Hikaye

 

Suzan ÇATALOLUK

Parmağını uzattı, tam değecekti ki hemen vaz geçti. Derin bir hayranlıkla seyre daldı.

“Bu nasıl bir güzellik böyle,” diye düşündü elinde olmadan. “Bu nasıl bir ahenk? Şu renklere bak, şu derinliğe, şu düzene bak…”

Fidanının küçücük boyuna, incecik gövdesine bakmadan, tek dalındaki kocaman, pembe mi pembe gonca gül olmaya karar vermişti.

Mırıldandı adam farkında olmadan:

“-Ya üstündeki şebnem… Şu derin pembede oluşan küçücük su damlası gök kuşağına bürünmüş… Sanki aşık ışık gelmiş de kendini feda eylemiş, hasretinden yedi renge bölünüvermiş… Ama her renk de aşk vurgunu. Bu nasıl bir haldir ey İlahi!”

Şebnem bu mırıltıya sanki cevap verdi. Güle dönmekte olan goncanın kadifemsi yaprağında büyüdü, büyüdü, ufku kapladı yavaş yavaş.

Işıl ışıl renkler önce çizgi çizgiydiler. Sonra sonsuz sayıda küçük kürelere dönüşüp dönmeye başladılar. Birbirlerinin içinden geçiyor, uzaklaşıyor, yakınlaşıyor, daireler çizerek küçülüp büyüyorlardı.

Sonra küçücük bir fısıltı duydu, durmadan tekrarlanan. Sevgilinin adını söyleyen bir çağrıydı sanki.

Elinde olmadan dinlemek istedi, gönlü o mırıltıya akıverdi. Heyecandan nefesi kesildi, bütün vücudunu ter bastı, her hücresi titremeye başladı…

Mırıltı yükseldi, ses oldu. Sonra çoğaldı, çağrı oldu, göklere yayıldı. Sanki bütün evren kalp atışındaydı:

“-Ya İlahi! Ya İlahi! Ya İlahi!”

Adamın gözleri yaşlarını tutamadı ya da tutmak istemedi. Sımsıcacık aşk yaşları çenesinden aşağıya kaydı, gitti, gitti, yana yana, coşa taşa atmakta olan, heyecan dağlarının tepesindeki kalbine yetişti…

Ama her şey o sesle bitiverdi. Şebnem küçülüverdi, gül goncası sade pembeye dönüp boynunu büktü, renkler hemen saklandılar:

“-Hey! Çoban! Ne konuşuyorsun kendi kendine. Allah ile derdin nedir?”

Geri döndü adam. Karşısında çiftliğin sahibi duruyordu. İri yarı, bakımlı, çalımlıydı. Orta yaşa gelmişti. Ama hala sırım gibiydi.  Keyifli yaşaması, rahatlığına düşkünlüğü, uçarılığı dillerdeydi.

Mağrur edayla baktı yeni gelen yerde bağdaş kurmuş çobana. Sesinde biraz kızgınlık vardı:

“-Bakıyorum da gül goncası işin olmuş! Ya kuzular?  Keyifleri yerindedir inşallah.”

“-Yerindedir inşallah, dedi çoban yerden kalkarken. Az evvel analarının yanlarına bıraktım. Kısmetleridir, doyursunlar karınlarını.”

“-Yahu, diye cevap verdi çiftliğin kibirli sahibi. Sen de her şeyi kısmete bağlıyorsun. Haydi, bırak kısmeti, kaderi de git bak koyunlara. Memelerinde süt kalmasın.”

Cevabı dinlemeden döndü. Çobandan uzaklaşırken sinirlenmemeye çalışıyordu. En küçük bir sebepte herkese bağırıyordu. Ama böyle bir çobanı kaçırmamak lazımdı. Zorlansa da ona söylenmemek için kendini dizginliyordu.

Geldiği günü düşündü. İyice eski bir palto, başına doladığı yün atkı ve dökülen çizmeleri ile çiftliğin kapısında dolanırken bulmuştu bu adamı. Dilenci sanmıştı. Ama o torbayla uzatılan nevaleyi kabul etmemiş, iş aradığını söylemişti.

Garip bir adamdı çoban. Hakkında sorduğu soruları efendice geçiştirmişti. Çok çalışkan olduğu için giden işçinin yerine adam aramaya gerek kalmamıştı. Neredeyse boğaz tokluğuna çalışan bu kimsesize ara ara gözlerini yumup kendi kendine mırıldanırken, bir çiçeğin başında söylenirken, bir dananın veya bir kuzunun, kedinin başını okşarken rast geliyordu. Ne hikmetse huysuz, delişmen doru atı da bu garip adamı çok seviyordu.

