmeden izleyen üç kız sabaha karşı uyuyakaldı. Uyandıklarında onun yatağında olmadığını gördüler. Aceleyle Müdire Hanıma gittiler. Kadıncağız eli yüreğinde telefona sarıldı.

Dünya güzeli de çok zarif bir kıyafetle gitti Büyükelçiliğe. Bütün güzelliğini oraya çıkaracak şekilde süslenmişti. Öyle ki kapıdaki nöbetçi ve içerideki görevli kıza bakmaya doyamadılar. Ama onu içeri almadan önce sorgulamak gerekiyordu.

Kız onların soru sormasına fırsat vermedi. Hemen zarif bir gülümseme ile konuştu:
“- Zat-ı âlileri içerdeler mi? Geldiğimi haber verebilir misiniz lütfen?”
Memur şaşırdı:
“-Hangi zat-ı âlileri?”
“-Hükümdar Hazretleri. Beni bekliyor.”

Memur onun yüzüne şüphe ile baktı. Hükümdar elçilikte değildi elbette. Kimdi bu kız? Casus muydu, kötü niyetli biri miydi? Konuşturmak istedi:
“- Kim arıyor diyelim hanımefendi?”
“-Nişanlısıyım, diye beklemeden cevap verdi kız. Bana dün Kızılay Meydanında evlenme teklif etti.”

Adam büyük şaşkınlık yaşadı önce. Sonra da başını belaya sokmamak için kendince hemen tedbirini aldı:
“- Küçük hanım. Polis çağırmadan hemen git buradan. Bu küçük oyunlarla ancak akıl hastanesine girebilirsin. Haydi, işine, yoluna git!”
Kız bu cevap karşısından hiddetten kıpkırmızı kesildi. Kim oluyordu bunlar? Kraliçelerine nasıl böyle davranabilirlerdi? Koca bir devletin hükümdarının eşini nasıl kovabilirlerdi, hem de böyle sıradan cümlelerle?
Avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
“-Size emrediyorum! Bu kapıyı derhal açınız. Siz efendi, çocuklarınıza acınız! Bunu Hükümdar Hazretlerine açıkladığım zaman işinizden olacaksınız!”
Memur telefona sarıldı. Tam numaraları çevirecekti ki ana binadan çıkıp oraya yetişen yaşlı, kerli ferli bir adam onu durdurdu:
“-Bir dakika! Ne oluyor burada?”

Memur hemen saygıyla ayağa fırladı. Olanı biteni anlattı. Gün görmüş adam bağırmakta olan dünya güzeline tekrar baktı. Ölçtü, tarttı birkaç saniye. Ardından emretti:
“-Açın kapıyı. Hanımefendiyi içeri alın.”

Gencecik kız, burnu havada, vakurla girdi içeri. Memura ve nöbetçiye küçük ve küçümser, kibirli bakışlar attı. Sonra yaşlı adama döndü:
“-Bu sevimsiz vaziyet nihayet düzeltildi. Biliniz ki sizi takdir ettim. Mükâfatlandırılacaksınız. Şimdi beni Hükümdar Hazretlerine götürünüz.”
Adam hürmetle eğildi onun önünde ve dedi ki:
“- Zat-ı Ulyanız bekleme odasında benimle lütfen çay içme zahmetinde bulunabilirler mi acaba? Bu şerefi bendenize bahşederler mi? Zira zat-ı şahaneleri uykudalar. Uyandıkları an Kraliçe hazretlerini ona götürmek benim için büyük bir şeref, büyük bir zevk, gurur verici bir vazife olacaktır.”

