Hikaye
SCelik

Kiraz ağaçları çiçek açmıştı, bütün kır çiçekleri de. Tomurcuklar birbiriyle yarıştaydı  arzı seyretmek  için.

Engin mavi gökteki yaramaz, sevimli küçük bulutlar, gölün sularını dalga dalga yayan şakacı rüzgâr, onun uğultulu sesiyle türkü söyleyen ağaçlar, çimlerin arasından kahkahalar atar gibi baş sallayan ufacık, rengarenk çiçekler, uzaklarda sırtını sonsuza dayamış, baba kılıklı, başı dumanlı, karlı dağlar, her şey ama onların aşklarını fısıldıyordu sanki.

Rumeli’nin Türk köylerinden birinde, o ilk bahar günü bütün evren de neşe içindeydi, onların deli sevdalarını terennüm ediyor gibi geliyordu sarı saçlarını yellere veren güzel, gencecik kıza.

Koşmaktan değildi çılgın gibi çarpan kalbi, heyecandandı.  Yanaklarının kıpkırmızı oluşu, yüzünün yanması da…

Göle doğru hızlandı, kayalıklara yöneldi. Arkasından seslenene aldırmadan iri bir taştan öteki kayaya atlamak isterken ıslak, kaygan kaya onun ayağını kaydırdı, derin suların içine itiverdi!

  Korkmadı nazlı kız, balık gibi yüzerdi. Ama soğuk su ile irkilip çığlık attı.  Birkaç saniyede kendini topladı, kıyıya doğru birkaç kulaç attı.   Su beline kadar gelince durdu. Kıyıya baktı.

Peşindeki delikanlı telaşla suya atlamaya niyetleniyordu ki ona seslendi:

“-Sakın, dur orada. Yoksa geri giderim!”

Delikanlı o dünya güzeli, o nazlı, o küçük kıza hayranlıkla baktı. Peri gibiydi.  Dalga dalga sarı saçları beline kadar iniyor, masmavi gözleri, uzun yay kaşları, küçücük, gül ağzı,  incecik, zarif vücudu, pınarlar gibi akıp giden konuşmasıyla ona nefes almayı unutturuyordu. Telaşla bağırdı:

“-Haydi çık şu sudan. Üşüyüp hastalanacaksın.”

Rumeli köylerinin birinde çok saf, masum, güzel, mutlu aşk yaşanıyordu.

 Uzaklarda onları seyreden iki orta yaşlı kadından biri yanındakine dedi ki:

“-Ahretlik, ne olacak bunların hali? Yaşları yirmiye yanaştı.”

Diğeri bir şey söylemedi. Azıcık utandı sanki, yere baktı. Yemenisini düzeltti. Konuşan, bu suskunluktan cesaret aldı:

“-Ahretlik, uzatmayalım bu işi. Bunların sevdaları çok küçük yaştan beridir. Birbirlerinden başkasını görmüyor gözleri. Kendi kızanım gibi seviyorum bu dilberi. Yeminler olsun, gelinim değil, kızım gibi bakacağım ona.”

“-Ne diyelim, diye cevap verdi kızın annesi. Yarın akşama istemeye gelin.”

Sevdalılar iki ay sonra davullu zurnalı, halaylı düğünle evlendiler.  Öteki köylerden de gelenlerle dillere destan bir gün geçirdi herkes. Delikanlının yakışlılığı,  kızın güzelliği günlerce konuşuldu.

   Sonraki günlerde gencecik gelin göklerde uçuyordu sanki. Türküler söyleyerek işlere koşuyor, kocasının yanında bütün dünyayı unutuyor, onun gözlerine baktığında eriyip gidiyordu. Ne güzel ela gözleri vardı, ne güzel bakıyordu. İnci gibi dişleri vardı, ne güzel gülüyordu. Ne güzel kalbi vardı, dünyanın bütün iyilikleri,  güzellikleri ve sevgileri hep orada idi.

 Durmadan gülümsedi  kocasına, onu görse de görmese de gülümsedi. Karşısında hep o vardı, niye gülümsemesindi ki?

Böylece  altı ay kuş kanadında uçtu gitti…

İki sevdalının aşkı dilden dile gezinirken, cümle alem onlardan şirin bebeler beklerken…

O uğursuz gün geldi çattı! 

O suratı asık kış günü. Vakit ikindiyi geçmişti.

Dünya güzeli nazlı gelin dışarıda çamaşır yıkamak için koca kazanda su ısıtıyordu.

Yıldızlar gökteyken  büyük bir sıkıntı ile uyanıp kocasını aradığında sevdalısını  içi kürklü  gocuğunu giyerken görmüştü. Arkadaşlarıyla ava gideceğini söyleyen genç adam onun itirazlarına gülümseyerek cevap vermişti:

“-Korkma be gülüm, arkadaşlarla birkaç keklik vurup geleceğiz.”

O gün nedense her şey kendisiyle inatlaşıyordu sanki.  Ateş bile yanmamak için inat ediyordu. Eğildi, bütün gücüyle tüten çıraları üfürdü. Kendi kendine söylendi:

“-Niye yanmazsın bre ateş, ne oldu bugün sana?”

İşte tam o sırada acı çığlıklar duydu. Kaynanasının çalıya takılıp başından sıyrılan başörtüsüne aldırmadan bahçe kapısından fırladığını gördü. Kadın avaz avaz bağırıyordu.

Şaşkınlıkla doğruldu, o tarafa baktı. Önce sevdiğinin arkadaşlarını gördü, sonra da onu. Atın üstüne koymuşlardı, ayakları bir tarafta, kanı sızan başı öte taraftaydı. Elleri öylece sarkmıştı.

Çığlıklar atarak koştu. Onu tutmak isteyenleri deli kuvvetiyle iteledi, kurtuldu ellerinden. Ata yetişti. Uzandı,  sevdiğinin sallanan ellerini tuttu. Buz gibiydi.

Anlamadı, anlayamadı bu soğukluğu. Oradakilerin yere eğilmiş yüzlerine baktı, gözlerini görmek istedi.   Şaşkınlıkla sordu:

“- Niye elleri buz gibi? Aslanıma ne oldu? Çok mu üşüdü? Soğuktan korkmaz o, bayılmaz! Ne oldu? Ona ne oldu?”

Arkadaşlarından hiçbiri başını kaldıramadı, konuşamadı kimse. Mecalleri yoktu. Ama zavallı gelin anlamak istemedi olanı. Avazı çıktığı kadar bağırdı:

“- Ona ne oldu? Söyleyin Allah aşkına, ona ne oldu?”