Yemek yemesi de bir tuhaftı. Eski bir tepsiye konan yemeğini çiftliğin bir köşesinde köpeklerle, kedilerle paylaşırdı. Büyük ağılın yanındaki ilave odada uyurdu. Çamaşırlarını kendi yıkardı. Sadece urbaları temiz değildi, konuşması da çok düzgün ve temizdi.

Ara ara bu adamdan şüphelenmiyor değildi. Suçlu bir kaçak mıydı acaba? Bir suç şebekesinin hain, sinsi bir elemanı mıydı? Veya…Veya casus filan mıydı?

Çoban da gidenin arkasından baktı, kendi kendine mırıldandı hüzünle:

“-Allah selametini versin, hepimizi doğru yola ulaştırsın. Şu gelip geçici hanın bir kapısından girdik. Adımlıyoruz yalancı dünyayı. Geçişimiz imanlı ve güzel olur inşallah…”

Yavaşça doğruldu yerinden. Hızlı adımlarla ağıla gitti. Kuzular kuyruklarını keyifle sallayarak hâlâ süt emiyorlardı.

Oğlaklar bir haftalıktı. Karınlarını doyurmuşlar, artık analarının etrafında oynayıp zıplıyor, koşuşturuyorlardı.

Başını kaldırıp derin derin nefesler aldı çoban. Gözlerini yumup hayatını düşündü. Yine mırıldandı:

“-Ey ilahi, Ya Rabbi! Verdiğin şu güzelliklere şükürler olsun, her nimetine, her nefese, hayata, ölüme, kedere, hüzne, acıya, sevince şükürler olsun… Yeşile, maviye, bütün renklere, lütfettiğin güzelliklere ve iyiliklere hamd olsun. Senden gelene şükürler olsun.”

Ertesi sabah namazına kalktı çoban. İbriğini alıp dışarı çıktı. Kapıdan beş on metre ilerideki koca söğüt kütüğünün üstüne yavaşça oturdu. Etrafa bakındı önce. Uzun ağaçların arasından hayal meyal görünen tepeler masallarda anlatılan başka evrenlerin esrarlı sınırları gibi duruyordu.

 Hafif bir yel esiyor, yanı başındaki koca ceviz ağaçlarının yapraklarını hışırdatıyordu.

Mehtap bütün güzelliğiyle gökteydi. Sanki koyu lacivert bir deryanın içinde yüzüyor, kurşuni bulutlarla yarış ediyordu.

Uzakta bir bülbül dem çekiyor, sanki evrenlere kendi dilince en güzel ilahiyi söylüyordu.

“Biraz sonra her şey uyanmaya başlayacak. Önce kuşlar, sonra güller… Ama bülbül susacak,” diye düşündü. “Ama aslında hiçbir şey uyumuyor. Devran dönüyor durmadan ve her yaratılan kendi kaderiyle iç içe, kendi yoluna devam ediyor. Her şeyin sona doğru yavaşça gittiğini sanıyoruz ama gerçekte o her şey sonsuza doğru koşuyor. Koşmak da ne kelime, neredeyse sonsuz bir hızla uçuyor. Bu hız içinde neler yaşanıyor, neler… Her şey nasıl da güzel. Sırrına kurban olduğum Yüce Allah’ım! Şükrümü çoğalt, imanımı, aşkımı, sonsuzlaştır. Seni tarif etmeye gücüm yok, seni anlamaktan acizim Ey İlahi, beni seninle var et Ey Kadir-i Mutlak!”

Yavaş yavaş abdestini aldı. Büyük bir huşu içinde namazını kıldı.

Tekrar o gül fidanının yanına gitti.  Yere bağdaş kurdu. Hayranlıkla baktı: Gül goncası yine şebnemiyle beraberdi.

Bekledi… Güneşin doğmasını, o bir demet ışının gelip şebnemle buluşmasını bekledi.

Gerçekten de şafak yavaş yavaş renklendi önce. Bulutlardaki muhteşem renk cümbüşü   görünene selam verdi. Ardından kuşlar cıvıldamaya, rüzgarla hışırdayan büyük ağaçların yapraklarının söylediği ilahiye eşlik etmeye başladı.

Sonra o an geldi. Güneş ışığı gül goncasının açılan yapraklarına misafir olan şebneme, o güzel çiy tanesine ziyarete geldi ve ilahi şölen başladı!

