Hikaye
Hik1

Suzan ÇATALOLUK

Koşmaktan nefes nefese kalmıştı. Ağzı kurumuş, yanakları kıpkırmızı kesilmişti. Arkadan tek belik halinde ördüğü gür, dalgalı, kumral saçları açılmıştı. Dolmuştan inip deli gibi koşmaya başlamıştı. Tam yirmi dakikadır koşuyordu. Kendi kendine söylendi:

“-Allah’ım sen bilirsin. Hocanın da konuşacağı tuttu. Geç kaldım. Adamın da hiç anlayışı yok!”

Birkaç dakika sonra tepenin başındaki işyerine ulaştı. Burası yaz kış hep dolu olan bir mekandı, zenginlerin buluşup değişik kahveler içip farklı tatlılar, çörekler, kekler yedikleri zengin, süslü, çok bakımlı yerlerden...

“Sessizce şu vitraylı kapıdan geçip hemen önlüğümü takabilsem paçayı kurtaracağım,” diye düşündü heyecanla. Ama orta yaşlı, kır saçlı iş sahibi onu hemen gördü. Bakışları atmaca gibiydi. Onu avıymış gibi takip etti.

Kızcağız hızlı adımlarla tezgâhın arkasındaki kapıdan geçti. Giyinme odasına gitti. Hemen önlüğünü taktı, aynada kendine şöyle bir bakıp beline kadar uzanan saçlarını düzeltti. Dışarı çıktı.

Üç kız daha vardı tezgâhın arkasında. Uzun boylu esmer kız ona dik dik baktı. Hazırlanan tepsiyi önüne yavaşça sürdü.

"- Üç yeni masa var dedi, yürü üniversiteli. Bu tepsi bahçedeki beş numaralı masanın. Git o zengin veletleriyle sen boğuş. Bakalım bugün seni patronun elinden kim kurtaracak."

Kızcağız hiçbir şey söylemeden tepsiyi aldı. Bahçeye çıktı. Geniş, rengârenk, güzel çiçek öbeklerinin, bakımlı çimlerin süslediği taşlı yoldan geçip beş numaralı masaya yaklaştı.

Müşterilere bakınca yüreğini sıcacık bir heyecan sardı. O, orada, o masadaydı. O genç adam. Zengin, mağrur, az gülümseyen, az konuşan, gözleri hüzünlü o yakışıklı...

O günü asla unutmayacaktı. İşe başladığı ilk haftanın sonuydu. O güzel, genç adam arkadaşlarıyla buraya gelmiş, aynı masaya oturmuşlardı. İlk gördüğü andan beri sakin hali, güzel gözleri aklından hiç çıkmıyordu. Ama o kendisini hiç fark etmemişti.

Yavaşça yanaştı masaya. Dört kişiydiler. Onu görünce tuhaf bir ümit, sanki Tuğrul kuşu kanadıyla geldi, omuzlarına kondu. Yine kendi kendine söylendi için için. Kendi hadsizliğine kızdı, kendini çok aptal buldu, kendi kendine çok utandı, yine yanaklarını al bastı.

Tepsi elinde geçen birkaç saniyeden sonra neredeyse fısıltıyla sordu. Biri İtalyan kahvesini aldı, biri Türk kahvesini. Biri de karışık meyve suyu istemişti. İnce belli çay bardağına baktı. Sonra kekeledi:

“-Çay... Çay sizin mi efendim?”

Genç adam yine dalgındı. Ama sanki bir pınar sesi duydu. Şaşırarak sese döndü:

“-Efendim?”

Genç kız yine kekeledi:

“- E... Efendim çayınız...”

“Hayatımda böyle güzel bir ses duydum mu,“ diye düşündü genç adam. Şaşırarak ona baktı.

Tam o sırada bütün sıcaklığıyla genç kızın göz bebeklerinde durdu güneş. Sırları faş eden sevimli dostlar gibiydi. Onun yeşil ela gözlerindeki bütün renkleri ortaya döktü. Öyle ki bütün renkler açılmaya başladı. Sırlı gecelerin lacivertinden hürriyet mavisine, sonra ümit yeşiline, sonra güz sarısından, olgun kış kahverengisine... Hayret renklerinden sevgi renklerine kadar sayfa sayfa dizildiler.