Kocasının en yakın arkadaşı perişan yüzünü ona  yavaşça çevirdi. Yanaklarından süzülen yaşlarla, kan çanağı gözlerle baktı onun deli gözlerine:

“-Başın sağ olsun yenge, diye fısıldadı. Attan düştü, başı üstüne koca kayanın üstüne. “

Gerisini duyamadı, etraf simsiyah oldu, gözleri kaydı,  yere düştü, kendinden geçti.

Tam üç gün kendini bilmeden yattı. Gencecik damadı köyün mezarlığına gömdüler, haberi olmadı.

Kendine geldiğinde avaz avaz bağırmaya başladı. Bir ay bağırarak ağladı. Sonunda annesi geldi. Onu bağrına bastı. Dedi ki:

“-Yavrum, kalk, evimize gidelim. Biraz da orada ağla be yavrum. Dök içini be gülüm.”

Sessiz göz yaşları içinde yavaşça topladı kalbinden vurgun yemiş yavrusunun bir iki eşyasını. Sımsıkı sarıldı ona. Gece vakti yorgun adımlarla eve geldiler.

Kadersiz gelincik hiçbir şey yemeden, içmeden üç gün daha uyudu. Kendine geldiğinde artık ağlamıyordu ama konuşmuyordu da.

O günden sonra bütün gücüyle işe saldırdı. Sabah erkenden kalkıyor, deli gibi çalışıyordu. Evin bütün işlerini bitiriyor, çapa yapıyor, ahırı düzenliyor, odun kırıyor, koca teknede hamur yoğuruyor, fırını yakıyor, ekmekleri, pideleri pişiriyor, asla boş kalmıyordu.

Babası, annesi, evli olan ağabeyi, aynı köyde kocada olan ablası da onu konuşturamadılar. Sadece “olur” sözünden başka hiçbir şey söylemiyordu.

Bir gece onun arkasından baktı annesi. Kocasına dedi ki:

“- Zaman lazım, zaman. Zaman her derdin ilacı. Geçecek inşAllah.”

Ama o dertli zaman bitemedi. Geçen iki seneye rağmen kızcağız sadece iş yaptı.  Günü geçirmek için yemek yedi. Gözlerinde hep üzgün bakış, yüzünde hep  suskun, kederli duruş vardı.

Bir gün babası geldi, düşünceli idi. Yemekten sonra odalarına çekildiklerinde hanımını karşısına aldı:

“- Bak, dedi. Bir şey söyleyeceğim ama sakın sinirlenme. Bu kız böyle devam ederse aklını yitirecek korkarım ki. Bizimki evlenmeden evvel ona vurgun bir delikanlı varmış. Damadın öldüğünü duyunca anasına baskı yapmış, bana o kızı alın diye.  Biz bunu everelim derim ben. Yeni yuva kurar da çocuğa karışırsa acısını unutur.”

Annesi ertesi gün kızına söylemeye çalıştı ama kız duymazlıktan geldi. Bir hafta  sonra kadın yine konuşmak istedi. Yine duymadı kızcağız. Ama günler geçtikçe baba anneye baskı yaptı. Anne de kıza söylendi durmadan.

Sonunda o sabah kalktıklarında kız elinde bohçası ile anasıyla babasının karşısına dikildi. İlk defa konuştu:

“- Beni başınızdan atmak istiyorsunuz madem, ben de giderim. İşte hazırım.”

Babası hemen haber yolladı damat adayının babasına. Bir hafta sürmedi, sıradan bir söz kesme ve imam nikahı yapıldı.  Kızcağız elinde küçük bir bavul ile takıldı o genç adamın peşine.

Ama… Ama.. Ama… İki ay sonra damat gelininden çok memnun olan annesine sızlandı:

“-Ana bu… Bu zannettiğim gibi değilmiş. Götür bunu, babasının evine bırak.”

Yaşlı kadın şaşırdı:

“-Oğlum, ben bundan daha iyi gelin nasıl bulurum ki!  Edepli, terbiyeli, boynu bükük. Bir dediğimi iki etmiyor. Cennetteyim sanki.”

Oğlu terslendi:

“-Ana! Ben de cehennemdeyim! Gece odamda bir canlı cenaze yatıyor. Elimi sürmeye kalkmayayım, ağlayıp odanın bir köşesine gidip siniyor, korkuyla titremeye başlıyor. O anlatılan ağlama nöbetlerine girecek diye korkuyorum. Uyku haram oldu bana. Torun istiyordun. Nasıl olacak ana kız bu haldeyken? Yeter artık!”

Anası   ne kadar yalvardıysa da oğlunu ikna edemedi.

Kızcağıza yine yol göründü. Babası onu kapıda görünce suratını astı. Anacığı sarıldı. Sessice ağlaştılar.

Günler de sessiz sedasız geçmeye başladı…

Ama bu yalancı huzur  yine çok acılı bir  hadise ile sona erdi…

Karısını yatakta gözlerini tavana dikmiş, çenesi sarkmış bir şekilde bulan baba avazı kadar bağırarak bahçeye fırladı. Dizlerinin üstüne çöküp haykırarak ağlamaya başladı.

Kızcağız  koştu odaya. Sessizce ağlayarak anasının gözlerini kapattı. Mırıldandı:

“-Ah anam, senin yerine ben gitseydim. Günah olmayacağını bilsem şuracıkta kendimi öldürürdüm. Mezarda da koyun koyuna yatardık…”

Babasının evlenmesi çok sürmedi.  Genç bir kadınla evlendi adam ve karısının sözünden hiç dışarı çıkmadı.

Artık evin hizmetçisiydi o. Babasının genç karısı emrediyor, gencecik, yaralı gönüllü  de yerine getiriyordu. Ama o da yetmedi. Her şeyi göze batmaya başladı.

O genç analık  evde yalnız olmak istiyordu. Ablasına, ağabeyine durmadan şikayet etti onu. Savruk olduğundan, dalgınlığından,  ateşte yemek unutup yaktığından, çamaşırları çok yıkayıp renklerini soldurduğundan dem vurdu…

Sonunda bir gün babası avaz avaz bağırdı.   Kısa bir müddet sonra da kendinden yirmi yaş büyük, anasız, babasız  çocuksuz, zengin  bir adama zorla verdiler.

 Söylentiye göre adamın zenginliği çocuk sahibi olmayan ilk hanımındandı. Kadında mal, mülk çok olduğu için adam  hasta karısının ölmesini sabırla beklemişti.

