Hikaye

Müthiş bir şimşek çaktı, ortalık gündüze döndü bir an. Ardından kulakları sağır eden gök gürültüsü ile birbirlerine sarıldılar.

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla tepeden tırnağa ıslanmışlardı.  İliklerine kadar işleyen soğuktan titrememek için hızlı hızlı yürümeye çalışıyorlardı.

Çok az konuşuyorlardı. Ama elleri birbirine kenetlenmiş, parmakları adeta açılmayacak zincire dönüşmüştü.

Kapkaranlık gecenin bir yarısında, küçük kasabanın bozuk yolunda yürüyorlardı. Yürümek denemezdi bu hale.  Savruluyorlardı, hayatın acımasız, çok acıklı bir yerinden yine bilinmez bir girdabına savruluyorlardı.

Yüzünden akan yağmur sularını sildi gencecik kız. Hıçkırmamak için kendini zor tuttu. Aslında ağlıyor muydu, bu akanlara karışan göz yaşları mıydı, bilemiyordu. Derin bir nefes alıp yorgun sesle sordu:

“-Acaba gömmüşler midir annemi?”

On- on bir yaşlarındaydı yanındaki çocuk. Ama son beş-altı aydır yaşadıkları onu ruhen dertli, koca bir adam yapmıştı. Ablasına baktı, gecenin karanlığında göz yaşlarıyla parlayan gözlerine. Dik durmaya çalışarak cevap verdi:

“-O hain adam iki çocuğunu alıp şehre gitti. Herhalde dönmüştür. Annemi görünce…”

Konuşmak için zorlandı. Yutkundu birkaç sefer. Annesi geldi aklına. Son nefesini vermeden evvel söyledikleri. İçi bulandı, başı döndü. Ama toparladı kendini. Onu düşündü, canı gibi sevdiği o kadını, zorla nefes alırken zorlanarak söylediklerini:

“-Küçük yiğidim, babasının aslanı. Hissediyorum. Çok az vaktim kaldı. Yanınızda kalmayı çok isterdim ama Rabbim bana bu kadar ömür vermiş.”

Yer yatağında perişan bir şekilde yatan, zayıflıktan yumruk kadar kalmış anacığı belliydi ki artık hayatın son dönemecindeydi.  Ama bunu o küçücük yüreği anlamak istemiyordu:

“-Ana, iyi olacaksın sen. Ana…”

Ablası durumu daha çabuk kavramıştı. Göz yaşları içindeydi. Başını önüne eğip fısıldamıştı.

istanbul kar yağışı231217.jpg

“-Sus, sus kardeşim. Sus, dinle.”

Kadıncağız gözlerini onun gözlerinden ayırmamaya büyük gayret sarf ederek uzanmış, yaşla dolu yanaklarını okşamıştı zayıf parmaklarıyla:

“-Yiğidim, ben bu dünyadan göçtükten sonra hemen gidin buradan. Başımda beklemeyin. O zalim, o kötü adam sizi bulmasın. Bulursa bir daha ablanı kurtaramazsın. Başına kötü şeyler getirir.”

Derin derin nefesler almak istemiş ama gücü yetememişti anacığının. Göz bebekleri garip bir şekilde büyümüştü.

“-Yemin et yavrum. O kötü adam gelmeden git buradan, ablanı da götür. Sahip çık ona. Benden sana emanet. Farkındayım, o küçük omuzlarına çok büyük bir yük veriyorum. Ama kaldıracaksın biliyorum. Doğru yoldan hiç ayrılma benim kara gözlü balam.”

Sonra gencecik kıza çevrilmişti gözleri. Zorla uzanıp kızının gür saçlarını okşamak istemiş, ama gücü yetmemiş, eli yana düşmüştü. Sesi de iyice hafiflemiş, fısıltıya dönmüştü.

“-Güzel ceylanım benim. Hayattan korkma, o adamdan kork. Az…Az sonra, ben, ben susacağım. Aslanımla sen birbirinize emanetsiniz. Doğru yoldan ayrılmayın. Büyüyene kadar kaçın insanlar. Belalardan uzak durun. Kaçın, kaçın bu evden, gidin, çok uzaklara… Saklanın… Ben… Ben ölünce gözlerimi kapatın. Şu namaz örtüsüyle çenemi bağlayın. Ellerimi göğsümde birleştirin. Yorganı da başıma çekin. Korkmayın, ben sizi seyredeceğim hep. Sonra hemen gidin. Hemen yavrularım, yoksa hakkımı helal etmem.”

İkisi de başlarını çaresizce sallamışlardı.

Kadıncağız birkaç dakika konuşamamıştı.  Ardından konuşmak için uğraşmış, dudaklarından tek cümle dökülmüştü sadece:

“-Evlat…çıklarım….Sizi… Allah’a …emanet e…diyorum.”

Sadece tavana dikilen gözleri büyümüştü.  Elleri onlara doğru uzanmak istemiş, ama birden yana düşüvermişti.  Nefesi de yoktu artık.  Ölüm buydu işte.

Ablası çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı. Ama o artık annesinin yiğidi idi. Ablasına sımsıkı sarılıp saçlarını okşamış ve fısıldamıştı:

“-Abla…Abla… Sonra ağlarsın. Haydi, annem bizi seyrediyor. Dediklerini yapalım.”

Kızcağız irkilip hemen kendine gelmişti. Kardeşi ona emanetti. O adam geliverirse ikisine de çok büyük kötülük ederdi.

Yavaşça uzanıp anacığının tavana dikili gözlerini kapatmıştı titreyen parmaklarıyla. Sonra yana düşen ellerinden koklayarak öpmüştü. Durmadan mırıldanıyordu:

“-Ah anam, garip anam, canım anam… Söz sana, yemin. Kardeşimden asla ayrılmayacağım.”

Hava kararmaya, dışarıda yağmur yağmaya başlamıştı.

Kızcağız gitmeye niyetli görünmüyordu ama küçük çocuğun ona bir hafta evvel yaşadıklarını hatırlatmak yetmişti:

“-Abla! Bu adam seni kaç sefer kötü şeylere zorladı. Abla o gece elimde bıçak olmasaydı, o bıçak olmasaydı o sarhoş adam sana neler etmezdi. Haydi. Hava karardı, gidelim. Gelirler şimdi.”

Gencecik kız perişandı.  Hıçkırıklar içinde göz yaşı döküyordu. Ama az sonra toparlamıştı kendini.  Soğukkanlı bir şekilde bir torbaya hemen yiyecek doldurmuştu. Kapıyı tam kapatmışlardı ki karşı yoldan görünen arabanın farlarından adamın ve iki oğlunun gelmekte olduklarını anlamışlardı.

Olanca hızlarıyla koşup yakındaki ormana dalmaktan başka çare yoktu.

İşte  o an ilk şimşek çakmış, ardından  yağmur şiddetini iyice artmıştı.

Tam iki gündür gündüzleri saklanıp geceleri yürüyorlardı.

Sonbaharın son ayında, buz gibi soğuk havada, durmadan yağan şiddetli yağmur altındaydılar.

Kızılçam ormanının içinde en ufak çıtırtıdan bile ürkerek yürümüşlerdi. Ölesiye korkuyorlardı.

İkinci günün sonunda arkalarından kimsenin gelmediğini anlayınca ormanın kıyısında devam eden bozuk yola inmişlerdi.  Yol neredeyse ayaklarını kapatacak kadar çamurla kaplıydı. Ama ikisi de farkında değildi.

Perişandılar. Yiyecekleri de bitmişti. Açlık sinsi bir yılan gibi yavaş yavaş karınlarında dolaşmaya başlamıştı.

Müthiş bir şimşek çakması ve ardından gelen büyük bir gök gürlemesiyle düşüncelerinden ayrıldı küçük çocuk. Deminki soruyu tekrarladı:

“-Abla, annemi gömmüşler midir?”