Çoban hayranlıkla seyre daldı, gönül kapıları açıldı, akıl kenara çekildi saygıyla, nefsin dili tutuldu ve aşkın dili çözüldü de onun ruhuna sırları terennüm etmeye koyuldu…

Ama…

Yine o sesle her şey hemen saklandı:

“-Ah be çoban! Yine mi şu gül merakın? Kuzular ne oldu ha???”

Çoban hızla kalktı yerinden. Çiftlik sahibinin yüzüne şöyle bir bakıverdi:

“-Aleykümselam Efendi, dedi. Hemen gidiyorum.”

Neredeyse ayaklarının ucuna basarak hemen uzaklaştı. Ahıra yöneldi.

O gün akşama kadar çalıştı durmadan. Fazladan bir sürü iş yaptı. Temiz ahırı tekrar iyice temizledi. Hayvanlara birkaç gün yetecek ot biçti. 

Akşam yorgunluktan bitkin vaziyette odasına çekildi, yer yatağına uzandı. Nedense çok aşina olmaya başladığı bir rahatlık vardı yüreğinde. Ama nabzı çok hızlıydı bu gece. Kalp atışlarını ense kökünde hissediyordu.

Her zaman yaptığı gibi önce o günün hesabını vermek istedi kendine. Acaba bilmeden bir yaprağa basmış mıydı?   Uyandıktan bu tarafa yaptıklarını düşünmeye başladı.  Ama garip bir uyku geldi, göz kapaklarını zorlama başladı.

Direndi uykuya. Gözlerini ovuşturdu. İşte tam o sırada o sesi duydu. Çok tanıdık geliyordu. Ama sesi tanıyamadı. Acaba o muydu? Tereddüt edip kulak kesildi. Ses yine fısıldadı:

“-Canım efendim, bu tarafa bak bu tarafa, bu tarafa!”

Yerinden fırladı. Şaşkınlıktan dona kaldı. Büyük ceviz ağacının altındaydı. Nasıl buraya gelmişti? Ne zaman ve kaç saat uyumuştu?

Dağların arasından kaybolan güneşe baktı. Neredeyse bir gündür uyuyor muydu?  “Olamaz! Olmamalı,” diye düşündü.

Sonra duyduğu o sesi düşündü. “Olamaz! Olmamalı” dedi kendi kendine. “Ama ya oysa?” sorusu bütün benliğini sardı. Elinde olmadan cevap verdi:

“-Cananım, Efendim! Ne tarafa, ne tarafa, ne tarafa?”

Fısıltı duydu tam yüreğinin ortasında:

“- Ufka bakın Efendim, ufka!”

Kaybolmakta olan güneşe, ufka baktı. Bir gölge yürüyordu. Çok tanıdık biri gibi geldi kendine. Ama bir türlü çıkaramadı.

Gölge yavaş yavaş güneşte kaybolurken ona yüzünü döndü. Eliyle “gel” diye işaret ederken gülümsüyordu.

Çoban dondu kaldı. O gölge kendisiydi!

 Tam o sırada yüreğindeki ses tekrar fısıldadı:

“-Canım Efendim, yol bitti artık. Gül goncasındaki son şebnemle gel.”

Adamın nefesi kesildi, küçük pınarlar gibi akan göz yaşları sakalından süzülüp kalbine doğru yol buldu. Fısıltılı ses kara sevdalı olduğu cananı, sevgili evdeşinin sesiydi… Hüzünle gözlerini yumdu.

Ama tam da o sırada bu coşkulu ana hiç uygun olmayan bir ses daha duydu:

“-Hey Çoban! Bu saatte bu ne uyku? Daha yatsı okunmadı. Namazı boşlayacaksın! Kalk, haydi!”

Şaşkınlıkla gözlerini açtı. Yer yatağındaydı ve çiftlik sahibi tepesinde dikilmiş kendisini seyrediyordu.

Zorlanarak yerinden doğruldu. Mırıldandı:

“-Şükürler olsun Ya İlahi.”

Çiftlik sahibi alaycı bir sesle konuştu:

“-Ne çok şükrediyorsun. Kalk, sohbet edelim azıcık. Bizim terasta yemek yiyelim.”

Aslında niyeti başkaydı. Artık bu adamı iyice bir sorgulamalıydı. Durmadan şükreden, durmadan dua eder görünen şu garibin ya da garip görünenin gerçeğini öğrenmek şarttı artık.  İki oğlu sıkıştırıp duruyordu. Kimdi bu kendini durmadan gizleyen çoban?