 Adam onun çaresiz ve sessiz, umutsuz direnişine bir hafta tahammül etti. Son gece yanına yanaştı. Kız ağlayarak kaçtı. Adam yetişti, kolundan yakaladı onu. Çekti kendine. Çenesinden tutup yüzünü yüzüne iyice yaklaştırdı. Fısıldadı:

“-Bak güzelim. Muhteşem bir ev kadınısın. Namuslusun. Anladım ki çok sadıksın. Seni asla bırakmam. Boy boy çocuk istiyorum. Anladın mı beni?”

Kız adamı itip kaçmak istedi. Ama saldırgan aç çakallar gibiydi. Bütün gücüyle kızcağızın yüzüne  şiddetli tokat atıp kolundan tuttuğu gibi duvara çarptı.

 Bu beklemediği saldırı ile kendinden geçti zavallıcık.

Sonrası adama göre çok kolaydı. Kızcağız uyandığında kollarının arasındaydı…

Kaderine boyun eğdi nazlı güzeller güzeli ve  iki  erkek, bir kız çocuk sahibi oldu. Artık   çocuklarının biricik, gencecik  sevgili annesiydi.

Ama adam bir müddet sonra  onun hiç gülmediğini yüzüne vurup durmaya, kendisinden hiç memnun olmadığını söylemeye başladı.

O nemrut adam söylendikçe kızcağız yemek yapmaya verdi kendini. Günden güne çok değişik yemekler yapmakla ünlendi.

Kocası da ara ara eve çağırdığı dostlarına gariban, suskun karısının bu güzel özelliği ile övündü durdu.

Birkaç kez komşu kadınlar  ona kocasının çapkın olduğunu, hayatında başka kadınlar olabileceğini ima ettiler ama o aldırmadı.

 Yaşı kırka yanaşmıştı. Güzel, bahçeli bir evde oturuyor, çocukları iyi şartlarda yaşıyordu. Kendisi  zaten yaşayan  ölüydü. Bu hayatın bir an evvel geçmesi için can ü gönülden dualar ediyor, ömrünü hızla tüketmek  için  can atıyordu.

 Kızı artık sekiz aylık olmuştu. Bulgar Hükümetinin zulmü de artık dayanılmaz hale gelmişti.

Bir gece kocası her zamanki gibi geç geldi. Yüzü bir hayli solgundu. Çok çaresiz görünüyordu:

“-Birkaç gün içinde Türkiye’ye gideceğiz, dedi. Türkiye kabul edecek bizi. Alabileceklerinin en azını al. Yola çıkmaya hazır ol.”

Başka da bir şey söylemedi. Gece  gece kapıyı vurdu, çıktı gitti…

Gerçekten de birkaç gün sonra yollara düştüler. Adam  genç kadını  bebeğiyle birlikte  bin bir güçlükle o çileli trene  bindirdi. İki oğlunun birini kucağına aldı, birini sımsıkı elinden tuttu. Onun arkasından bineceğini sandı nazlı güzeller güzeli.

 Kucağında küçük kızıyla o sıkışık trene adımı atar atmaz yürüdü tren. Ama kocası ve iki oğlu yoktu yanında.

 Etrafa baktı, bulamadı. İnsanları ittirip kapıya ulaşmaya çalıştı, yapamadı.  Sağa sola sordu, kimse bilmiyordu. Ağlayarak bağırmaya, önüne gelenden yardım istemeye başladı.

Yaşlı bir karı koca ona acıdı. Elinden tutup pencereye yaklaştırdılar.

Tren hızlanırken gördü onları. Çocukları ağlayarak trene gitmeye çalışıyor, kocası da onları durduruyordu!

Şaşkınlıktan ve üzüntüden bütün vücudu çözüldü. Ayakta kalamadı, yere çöktü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Nasıl da oyuna gelmişti? Erkek evlatlarını kurnazlıkla çalan adam küçük kızıyla kendini Türkiye’ye yolluyordu.

Avaz avaz bağırarak herkesten yardım istedi. Ama herkes sadece acıyan gözlerle ona baktı. Birkaç kişi trenin artık durmayacağını söyledi.

Yorgunluktan ve ümitsizlikten perişan bir halde düşünmeye çalışırken o yaşlı karı koca yanlarına çağırdı. Ayaklarının dibine yer açıp oturttular. Kadın eğilip kulağına dedi ki:

“-Kızanım, yanımızdan ayrılma. Seni yalnız zannetmesinler. Çocuklusun. Fazla zorlama kendini be yavrucak. Sütün kesilir sonra. Ne olacağımız belli değil. Dizimin dibinde dur be evlat.”

Yaşlı kadın biraz sonra ona muhacir böreğinden uzattı. Kederle gülümsedi:

“-Ye be kızanım. Yavrun için ye. Bundan sonra onun için yaşayacaksın, tebe belli oldu!”

Acı içinde düşündü. “Doğru… Yavrularım için yaşayacağım. Kızım ve oğullarım için.”

İnsanların perişan, yorgunluktan bitkin düşmüş bir halde, korkuyla doluştukları dert yüklü tren demir raylara  o dertleri anlatarak yol alırken, gecenin karanlığında göz kapaklar inmeye, kederli  düşler sıraya girmeye başladı. Yüreklere ağırlık veren uykulara yenik düştü  çileli yolcular…

Ama o yavrusunu bağrına bastı sımsıkı. Karabasanlar halinde üstüne gelen, onu yenmeye uğraşan, sonsuz derinliklere çekmeye çalışan kâbuslara direndi. Ara ara başı düştü yaşlı kadının dizlerine. Onun şefkatli parmaklarını hissetti omuzlarında. Sıçradı hep.

Dağları aşmıştı raylar, hüzün treni de aştı. Kayaları delen tünellerden geçmişti  o suskun raylar,  ıstırabı haykıran tren de geçti acı nağmeli düdüğü ile…

Nazlı güzeller güzeli inci tanesi göz yaşlarını sütüne karıştırarak verdi  yavrusuna. Hep düşündü. Ama aklına hiçbir şey gelmedi ihanetten ve o iki evladının ayrılık acısından başka.

Tren yürüdü, o düşündü… Tren yürüdü o kahroldu, tren yürüdü, o  acıyı acıya beledi de acıdan  görünmez dert kumaşları dokudu,  hüzün renkleriyle ilmik ilmik süsledi…

Gümrük kapısına geldiklerinde yorgunluk ve acıdan sızdı, başı düştü yaşlı kadının dizlerine.