Kız düşündü. Dirisini köle gibi kullanan o hain adam hiç bekletir miydi annesinin cenazesini?  Cevapladı kardeşini:

“-Çoktan köyün mezarlığına gömülmüştür anacığım. Hem de hiçbir akrabaya haber verilmeden.”

Ama çocuk hemen sözünü kesti:

“-Hangi akraba abla? Babam ölünce annemi bu kötü adama eşya satar gibi veren dayılarım mı? Babamı iflas ettiren amcalarımız mı, tanımadığımız halamız mı? Kim akraba? Ama bir büyüyeyim, görecek onlar!”

Bir müddet hızla yürümeye gayret ettiler. Ama ikisi de tükenmeye başlamıştı.

Biraz sonra kızcağız dayanamadı, yere çöktü. Bir adım atacak gücü kalmadığını anladı. Çaresizlik zehirli bir hançer gibi yüreğini vurduğunda çığlık çığlığa ağlamaya başladı.

Küçük çocuk onun çığlıklarının dinmesini hiç sesini çıkarmadan bekledi. Dimdik ayakta duruyor, yağmurdan artık korkmuyordu. aslanmışlıktan nefret ediyordu.

Bütün bunlardan kurtulmak istedi. Yüzüne sert sert vuran damlalara aldırmadan başını yukarı kaldırdı. Bütün kalbiyle dua etti:

“ Allah’ım, yorulduk artık, yorulduk, yorulduk!”

Tam o sırada virajlı yol aydınlandı ve inleyen bir motor sesi duyuldu.

Çocuk yavaşça uzandı, ablasının kolundan tuttu. Artık sesi titremelerle boğuşuyor, vücudu depremler geçiriyordu:

“- Abla, kalk. Bir kamyon geliyor galiba.”

Gerçekten de birkaç dakika sonra inleye inleye gelen kasası kapalı eski bir kamyon yanlarında durdu.  Karanlıkta kamyondan gelen ses gencecik kızı ayağa fırlattı:

“-Gecenin bu vaktinde ne yapıyorsunuz burada?”

Çocuk sese döndü. Kamyonun sürücü kapısı açıldı. Başında beresiyle orta yaşlı bir yüz göründü önce. Sonra kıllı, kocaman parmaklı eller.

Ses konuşmaya devam etti. Hin bir arsızlık gezindi seste gizlice:

“-Bu havada evden mi kaçtınız yoksa?”

“-Yok, annemiz dedi küçük çocuk. Ama devam edemedi. Ablası hızla sözünü kesti. Bu adamın çaresiz ve yapayalnız olduklarını bilmesini istemedi:

“-Annemiz hastanede yatıyor. Babam da, ağabeylerim de yanında.  Ona yetişmemiz lazım. Saatlerdir yürüyoruz.”

Adam kamyondan hızla indi. İkisine de dikkatle baktı. Kızı da birkaç defa tepeden tırnağa süzdü. Dudakları kötü bir sırıtışla yayıldı, gözlerine aç sırtlanların arsızlığı yerleşiverdi.  Sesi değme oyunculara taş çıkarmaya başladı:

“-Her neyse…. Geçmiş olsun. Ben sizi hastaneye bırakırım. Haydi, arkaya geçin. Kurulanın.”

Kasanın kapısını açtı. Merdiveni çekti. İçeri girdi. Gazla çalışan feneri yaktı.  Ortalık aydınlandı. Bir sürü paket arasında koca bir dolap, bir yer yatağı, bir de küçük tüp, yanında demliği ile çaydanlık vardı.

“-Gelin haydi, dedi. Açsınızdır. Yemek vereyim size.  İsterseniz çay da var. Ama önce bir kurulanın, ısının.”

İki kardeş el ele tutuşup içeri geçtiler. Ağır, tuhaf bir hava karşıladı onları.

Kamyon sürücüsü dolaptan iki tencere ile bir somun ekmek çıkardı. Çay paketini ve su şişelerini gösterdi.  Küçük tüpü yaktı. Kıza sırıttı:

“-Eh, bunları ısıtırsın değil mi. Çayı da demlersen bana haber ver. Mola veririm. İki bardak da ben içerim, tamam mı? Şimdi kurulanın, kendinize gelin. Şu dolapta giyecek bir şeyler var. Üstünüze uyanları giyebilirsiniz.”

Biraz sonra kamyon hareket etti.

Gencecik kızla kardeşi yalnız kalınca hemen giyecek dolabını titreyerek açtılar.  Açtılar ama çok şaşırdılar. Dolapta hiç beklemedikleri bir sürü kıyafet vardı.   Hepsi kadın giysisiydi, kısacık etekler, yırtmaçlı elbiseler, daracık pantolonlar, kolsuz bluzlar, tuhaf çoraplar, kadın ayakkabıları... Birkaç tane de naylon, siyah renkli yağmurluk vardı, üç de kötü lastik bot.

Donuyorlardı. Üst üste üç çorap, iki daracık pantolon, O garip bluzlardan giydi kız, onun üstüne de iki yırtmaçlı elbise geçirdi.

Küçük çocuk da o daracık pantolonların en küçüklerinden üçünü giydi üst üste. O tuhaf gömlekleri iç çamaşırı niyetiyle taktı sırtına. Siyah yağmurlukları da en üste giyip başlıkları da kafalarına çektiler. Ayaklarına o pis lastik botları geçirdiler.

O tuhaf kıyafetler ve küçük tüpün ısıttığı pis hava titremelerini geçirince tencereleri açtılar.

Adam ağzının tadını biliyordu. Koca tencere Köfte ile pilav, uzun zamandır yemedikleri bu iki yemek ilk önce onlara cazip geldi. Ama çocuk tam elini uzatmıştı ki durdu birden. Ablasının güzel yüzüne baktı. Hüzünle konuştu:

“-Abla, ben bu adamı hiç sevmedim ben. Çayı demlemeyelim biz. Çok dikkatli olalım. Bu adam o kötü adam gibi baktı sana.”

Kardeşinin içini sıkan o duyguyu genç kız da yaşıyordu:

“-Ben de sevmedim, dedi. Bize yardım etti. Ama sanki başka bir düşüncesi var gibi.”

Çocuk etrafa baktı. Ocağın yanında bir tahta sandık daha duruyordu. Gitti, açtı o sandığı. İçinde çekiç, testere, çeşitli marangoz aletleri vardı.

Küçük çocuk düşündü bir müddet. Sonra kararlı bir sesle konuştu:

“-Bunlardan çekici sen al, ben de bıçağı alayım abla. Üstümüzde saklayalım.”

Genç kız kardeşine baktı hayretle. O küçücük, zayıf yüzünde çok büyük tecrübeler yaşamış, çok yaşlı insanların kararlı bakışlarını gördü, ürktü. Çocuk da onun gözlerindeki ürkeklikten ürktü.  Hemen sıkıntıyla konuştu:

“-Abla, unuttun mu o kötü adam odamıza gelince onu nasıl ürkütmüştük? Yastığımızın altına sakladığımız çakıyla değil mi?”

Başını önüne eğdi kız, hıçkırdı birden. Aklına o gece yaşadıkları, annesinin hali geldi. Yere çöktü.

Çocuk birkaç saniye baktı ona. Ardından hiçbir şey yokmuş gibi uzandı, sandıktan aldığı çekici uzattı ona:

“- Al bunu. Elbisenin içine sok. Şu yaş elbiselerimizi de toplayayım. Giderken yanımıza alırız. Bir yerde kurutur, giyeriz.”

Kendisi de bıçakların en küçüğünü aldı. Göğsünde sakladı. Ardından yaş elbiseleri orada bulduğu naylon torbanın içine tıkıştırdı.

İki kardeş hiç konuşmadan yemeklerini yediler. Bol bol su içtiler. Ama çok yorgundular. Dayanamadılar. Birbirlerine sarıldılar. Genç kız kardeşini dizine yatırmak istedi. Ama küçük çocuk kabul etmedi. Sırtını koca paketlerden birine dayadı. Ablasının omuzlarından tutup çekti kendine ve küçücük omuzlarına dayadı onun gür saçlı başını. Küçük elleriyle yanağını okşadı.