İşte o an genç adam için zaman durdu. Bilinmezlerden bir el geldi, usulca uzandı göğüs kafesine. Acısız, sızısız, yavaşça aldı yüreğini, sırlı Zümrüt-ü Anka sırtında uçurdu ışık hızıyla. Bir sevda vadisine indiriverdi. Aşık ceylanları, birbirinden ayrılmayan telli turnaları, sabahlara kadar nazlı gülü için dem çeken, güneş doğarken hayata veda eden bülbülleri, hasret rengi çiğdemleri, hüzünlü mor sümbülleri, aşk için yarışan, yeleleri rüzgârla dost deli atları seyretti, hem de gözlerini kırpmayı unutarak. Bembeyaz nazlı kuzuların meleyip analarını buluşlarını, keklik yuvalarındaki yumurtaların çatlayışlarını, kozalaktan sevgi nağmeleriyle ayrılarak toprağa kavuşan küçücük çam fidesinin başını çıkarıp mavi göklere selam verişini....

Damla damla biriken suyun nazlı pınara dönerken susuz toprağa söylediği sevda türküsünü dinledi kendinden geçerek. Dinledi nazlı rüzgârın ümitlerle bezeli aşk şarkısını, serçenin kanadındaki yaşama sevinciyle dolu ezgisini, yavrularının cıvıltısını, derelerin mırıltısını, Saba yellerinin ilahilerle dolu uğultusunu, kâinatın arza sonsuzluklarla haber gönderdiği cezbe dolu fısıltısını...

Sonra... Sonra saf bir el geldi, kalbinin üstüne kondu. Bir çift tertemiz, nazlı dudak utangaçça gülümsedi ve kulağına fısıldadı:

“-Beyzadem, aşk vadisine hoş geldiniz! Ne alırdınız? Kara sevdalarımız var, mutlu, nazlı sevgilerimiz, çılgın tutkulu aşklarımız ve kavuşamayan maşuklarımız! Emrimiz başımız üstündedir... “

Ne kadar zamanın geçtiğini anlamadı o vadide. Ama derinden derine sesler duydu:

“-Beyzadem, hey beyzadem!”

İrkilerek kendine geldiğinde arkadaşının ona manalı manalı gülümseyerek seslendiğini anladı:

“-Beyzadem, çayın kızcağızın elinde kaldı. Buz tutacak.”

Kız da gözlerini kocaman kocaman açmış ona bakıyordu. Ne yapacağını bilememenin telaşı ile maskesini hemen yüzüne oturtuverdi.

Soğuk bir sesle konuştu:

“-Bana sormanıza gerek yok. Son kalan o bardak olduğuna göre...”

Bu sözler kızı çok utandırdı. Kıpkırmızı kesildi. Hemen masanın üstüne koydu bardağı, sessizce esen yel gibi kaçıverdi oradan.

Genç adam mağrurluk maskesini takmıştı ama kızın gözleri tatlı bir sızı halinde gelip kalbine oturmuş, yaralı ceylan gibi boyun büküşü yüreğini sızlatmış, güzel, şaşkın yüzü gönlünü sarıp sarmalamıştı. Arkadaşlarına fark ettirmemeye çalışarak onu gözleriyle takip etti, diğer masalardan siparişleri alışını, başı önünde içeri gidişini, ardından iş yeri sahibinin onu çağırışını, adamın el, kol hareketleriyle ona sinirli sinirli bir şeyler söyleyişini, kızın tezgâhın arkasında kayboluşunu...

Birden hayatından çok önemli bir mutluluk fırsatının kaçmakta olduğunu şaşırarak fark etti. Niye ve neden olduğunu bilemediği bir hasretle yandı, kavruldu. Bu halini de hiç anlayamadı. Ama içinden bir ses onu durmadan ikaz etmeye başladı. Direnemedi bu sese. Bir bahane uydurmalı, bu masadan kalkmalı ve o kızı hemen bulmalıydı.

Telaşla konuştu:

“-Arkadaşlar, unuttum. Annemi kuaföründen almak için söz vermiştim. Siz oturun. Hesaplar benden. Ödeyip hemen gideceğim.”

Kimsenin ağzını açmasına fırsat vermeden kalktı. İçeri girdi. Etrafa baktı. Kız yoktu. Nereye gitmişti acaba? Telaşla tekrar tekrar baktı.