Kompartımana giren memura işaret etti yaşlı kadın ve fısıldadı:

“-Kızımdır. Uyandırmayasın kızanımı. İki yavrusunu gavur aldı. Çok perişan. Dokunma be kızanım. Uyusun be.”

Memur kendinden geçmiş kadıncığa baktı. Ağlamaktan şişmiş göz kapaklarına, silinmekten yara olmuş burun kenarlarına, uçuk çıkarmış dudaklarına,  kucağında etrafı sessizce seyreden bebesine baktı. Usulca işlemleri yapıp gitti.

Köyleri, kasabaları, şehirleri, dağları, ovaları geçtiler sonra. Yaşlı kadın dizini oynatmaktan korkarak saatlerce baktı ona. Kendi derdini unutup onu düşündü. Ne yapacaktı bu yavrucak, bu kızancık?

Sonunda o dertli tren onları İstanbul’un göbeğinde bıraktığında nasıl da şaşkındı. Herkesle beraber o da inmeye çalışırken ihtiyar kadınla aralarına bağırıp çağıran gariban yolcular girdi. Birbirlerinden koptular.

Yere ayağı değdiği anda hayatının en büyük dehşeti yaşadı. Canından, yavrusundan, üstündekilerden başka hiçbir şeyi yoktu, bir yudum su içecek parası bile.

Şaşkın şaşkın etrafına baktı. Hiç kimseyi tanımıyordu.  Şimdi ne yapacaktı?

Birden omzundan çeken bir el ile sıçrayarak geri döndü. Yaşlı kadın ona gülümsüyordu:

“-Gel be kızancık, dedi kadın ona. Yanımdan ayrılma.”

Ardından çekti yanına, kolunu beline doladı. Birlikte yürümeye başladılar.

Yaşlı kadını biraz sonra ondan birkaç yaş küçük kız kardeşi karşıladı. Bir arabaya doluştular. İstanbul’un  merkezine uzak bir kasabaya gittiler.

Bahçeli, temiz, tertipli iki katlı evin sıcaklığında hep düşündü nazlı güzeller güzeli. Şimdi ne yapacaktı?

Birkaç ay o evde kaldı. Evin neredeyse bütün işlerini, bildiği bütün güzel yemekleri de yaptı. Ortalıkta görünmemeye çalıştı. Dört yaşlı insan ondan çok memnundu. Kızı da artık yürümeye başlamıştı.

Ama bu mutluluk evin sahibinin oğlu, gelini ve torunları gelince bitti…

Gelin cazgır bir edepsizdi. Hemen saldırılara ve sorulara başladı. Önce kocasından başladı. O niye gelmemişti, niye iki çocuğunu kendinden uzaklaştırmak istemişti? Bunun mutlaka bir sebebi olmalıydı. Yoksa gizli bir sebep mi vardı?

Nazlı güzeller güzeli hayat yorgunuydu, onunla cebelleşmeye  ne dermanı vardı ne de isteği. Saldırıları artınca yaşlı kadının dizlerine koydu bir gün başını ve dedi ki:

“-Anacığım, bana iş bulsanız…  Size yeteri kadar yük oldum. Sizleri daha fazla huzursuz etmeyeyim.”

Yaşlı kadının ihtiyar gözlerinden akan yaşlar, nur yüzünü ıslattı:

“-Ah be kızanım  neredeye gideceksin tek başına, ne işini yapacaksın be yavrum?”

“-Bildiğim bir şey var, dedi nazlı güzeller güzeli. Çok çalışırım. Yemek de yaparım.”

Aradan bir ay geçti, geçmedi, evin sahibi yaşlı adam hayırlı haberi verdi ona:

“-Kızım, bir yemek fabrikasında  aşçı yardımcılığı  boşmuş. Çalışır mısın?”

Ertesi gün yollara düştüler. İki dolmuş ile fabrikayı buldular. Fabrikanın sahibi orta yaşlı bir adamdı. Kadıncığa kaç yemek bildiğini sordu. O da yanakları kızara kızara, utana sıkıla anlattı bildiklerini.

Hemen o gün işe başladı. İhtiyarların evine yakın bir evin altını tuttu. Yaşlı kadın dedi ki:

“-Kızanım, elim üstündedir bilesin. Torunuma ben bakarım. Gözün arkada kalmasın.”

 Başını kaldırmadan, kimsenin gözüne bakmadan işine gidip geldi aylarca. İş yerinde on erkek, yedi kadın işçi daha vardı. Dolmalar, sarmalar, börekler, tatlılar yapılıyor, siparişler her gün taze olarak iş yerlerine gönderiliyordu.

Fabrikanın sahibi onun işini çok beğendiği için  ikinci ayın sonunda sigortasını da işletmeye başlattı.

Halinden çok memnundu. Artık kızını daha güzel doyurmaya başladı. Güzel dantelli elbiseler alıp giydirdi. Yavaş yavaş evine birkaç eşya aldı,  kendine de düzgün bir ayakkabı.

Ama kadersizlik  peşini  bırakmamak inadındaydı.

Önce orta yaşlı aşçıbaşının dikkatini çekti. Bu sessiz kadın bütün bakımsızlığına ve çökmüşlüğüne rağmen pek güzeldi.  Başörtüsünün kenarından çıkan bir tutam sarı saçı, uzun kahverengi  kaşları ve kirpikleri, gök mavisi gözleri,  hep hüzünle bakışı, başı önünde konuşuşu rüyalarına girmeye, yeni yetme aşık delikanlılar gibi onun etrafında dolaşmaya başladı.

Fabrikanın resmi işleriyle görevli esmer genç adam da onu kimsesiz görünce “ niye olmasın ki,” diye düşündü. “ Üstüne başına daha güzel şeyler de alırım. Evdeki çocuklarla meşgul. Bu hüzün numarası yapan hatun bana birkaç zaman yeter.”

Beraber yemek yaptıkları kızın nişanlısı  güvenlikçi de sessizce fırsat beklemeye başladı.

Evvela evrakçı yılıştı bir akşam iş çıkışı yolunu kesti kadıncağızın. Yemek teklif etti.

“-Niye ki, diye hayretle sordu nazlı güzeller güzeli. Senin evin barkın yok mu kardeş?”

“-Canım, dedi adam  sırıtıp, sohbet ederdik be. Sonra ben seni evine bırakırım.

Yüzüne bile bakmadı adamın:

“-Haydi kardeşim yoluna git. Boş ilerle uğraşma dedi.

Yürüdü, kendi yoluna gitti.