O an gencecik kız yıllardır duymadığı güven duygusunun şaşkınlığı ile acılı, hüzünlü, küçük, kırık bir mutluluk yaşadı. Uzanıp kardeşinin yanağından öptü.

Tam o sırada kamyon durdu. İki kardeş korku içinde birbirine baktılar.

Bir dakika sürmeden kasanın kapısı açıldı. Sürücü o yılışık gülümsemesiyle karanlık bir hayalet gibi aşağıya çektiği merdivenlerde belirdi. İki kardeş hemen toparlanıp ayağa kalktı.

Adam hemen yılıştı:

“-E, ne yapıyorsunuz bakalım. Kız, çay hazır mı?”

Beklemeden içeri girdi. Tam karşılarında durdu. Kocaman elini uzatıp çocuğun başını okşamak istedi. Ama hemen geri çekildi küçük. Karşısındakinin yüzüne dik dik baktı.

Oralı olmadı adam. Konuşmasına devam etti. Sesi kıvrandı, büküldü, yalancı topaçlar dönüp durdu:

“-Karnınızı iyice doyursaydınız. Korkmayın, bende yiyecek çok. Eğer bunları beğenmediyseniz ilk rastladığımız lokantada da yeriz bir şeyler.”

Ensesini kaşıdı birkaç saniye. Sonra küçük bir çığlık attı:

“-Hay Allah! Tatlı yok değil mi? Torpido gözünde çikolatalı tatlı vardı. Delikanlı, bir koşu git al gel. Beraber yiyelim. Haydi sen gençsin.”

Gencecik kız hemen itiraz etti:

“-Tatlı sevmeyiz biz.”

Adam ciddileşti birdenbire:

“-Ama ben severim. Benim hatırıma birkaç lokma yersiniz artık. Haydi delikanlı, koş.”

Cevap verdi küçük çocuk. Sesi sert esen rüzgarlar gibiydi. Sanki vahim bir fırtınanın gelişini haber veriyordu:

“-Biz tatlı sevmeyiz. Tatlı yiyeceksen tek başına ye.”

Bu sözler adamı delirtmeye yetti.  Kıpkırmızı kesildi.

“-Lan velet, diye bağırdı. Sen iyiliğe böyle karşılık verirsin? Yürü git dedim, yoksa kırarım bacaklarını.”

Çocuk ablasının elini tuttu:

“-Haydi abla gidelim.”

Adam kapıyla aralarına girdi:

“-Sen git dedim, ablan kalacak, defol git. Gebertirim lan seni.”

Ama gencecik kız ürkekliğini çoktan atmıştı:

“-Çekil yolumuzdan! Yoksa fena olacak!”

Adam sırtlan gibi saldırdı gencecik kızın üstüne. Ama şakağında duyduğu şiddetli bir ağrı ile yere serildi. Kendinden geçti.

Elindeki çekici ikinci defa vurmak için kaldırmıştı ki kardeşinin sesini duydu kız:

“-Abla dur! Haydi, kaçalım. Elbise torbasını kap.”

Dışarıda yine bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur vardı. Dehşetli bir rüzgâr esiyor, şimşekler çakıyor, gök gürlüyordu yine.

“-Abla, ormana girelim, dedi küçük çocuk. En iyisi orası.”

 Dik ve virajlı yolu bırakıp ormana daldılar. Bütün güçleriyle kaçıyorlar, ara ara arkaya bakıyorlardı.

Çok az bir yol almışlardı ki yağmurun sesine, gök gürlemelerine uzaktan gelen, zar zor duyulan bir ses daha karıştı.

Bu sesi duyunca kızcağız dondu kaldı:

“-Peşimize düştü, diye fısıldadı. Ya yakalarsa?”

Çocuk çekti kolundan onu. Sık ağaçların arasında deliler gibi koşmaya başladılar.   Ama adam elinde elektrikli fener, onları takip ediyor, avazı çıktığı kadar bağırıp en çirkin küfürleri yağdırıyordu.

Artık kayalıklar başlamış, ağaçlar iyice azalmış, ikisi de daha kolay görülür hale gelmişti.

Kızcağızın iki sefer ayakları kaydı, ağzının üstüne düştü. Canı yandı. Burnu kanamaya başladı.  Ama toparladı kendini, hemen kalkıp koşmaya devam etti.

Koca bir kayadan aşağı atlamak zorunda kaldılar. Küçük bir uçurumun kenarına tutunup geçtiler.

Adam da arkalarından bağıra çağıra geliyordu.

Ama o kayadan sonra acı bir çığlık duydular, bir feryat. Sonra ses kesildi.

Kız durdu, sordu:

“-Sen de duydun mu?  Ne oldu acaba?”

Çocuk çekiştirdi ablasını:

“-Koş! Ne olduysa oldu. Koş haydi.”

Bir müddet daha koştular. Artık tamamen orman bitmiş, taşlı topraklı, çamurdan geçilemeyecek bir alana gelmişlerdi.

Gencecik kız sızlandı:

“-Çok yoruldum. Az nefes alayım kardeşim. Biraz nefes.”

Durdular. Uğultulu, inleyen rüzgâra karşı, durmadan çakan şimşeklere, kulakları sağır eden gök gürültülerine inat, durdular.

Çocuk etrafa bakmaya başladı. Bir ümit görmek istiyordu, küçük bir nefes almak, anacığının hasta göğsüne yaslanmak, çocukluğuna dönmek istiyordu, gencecik ölen babasının sıcak sesini duymak, ona nazlanmak, bağıra çağıra ağlamak istiyordu. Hüzünle düşündü. Tam hıçkırıklarla ağlamak üzereydi ki tuttu kendini.

Gök yüzüne baktı, uzaktan hayal meyal görünen dağlara, küçük küçük tepelere… Hiçbir şey yoktu onlara ümit verecek, bomboş, yapayalnız kocaman dünyada, bu deli yağmurda tek başlarına kalmışlardı.

Tam umutsuzluğun uçuruma düşmek üzereydi ki o karaltıları gördü. Büyük bir heyecan geldi, yüreğine değdi. Elini yağan yağmura siper ederek ileriye baktı.

“Bu karaltı küçük bir evin” diye düşündü.  “Işık olmadığına göre ya evde kimse yok ya da uyudular. Çatının altında yağmurun geçmesini bekleriz. Ahır varsa, girer yatar uyuruz.”

Fikrini heyecanla söyledi ablasına.

Büyük ümitle o tarafa doğru koşmaya başladılar. Az sonra gerçekten de o küçük eve ulaşmışlardı. Yavaşça, neredeyse ayaklarının ucuna basarak evin etrafında dolaşmaya başladılar.

Ama çılgın bir havlama ile duvara yapıştılar. En fazla on metre ötedeki dev gibi bir köpek hızla onlara doğru geliyordu.

Gencecik kız öne atladı. Çocuk hemen önüne geçti. Köpeği karşılamak için kararlı bir şekilde durdu.

Tam hayvanla burun buruna gelmişlerdi ki duydukları  sesle hayvan yerinde kalakaldı:

“-Çomar!  Dur oğlum! Kim var orada?”

Bir dakika geçmeden evin köşesinden çıkan fenerli adamın diğer elinde tabanca vardı. Boylu poslu biriydi.  Birkaç adımda yanlarına geldi. Işığı tutup da onları görünce şaşkınlığını gizlemedi:

“-Allah Allah! Bu havada, bu soğukta ne işiniz var dışarıda, bu dağın başında?”

Kızla küçük çocuk adamın sesindeki şaşkın merhameti hemen hissettiler. Kız ağlamaya başladı. Çocuk heyecanını gizleyemedi:

“-Amca, kaçtık biz! O kötü adamdan da o kötü kamyoncudan da. “

Adam burnundan kan sızan kızı ve küçük çocuğu daha fazla konuşturmadı:

“-Allah bilir çok da üşüyorsunuz, dedi adam. Haydi girin içeri. Orada konuşuruz.”