Eğilerek genç kız kibarca yol verdi. İki görevliye dönüp kendi lisanınca bir şeyler söyledikten sonra onu ana binanın girişindeki bekleme odasına aldı. Büyük bir hürmetle en güzel koltuğa oturttu. Hemen çay söyledi. Ardından kızı iltifatlara boğdu:
“-Haşmetmeapları çok seçicidirler. Zat-ı Ulyanızdan da belli. Ankara’da nerede oturuyor Sultanımız?”
Tecrübeli adam sohbet bahanesiyle onu konuşturdu ve yurtta kaldığını anladı az sonra. Ardından telefonla yine kendi lisanı ile konuştu ve genç kıza gülümsedi:
“-Hükümdar Hazretleri uyanmışlar, banyoya geçmişler. Sizi beklettikleri için özür diliyorlar.”

Dünya güzelinin kalbi o an hayatında hiç yaşamadığı mutluluklara uçtu. Hıçkırarak ağlamaya başladı:
“-Ah! Ben biliyordum, biliyordum. Rüyalarımda gösterildi bana. Beni beklediğini biliyordum!”

Adamın yüzünden derin bir hüzün geçti ani bir rüzgar gibi. Bir şey söyleyecek oldu. Vazgeçip sustu. Ama genç kızın dili açılmıştı. Bir saate yakın durmadan konuştu.

Sonra telefon çaldı. Adam uzanıp açtığı telefonla kendi lisanınca birkaç kelime konuştu. Nedense çok hüzünlüydü. Genç kıza döndü:
“-Emir buyurursanız gidelim, dedi. Zat-ı Şahanelerini bekletmeyelim.”

Birlikte odadan çıktılar. Giriş kapısının tam tersi yönde bulunan uzun koridoru geçtiler. İlk odaya girdiler.
Dünya güzeli içeridekileri görünce çok ama çok şaşırdı. Zira karşısında Yurt Müdiresi, oda arkadaşları ve iki dev gibi adam vardı.
Kız daha ne olduğunu anlamadan adamlar onun üstüne çullandılar. Vurdukları iğne ile dünya güzeli dakikalar geçmeden derin bir uykuya daldı.

Onun güzel mi güzel, ışıl ışıl saçlarını okşayan Müdire Hanım ağlayarak mırıldanıyordu:
“-Ah yavrum, ah! Allah’ım, onu kurtar, kurtar onu bu garip saplantıdan, bu hastalıktan.”

Birkaç gün sonra gazeteler konuyla ilgili olarak küçücük bir haber geçtiler. Hükümdara hayranlığının üniversiteli bir genç kızın ruh sağlığını bozduğu, hastaneye kaldırılarak tedaviye başlandığı yazıyordu bu haberlerde.

Birkaç yıl sonra da aynı gazeteler yine dünya güzelini anlatan küçük, ama çok hüzünlü bir haber daha yazdılar. Haber şöyle idi:
“Kendini Kraliçe sanan genç kız akıl hastanesinde balkondan atladı. “ Geliyorum hükümdarım, ellerimi lütfen tutunuz” diyerek kendini boşluğa bırakan üniversiteli......”

Hamiş: Tutkunun ve hayranlığın aşırısı felakete kapı açıyor hep. Tanzimat Döneminden bu tarafa deli bir tutku ile Batı taklitçiliğine soyundu kimileri Türkiye’de. Atatürk Türkiye’si hariç hiç kendimiz olamadık. Milli kültürümüz silinip yok olurken biz Batı emperyalizminin elinde oyuncak olduk neredeyse. Türk Dünyası bizi beklerken biz başka hükümdarlar aradık. Kendi sağlam kültürümüzü hiç mi hiç önemsemeyip küçümsedik.
Küçümsedik sözümüzü, sazımızı, ilimizi, elimizi, obamızı, yurdumuzu!

Onlar bize ilim yerine yoz kültürünü, teknoloji yerine montaj sanayini dayattı... Tutkulu esaret sardı etrafımızı, gerçeği göremedik! “ Hangi gerçekleri “diye sormayalım! Acı gerçekler ortada değil mi?
Uyanıyor muyuz acaba? Yoksa yeni tutkulara kapılıp savrulmaya devam mı edeceğiz?

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19635928