Hatırlı müşterisini iyi bilen iş yeri sahibi koştu yanına. Telaşla sordu. Genç adam sakin ve soğuk olmaya çalıştı:

“-Önemli bir şey değil. Demin bizim masaya çay getiren kıza bakmıştım. Kendisine bir şey soracaktım.”

Kır saçlı adam iyice telaşlandı:

“-Bir terbiyesizlik mi yaptı? Bir sakarlık mı yaptı? Ah, belliydi zaten. Siz merak etmeyin. Zaten durmadan geç kalıyordu. Kovdum, gitti!”

Bir an nefessiz kaldığını hissetti genç adam. Şaşkınlıkla baktı karşısındakinin yüzüne:

“- Ne? Nereye gitti?”

“-Bilmiyorum! Zaten işe yaramazın tekiydi.”

Adamın cümlesi bitmeden koştu pahalı arabasına. Hızla çalıştırıp yola koyuldu. Asfalt yoldan aşağı inerken sağa sola dikkatle bakıyor, kızı arıyordu. Ana yola indi. Durakta dolmuş bekleyenlere sordu aceleyle. Yaşlı, başörtülü bir kadın cevapladı sorusunu:

“-Uzun saçlı kızı mı soruyorsun? Hani o ufak tefek, sarı montlu. Biraz evvel dolmuşa bindi. Şehre doğru gitti.”

Bastı gaza. Ama dört dolmuş peş peşe dizilmiş, gidiyorlardı. Birinin önünü kesip durdurdu. Kızı sordu. Sürücü üzüntüyle başını salladı:

“-Ağabey, binmesiyle inmesi bir oldu. Anlayamadım derdini. Ağlıyordu.”

Hemen geri döndü. Yol boyunca yavaş yavaş gitti. Göremedi. Tam üç sefer döndü durdu. Ama kızdan hiç iz yoktu. Şehrin o yöndeki girişinde bir köşeye gidip aracını durdurdu. Beklemeye başladı.

Kimdi bu kız, kimin nesiydi. Neden böyle etkilenmiş, hayatında o güne kadar yaşamadığı, anlayamadığı duygulara ansızın nasıl, ne diye yakalanmıştı? Anlayamıyor, bu halini çözemiyordu. Şaşkındı, çok şaşkındı.

Yaşı otuzu çoktan geçmişti. Aşka inanmayan, güce tapan biriydi. Nişanlısından ayrılınca ağlayan arkadaşına çok şaşırmıştı. Ona göre artık dünyada ne Mecnun vardı ne de Leyla. Kerem ile Aslı çoktan defterlerini kapatmış, Yusuf ile Züleyha’nın hükmü çoktan geçmişti. İnsanların tutkuları olabilirdi, arkadaşlıkları olabilirdi, uzun denemelerden sonra dostluklar da kurulabilirdi. Ama aşk dedikleri şey yoktu artık.

Ama bugün yaşadıkları neydi? Bir bakışın kendini alıp götürdüğü o diyarın adı neydi? Yumruğunu direksiyona vurup kendi kendine söylendi yavaşça:

“-Bulmalıyım o kızı. Bulmam lazım. Bulacağım.”

Tam bir ay aradı döne döne, yana yakıla. Öyle ki eve geç gidiyor, akşamları onu arıyordu. Sabah erkenden çıkıp Üniversitenin fakültelerinin önünden dikkatle, baka baka ilerliyor, oradan şirkete geçiyordu. Ama o yoktu. Yer yarılmış, içine girmişti sanki.

O akşam şirketten ayrılmış, boğuntular içinde park yerine gidiyordu. Son anda aracına binmekten vaz geçti. Yürüyerek eve gitmeye karar verdi. Yavaş adımlarla parktan çıktı. Ana caddede gitmeye başladı.

Hava kararıyordu. Şehrin ışıkları yanmaya başlamış, caddede hareketlilik artmıştı. Kahvelerin, lokantaların kapılarındaki görevliler gelip geçenleri çağırmaya, işinden çıkanlardan büyük bir kısmı evine gitmek için adımlarını hızlandırırken kimileri de aylak aylak cadde gezmesine başlamıştı.