Önlerine düştü. Evin arka tarafındaki kapıdan içeri girdiler. İçerideki sıcaklık gencecik kızı eski günlere götürüverdi birden. Annesini, babasını, sıcacık mutfağını, bir duvar genişliğindeki ocağı, içinde çıtırtılarla yanan, mavi, turuncu diller çıkaran alevleri hatırladı.

Artık dayanamadı. Dizlerinin üstüne çöktü. Hıçkırıklarla ağlamaya başladı.  Küçük çocuk hiç sesini çıkarmadan durdu yanında ve sadece elini koydu onun omuzuna.

Adam yavaşça birkaç adım attı. Işığı açtı. Ortalık aydınlanınca kapı önünde ağlayan ve onun yanında heykel gibi duran, ama gözleri konuşan, ablasını büyük bir metanetle seyreden küçük çocuğu daha iyi gördü.

Sanki biri ona şiddetli bir tokat attı da sarsıldı. Yüreği sıkıştı, gönlü bulandı. Gözleri doldu. Büyük bir acıyla düşündü. “Benim yavrum da böyleydi. Anacığına sahip çıkmak isterken hayatından oldu. Kaçabilirdi. Ama kaçmadı.”

Kendine gelmek için hemen ocağa yanaştı. Maşayla külleri karıştırdı. Közleri canlandırdı. Yana dizdiği kuru odunları aldı. Ocağın içine çattı. Sonra derin bir nefes aldı. Kararlı bir sesle konuştu:

“-Yağmurluklarınızı çıkarın. Çizmeleri de. Yanaşın ocağın yanına. Haydi gelin.”

O zaman çocuk eğilip ablasının kulağına fısıldadı:

“-Abla, bu adam iyi birine benziyor. Haydi topla kendini.”

Kız burnunu çekti. Zorlanarak ayağa kalktı. Denileni çabucak yaptı, küçük çocuk da. El ele tutuşup ocağın yanına oturdular.

Çocuk adama baktı. Ne o kötü adama ne de kamyoncuya benziyordu karşısındaki.  Babasının yaşındaydı. Onunki gibi dalgalı saçları, kısa sakalı vardı.  Zayıf sayılırdı. Ama becerikli ellerinden çok iş yaptığı belli oluyordu. Sesi de çok merhametli geldi kendisine.

Ocaktaki odunlar alev alev yanmaya başlayınca   küçük, ılık oda hemen ısındı. İki kardeş birbirine sokulup etrafa baktılar. Oda tertemizdi. Ocağın sağ yanındaki köşede yer yatağı vardı, karşı köşede de raflarında dizili bir sürü kitap olan kitaplık, yanında masa ve sandalyesi, yerde   her tarafı kaplayan devetüyü rengi düz makine halısı. Pencereler küçüktü. Perdeler de neredeyse pervaz kadar küçük beyaz işiydi.

Adam yan odaya gitti. Bir sini üzerine dizdiği kaseler, kaşıklar, tencere, kolonyalı mendil paketi ve tentürdiyot ile döndü. İki kardeşin yüzüne hüzünle baktı. Sakin sakin konuştu:

“-Küçük delikanlı. Şimdi önce ablanın yüzünü, burnunu şu mendille sil bakalım. Kan akıyor mu bir bakalım. Sonra… Sonra sıcak çorba iyi gelir. Belli ki çok üşümüşsünüz. İnşAllah hastalanmazsınız. Şimdi ısınır çorba. Köy ekmeği de var. Şifalıdır bunlar.”

Ocaktaki üç ayağın üstüne tencereyi yerleştirdi. Üç beş dakika sonra nefis bir tarhana kokusu yayıldı küçük odaya.

Çocuk da alelacele sildi ablasının yüzünü. Burnuna baktı. Azıcık şişmişti ama kan durmuştu.

Az sonra kaselere çorba koyan adamı farkında olmadan seyretti gencecik kız. Babası öleli böyle huzurlu bir an yaşamamıştı. Annesi ile birlikte oradan oraya savrulmuşlardı. Babası genç yaşta trafik kazasında ölünce kendi evlerinden kovalamıştı amcaları.  Dayıları önce onları canı çıkana kadar çalıştırmış, sonra da karısı ölen o hoyrat adama hayvan satar gibi satmışlardı güzeller güzeli anacığını. Kadıncağız yeni hayatını hiç sevmemişti. İki çocuğu vardı o kötü adamın. Haydut gibiydiler.  Onlara, dayağa, küfre ve adamın içki sofralarına hiç alışamamıştı. Kısa zamanda hastalanıp yataklara düşmüştü.

Yavaşça başını önüne eğdi. Küçük bir hıçkırık kaçıverdi boğazından.

 Adam yavaşça ona döndü.  Kederle baktı yüzüne. O da başını önüne eğdi. Kendi ağır acısını aklından kovmaya çalışarak konuşmaya gayret etti:

“-Haydi çorbalarınızı için.”

Çocuk ablasının omuzunu tuttu. Yaşlı gözlerle ona baktı. Kız da yine elinin tersiyle göz yaşlarını sildi. Başını salladı.

İki kardeş önlerine konan sıcak çorbayı yavaş yavaş, çekine çekine bitirdiler. Adam ikinci defa kaseleri doldurunca ses çıkarmadılar. İçleri ısındı, üşümeleri de geçti.

Yemek bitince adam tepsiyi içeri götürüp geldi. Masanın yanındaki sandalyeye oturdu. Hüzünle baktı onlara.

“-Şimdi hikayenizi anlatır mısınız bana? Sen, kahraman evlat, kararları sen veriyorsun galiba. Kim o kötü adam, o kamyoncu kim?”

Kız kocaman kara gözleriyle ilk defa adamın dertli ela gözlerine baktı. Yıllardan beri ilk defa kendini güvende hissetti. Sanki kendisi garip, çaresiz, kanatları kırık bir kuştu da bu adam onu yavaşça avuçlarına almış, tedavi etmeye çalışıyordu.

Küçük çocuk da garip bir şekilde adamı tehlikeli bulmadı. Ama kara gözlerini onun gözlerinden ayırmadan konuştu:

“-Annem ölürken dedi ki kaçın buradan. Öyle dedi. O adam ablama kötü şeyler yapmak isteyince ben korudum onu. “

Zamanın nasıl geçtiğini bilmedi üçü de.  İki kardeş başlarına geleni saf saf anlattıkça adam kalbinin sıkıştığını hissediyor, dayanmaya çalışıyordu.

Kardeşlerin o kısacık hayat hikayeleri sanki ulu keder dağlarından oluşmuştu tırmandıkça daha da yükseliyordu.

Sonunda adam dedi ki:

“-Buralarda bazıları derin olan uçurumlar vardır. Anlattığınız yol en derin uçurumun kenarından geçiyor. Sizi Allah korumuş. Uçurumu geçmişsiniz. Ama arkanızdan gelen kamyoncu uçuruma düşmüş olabilir.”

Düşündü bir müddet. Konuştuğunda sesi sıkıntılıydı:

“-Kamyonda eşya bıraktınız mı?”

Çocuk bırakmadıklarını, hatta çekici hiçbir yere fırlatmadan getirdiklerini söyleyip gösterdi adama.

“-Evlat, dedi adam endişeyle. At o çekici ocağa, yansın gitsin. Bıçağı da. Kamyoncudan hiç iz kalmasın. Yarın çıkar kokusu. Allah’tan dışarıda çok şiddetli bir yağmur var. Ayak izlerinizi silip yıkamıştır. Durup dururken küçük omuzlarına yük alma. “

Yine diğer odaya gitti adam, bir yatak ve yorganla geldi. Kendi yatağını topladı. Kucakladı.