Çoban çiftlik sahibinin yüzüne baktı. Bakışlarından çok rahatsız oldu. Ama bozuntuya vermedi.

“-Efendi, dedi yavaş sesle. Ben yemek yemem. Ama istiyorsan gelirim elbette.”

“-Ben istedim mi yiyeceksin çoban, dedi diğeri kibirlenerek. Efendinin evinde yemek yememek ne demek? Çay da içeceğiz. Belki kahve bile. Hanım ne ikram ederse o yenecek.”

Çoban hüzünle yutkundu. Kederli gözlerle önce yere baktı beş on saniye. Sanki boğazı düğümlenmişti de konuşamıyordu. Ardından başını kaldırdı yavaşça:

“-Efendi, diye cevap verdi. Emrettin, evine gelirim. Kapında çalışıyorum. Ama karnım tok. Acıkırsam verdiğin ekmek şu köşede, bak. Beni halime bırakırsan sana dua ederim.”

Birlikte çiftlik sahibinin konağına doğru yürüdüler.

Hava nemli ve ılıktı. Gümüş tepsi gibi pırıl pırıl parlayan haleli mehtap bütün güzelliği ile ortadaydı.

   Hafif bir yel yanağını okşadı çobanın. Uzaklarda bir hüthüt terennüme başladı.

Az sonra terastaydılar. Çok süslü ve özenle döşenmiş terasın her yanı rengarenk çiçeklerle doluydu.

Nefis yemek kokularına pek çok insanın iştahını açabilirdi. Ama çobanı sadece sıkıntıya soktu. Başını yere eğdi. Oturduğu sandalyede daha da büzüştü.

Masayı donatmaya başlayan yaşlı emektar hanıma takıldı Çiftlik sahibi:

“-Yine döktürmüşsün be kalfa. Şöyle mezeleri de diz bakalım. Tabakları da ikişer ikişer koy. Bizim çoban bana arkadaşlık edecek bu gece.”

Ardından çobana baktı:

“- Bir seneyi aşkın yanımdasın. Hiç fırsatını bulamadık seninle şöyle hoş bir sohbet için. Söyle bakalım hiç içtin mi?”

Çobanın yüzünden derin bir burukluk geçti. Cevap vermek için kalfanın gitmesini bekledi. Derin bir nefes alıp adamın yüzüne baktı ve tane tane konuştu:

“-Efendi! Sofrana davet ettin, adam yerine koydun. Var olasın.  Tahmin edersin ki içki içmem ben. Karnım tok, yemek de yiyemeyeceğim. Ama bu çağırmanın bir sebebi olmalı.  Hele de bakalım sebebini. Ne soracaksan doğrudan sor.”

Çiftlik sahibi bu cevaba şaşırdı, sonra da çok sinirlendi. Bu nasıl bir hadsizlikti? Alt tarafı garip bir çobandı karşısındaki. Tam ağzını açacaktı ki kalfa içeri girdi yemeklerle dolu büyük tepsi ile.

Adamın öfkesi ona döndü:

“-Götür şu tepsiyi be kadın. Kaldır şu masanın üstündekileri de!”

Kadının şaşkın bakışları, yaş ile dolmaya başlayan gözleri, titreyen dudakları karşısında öfkesi kırılan çiftlik sahibi başını çobana çevirdi ve sert bir sesle sordu:

“-Öyle mi? Soralım o zaman! Kimsin sen? Durmadan şükür şükür deyip ortalıklarda dolaşıyorsun. Şükür edilecek bir şeyin de yok. Elliyi çoktan aşmış bir çulsuz çoban mısın? Yoksa… Yoksa başka bir sırrın mı var? Anlat!”

Çoban yavaşça yerinden kalktı, terası bir uçtan bir uca kaplayan pencerenin yanına gitti. Uzunca sayılan bir süre dışarı baktı. Sonra çiftlik sahibini neredeyse fısıltıyla yanına çağırdı:

“- Efendi, madem her şeyi anlatmamı istiyorsun, az gel buraya. Gel de dinle beni.”

 Harikulade güzel görünen lacivert   gökyüzünde   yıldızlar birer sihirli kandil gibiydi.  Elini uzatıp mehtabı gösterdi çoban ve yavaş yavaş konuşmaya başladı:

“-Bak Efendi! Şu sonsuz karanlıkta, şu sonsuz uzayda küçük bir gökada olarak kabul edilen Samanyolu’nda bir garip yıldızcığın etrafında dönenen nokta kadar dünyada garip mi garip bir çobanım ben şimdi. Ama hakikatte öyle miydim? Merak ettiğin şey buydu değil mi?”