Ya kendisi hangisindendi? Başına gelen bu şey neydi? Çözemedi ya da çözmek istemedi. Çözmeye kalktığı zaman kendi kendine soracağı sorulardan, bulacağı cevapların ağırlığı altında ezilmekten korktu.

Dalgın dalgın yürüdü uzun müddet. Amaçsızca ve hiçbir manası olmadan, düşünmek istemeden ama yine de düşünerek, hem de o ela gözleri düşünerek...

Sorular ve vermeye korktuğu cevapların gölgeleri beynini kemirerek geziniyordu caddede. Farkında olmadan karşıdan karşıya geçmeye karar verince önce korna sesi, sonra sert bir fren sesi, ardından hırsından deliren adamın sesiyle kendine geldi:

“-Allah’ın belası! Tarlanda mı yürüyorsun lan! Az daha geberecektin!”

Kendine geldiğinde bir arabanın tam da önünde olduğunu fark etti. Özürler dileyerek kendini karşı kaldırıma attı. Bir lokantanın önünde olduğunu fark etti. Tuhaf bir ümitle düşündü. O ela gözlerin sahibi garsonluk yapıyordu. Acaba... Acaba burada olabilir miydi? Durdu. Nedense çok heyecanlandı. Kalbi deli gibi atmaya başladı. Yavaşça kapıya yöneldi, içeri baktı.

O an yine zaman durdu. Zümrüt-ü Anka kuşunun kanat seslerini duydu sanki. Ve.... Sanki çok uzaklarda o güzel ceylan çok güzel bir şiir okuyordu:

“-Alemleri bilen er,
Dünya "can uçumu" der,
Ceylan bir gün bir ok yer,
Avcı dergâha gelir.” (*)”

İşte oradaydı o ela gözlü ceylan. Dergahına gelip o yaralı ceylanı bulmuştu işte. Telaşlarla dopdolu bir mutluluk geldi, gönlünün baş köşesine oturdu.

Ama kız sanki hissetti seyredildiğini ve döndü, kapıya doğru baktı. Göz göze geldiler... Kızın gözlerinde önce derin bir hayranlık belirdi. Ardından büyük bir hüzün, sonra da yoğun bir korku...

Genç adam dayanamadı o gözlerdeki güzelliğe ve duygu yoğunluğuna. Farkında olmadan gözlerini yumdu üç beş saniye, derin bir nefes aldı. Tekrar baktığında kız yoktu!

Derin bir acı ve hasret duygusu yaktı, kavurdu yüreğini. Deli gibi daldı içeri. Hızla etrafa baktı, yoktu kız. Koştu lokantanın arka kapısına. Ara sokağın köşesinden kaybolan gölgeyi görünce avaz avaz bağırarak peşinden koşmaya başladı:

“-Dur! Gitme! Seninle konuşmam lazım!”

Ama yer yarılıp içine girmişti kız. Ümitsizlik içinde yeri tekmeledi. Niye kaçıyordu bu kız? Üstelik bu defa bilerek, korkuyla kaçmıştı. Nedendi?

Döndü, lokantaya geldi. Sahibine sordu. Sahibi de şaşkındı.

“-Bir aya yakındır bende çalışıyor, dedi. Üniversite talebesi olduğu için çok üstüne düşmedim. Ama verdiğim işlerin fazlasını yapıyor. Yarın bu saatlerde gelir. O zaman uğrayın isterseniz.”

Gece sabaha kadar bütün yıldızları saydı genç adam. Şirkette dalgınlığından dolayı ilk defa babasından azar işitti.

Akşamı zor etti. Mesai bitiminde lokantadaydı. Bekledi. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalarken onun beyni hasret ananın endişe sancılarındaydı... Bekledi, bazen büyük sabır dağlarıyla, bazen sabırsızlık ateşleriyle cebelleşerek, bazen de ümitsizlik deryalarında perişan kulaçlar atarak bekledi...

Ama o yaralı ceylan gelmedi!

Lokanta kapanırken sahibi ellerini iki yana açıp başını salladı:

“-Aslında hiç geç kalmadı, dedi. İmtihan filan olsa söylerdi. Kusura bakmayın. Gençler böyle işte.”

Ümit gelip yine kanat çırptı genç adamın kalbinde. Hemen sordu:

“-Adresi var mı sizde?”