“-Şimdi yatın, dedi. Bir güzel uyuyun, dinlenin.”

Tam kapıdan çıkacaktı ki aklına gelen düşünce ile geri döndü. Küçük çocuğa baktı. Konuşurken sesinde korkak kelebekler gibi uçuşan endişeler seziliyordu:

“-Benden size zarar gelmez evlat. Sakın dışarı çıkmayın.  Bir yere gitmeyin. Kamyoncuya ne olduğunu öğrenelim önce. Ben çıkınca kapıyı kilitleyin. Pencereler hem içten hem dışardan kilitlidir. Korkmayın. Ses duyarsanız sakın pencereden bakmayın, pencereyi açmayın. O işleri bana bırakın.”

Adam çıktıktan sonra çocuk alelacele kapıyı kilitledi. Ardından hemen yatağı serdiler yere.  Yorgunluktan ölecek haldeydiler. Birbirine sokulup uyumaya çalıştılar.  Ama çocuk yatakta birkaç sefer dönüp durdu. Endişe ile konuştu:

“-Abla, bu adam iyi birine benziyor. Ama bütün bunlar yine oyunsa, başımıza bir bela açarsa?”

Gencecik kız da fısıldadı:

“-Bana da iyi bir adam gibi geldi. Baksana. Kapıyı arkadan kilitledik. Pencereler içeriden de kilitli.  Kötü biri olsaydı böyle yapar mıydı?”

Sabah kapının tıklanmasıyla uyandılar. Şaşırarak ve büyük bir istekle içlerine çektikleri koku onları yıllardan beri unuttukları mutluluğa götürdü. Çocuk fırladı yataktan. Şaşkınlıkla fısıldadı.

“- Abla, bu koku?”

Kız şaşkın şaşkın gülümsedi:

“-Kızarmış ekmek kokusu!”

Hemen yatağı toplayıp kendilerine çeki düzen verdiler. Önce çocuk dışarı çıktı. Seslendi. Küçük mutfaktan cevap gelince adamın yanına a gittiler.

Masada kaç zamandır özledikleri her şey vardı. Ama sevinçlerini gizlemeyi çoktan öğrenmişlerdi. Öyle ki adam ısrarla yedirdi o çok özledikleri kızarmış ekmeği, tere yağı ve balı.

Kahvaltı bittikten sonra adam onlara dedi ki:

“-Masayı toplayınca ben şehre ineceğim. Evin eksiğini düzeceğim. Acıkınca istediğinizi yiyebilirsiniz. Kendinize yemek pişirebilirsiniz.  İsterseniz hamamdaki sobayı yakıp yıkanabilirsiniz. Dışarı çıkmayın, buradan ayrılmayın. Bu kıyafetlerle sizi jandarma görürse kamyoncu ile ilginizin olduğunu düşünebilir.  Başınızı belaya sokmayın. Kapıları kilitleyin. Hiçbir sesi merak etmeyin. Ben gelince kapıyı kesik kesik beş defa çalarım. O zaman açarsınız.  Ha, bir de… Üşümezsiniz. Ev tepeden ısıtmalı.  Ocakta dizili odunlar da size yeter. Elektrik de kesilmez. Korkmayın.”

Sonra hiç konuşmadan masayı topladı. Kendi küçük odasına gitti. Üç beş dakika içinde giyindi.

İki kardeş adam giderken açılan kapı aralığından dışarıyı gördüklerinde çok şaşırdılar. Güneş açmıştı. Hava pırıl pırıldı. Tertemiz dağ havası içeri girince şaşkınlıkları boynu bükük küçük bir mutluluğa dönüşüverdi.

O gün iki kardeş ilk defa bir gündüzlük hürriyetin tadını tattılar.  Önce yıkandılar. Gencecik kız kendi elbiselerini yıkadı. Ocağın önünde kuruttu. Hemen giyiniverdiler. Kamyoncununkileri de bir güzel yakıp hüzünle seyrettiler.

Çocuk evi dolaştı. Adamın yattığı oda kilitliydi. Başka oda yoktu küçük bir mutfak ve hamamdan başka. Çok az eşya vardı ve eskimeye yüz tutmuştu.

Ablasının yanına geldi, saf saf onun güzel kara gözlerine baktı:

“-Abla, dedi. Bu adam iyi birine benziyor. Çok iyi baktı gözlerimize, yüzümüze. Biz de ona güzel bir şey yapalım. Ben diyorum ki…”

Sözünü kesti ablası:

“-Bu küçük ev tozlanmış gibi. Şöyle bir elden geçirelim.”

Çocuk da onun sözünü kesti:

“-Varsa bir kuru fasulye ile bulgur pilavı. Sen çok güzel yaparsın. Böylece bize yaptığı iyiliği anladığımızı azıcık da olsa anlatalım.”

O andan itibaren ikisi de iki nazlı kelebekti sanki. Evin içinde uçuşup duruyorlardı.  Küçük ev süpürülüp silindi. Adamın da hamamdaki kirliye attığı çamaşırlar bile yıkandı, koca ocağın karşısındaki pencere kapı arasına gerilen ipe asıldı.

Mutfaktaki kap kacak da yıkandı, tekrar yerine konuldu. Ev adeta ışıldadı.

Abla küçük kardeşinin en sevdiği yemekleri, kuru fasulye ile pilavı da yaptı. Güzel bir çay demlediler.

O sırada adam evin yanındaki korumalı ahıra atını bağladı. İçeri girdi. İnekle düvesine, koyunla kuzusuna, tavuklarına baktı. Yemlerini verdi. Oyalandı azıcık. Sonra kapının önüne geldi. Sırtladığı torbayı yere koydu.  Eli tam tokmağa gitmişti ki içeriden sızan koku onu her gün tazelenen hatıralarına, son güne götürüverdi:

“-Erken gel. Bak, çok sevdiğin yemekleri yapacağım. Oğlan da seviyor. Ay, tıpkı babası.”

Uzanıp yanağından sıcacık bir buse alıyordu canından çok sevdiğinin:

“-Yaşa be hanım, gözümün nuru! Kuru fasulye, bulgur pilavı… İşe gitmesem mi acaba?”

Kahkahalarla uğurluyordu onu çılgınca âşık olduğu hanımı. O busenin son busesi olduğunu, onu son görüşü olduğunu nereden bilebilirdi ki?

Başını önüne eğdi.  Ağlamamak için zorladı kendini. Belliydi ki o gencecik kız yemek yapmıştı. Bu duruma dayanabilecek miydi? Kimseler yarasını kanatmasın diye dağlara vurmuştu kendini. Şimdi yüzleşme zamanı mıydı?

Sırtını duvara dayadı. Ama ayakta duramadı, yere çöktü.  O içler acısı, hayatını darmadağın eden hadiseden sonra bu dağ başına kaçmış, annesinden miras kalan, köyden üç km uzaklıktaki tarlaya bu evi elleriyle yapmıştı. Günlerce bazen sessizce göz yaşı dökmüş, bazen gözlerini göğe dikip avaz avaz ağlayıp bağırmıştı.

 İçeri girme cesareti buluncaya kadar bekledi. Gözyaşları ona hiç sormadılar akmak için. Yüreğinde çöreklenen derin acısı büyük bir pişmanlığa dönüşmüş, kalbini de beynini de yakıp duruyordu.

Elleriyle yüzünü sildi, sakalını sıvazladı, ağlaması belli olmasın diye gözlerini ovuşturdu. Derin derin nefesler aldı.  Toparlanmakta zorlansa da birkaç dakika içinde kendine geldi. Titreyen elini yumruk yaptı. Kapıyı beş defa çaldı.

Küçük çocuğun ürkek telaşlı sesine metanetle cevap veren adam kapının telaşla açılmasıyla içeri girdi.

Girdi ama şaşkınlıkla yerinde kalakaldı. Etrafa tekrar tekrar baktı. Ev gülümsüyordu, ev sanki “ben bugün çok mutluyum” diyordu.