Çiftlik sahibi beklemediği bu bilgece cevap karşısında büyük bir şaşkınlığa uğradı. Birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi. Sonra hemen toparlandı. Merakla baktı karşısındakinin yüzüne. Onu kendince ölçtü, biçti.  Aceleyle cevap verdi:

“-Evet, ağzı şükür dolu bu adam kim?”

Biraz suskun kaldı çoban. O an yoğunlaşan pek çok kederi yaşadığı kasılan yüzünden anlaşılıyordu. Derin bir nefes alıp konuşmaya deva etti:

“-Canımdan çok sevdiğim evdeşimin ve oğlumun çaresiz kaldığım ölümünden sonra uzun bir isyan dönemim oldu. Hayata isyan ettim, insanlara, kadere, bana nasihat etmeye kalkan kim varsa herkese. Ama kendimi dağıtmadım, öyle içkiye bulaşıp kadehlere dert dökmedim. Ama suskun ve hırçındım. Niye ben, diyordum. Niye ben? Hasret yangınlarıyla, isyanla dopdolu üç yıl geçti.”

Çiftlik sahibi büyük bir şaşkınlık yaşadı. İyice işkillendi. Çobanın sözünü hemen kesti:

“- O zaman ne iş yapardın? Şimdi…”

Ama çoban da titreyen sesiyle onun sözüne mola verdirdi:

“-Efendi! Sözümü kesmemeni rica ederim. Eğer kesersen anlatamayabilirim. Hikâyemi bilmek istiyorsan bana soru sorma. Sözümü bitirmemi bekle.”

Tekrar derin nefesler alarak havaya baktı. Göz yaşlarını akıtmamak için mücadele ediyordu sanki. Konuşmaya başladığında sesi sakinlemişti:

 “- Sonra… Sonra bir gün şehre indim.  Adamın biri bana çarpıp gözlüğümü düşürdü, sapını kırdı.  Tamirci aradım. Bana ara sokaklarda eski bir iş hanını tarif ettiler. Gittim. Yaşlı mı yaşlı bir adam küçücük dükkânında bir sürü eski, kırık dökük gözlükleri tamir ediyordu.  Yüzü kırış kırıştı, burnunun ucunda kelebek gözlüğü vardı.  Selam verdim. Başıyla aldı. Elini uzattı. Gözlüğü avucuna koydum. Yüzüme şöyle bir baktı. Dümdüz bir sesle:

“-Yirmi dakika sonra gel” dedi.

Gözlüğümü çalıştığı küçücük masanın üstüne koyup işine daldı. Çok yorgundum. Dışarı çıkmak istemedim. İzin alıp oradaki eski sandalyeye oturdum.  Ama ihtiyarın   tuhaf sessizliği nedense dikkatimi çekmişti. Havadan sudan konuşmak istedim:

“-Müşterin iyi galiba!”

Başını kaldırıp yüzüme dikkatle baktı:

“-Elhamdülillah” dedi ve sustu.

Ben tekrar laf attım:

“-Elhamdülillah! Ne de güzel hamd etmek.  Şükür etmek. Ne güzel şükrediyorsunuz!”

İhtiyar elindeki işi bıraktı. Yavaşça ayağa kalktı. Gözlerini gözlerime dikti.  O güne kadar görmediğim, içimi okumak, bütün sırlarımı çözmek kararında olan, acılarımı bilmek isteyen bir bakıştı bu.  Dayanamayıp bakışlarımı yere eğdim. Ama sözleri zehir gibiydi:

“-Efendi! Hangi hamd? Hangi şükür? Ne diyorsun sen?  İyi günde hamd etmek ne kolay!  Müşteri bol olunca hamd etmek öyle mi? O zaman nerede imtihan kazanmak ha?”

Şaşkın şaşkın sordum:

“-Ne imtihanı? “

Tepeden tırnağa süzdü beni. Beklemediğim, hiç alışkın olmadığım küçük hiddet sesinde gezinmek, ama ayak izlerini belli etmemek kararındaydı:

“-Efendi, her saniye bir imtihandır bilmez misin sen? Aldığın her nefeste, duyduğun her seste, her adım her atışta, her yatağa yatışta, her ayağa kalkışta imtihandasın! Aklın ne derse desin, sana hangi fikri verirse versin, imtihandasın. İdrak etme, bilme, yerine getirme sorumlulukların var. Kâinat boş yaratılmadı. Zerre dahi boş yaratılmadı, elbette insan da boş yaratılmadı!”