Birkaç gün sonra aşçıbaşı yolunu kesti. Manalı manalı gülümsedi, yılışık yılışık konuştu:

“-Bu akşam işten erken çıkma. Yarınki yemekleri bu gece yapalım. Az vakit geçiririz, laflarız. Anlarsın ya.”

Ama en cevvali güvenlikçi çıktı. Tuvalet kapısının önünde ona aşkını ilan etmeye kalktı.

O akşam eve gelince yaşlı kadına anlattı yaşadıklarını, hıçkıra hıçkıra ağladı.  Onun lepiska saçlarını okşadı yaşlı kadın. Elini çenesine dayadı, düşündü bir müddet. Sonra dedi ki:

“-Bu üç kopuk seni rahat bırakmayacak anlaşılan. Üçünü birden püskürtmek lazım. Dediğimi  yapabilecek misin?”

Uzun uzun konuştular. Nineciğin söylediklerini dinleyince nazlı güzeller güzeli önce çok heyecanlandı. Ardından sakinleyip durmadan baş salladı. Sonra kaşlarını çatıp suskunlaştı. Nihayetinde kararlılıkla konuştu:

“-Tamam anacığım. Yapacağım Allah’ın izniyle.”

O gece  uzun uzun namaz kıldı. Allah’a göz yaşları içinde  yana yakıla yalvardı.

Ertesi günü öğle tatilinde her üç insan azgınına  depoda buluşma sözü verdi. Her üçü de  birbirinden habersiz, sevinçle geldiler koca depoya.

Üçü birbirine şaşkın şaşkın bakarken nazlı güzeller güzeli içeri girdi. Kapıyı aralık bıraktı. Hiç beklemedi, hepsine aynı soruyu sordu:

“-Şimdi söyleyin bakalım edepsizler, sizin ananız bacınız, kardeşiniz, kızınız yok mu? Bana sataşırsınız, benim gibi kimsesiz yavrulu garibe?”

Üçü de önce dondular. Ama gerçekten edepsizdiler. Önce aşçıbaşı uyandı ve iftiraya başladı:

“-Sen ne şirretmişsin sen. Ulan sen kuyruk salladın.”

Nazlı güzeller güzeli hiç beklemedi saldırmak için. Arkasına sakladığı  sopayı indirdi adamın kafasına.

Adam kanlar içinde yere yıkılırken evrakçı yediği darbe ile acı ile inleyerek elini  burnuna götürdü, parmaklarına bulaşan kanı görünce şaşkınlıkla bağırdı:

“-Senin…”

Küfrünü duyduğu ses ile yuttu:

“-Ne oluyor burada?”

Hepsi  sese dönünce neredeyse “ hazır ol” vaziyetine geçip durdular saygıyla. Karşılarında fabrikanın sahibi vardı.

Nazlı güzeller güzeli üçüne nefretle baktı. Bağırdı:

“-Söylesenize bre edepsizler, ne oldu burada?”

Aşçıbaşı  küçük kurnazlığı ile kanayan başını tutup hemen yılıştı:

“-Bir şey yok Efendim. Bacım bizi yanlış anlamış. Sinirleri biraz bozuk galiba. Gördüğünüz gibi bizi sopalamaya kalktı.”

Fabrikanın sahibi kadıncığa baktı. Yay gibi gerilmiş vücuduna, sımsıkı tuttuğu sopasına, çatılmış kaşlarına, çakmak çakmak gözlerine. Gülümsememek için kendini zor tuttu. Mutlulukla düşündü. “Hay Allah, şimdiye kadar nasıl fark etmedim. Demek ki bu kadıncağızın delirmesi lazımmış görmem için.”

Sert bir sesle herkesin işinin başına dönmesini emretti. Ardından da kadıncığa odasına gelmesini söyledi.

“Eyvah, bu adam beni kovacak, şimdi ne yapacağım” diye düşündü gariban nazlı güzeller güzeli. ”Ama… Ama Allah büyük, bir kapıyı kaparsa ötekini açar.”

Omuzları çöktü, yüreği daraldı. Bin bir düşünce ile düştü adamın peşine.

Adam onu  ayakta tutmadı. Deri koltuğa oturttu. Konuşmadan evvel ona baktı uzunca. Ne söyleyeceğini ölçüp biçiyor gibiydi. Parmaklarıyla masayı tıkırdattı bir müddet.

Ama kadıncığın artık sabrı kalmamıştı. Hüzünle konuştu:

“-Beyim, beni kovacaksınız değil mi?”

Derin bir nefes aldı adam, gülümsedi:

“-Öyle demeyelim, dedi. Seni işten atmayı istemem. Ama bu üç hergele seni rahat bırakmaz. Aslında iyi çalışıyorlar. Sen de bulunmaz bir hanımsın.”

Derin  bir nefes daha aldı fabrikanın sahibi. Konuşmaya başladığında çok tereddütlüydü sesi:

“-Bak, çok iyi bir anne olduğunu biliyorum. Benim de bir oğlum var. Hanım bir sene evvel vefat etti. Senin de bir kızın var. Onu özlüyorsun değil mi? İstersen hep yanında olursun. Üçünüz hep beraber yaşarsınız.”

Nazlı güzeller güzeli hiçbir şey anlamadı bu sözlerden. Aklına geleni söyledi:

“-Beni kibarca kovuyorsun beyim, diye sızlandı.

Adam onun bu saf haline gülümsedi:

“-Hayır, dedi. Benimle evlen diyorum.”

Şaşkınlıktan bayılacaktı nazlı güzeller güzeli. Tam cevap verecekti ki adam hüzünle susturdu onu:

“-Gençsin daha. Pek de güzelsin. Genç biriyle evlenmek isteyebilirsin.  Ya da rahatı seçer, benim gibi yaşı geçmiş biriyle ömrünü geçirirsin. Ama çok önemli bir sır daha söyleyeceğim. Ben karıma deli gibi aşıktım, hala da öyle. Onun için benden kocalık, çocuk bekleme… O sayfayı kapattım ben. Çocuğum için senden daha iyi anne bulamam. Şunu bil ki benimle evlenirsen çok sadık ve fedakar bir hanım olmalısın.  Elbette o zaman işte de çalışmayacaksın. Hata istemem. Bu akşam teklifimi düşün. Yarın cevabını bekliyorum. Şimdi hiçbir şey söyleme. Neyse…. Bu gün sana izin veriyorum. Evine git, iyice düşün.”

Yollarda evine giderken şaşkın şaşkın düşündü. “Allah’ım yardım et bana. Dayanağım sadece sensin. Verdiğin bütün nimetlere şükür.”