Ne yapacağını şaşırdı. Kendisine sorulmadan, büyük bir cesaretle yapılan işe kızmalı mıydı? Hangi cesaretle evine müdahale ediyordu bu kız?

Ama aklına gelen ikinci düşünce yüreğini sıkıştırıverdi. Bu iki kardeş, bu iki çaresiz, yapılan iyiliğe karşılık vermek isteyecek kadar kıymet bilen, minnettarlığı böyle göstermek isteyen edepli iki garibandı. Boyunları bükük öksüzdü onlar.  Bir de kendi kızarsa daha da kederleneceklerdi.

Sessizce çizmelerini çıkardı. İçeri girdi. İki kardeş onun halini konuşmadan, meraklı gözlerle izlediler.

Adam doğrudan kilitli odasına gitti. Üstünü değiştirdi. Tekrar düşündü. Şimdi ne yapacaktı? Bu çocuklar bir müddet daha burada kalmalıydı. Zira düşündüğü çıkmış, kamyoncu bu iki öksüz yetimi kovalarken uçuruma baş aşağı düşüp hem boynunu hem de kafasını kırmış, oracıkta ölmüştü. Hadise adliyeye intikal etmişti.

Dışarı çıkarken yemekten sonra her şeyi söylemeye karar verdi. Mutfağa geçti. İki kardeş de oradaydı.

Çocuğun kara gözlerindeki ürkeklik sesine de yansımıştı:

“-Amca, sana sormadık. Ama ablama ben dedim. Evi silelim, süpürelim, dedim. Amca aç gelir, yemekler yap, dedim. Annem yatağa düşünce yemekleri hep o yapardı. Kusura bakmadın değil mi?”

O kara gözlerdeki merak ve endişe adamı perişan etti. Ağlamamak için kendini zor tuttu. Başını yere eğdi on-on beş saniye. Oğlu da yaramazlık yaptığı böyle bakardı. İçini yakan özlemi bastırdı.

“-Yoruldunuz, onun için üzülürüm, dedi hüzünlü sesle. Sizler benim misafirlerimsiniz. Bir de yemekler yapmışsınız. Oysa ben size bir şeyler hazırlamalıydım. Kusura bakmayın.”

Kız ilk defa cevap verdi:

“-O nasıl söz. Hiç yorulmadım. Sadece yemek yaptım. Canın sağ olsun. İnşAllah istediğin gibi olmuştur.”

Adam ayakta kalamadı artık. Sandalyeye çöküverdi. Başını eğdi, elleriyle yüzünü kapattı.  Farkında olmadan düşündü. “Sevgili cananım da hep “o nasıl söz” derdi. Ah Allah’ım. Güç ver bana.”

İki kardeş ona şaşkınlıkla baktılar ve beklediler. Ardından kız bir bardak su doldurdu. Kardeşine verdi, adamı işaret etti.

Çocuğun küçük elini omuzuna koymasıyla adam kendine geldi:

“-Amca, su iç istersen.”

Bardağa uzanınca çocukla göz göze geldiler. Çocuk o gözlerde   sonsuz deryalar büyüklüğünde baba sevgisini ve evlat özlemini gördü, adam da o güzel çocuk gözlerinde yoğun bir baba hasretini.

Kız bu hüzünlü anı daha fazla uzatmak istemedi, gönlü kabul etmedi. Telaşla sordu:

“-Yemekleri tabaklara koyayım mı?”

Biraz sonra çocukla adam arasında şirin bir sohbet başlamıştı. Çocuk öğretmeninden bahsetti. Küçük finosunu anlattı. Düştüğü erik ağacına kızdı.

Gülmeyi unutan adam farkında olmadan gülümsedi.  İlk karşılaştıklarında büyük ve cesur bir adam gibi davranmaya çalışan çocuk da farkında olmadan kendi yaşına dönüverdi.

Ardından ocaklı odada odunlar çıtırdayıp mavileşen alevlerle yanarken güzel bir çay içtiler.  Adam kamyoncuyu anlattı onları korkutmamaya çalışarak. Ardından dedi ki:

“- Delikanlı! Birbirinize çok düşkünsünüz. Bulunursanız seni devlet yuvalarına alırlar. Ablan da sahipsiz kalır. En iyisi burada kalmanız. Benim için hiçbir sakıncası yok.”

Sonra gidip sırt çantasından koca paketleri çıkardı. Yer yatağın üstüne koydu:

“- Ben odama gidiyorum. Bunlar sizin.  Kapıyı arkadan kilitleyin. Haydi size Allah rahatlık versin.”

Kitaplığından kalın bir kitap aldı. Kendi odasına gitti. İki kardeş paketlere baktılar. Yavaşça açtılar. Şaşkınlıkla konuştu çocuk:

“-Abla! Baksana. Bu adam bize kıyafetler almış. Biz bunları nasıl öderiz ki?”

“-İşlerini yaparız, dedi kız. Biraz daha kalalım burada. O kötü adam da amcalarım da dayılarım da çalıştıracak adam arıyorlar. Canımızı çıkarırlar.”

İki pijama takımı, iki boy eşofman ve gencecik kıza bol ve uzun iki kışlık elbise, birkaç giyecek daha, onlara sanki gülümseyerek bakıyordu.

Kız küçük bir bebeğin yanağını okşar gibi onları okşadı. Ne güzeldiler.

Ama birden durdu. Kardeşine sıkıntıyla baktı:

“-Bu adam ne iş yapıyor acaba dedi, bu kadar çok şey bayağı para tutar.”

Ertesi sabah yine kızarmış ekmek kokusuyla uyandılar. Adam yine çocukla çocukça sohbet etti. Yine aynı şeyleri söyledi. Tam kapıdan çıkacaktı ki çocuk cesaretlendi:

“- Amca, dedi kekeleyerek. Amca. Biz burada kalıyoruz ama sana yük oluyoruz. Paran yetmezse, fakirleşirsen ya?”

Adam ona hüzünle baktı. Başını iki yana salladı:

“-Hiç telaş etme delikanlı, dedi.  Para derdim değil artık.”

Yavaşça kapıyı çekti. Ardından kilitleme sesi duyunca kapıdan ayrıldı. Atına atladı. Uçurumların kenarlarından geçip ormana girdi.

İç yangını hiç geçmeyecekti. Sadece bir gayesi vardı, sevdiklerini kendisinden alan o iki caniden alacağı intikam. O iki caniyi elleriyle öldürmeliydi. Gerisi hiç önemli değildi.

Tam üç yıldır adım adım iz takip etmiş, güvenlik güçlerinin yapamadığını yapmış, artık sona gelmişti. O iki caninin yaşadığı ini bulmuş, tuzağını da kurmuştu.

Bu iki garip gelince zevkle alacağı intikamı   mecburen biraz erteleyecekti. Bu iki çaresizi bir yere yerleştirene kadar onları korumalıydı.

“Sevgili karımı ve çocuğumu koruyamayan ben bari şu garibanları korunaklı bir yere yerleştireyim. Bir de bunlar için vicdan azabı çekmeyeyim.” Diye düşündü. “Küçük de oğlumla aynı yaşta. Oğlum gibi ağabey olmaya nasıl da meraklı. Kışa girdik sayılır. Ben bıraksam nereye gidecekler? Kurda kuşa yem olurlar. İnsan kılıklı canavarlar bunları yok ediverir.”

İstemeden o korkunç gün geldi aklına. Şirketine gelen o telefondan sonra büyük bir acı içinde çığlık atarak eve girişi, salondaki o korkunç manzara bir karabasan gibi dikildi karşısına. Karısının belden aşağısı çıplaktı. Kan gölünün içindeydi. Gözleri sonuna kadar açık, öylece yerde yatıyordu. Oğlu kapının önüne düşmüştü. İkisi de artık hayatta değildi.

