Hikaye

Kemal, yaşadıkları; eski bir Rum evi olan binanın ikinci katındaki salonun penceresinden  uzanan yolu ve yoldaki durakta, şiddetli yağmur ve rüzgardan  korunmaya çalışan   insanları, gözlerini ayırmadan izliyordu. Pencerenin camı sanki Kemal’i, rüzgarın verdiği destekle, yayından fırlamış ok gibi hızlanan yağmur damlalarından, bir kalkan gibi koruyordu.  Salonun hemen yanındaki odadan Kemal’in annesi Özlem Hanım’ın terlik sesleri  salondaki sessizliği  bozduktan sonra  Özlem Hanım’ın sesi yankılandı birden salonda:

“Kemal, oğlum burada mısın?”  Annesinin sesini işiten Kemal,  birden irkilerek: “Buyur anne, seni dinliyorum.” diye cevap verdi. Özlem Hanım, oğlunun bu sesinden duyduğu hoşnutsuzluktan dolayı soğuk bir şekilde:

“Yine dikilmişsin pencere kenarına kavak ağacı gibi! Nerelere daldın gittin, söyle bakalım!”dedi.

Kemal, annesine bakarak sadece sessizliğiyle cevap veriyordu. Özlem Hanım bu durumun karşısında:

“Bak oğlum! Yeni görevden geldin: uyu, dinlen, gez, dolaş biraz. Kendini düşüncelere gark ederek üzüyorsun, bu böyle olmaz. Sana bakarak ben de burada harap oluyorum. Bak, geleli iki gün oldu, abinlere hala gitmedin. Hiç olmazsa git, onları ziyaret et.” dedi.

Kemal annesinin gözlerinin içine bakarak:

“Günbatan’daki evimizi düşünüyorum. Sınırdaki görevimden dönerken, tim komutanımdan üç günlük izin alarak Günbatan’a gittim. Oradaki evimizi ziyaret ettim, eski anılarımızı hatırladım. Babamın şehit naaşının, askerler tarafından getirildiği anı hatırladım. Posof’taki günlerimizi özlüyorum ana” diyerek, derdini döktü. Biraz durakladı, pencereden yol kenarındaki durağa göz gezdirdi ve elindeki roman kitabını,  hemen yanı başında bulunan masanın üzerine bıraktı. “Ben biraz çıkıp dışarıda dolaşacağım,  geç kalmam” diyerek,  her zaman evin kapı girişinin karşısındaki askılıkta asılı duran babasının montunu alarak, dışarı çıktı.

Yağmurun dinmesiyle ortalık biraz serinlemişti. Kemal, hızlı adımlarla yürüyordu. Az önce, gözünü ayırmadığı durağın yanından geçerken, annesinin onu izlediğini gördü ama hızını azaltmadı. Birkaç dakika sonra Kemal gözden kaybolmuştu. Kemal, evden epeyce uzaklaşmıştı. Evden çıktığında Bursa Yıldırım’da bulunan Posofluların dernek lokaline gidebileceğini düşünmüştü ama  bu düşüncesinden daha sonra vazgeçti ve ana cadde üzerinde yürümeye devam ederek çocuk seslerinin hiç eksik olmadığı sokaklara girdi. Aklında ise her zamanki gibi babası Remzi Bey vardı. Derin bir nefes alarak, içinden söylenmeye başladı:

“Eh be Ramço! Herkesi arkandan gözü yaşlı bıraktın, gittin. Sen demez miydin ‘Bu devirde vatan için ölmektense daha çok vatan için yaşamak lazım. Milletimizin belinde, bir silah olarak duralım. Belki bir gün, milletimizin silaha ihtiyacı olabilir.’ diye. Hani neredesin?  Keşke yaşasaydın da  sana şu müthiş Zap Kampı’nı basmamızı anlatsaydım.

Dediğini belki de ben idrak edemiyorum. Sen, kalbimizde yaşıyorsun değil mi?

Sinirli bir şekilde, elindeki sus şişesini sanki düşmanının boğazını sıkarmışçasına sıktı.

“Palavra bunların hepsi, palavra! Var mısın hayata? Bizim yanımızda mısın? Değilsin, yoksun  işte” diyerek, içinden sessizce isyan etti.