Dolmuşun camına dayandı yanan alnını. İnsanlara baktı. Herkes bir tarafa gidiyordu, herkes kendine çizilen yola, herkes kendi kaderiyle baş başa, kendi kendiyle savaşta veya barışta.

“Ya ben, dedi kendi kendine, ya ben… Hiç sormayacağım ben nereye gidiyorum diye. Takdir Rabbimden. O nereye gönderirse oraya. Tevekkel-tu teal-Allah!”

Dolmuş bozuk  uzun, yollardan sonra  son durakta duruncaya kadar sıkıntılı düşünceler girdabında savrulup durdu.

O gece yaşlı kadınla uzun uzun konuştular. Sonunda nine ona dedi ki:

“- Ah be kızanım, evlenme desem bu şehirde bu gün dövdüklerin gibi kaç tane var acaba? Her daim yanındayız. Ama bir ayağımız çukurda bizim. Bu gün yanındayız. Ama bir saat sonra ne olacağımız artık belli değil. Evlen desem, belki bir çocuk daha…”

Uzun zamandan beri ağlamayan nazlı güzeller güzeli hıçkırıklarla sözünü kesti onun:

“-Ah anam! Ne erkek isterim ne  de çocuk. Ben göz açıp gördüğüm gönül verdiğim yiğidimle öldüm.  Yüce Rabbim günah yazmasa o gün kendimi öldürürdüm. Ne çocuğu, ne kocası be anacığım!”

Nine kederle baktı onun gözlerine. O derin mavi gözlerde acı okyanusları gördü. Düşündü, hiç rahat yüzü görmemişti bu kadıncık. Belki bu adamla sakin bir hayat yaşardı.

Uzattı buruşuk, titrek ellerini, onun artık beyazlar düşmeye başlamış lepiska saçlarını okşadı:

“-Ah be kızanım, dedi. Evlen bu adamla. Ama belediye nikahı iste.”

Nazlı güzeller güzeli evlendi adamla. Ama bir şartı vardı. Mutlaka iki evladını da istiyordu. Memlekette kocası olacak o hain adamda bırakmak istemiyordu.

 Adam  da  ciddiyetle   onun çocuklarını  bulacağına dair sözler verdi.

Sonra…

Sonra nazlı güzeller güzeli üç yaşındaki  ela gözlü erkek  bebeği çok sevdi. Adam da onun kızını kendi kızı saydı.

Adamın kuralları vardı. Dışarıdan alınacak ne varsa alıyor, haftada bir gezmeye çıkıyorlardı dördü. 

Ev iki katlı, bahçesi yüksek duvarlarla çevriliydi.  Kapalı balkonları, hep çekili perdeleri vardı.

Hiç sesi çıkmadı, şikayet aklından bile geçmedi. Hep şükretti.  Zaten dili dualı, alnı seccadeli, gönlü sevgi dolu bir insandı nazlı güzeller güzeli. Daha da yumuşadı kalbi, daha da merhametli oldu yüreği.

Adam hep aynı saatte eve geliyor, yemekten sonra çocukları sevip onlarla vakit geçirdikten sonra odasına çekiliyordu. Sabah çocuklarla kahvaltısını keyifle yapıyor, sonra işine koşuyordu. Çok dikkat ettiği bir şey vardı kadını ürküten. Kendisi evde olmadığı  zaman perdelerin açılmasına dahi izin vermiyordu. Eve  kimsenin gelmesine izin yoktu. Komşu kadınlarla görüşmemesini kibar bir dille istemişti.

Nazlı güzeller güzeli adamın  bir dediğini iki etmedi. Sadece onunla konuştu, sadece onun sesini duydu. Bu gönüllü hapisliği memnuniyetle kabul etti. Öyle ki o can dostu dört ihtiyarın ölüm haberini bile ondan aldı.

 İki yavruya özenle annelik etmeye çalıştı o.

Hep düşündü. “Bunda da bir hayır vardır. Yüce Rabbim en hayırlısını versin. Ben bu yalancı dünya imtihanından hayırla geçeyim, bu bana yeter,” diye dualar etti hep. Sabah namazında da, kıldığı bütün nafilelerde de…

Adam da verdiği sözü de tuttu. İki  yavrusunun hasreti ile yanan kadına iyi davrandı. O iki çocuğu durmadan arattırdı. Ama her seferinde eve eli boş döndü. Karşısında boynu bükük duran kadını dili döndüğünce teselli etmeye çalıştı.

Yıllar yavaş yavaş geçti, gitti. Çocuklar okula başladılar. Oğlan iki sınıf öndeydi.

Çocuk artık süslü delikanlılığa merak sarmıştı. Yakışıklı, sarışın bir genç olma yolundaydı. Konuşkandı, neşeliydi. Anne gibi sevdiği kadıncığa çok düşkündü. Görenler ikisini  gerçekten ana oğul sanıyordu. Derslere düşkünlüğü yoktu.

Kız da babasına benzemeye başladı. Esmerdi, ufak tefek, gösterişsizdi. İçine kapanık, hırçın,  sessizdi. Ama çok çalışkandı.

Bir kere babasını sordu, nazlı güzeller güzeli da anlattı her şeyi onu üzmemeye gayret etti. Kızı bir daha da sormadı. İyice içine kapandı.

Yıllar sakin sessiz geçmeye devam etti. Delikanlı liseyi zorla bitirdi. Babasının yanında çalışmaya başladı.

 Kız Başkentte bir üniversite bitirdi. Hırslıydı. Dil öğrenmek ve master yapmak için yurt dışına gitti.

Yemek Fabrikası aynı düzende devam ediyordu. Ama adam artık iyice yaşlanmıştı. Yönetimi oğluna bıraktı. Evde kalıp bahçeyle uğraşmaya başladı.

Nazlı güzeller güzelinin de artık güzelliği solmuş, saçları bembeyaz olmuş,  üzerine yavaş yavaş uzaklardan el sallayan ihtiyarlığın yorgunluğu çökmeye başlamıştı.

Artık adamla bahçede çalışmaya, sebze yetiştirmek için yanında olmaya izin çıkmıştı. Karşılık oturup konuşmaya da başlamışlardı.

Bir gün bahçeye küçük bir masa koydu adam. İlk defa kahvaltıyı dışarıda yaptıkları gün ona şaka bile yaptı:

“-Hanım, haydi bir de sabah kahvesi içelim karşılıklı.”