Sonra da adli tıp raporundaki satırları hatırladı: ”Çocuğun boğazının sıkılması sebebiyle asfiksiden eks olduğu, maktulenin iki şüpheli tarafından tecavüze uğradığı, kalp başta olmak üzere vücudunun hayati bölgelerindeki on yedi delici kesici aletle yaralanması sebebiyle…”

Yüzünü göğe çevirdi. Avazı çıktığı kadar bağırdı.

“-İntikamımı almadan ölmeyeceğim, intikam! İntikam!”

Adam katıla katıla ağlarken hisli at da duruverdi. Derin nefesler alarak başını yere eğdi.

Akşam eve döndüğünde gencecik kızcağız açtı kapıyı. Utangaç bakışlarla ona baktı. Bir şey demeden geri çekildi.

Çocuğu göremeyince telaşlandı.” Yoksa… Yoksa kaçtı mı,” diye düşündü.  Aceleyle sordu. Kız kekeledi:

“-Şey…Şeyde…      

“-Nerede?”

Dikkatle baktı kızın yüzüne. Göz göze geldiler.

O an sanki adamın gözleri büyüdü, büyüdü, dağlardan da görkemli hüzün perdesi oldu.  Yoğun bir keder denizinin suları birden dalgalandı da küçük sevinçleri, mutlu günleri tek tek yutmaya başladı.

O perdede yaşanan o büyük sevdayı gördü kız. Deli özlemleri de içi yakan intikam tutkusunu da.

Çok üzüldü kız, içi yandı adam için. Onun gözlerindeki acı şiddetle yükseldi, yükseldi, evrenlere çarpa çarpa geldi, kendi kalbine saldırdı. Saldırdı ama onun o naif, zarif yüreğine güç yetiremedi. Hafifleşti, kibarlaştı, ılık bir yel olup doluverdi oraya. Adı ilk aşk oldu, adı son sevda oldu, damarlarında gezmeye başladı.

Kızın gözleri şaşkınlıklara, heyecanlara açıldı, dondu kaldı. Ne kadar zaman? Kız işte bunu hiç bilemedi.

Adam o garipliğin ne olduğunu anlayamadı, dikkatlice baktı kızın kara gözlerine. O gözlerde önce derin bir yaralanmışlık, sonra da sonsuz bir hayranlık gördü. Onu da çözemedi….

Tam da o an çocuk geldi. Yanakları kızarmıştı, nefes nefeseydi:

“- Hoş geldin amca, dedi. Gündüz görünürüm diye dışarı çıkmadım. Hava kararınca mutfak kapısından içeriye odun taşıdım. İnşAllah seni üzmemişimdir.”

O tuhaf an birden yok oluverdi. İkisi de çocuğa döndüler. Adam sadece hüzünle gülümsedi.

 Mutfağa gittiler. Kız bu defa çok güzel bir börek yapmıştı.  Çorbası da çok lezzetliydi. Adam yıllardan sonra anasının da bu çorbayı çok güzel yaptığını hatırladı. Hasretle gülümsedi.

Yemekten sonra adam yine dışarıdan mutfağa torbalar taşıdı. Sadece bir torbayı açtı, kıymayı bir tencereye koydu.

Kız yere baktı bu defa. Fısıltıyla konuştu:

“-İstersen ben yapayım. Sen yorulmuşsundur. Ocağı yaktık, içeri sıcak.”

Cevap vermedi adam. Sadece baktı. O ürkek, güzel gözlere baktı. Hafif bir gülümseme yeli geçti dudaklarından. Döndü odaya gitti.

Aradan iki hafta geçti. Havalar gittikçe soğudu. Yağmur yerini kara bıraktı. Son gün öyle kar yağdı ki o gece adam korunaklı ahırdaki hayvanlarına birkaç sefer gidip baktı.  

İki kardeş ürkek bir mutluluğu ve bunun her an bitebileceğinin tedirginliğini birlikte yaşıyor, birbirlerine itiraf etmekten korkuyorlardı.

Çocuk dayanamadı. O gece  ablasına sızlandı:

“-Abla, Biz ne yapacağız?”

Ablası sıkıntıyla baktı ona:

“-Bilmiyorum. Bizimle de çok konuşmuyor. Odasına kapanıyor. Sadece yemekte seninle konuşuyor.”

Çocuk kalktı, iki odun koydu uzun dilli alevlerin üstüne.  Bağdaş kurup ocağın yanına oturdu. Başını kaşıyıp uzun düşüncelere daldı.

Tam o sırada adam odasından çıktı. Hayvanlara tekrar bakacaktı. Ama aralık kapıdan gelen sesleri duyunca meraklandı, sessizce duvara dayanıp konuşmaları dinleme başladı:

“-Abla, biz burada çok kalamayız. Bizi daha ne kadar besleyecek bu amca?”

“-Bilmiyorum, hiç bilmiyorum. Ama çok korkuyorum. Biz iki kuş yavrusuyuz. Dışarıda uçamayız ki.”

Beş on saniye süren bir sessizlikten sonra çocuk hiç beklenmedik bir teklifte bulundu:

“-Abla, bu adamla evlen sen. Ben başımın çaresine bakarım.”

Adam o an büyük bir şaşkınlık yaşadı. Hayret nidasını elini ağzına kapatıp önledi. Sonra da meraklandı. Kız ne diyecekti acaba?

Uzun süren sessizlikten sonra kızın kederli sesini duydu:

“- O benimle evlenmez ki… Ne yapsın benim gibisini. Hayal kurma sakın. Hem annem kadın ağır başlı olmalı, taş yerinde ağırdır, derdi hep. Boş ver bunları.  Beni bırakmaya da kalkma. Sensiz ölürüm ben. “

Ayaklarının ucuna basarak geri döndü adam. Odasına girip kapıyı kapattı. Kızın sesindeki çaresizlik içli bir saz olup tam kalbinde ağlamaya, kederli bir aşk şiiri gibi, çok hüzünlü bir sevda türküsü gibi beyninde inlemeye başladı.

Saatlerce düşündü. Bu gencecik kız kendine sevdalanmışsa ne yapacaktı? Ümitsiz aşkın ne olduğunu çok iyi biliyordu.  Çocukluk aşkı sevgili eşini yıllarca beklemiş, kaç ümitsizlik denizinde kulaç atmıştı, hem de kaç kez.

Üstelik o iki katilin nerede saklandığını biliyordu. Daha da rahat hareket etmelerini beklemişti. Artık intikam vakti yaklaşmıştı. Tuzağa düşmek üzereydiler.

Ama…

Ama hiç beklemediği bir şekilde avuçlarına yavru kuş misali düşen bu mecburi misafirlere birbirlerinden ayrılmayacağı sağlam bir yer bulmalıydı, ama nasıl?”

Kızın kendisine daha da sevdalanmasına fırsat vermeden en kısa zamanda bu konuyu halletmeliydi.

Düşünmekten yoruldu. Doluya koyuyor, almıyor, boşa koyuyor, dolmuyordu. Sabaha karşı perişan bir şekilde sızdı. Ama birinin kendisini sarsmasıyla yoğun ışıklara açtı gözlerini.  Öyle ki parıltıdan etrafı göremedi. Hayal meyal biri karşısında duruyordu.

“-Kalk haydi. İyice uykucu olmuşsun,” diye konuştu karşısındaki.

Sesi duyunca dehşet içinde doğruldu yataktan.

İşte o an ışıklar da iyice azaldı. Etrafına şaşkınlıkla baktı. Ailesiyle yıllarını geçirdiği güzel evinin yatak odasında, büyük süslü karyoladaydı.

 Karşısında duran gölgeye büyük bir şaşkınlık, ürperti ile baktı, kekeledi:

“-Sen nasıl geldin? Sen…”

“-Çağırdın, geldim. O kadar çok acı çekiyorsun ki o acıların oğlumuzla bana da ulaşıyor. Biz de mutlu olamıyoruz. Oysa muhteşem bir yerde yaşıyoruz. Yapma artık.”