“-Bir yerlere kaydetmiştim. Arayayım, dedi adam isteksizce.

Kasasına baktı, sonra masasındaki sumeninin altına. Pasaklı çantasını karıştırdı. Bulamadı adresi. Tam “yokmuş” diyecekti ki yeleğinin iç cebinde dolaştı parmakları. Buruşuk kağıdı çıkarınca gülümsedi:

“-Ah! Buradaymış. Buyurun, böylece size vereyim. Ama bu gece gitmeyin artık. Ailesi ne der, ne demez bilemezsiniz. Öyle değil mi ya."

Yine yıldızları saydı genç adam. Ertesi gün öğleye kadar zorla çalıştı. Babasının yemek teklifini reddetti. Elindeki buruşuk kağıttaki adrese doğru yola koyuldu.

O buruşuk kağıttaki adres şehrin en dış mahallesindeydi. Aslında burası şehrin büyüyüp yuttuğu yakın köylerdendi. Sora sora sokağı da buldu, evi de. Kendisi de bahçesi de küçücük bir evdi aradığı yer.

Ama.... Ama evin önünde tuhaf bir kalabalık vardı.

Arabasını sokağın uzağına park etti. Hızlı adımlarla eve yanaştı. Duyduğu sesler onu şaşkına çevirmeye yetti. Haykıra haykıra ağlayan bir kadın sesi ağıtlar yakıyordu:

“-Yavrum, yaralı ceylanım! Gençliğine doyamadan giden canım, Ah nazlı sultanım, sana çıkamadı bu yalnız anan!”

Dondu kaldı. Herhalde aradığı değildi bu ceylan. Biraz sonra o bahar gözleri görecek, onu alıp buralardan gidecekti.

Ağlama sesleri daha da yükseldi. İlahiler, tekbir sesleri başladı sonra.

Derken kapı açıldı. Yeşil örtülü bir tabut çıktı kapıdan omuzların taşıdığı ve üzerinde bir duvak vardı.

“Hayır, hayır,” diye düşündü büyük bir acıyla. “O bahar gözlü olamaz. Olmamalı, olmayacak, hayır!”

Avaz avaz ağlayan o yaşlı kadını gördü sonra. Ayakta duramıyordu. İki adam kollarına girmiş, sürüklüyorlardı.

Tabut ve kalabalık yanından yavaş yavaş geçti. Cenaze, arabasına yerleştirildi.

İnanılması zor, kötü bir filmi seyrediyordu sanki genç adam ve durmadan kendi kendine yüksek sesle tekrarlıyordu:

“-Hayır, o değil! O değil. O olamaz!”

Ama birden kendisine birinin seslendiğini duydu:

“-Bakar mısınız bir dakika!”

Sese döndü. Karşısında gencecik bir kız duruyordu. Kız ona önce dikkatle baktı. Ardından bakışı hayrete dönüştü. Kararlılıkla konuştu:

“-Evet, o sizsiniz. Sizi çok iyi tanıyorum ben.”

Kızın tuhaf tavrı genç adamın dikkatini hiç çekmedi. O ceylanını arıyordu. Hemen sordu. Kız kızgınlıkla baktı ona:

“-Sahiden öğrenmek mi istiyorsunuz, dedi hınçla. Öldü o. Dün akşam işten dönerken, aşağı caddede dolmuştan indiği sırada motosiklet çarpmış. Başı beton direğe vurmuş. Oracıkta can vermiş. Artık o pahalı saatinizi başka yerde arayın. Anladınız mı?”

Birden üşüdü, çok ama çok üşüdü. Büyük büyük buz dağları gelip vücudunun her noktasını sardı sanki. Ayakta kalamadı. Yere çöktü. Sırtını bahçe duvarına verdi elinden olmadan. Yana yakıla bir “ah” döküldü dudaklarından. Başını ellerinin arasına aldı. Farkında değildi ama hıçkırıklarla ağlıyordu.

Kız da şaşkın şaşkın yanına oturdu. Hıçkırıkların dinmesini bekledi. Acıyarak baktı ona ve dedi ki:

“-Sizin o korkunç iftiranıza rağmen bana sizi anlattı o. Yoksa nereden tanıyacağım sizi?”