Kahve içerlerken onun yüzüne uzun uzun baktı ve hüzünle dedi ki:

“-Ah be hanım… Ne kadar da iyisin. Ne güzelsin. Ne çok kahrımı çektin. Allah senden razı olsun. Keşke seni gülümsetebilseydim. Ama elimden gelen bu oldu. Hakkını helal et.”

Ve…. Birkaç gün sonra kalp krizi geçirdi. Hastaneye yetiştirmeye çalışırlarken ötelere uçuverdi.

Delikanlı cenazeyi toprağa verip eve geldiklerinde sarıldı ona. Başını dizlerine koyup  gözyaşı döktü.:

“-Anam dedi.  Sen olmasaydın ben ne yapardım?”

Ama kanı kaynıyordu, gençti. Bir kıza tutuldu.  Kız çok rahattı, lükse düşkündü. Hiçbir şeyi umursamayan bir saygısızdı.

Güzeller güzeli bu kızdan ürktü. Onun iyi bir insan olmadığını delikanlıya söylemek istedi. Delikanlı kızı sevdiğini söyleyip kestirip attı.

Evlenmeleri çok sürmedi, eve gelin gelen kızın eziyetlerinin başlamadı da…

Önce kadıncığa köle muamelesi yapmaya başladı. Aşağıladı:

“-Sen iyi ana olsaydın evlatların yanında olurdu. Kızın bile ortalarda görünmüyor. Hayatın hep birilerine sülük gibi yapışarak geçmiş.”

Arsız gelin hiç beklemedi çocuk sahibi olmak için. Bebek doğduğu gün kendi annesini eve yerleştirdi.

Kurnaz gelinin süslü anası  yükseklerden uçan yaşlı, çirkin, ötücü kuştu. Onlar söyledi, kadıncağız yemek yaptı, ana kız emretti, ev işleri yapmaya gayret etti.

Ama artık yaşlanmıştı. Bir gün porselen tabaklar elinden kaydı, kırıldı. Gelin avaz avaz bağırdı. O gün, o saat, o dakika  onu bodrumdaki odaya kovdu:

“-Burada kalacaksın bundan sonra, dedi. Eğer kocama şikayete gidersen kendini sokakta bulursun. Akşam gelir de sorarsa, “ ben istedim” diyeceksin. Anladın mı? Şimdi toparla şurayı.”

Akşama kadar kirli, dağınık odayı topladı bitkin kadın. Yatağını, yorganını zorla taşıdı. Yorgunluktan tükenmiş bir vaziyette  namaz kılarken delikanlı geldi. Bekledi saygı ile. Ardından ellerini öpüp şaşırdığını söyledi.

Yaşlı kadıncık gözleri yerde konuştu:

“-Evladım. Siz gençsiniz. Rahatınıza bakın. Burada daha iyi olacağım.”

Delikanlının gözüne bakarsa gerçeği saklayamayacağından korktu. Fettan gelin üstüne üstlük bütün cilvesiyle ilaveler yaptı:

“-Bizimle artık yemek de yemeyecekmiş. Namaz  vakitlerini kaçırıyormuş.”

Sonunda kurnaz gelin yemek yemeyi, tuvaleti de, yıkanmayı da izne bağladı.

Yorgunlar yorgunu kadıncağız daha az su içmeye, ıslattığı havluları sabunlayıp silinmeye başladı. Gelinin  günde bir defa getirip kapısının önüne koyduğu yemek artıkları ile karnını doyurdu.

Böylece yine aylar geçti.  Ama bir gece fenalaşınca delikanlı onu kucakladığı gibi  hastaneye götürdü. Doktor ona çıkıştı:

“-Anacığım, ne yaptın sen? Bu ne hal? Böbrekler iflas etmek üzere. Bol bol su içeceksin. Diyalize mi gelmek istiyorsun?”

Gelin hemen fettanlığını gösterdi:

“-Bak, doktor Bey ne diyor? Bundan sonra su içmeyi sevmiyorum demek yok. Bardak bardak su içeceksin sevgili anneciğim.”

Ertesi gün koca bir bidon su tutuşturdu eline, bir  de leğen. Kötü kötü baktı onun yüzüne:

“-Hastalanıp başıma bela olacaksın, dedi hırsla. Ölmezsin de sen. Sürünürsün, beni de sıkıntıya sokarsın. Aha bundan içeceksin. Buna da ne edersen et, nereye dökersen dök. Sakın ortalığı kokutma.”

Ama  fettan gelinin yaptıklarını etraf görmeye, duymaya başladı. Komşulardan  gönlü güzel bir  hanım derneklerden birine haber verip kadıncağızın durumunu anlattı.

Birkaç gün sonra lüks arabalarıyla zengin hanımlar onu ziyaret ettiler. Gelin her zamanki numaralarına baş vurdu. Ama dernek başkanı yaşlı kadınla yalnız görüşmeyi istedi.

Bitkin kadın artık dayanacak noktayı çoktan aşmıştı. Ağlamamak için direndi. Gözleri onu dinlemedi. Boncuklaşan  yaşları artık buruşmuş, solgun yanaklarından peş peşe inmeye başladılar.

“-Allah’ım, diye sızlandı. Şikayetim yok, şükür sana. Kimseye zarar vermek istemiyorum. Bu hayatın sakince bitmesini, imanla can vermeyi istiyorum sadece.”

Dernek başkanı çok zorlayınca olanları anlattı. Sonunda süslü hanım hıçkırıklarla sarıldı ona:

“-Annem, dedi. Ben yanındayım. Korkma. Bu kurnazın hakkından gelmek boynumun borcu olsun.”

Ama dernek başkanı ile arkadaşları gidince ilk defa o gün gelinden dayak yedi. Sağ kolu boydan boya mosmor kesildi.

İki bina ötede yaşlı bir kadın daha vardı. Birkaç gün sonra geldi. Önce gelinle bir şeyler fısıldaştı. Sonra bodruma inip onun yanına geldi. Hal hatırdan sonra niye geldiğini saklamadan söyledi:

“-Bak kardeş, çektikleri herkes biliyor da bir yetiştirdiğin, oğul diye sevdiğin adam kulağının üstüne yatmış, olanı, biteni görmezden geliyor. Şimdi itiraz etmeden beni dinle. Yaşın artık iyice  ilerledi.  Bu  cadı gelinin yüzünden vücudun güçten düştü. Perişan oldun. Şu zengin sayılan evde fakirin fakiri hayatı yaşıyor, sabrediyorsun. Ama nereye kadar?”