O an eşim ile çocuğum aklıma geldi. Ne imtihanıydı? Kimin daha çok acı çekmesi ile ilgili bir imtihan mıydı bu? Bu imtihanı yapan kimdi? Allah mı? Niye, niye bendim? Allah niye bana böyle bir acıyı reva görmüştü. Oysa ben o güne kadar kimseye kötülük yapmamıştım ki!

Bütün bunları ihtiyara bağıra çağıra söylemeye karar vermiş olarak ağzımı tam açacaktım ki ihtiyar eliyle sus işareti yaptı:

“-Boş konuşma Efendi, yalnızca sen mi acı çekiyorsun, dedi. Ne kadar da mağrursun! Sanki senin acın bir nadide mücevher, bir hazine sandığı da kimselere vermek, paylaşmak istemiyorsun. Bir hafta evvel kan kanserinden otuz yaşındaki fidanımı, tek oğlumu toprağa verdim. Ama öylesine güzel bir ölümdü ki “elhamdülillah” dedim.   Öteki tarafa nasıl güzel geçti biliyor musun? Nereden bileceksin? Hayat denen bu rüyadan uyanıp esas âleme göz açarken cennetteki Allah sevgililerine selamlar vererek gülümsüyor, cennet bahçelerini görüyor, cennet güllerini kokluyordu. Böyle bir ölüme on çocuk daha veririm ben! Elhamdülillah bunun içindir!  Elbet müşteri için de elhamdülillah! Her an için Tevekkeltü TealAllah.”

Dondum kaldım bu sözler karşısında. Deprem yemiş dağlar gibi sarsıldım, yüreğim bir yandı, bir dondu sanki. Gönül tellerime vuran mızrap sanki bütün kâinata derdimi dağıttı. Tam üç yıldır durmadan sorduğum, kendi kendimi yediğim soruları ihtiyar nasıl da dümdüz, yalın bir şekilde cevaplamıştı. Yerimden nasıl fırladığımı hatırlamıyorum. İhtiyarın ellerine yapıştım. Gözlerine bakıp yalvardım:

“-Anlat! Ne olur anlat! Acılar için elhamdülillah da ne demek?”

İhtiyar uzanıp omzumu sarstı. Yine gözlerimin içine baktı:

“-Oğlumu kabre koyduğum zaman kendi kendime dedim ki “hasret yazan kadere de elhamdülillah! Ya böylesi bir evlada hasret duymayı bilmeseydi bu gönlüm!” Toprak atmaya başladım üstüne. Göz yaşlarımdan birkaç damla oğlumun üstüne düştü. Kendi kendime dedim ki “bu sevgi gözyaşlarına da elhamdülillah! Ya böylesi bir evlada akacak böylesi gözyaşım olmasaydı.” Kabri toprakla doldurup ayak ucuna bir servi, ortaya bir gül, başına da bir zambak diktim. Sonra suladım. “Elhamdülillah” dedim kendi kendime, “bu güzellikleri verdiği için Allah’ıma sonsuz sayıda hamt olsun! Bu güzellikler mizan gününe kadar oğlumla hemhal olacak. Elhamdülillah, Yüce Rabbim, elhamdülillah,” dedim. Bana elhamdülillah demeyi öğreten sevgili Rabbime hamd ettim. Ya sen efendi? Ya sen? Haline bak! Acında bile ne kadar da mağrursun!”

Dizlerim tutmadı, yere çöktüm. Üç yıldır kaskatı olan kalbim çözülmeye başlamış, büyük bir nedamet yüreğimi esir almıştı. Gönlümde ağır bir tufan vardı. Sağanağa dönüşen gözyaşlarım ihtiyarın dizine damla damla iniyordu. Hiç sesini çıkarmadan bekledi ihtiyar gözlükçü. Sonra beni o eski sandalyeye oturttu. İki şekersiz acı kahve söyledi. Hiç konuşmadı. Kalktı, eski püskü dolapları karıştırmaya başladı. Büyük, eski mi eski bir kitap bulunca ilk defa gülümsedi:

“-Bak! Bu son kitap, sana kısmetmiş. Al! Oku! Sonra gel konuşalım.”

Ben ona aptallık yapıp para teklif edince yine gülümsedi:

“-Efendi! İşte bir Elhamdülillah deme sebebi daha. Elhamdülillah ki bu güzel kitabı ihtiyaç sahibine verme fırsatı verdi bana Sevgili Allah’ım.”