Bu sözlerden hiçbir şey anlamadı genç adam. Üzüntü ve şaşkınlıkla sordu:

“-Ne iftirası? Ben onu hayatımda iki defa gördüm. İkincisinde deli gibi kaçtı benden.”

Başını iki yana salladı kız:

“-Size çay getirdiğinde masanın üzerinde çok pahalı olan saatiniz varmış. Siz onu azarlayınca patron da işten kovmuş. Ama ihtiyacı olduğu için tekrar gitmiş o çay bahçesine. Adam onu iyice azarlamış. Sizin onu aradığınızı, pahalı saatinizin masanın üstünden çaldığı için şikayetçi olduğunuzu söylemiş.”

Yüreği dondu genç adamın. Anlamaz gözlerle baktı kıza ve hayretle bağırdı:

“-Ama benim saatim yok ki! Saat kullanmayı bıraktım cep telefonlarından sonra. Allah’ım! Demek ikinci seferde onun için kaçtı benden!”

“- Ah, dedi kız, ah! Tahmin etmiştim.... “

Durakladı genç kız sonra. Konuşup konuşmamaya karar verememişti ki genç adam ellerinden tuttu onun, yalvardı:

“-Bana anlatsanıza onu. Nasıldı, kimdi, neleri severdi, ümitleri melerdi? Bilmek istiyorum.”

Genç kız göz yaşlarına boğuldu. Hıçkırıklar arasında söyledikleri genç adamı acı deryalarına attı, nefessiz bıraktı:

“- Siz onu bir kere gördünüz, buralara geldiniz. O sizi kaç sefer gördü, her görüşte ne kadar yandı dersiniz? Ve...Size nasıl da âşık oldu, bir bilseniz.”

Kendini toparlamaya çalışıp elinin tersiyle göz yaşlarını sildi kız:

“- Derinden derine bakan gözlerinizi, güzel sesinizi, Alnınıza lüle lüle düşen perçeminizi, şakağınızdaki o küçücük siyah beni, mağrur halinizi, sol elinizin küçük parmağındaki düz gümüş yüzüğünüzü, hep siyah ayakkabı giyişinizi ben kaç sefer dinledim, biliyor musunuz?”

İçi donuyordu genç adamın. Titremeye, çeneleri birbirine vurmaya başladı. Genç kız korktu halinden. Ürkerek konuştu:

“-Siz... dedi, kötü oldunuz. Daha fazla kalmayın burada. Bence gidip dinlenin evinizde."

Kalkmasına yardım etti. Koluna girip arabasına kadar götürdü. Genç adam tam kontağı çalıştıracaktı ki kız tereddüt içinde durdurdu onu:

“-Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama öleceği sanki içine doğmuştu garibimin. “Vasiyetimdir”, diye şakalaştı benimle. “Vasiyetimdir. Bak, ben hep saklanacağım şu aptal saat yüzünden. Adresimi bulur da buraya gelirse o saati de beni de unutsun! Öyle adamların sevdikleri vardır mutlaka. Onunla hemen evlensin. Kızı olunca da adını Leyla koysun. Umutsuz sevdaların misali Leyla...”

Acıdan inleyerek, ıstıraptan donarak, yüreği titreyerek eve geldi. Süslü salonda annesi keyifle dizi seyrediyordu. Hiçbir şey söylemeden uzandı, kumanda aletini aldı. Televizyonu kapattı. Annesine sokuldu.

Kadın oğlunun tir tir titreyen, buz kesilmiş halini görünce şaşkınlık ve üzüntü içinde sordu:

“-Canımın içi, ciğerparem, ne oldu sana?”

“-Anne, sarıl bana, sımsıkı sarıl. Donuyorum, donuyorum, dedi. Ölmek üzereyim.”

Yaşlı kadın yüreğindeki sevgi ve şefkat deryalarıyla sarıldı oğluna. Başını omuzlarına çekip saçlarını okşadı. Telaşla fısıldadı:

“-Ne oldu canımın canı, anlat istersen.”

“-Ah, annem, diye inledi genç adam. Çok acı çekiyorum, çok...”

Ardından sarıldı annesinin dizlerine. Kadın anne sıcaklığı sinmiş şalını serdi onun üstüne. Sordu tekrar. Ama o cevap vermedi, vermek istemedi.

Sessiz, keder dolu gözyaşları aktı, aktı... Aktıkça da içindeki acı buzlarını eritmeye başladı.