Nazlı güzeller güzeli sözün nereye gideceğini biliyordu artık. Ama sustu, itiraz etmedi. Karşısındaki bu suskunluktan cesaret aldı:

“-Ölen kocanın kalan malının dörtte biri senindir. Ama sen oğlun üzülmesin diye hiçbir şey söyleyemiyor, sesini çıkarmıyorsun. Unuttun, gitti. Onlar da unuttular. İnşAllah kızın unutmaz.  Bu hain gelin seni öldürse kurtulursun. Ama onu yapmaz. Hastalanırsın, bakmaz.  Kimseye de baktırmaz. Çok üzülürsün. Tanıdıklarımızdan  yalnız bir dede var. Ömrünün son günlerini huzur içinde yaşarsın be ahretlik. Çok iyi bir adamcıktır. Bu saatten sonra birbirinize can yoldaşı olursunuz.”

Yaşlı kadın yine sabaha kadar düşündü. Artık beyazlaşmış saçlarına, buruşmuş  yanaklarına, kurumuş ellerine baktı, yorgunluktan titreyen ayaklarına. Çok ama çok bitkindi. Yaşından çok daha yaşlı görünüyordu. Kendi oğullarından ümidi kesmişti. Kızdan da ara ara bir telefon geliyor, çok çalıştığını anlatıyordu durmadan. Gelmeye niyeti de yoktu.

Aklına gelen düşünceye şaşırdı. “Dinlenir miyim acaba? Küçücük bir ev olsa. Sadece iki oda. Birinde o dede yatsa, birinde ben. Günlerce yatsam, hiç kalkmasam. Dinlenir miyim acaba.”

İki  gün sonra dede geldi.

Yorgun kadın  ona bakınca irkildi. Sihirli bir el onu kaptı, on sekiz yaşına götürdü. O tek mutlu olduğu günlerin rüzgarı geldi, yanaklarını okşayıp geçti. Göz göze gelince de  saniyenin belki binde birinde tek aşkının yüzünü dedenin yüzünde gördü.

Ama hemen kendini topladı. Sadece bir soru sordu, tek bir cevap verdi dede:

“-Çok isterim seni hacca götürmeyi. Ama o kadar param yok ki!”

Birkaç gün sonra oğlu yerine koyduğu, emek verip büyüttüğü, gözünden sakındığı delikanlının yalancıktan itirazına aldırmadı. Güzel sözlerle vedalaştı, yıllarca oturduğu, iki çocuk büyüttüğü o eve de şöyle bir baktı. Hüzünlendi. Kalbini yokladı, sadece acı duyuyordu.

Dede onun bavulunu aldı, taksiye koydu. Yeni hayata doğru yolculuk başladı.

İstanbul’a yakın şehirlerden  birinin dağ köyüne gittiler. İhtiyarın üç oğlu, altı torunu vardı. Ama hiç biri evine almamıştı. Büyük baş hayvan ahırının yanında, iki  odalı, küçücük, gübre kokularının içeri dolduğu, derme çatma bir evcikte yaşıyordu.

Hiç görmedi bitkin kadın o elverişsiz durumu. İlk aşkından sonra ilk defa mutlu oldu. Dede şakacı, neşeli bir adamdı. Farkında olmadan gülümsemeye başladı.

Bir sabah ihtiyar ona çok güzel bir kahvaltı hazırladı. O gün gençliğinden beri ilk defa kahkaha attı. Sesine kendi de şaşırdı.

Birinci senenin sonunda kuradan hac hakkı çıktı ikisine de. Nasıl gideceklerini düşünürken köye gelen antikacı, dedenin kimsenin beğenmediği, naftalinli halılarına iyi para verince o mesele de halloldu.

Hacı kadıncağız artık çok ama çok mutluydu. Çok güzel rüyalar görmeye başladı. Bütün rüyalarında hep o vardı, o biricik aşkı.

Üçüncü senenin başında başka bir rüya gördü. Gökten bir sürü melek iniyordu. Harikulade güzel, yüzü güneş gibi parlayan bir melek ona  beyaz bir kağıt uzatıp diyordu ki:

“-Hazırlan haydi. Hemen.  İmtihanı kazandın. İşte belgen…”

Uyandı, gülümsedi. “Elhamdülillah Ya Rabbi, dedi, şükürler olsun Allah’ım.”

Kalktı. Karşı divanda uyuyan ihtiyarı uyandırdı. Şaşkın şaşkın yüzüne bakan ihtiyarı korkutmamaya dikkat ederek konuştu:

“-Beyciğim… Ne olur korkma. Ben sabah namazını kıldıktan sonra öleceğim. Hakkını helal et. Hayatımın en huzurlu günlerini seninle yaşadım. Eğer üzerinde hakkım varsa helal ü hoş olsun. Sobanın üstüne kazanı koy. Suyum da ısınsın. Şu köşede kefen bohçam var. Her şey hazır.”

O gün öğle namazından  sonra kadıncığı köy mezarlığına gömdüler. Bir hafta sonra da Dedeyi, yine öğle namazında.

Üç ay sonra anasının öldüğünü haber alan kız geldi ağabeyinin yanına. Hoş beşten sonra ondan miras hakkını istedi:

“- Babandan kalan malların dörtte biri benim, dedi. Anamın hakkı. Elbette başka mirasçıları çıkmazsa!”

Delikanlı şaştı kaldı. Bu konu babasının ölümünde bile açılmamıştı. Nazlı, güzeller güzeli, sevgili, yorgun kadıncağız hiçbir şey sormamış, o da kulağının üstüne yatıp miras meselelerini unutup gitmişti.

Kız kırgın bir sesle devam etti:

“-Sen seni emek emek büyüten kadını yaşlılığında başından attın. Ben de annemi hep sağ kalacak sandım. Master, doktora derken vakit geçiverdi. O yüzden vicdanımı rahatlatmak istiyorum. Annemin hakkına düşeni satıp fakir talebelere burs olarak bir üniversiteye bırakacağım.”

Ama kızın dediği de olmadı. Dedenin üç oğlu miras hakkı istedi. Zira babaları hacı kadıncağızdan sonra ölmüştü!

Yorgun, yaşlı yüzü gülmemiş ananın hakkı olan dörtte bir miras hakkının dörtte birinin babalarına kaldığından bahsederek dava açtılar…

 

Suzan ÇATALOLUK

8 Mart 2017

Dünya Kadınlar Günü!!!


Nilüfer….
 

Hamiş: Sevgili Türkiye’miz bu boynu bükük ananın akademisyen kızı gibi pişmanlıklar yaşamaz inşallah….

 

 

 

 

 

  

 

 
 

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22071647