Kitabı büyük bir sevinçle aldım.  Hemen otele gittim. O kalın kitabı deliler gibi okudum, iki günde bitirdim. Sanki acılarım hafiflemiş, yaralarım kabuk bağlamaya başlamıştı. Kitabın her sayfasında daha sakinliyor, daha az acı çekiyordum. Hayretler içinde gördüm ki   ufuk patlaması yaşıyor, dünyayı başka gözle görüyordum artık. Dünyanın, hayatın, geçmişin, geleceğin, ötelerin manası çok ama çok değişmişti. Aslında görünenin ötesinde çok farklı bir sebep-netice, gerçek ilişkisi ortaya çıkıyordu. Bunun temelinde sonsuzdan gelip sonsuza aşk ile gitmek vardı. Dünya harikulade bir menzil, hayat denen anların bütünü de muhteşem bir hediye idi. Bu anlar kiminde bir nefeslik sürede bitiyordu, kiminde bir ay, üç beş yıl, kiminde de yüz yıl. Sonra esasa dönüyordunuz. Ne kadar masumsanız, sonsuz aşktan ne kadar nasiplenmişseniz, nefsin size kurduğu tuzaklara düşmeme savaşında ne kadar başarılı iseniz aşk yolunda o kadar yol almış olarak asıl sevgiliye kavuşuyordunuz.

İki gün dışarı çıkmadan düşündüm, satır satır ezberlediğim bazı paragrafları tekrar tekrar düşündüm. Durmadan aslı, öz gerçeği, saf sevgiyi, ilahi aşkı düşündüm. Ardından ihtiyar gözlükçüye koştum. Ünlü bir camiine götürdü beni.  Namaz kılışını farkında olmadan seyrettim. Bir huşu denizi içindeydi. Yanında namaz kılıyordum güya. Bende hiç öyle bir hal yoktu. Namazın ardından dükkâna gidene kadar çok konuşmadık. İki acı kahve daha söyledi. Dayanamayıp sordum:

“-Ben niye sizin gibi namaz kılamıyorum. Bir huzur denizindeydiniz sanki.  O huzur sizi kim bilir nerelere götürmüştür!”

 “-İnşAllah öyledir, dedi gülümseyerek. Asıl Sevgiliyi düşünürsen seni ne kadar sevdiğini, âlemlerin asıl sebebinin aşk olduğunu, huzur kapıları sana da kendini açar!”

Şehirde tam bir hafta daha kaldım. Ona kitabı sayfa sayfa, tekrar tekrar şerh ettirmek istiyordum. Ama vakit yeterli değildi. O ihtiyar gözlükçüden neler öğrenmedim ki. Hz. Peygamberimizden başlayan o muhteşem aşk silsilesinde kimler yoktu ki. İnsanı ne güzel terbiye ediyor, asıl aşkı ne güzel öğretiyordu. Son gün büyük bir hüzünle yanına uğradım. Yine acı kahveleri söyledi:

“-Efendi, dedi. Allah âlemleri aşkla yarattı. Aşk âlemine hoş geldin. Ama daha yolun başında, ilk basamaktasın. Unutma. Peygamberimize gelen ilk emir “oku”dur.  Durmadan oku. Fikret, zikret, keşfet.  Adım, adım ilerle, korkma, Allah’a sığın. Bu yol seni en üste, şahikaya götürecektir.”

Sonra bütün kitaplarını, tuttuğu hatıra defterini bana hediye etti. Sevgiyle yüzüme baktı ve dedi ki:

“-Efendi! Bir dahaki sefer buluşmamız belki öteki tarafta olacak. Şimdi ben sana hayatımı veriyorum. Ama bir şartım var. Bir gün hissedeceksin ki hayatım seni tamamlayacak. Hemen taliplileri olacaktır. Devret onlara bu kitaplarımı. Devret ki sevenlerimiz, aşk yolcularımız çoğalsın. Tek tek ver gitsin... Sende bekletme ki başkalarının sevda yoluna çerağ olsun. Hatıra defterimi de kimselere bırakma. Gideceğini hissettiğin gün küçük bir ateşle yak onu. Aramızdaki sır bu yalancı dünyaya miras kalmasın.”

Sonraki günlerde onun hediye ettiği kitapları ve hatıra defterini durmadan okudum. Tasavvuf vadisindeki gülleri, hak âşıklarını, irşat makamına yücelmiş yıldızları okudum, hep okudum.

Ama… Hatıra defterinin son sayfasındaki artık yorgun parmaklarıyla yazdığı titrek harfli şiiri hayatının müthiş bir özetiydi sanki. Şiir şöyle diyordu:

 Ey Can….