Gölge yavaş yavaş yaklaştı. Yaklaştıkça da hayalden çıkıp gerçek oldu. Yatağa bağdaş kurup oturdu. Usulca uzattı elini, onun yanağını okşadı, gülümsedi.

Adam artık iyice bedenleşen sevgili evdeşine hüzünle baktı:

“- Nasıl unutabilirim ki sizleri, dedi. Her an benimlesiniz.”

Kadının iri kara gözleri sevgi deryalarının en deriniydi sanki.

“-Yapma, dedi. İsyanı bırak artık. Sen böyle acı çektikçe biz de acı çekiyoruz. Şu imtihan dünyasında isyan sana yakışmıyor, intikam da. Yapma.”

“-Yapamam diye hıçkırdı adam ellerini yüzüne kapatıp. Acım çok büyük. O alçaklardan, o kanlı katillerden intikam almalıyım.”

“-Hayır, diye fısıldadı kadın. Hayır. Bizi seviyorsan, bizim için bu yanlış yoldan vaz geç. Hem artık iki masum da sana emanet. O küçük çocuğun kara gözlerine bak. Aynı yavrumuz gibi. Bizim için doğru yaşa ve mutlu ol. Sen mutlu olursan biz de huzura kavuşacağız.”

Adam sevdiğinin ellerini tuttu, yanağına götürdü. Gözlerini yumdu. Sicimleşen yaşlarına aldırmadı. Acı içinde sordu:

“-Nasıl yapacağım bunu? Bana bir yol göster.”

“-Sen hep doğruyu buldun. Şimdi de bulursun. Sen hep iyiydin. Şimdi de iyi olursun. Sen kimseyi üzmedin. Şimdi de üzmezsin. Sen hiç gönül yaralamadın. Şimdi de yaralamazsın.”

Ama birden ışıklar azalmaya başladı, kadın da tekrar hayale dönmeye. Kaybolmadan evvel son fısıltısını duydu adam:

“-Unutma doğruyu, iyiyi… Sakın yanlış yapma, gönül yaralama.”

Ortalık zifiri karanlık kesmeden karısını yakalamak istedi. Fırladı yataktan. Birkaç adım atmıştı ki karanlıkta ayağı örtüye takıldı. Ağzının üstüne düştü. Başı sert bir şeye vurdu, kendinden geçti.

Sonra derinden derine sesler duymaya başladı. Biri kendisini sarsıyordu:

“-Amca! Amca! Uyan. İyi misin amca? Çığlık atıyorsun. Bir yerin mi ağrıyor?”

Birden gözlerini açtı. Yine dağ evindeydi. Küçük ampul tepede yanıyordu. Bir çift kara göz ona dikilmişti, endişeliydi.  Arkada bir kadın gölgesi vardı.

Yerinden hızla doğruldu. O gözlere büyük bir şaşkınlıkla baktı. İnanamadı. Karşısında duran kendi oğluydu!

Uzandı, kavradı onu. Sımsıkı sarıldı.  Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Başını o küçük omuzlara bırakıverdi.  Devamlı bir, tek bir kelime çıkıyordu ağzından:

“-Oğlum, oğlum, oğlum…”

Çocuk da ona sarıldı. Küçücük elleriyle onun gür saçlarını okşadı bir müddet. Sonra konuştu. Sesinde sevginin en güzeli, evlat sevgisinin coşkulu türküsü vardı sanki:

“-Amca, korkma yanındayız. Bak, yanındayız.”

Adam çocuğun o küçücük kollarında sakinledi, hıçkırıkları yavaşlayıp durdu az sonra. Yıllarca sırtında taşıdığı acı dağları çocuğun estirdiği sıcacık sevgi rüzgarıyla paramparça olup sonsuza doğru savrulmuştu sanki. Unuttuğu huzur yavaş yavaş ufukta görünmüştü, hızla kendine yaklaşıyordu.

 Ama birden fark etti ki başını koyduğu o küçük omuzlar oğlunun değildi. Tam sızlanmaya başlayacaktı ki saniyenin milyonda biri kadar kısa bir zamanda sevgili eşinin son fısıltısını duyar gibi oldu:

“-Sakın yanlış yapma, gönül yaralama.”

Sonra kalbinde konuşan kendi sesini de duydu:

“-Senin oğlun değil ama… Bak, o küçük omuzlar senin dert dağları yüklü başını taşıyabiliyor.”

“Evet,” dedi kendi kendine. “Sevgisiyle yükümü taşıyan artık benim oğlumdur. Ya ben? Ben onun nesiyim, nesi olmalıyım?”

Sonra bir fısıltı daha duydu:

“-Su içer misin?”

Yavaşça ayrıldı çocuktan. Bırakmadı onu, bırakamadı, küçük çocuk başını kendi baba göğsüne yasladı. Ardından sese döndü. Gülümseyerek baktı kıza.  

Kız parlak aşk yıldızlarıyla süslü evrenin kendisine hediye edildiğini sandı! Kalbinde ılık sevda rüzgarları esti.

O sabah kahvaltıyı çocukla gencecik kız hazırladı. Ocakta ekmek kızarttılar. Bir dilimi de azıcık yaktılar. Gülüştüler, şakalaştılar ilk kez.

Çay da demlenince çocuk gidip uyuyan adamın yatağının yanına diz çöktü. Bir müddet seyretti onu. Sakin bir şekilde uyuyordu. Ama yüzü hâlâ gergindi.

Küçük eller uzandı, adamın omuzunu hafifçe sarstı. Ama adam uyanmakta zorlandı. Çekinmedi ufak parmaklar, tekrar tekrar sarstı.

Adam zorlanarak gözlerini açtı. Kendisine endişeyle bakan kara gözleri, sevimli yüzü görünce gülümsedi. Koca elini uzattı, çocuğun saçlarını karıştırdı. Hiç farkında olmadan ağzından dökülen kelimelere kendisi de şaştı:

“-Kıyamam sana, evlat, ne şirin şeysin sen, küçük delikanlı!”

Çocuğun kocaman gözlerinden derin bir hüzün geçti:

“-Bırakıp gidersen kıyarsın bana. Babam gibi. O da bir gün gitti. Sonra getirip gömdüler onu.””

Adamın içi yandı. Kendi acısı ne ise bu çocuğunki de oydu! Birden aklına gelene şaştı kaldı. Artık gidebilir miydi? Artık bu kara gözleri başkalarına bırakabilir miydi? Bu çocuk hayatın ikinci hediyesi değil miydi ona?

Düşündü hayretle, “hayır, gidemem, gidemem artık. Bırakamam, kimselere veremem bu çocuğu. Bu çocuk mu? Hayır, çocuk değil o. O benim yavrum artık.”

Uzandı yine kocaman el, iyice karıştırdı çocuk saçları. Çocuk da uzandı, baba yanağına şapırtılı bir öpücük kondurdu.

Kahvaltı sonsuz bir mutluluk içindi üçü için de.

Ama adam yine odasına gitti. Yine giyindi, yine aynı sözleri söyledi. Ama farklı bir cümle de ilave etti:

“-Şehirde savcıya uğrayacağım. Teslim etmem gereken bir dosya var. Sonra çarşıdan erzak alıp hemen döneceğim.”

 Tam kapıdan çıkacaktı ki kız önünü kesti. Utanıp bakamadı onun gözlerine. Sadece fısıldadı:

“-En sevdiğin yemeği söyle bana. Onu pişireyim sana.”

Adam candan bir gülümseme ile yüzüne baktı onun:

“-Sen ne pişirirsen en sevdiğim odur.”

On gün sonra gazeteler genç bir kadınla küçük oğlunu öldürmekten aranan iki katilin çıkan çatışmada öldürüldüğünü yazdı.

İki sene sonra da adam ikinci kez baba oldu. Böylece o gencecik kız ilk bebeğini kucağına aldı. Küçük çocuk okulda taktir belgesi aldı.

Hayat acıları geride bırakarak “sırmalı papuçlar” masalına devam etti…

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20964110