O ceylanın arkadaşının sözlerini hatırladı acıyla: “Siz onu bir kere gördünüz, buralara geldiniz. O sizi kaç sefer gördü, her görüşte ne kadar yandı dersiniz? Ve...Size nasıl da âşık oldu, bir bilseniz.”

Buz tutan yüreği bu hüzünlü sözlerle ısındı yavaş yavaş. Ama olanları derinden derine anlamaya başlayıp, o ceylanın nasıl hasret ve korku içinde yaşadığını, o masum aşkın nasıl hüzünlü bir kaderle bittiğini düşündükçe ateş dağlarını içine düştü.

Yorgunluktan perişan bir haldeydi. Üstüne çöken, komaya yakın olan uykuya direnmek istedi. Göğsünü ezen karabasana yana yana direnmeye, inleyerek karşı koymaya çalıştı. Sayıkladı:

“-Anne, anne! Yanıyorum anne! Leyla... Leyla, su... Su, leyla!”

Kadıncağız elini dizlerinin üstünde önce buz gibi olan, şimdi de ateşler içinde yanan oğulcuğunun alnını koydu. Terlemiş saçlarını okşadı, sımsıcak yanağını öptü. Ardından telaşla seslendi. Gelen yardımcısına hemen doktoru çağırmasını söyledi.

Genç adam tam bir hafta kendini bilemeden yattı.

O sabah gözlerini açtığında annesi başucunda ağlayıp duruyordu. Kıpırdayınca hemen yerinden fırladı. Oğlunun gür, güzel saçlarını okşadı. Gözlerinden öptü. Sevgi sözlerine boğdu. Sordu sonra:

“- Yavrum, ne oldu sana? İyi misin canım? Tahlillerden sonra hekim, bir şeyi yok, çok yorulmuş olabilir, dedi.”

Gülümsedi annesine. Çok iyi olduğunu söyledi.

Dikkatle baktı oğluna yaşlı kadın. Ardından tereddütle sordu:

“-Evladım, durmadan sayıkladığın Leyla da kim?”

Genç adam hüzünle baktı yaşlı kadına:

“- Leyla’ya mı? Ümitsiz, sonu olmayan aşklardaki Leyla, diye fısıldadı. Hani var ya Mecnun, onun sevgilisi.... Ah o mecnun.... Bilemeden neler yapmamış ki?”

Sonra o bahar gözlünün vasiyeti düştü gönlüne. Aşk rengi bir göz yaşı düzüldü yanaklarından. Dudaklarını geçip geldi diline tuzlu tuzlu.

Artık kimsenin bilmesi gerekmezdi bu hazin sevdasını. Hele annesi hiç bilmemeliydi. Telaşla başını öteki tarafa çevirdi.

Hasretlerin en ümitsiziyle, derin bir kederle düşündü. Artık hayatında o bahar gözlüsü olamayacaktı, o Leyla’sı... O zaman şu bekarlığa bir son verip yaralı ceylanının vasiyetini yerine getirmeliydi.

Yavaşça uzandı, anacığının omuzuna koydu başını. Ardından kadını havalara fırlatacak o soruyu sordu:

“-Anne, Sen kaç zamandır “evlen” diyordun değil mi? Bana çok âşık olduğunu söylediğin bir kızdan da bahsediyordun. Hani senin marifetli arkadaşının kızı. O kızı istesene bana.”

Yaşlı kadın hayatında duyduğu en heyecan verici sözler karşısında bir an konuşamadı. Derin nefesler alarak sordu sonra:

“-Oğlum! Şaka yapmıyorsun değil mi?”

Hüzünle konuştu genç adam. Gözlerinin önünde o yaralı ceylanın bahar gözleri, beyninde tekrarlanan sözleri vardı.

“-Hayır anne. Ama hissediyorum, ilk torunun kız olacak ve adını Leyla koyacağım.”

Suzan Çataloluk.

Nilüfer- 06.04. 2017

Hamiş: İnşAllah Sevgili Türkiye’miz için bu genç adam gibi yanıp yakılmayız! Metinde geçen ve yıldız işareti koyduğumuz güzeller güzeli kıta Aziz Dost Mehmet Ali Kalkan’ın şiirindendir. Kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19636160