Dediler ki derdin bin derde deva imiş, yollara düştüm.

Ateşin deryada dibe inip gül rengi göklerde uçtum.

Sen saf imandan hüzünlü gerçek, ben al rüya, mavi düştüm.

Sevgiliye yeşil atlastan diba, kendime ak bez biçtim….

 Yol sonsuzdu, yol ensizdi, yol zamanı geçti.

Azgın nefis süslü günaha nasıl da açtı.

Ama gönül lâmekânda gül sultanı seçti.

 Yedi katlı semada Buraklar kanat açtı.

 

Aslında her şey hiç, zerreler devdi âlemde,

 Hep gerçek sandık, yalanmış sevinç de elem de

Sonsuzlaşmış masal, vakit de yok, yok’a selam!

Ey Can, saf aşkı buldun, kalır mı geriye gam!

İçimi yaktı bu satırlar. “Saf aşk” sözcüklerini günlerce düşündüm ve sonsuzlaşmış masal olan hayatı, onu ebedi bir masal gibi yaşamayı. Ve… İçimdeki isyanım bitmiş, acılarım hasrete dönüşmüştü. Artık hayata gülümsüyor, evdeşim ve yavrumla zamanın bittiği o muhteşem anda buluşacağımı biliyordum.

Sonra kendi şehrime döndüm. Bütün malımı, mülkümü dağıttım. Bir sürü şehir dolaştım. Hep çobanlık yaptım ve şükrettim. Ve… Gün geldi, talipler geldi, aşka aşık gönüller geldi. Ben de onlara ihtiyar gözlükçünün  mirasını devrettim. İşte böyle Efendi. Hiç kimseye hayatımı anlatmadım. Şimdi sırrımı bildin. Merakını giderdim mi?”

Çiftli sahibi inanmaz gözlerle baktı ona. Sonra yüzünü astı:

“- İyi hikâyeydi ama hiç inanmadım, dedi. Ezberin çok kuvvetli anlaşılan. Sabırla dinlediğim şu palavraları kim bilir hangi hurafe dolu kitaptan okudun! Ağzın da iyi laf ediyor.  Mal mülk diyorsun da… Aklı olan adam bunu yapar mı? Deli desem, deliye de benzemiyorsun. Şu hikâyeyi doğru dürüst anlat. Birilerinden mi kaçıyorsun? Kanun kaçağı mısın sen?”

Çoban pencerenin kenarından ayrıldı. Adama yanaştı. Hüzünlü gözlerle baktı ona:

“-Gözlükçü bana efendi demişti. Ben de sana efendi dedim. Ama anlıyorum ki sen bu hitabı da sevmedin. Kısmet meselesi. Ne yapalım, buna da şükür!”

“-Sen ne diyorsun be adam, diye çıkıştı çiftlik sahibi. Cahil cahil konuşma. Efendi de neymiş! Anlat şu hikâyeyi. Boş lafları koy bir kenara. Yoksa…”

Çoban hüzünle gülümsedi. Başını iki yana sallayıp onun sözünü kesti:

“-Çiftliğin sahibi ağa, gayrı ben yokum. Yarından itibaren kendine bir çoban bul. Ben gider oldum. Ekmeğini yedim. Hakkını helal et.”

Çiftlik sahibinin şaşkın bakışları arasında hızla terası terk etti.

Çiftlik sahibi onun gidişini susarak izledi. Büyük bir pişmanlıkla düşündü. Şimdi nereden çoban bulacaktı. Dinlediği hikâyeden sonra adamın azıcık kaçık olduğuna karar verdi. Kendi kendine söylendi:

“-Neyse, yarın konuşur, ikna ederim. Nerede bulacak böyle bir kapı.”

Ardından seslendi:

“-Kalfa! Neredesin? Söyle hanıma.  O da gelsin. Düz şu masayı.”

O an çoban da o güzel bahçe yolunda yavaş yavaş yürüyordu. Gülümsüyor ve o sesi dinliyordu:

“-Canım Efendim, yol bitti artık. Gül goncasındaki son şebnemle gel.”

Ertesi sabah çobanı gül goncasının yanında buldular. Gözleri göklerde sonsuzları ve sonsuz sırları keşfetmiş gibi semaya bakıyordu ve yüzünde mutlu bir gülümseme vardı.

Dizinin dibinde de küllerinin arasında duran ve hala dumanı tüten yanmış bir defter kalıntısı vardı…

28.06.2018

Perşembe…

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19635683