Bir saatlik bir yürüyüşten sonra neredeyse evine varmıştı ki yol kenarında duran arabanın içinde oturan kişilerin İt Veysi ve Şovmen Rahim olduğunu anladı. Yanlarından geçerken,  adımlarının hızını azaltarak, İt Veysi ve Şovmen Rahim’in  konuşmalarına kulak misafiri oldu.

İt Veysi: “Eh be Rahmi,  ne zamana kadar benim arabam seni o meşuklarının yanından başka bir meşukların yanına gitmek için  hizmet edecek?” 

Şovmen Rahmi kahkaha atarak:

“Oğlum Veysi, sana boş yere İt demiyorlar ha! Ne istiyorsun benim meşuklarımın arkadaşlarından? Sen de it gibi faydalanıyorsun. Bir de kalkmış, bana  şikayetleniyorsun. Güldürme beni. Sessiz sessiz  dur şurada, gece gece benim sinirlerimi hoplatma”

Kemal, içinden başını sallayarak: “Kim bilir, yine hangi kızcağızın canını yakacaklar! diye düşünerek, eve yürümeye devam etti. Evlerinin önüne geldiğinde anahtarı çıkardı ve usulca kapıyı açarak  içeriye girdi. İki katlı Rum evinin  birinci katında abisi, Orhan; ikinci katındaysa annesiyle  Kemal beraber oturuyorlardı.

Tam Orhan abisinin evinin önünden geçerken kapı ağır ağır açıldı. Kapının arkasında masum masum  bakan yeğeni Ayhan’dan başkası değildi. Bakışları gibi masum bir şekilde  Ayhan’ın ağzından “Emi!” kelimesi çıktı. Yeğenini gören Kemal: “Vay emican sen hala uyumadın mı? diyerek, Ayhan’ı kucağına aldı. Hemen ardından kapının ağzında, Kemal’in abisi Orhan  belirdi. Orhan gülümseyerek:

“Ooo Kemal Bey izine gelirsin de abinin yanına hiç uğramazsın.  Oğlum, ben senin abinim, yad birisi değilim.  Hadi gel içeri, yengen çadi unundan güzel şeyler hazırlamış, çay da var. Ne zamandır, askerlik anılarından anlatmaz oldun. Gel içeri” diyerek, Kemal’i davet etti.  Orhan, Kemal’in bu teklifine hayır diyemiyeceğini çok  iyi biliyordu. Kapıdan kucağında Ayhan’la birlikte Kemal’in içeri girdiğini gören Orhan’ın eşi Nermine, sevinçten dört köşe oldu. Kucaklaşıp, görüştüler.

Orhan, Nermine’ye: “Yukarı çık da annemi çağır, hep birlikte oturalım da sohbet edelim.”

Hamile olan Nermine, ağır ağır adımlarla  kaynanasını çağırmaya  giderken  Orhan mutfağın ortasındaki masanın köşesinde duran sandalyelerin birine ilişti. Saat neredeyse 23.00’e  gelmek üzereydi. Kemal ile sohbete başlayan Orhan, Nermine ile annesi Özlem Hanım’ın geldiğini bile fark etmedi.

Kemal’i gören Özlem Hanım:

“Oğlum neredesin? Seni bekledim, durdum.”

Annesinin endişeli yüzüne gülümseyerek bakan Kemal:

“Buradayım ya ana işte. Sen demedin mi abinleri ziyaret et diye? Ben de abimlere ziyarete geldim.”

Bunları dinleyen Orhan:

“Yalancıya bak sen! Ayhan kapıya çıkmasaydı, sen göreve gidene kadar gelmezdin. Neyse! Sen onu bunu  boş ver de şu helikopterde paşayla yaşadığın olayı anlatsana bize.”

Kemal’in yüzünde gülümseme ifadesi belirdi. Kemal’i: annesi, abisi, yengesi hatta beş yaşındaki Ayhan yeğeni bile ellerinin üzerine başını koymuş bir şekilde dinlemeye başlamıştı.

Kemal, çaydan bir yudum alarak söze başladı:

“Hakkari’deki görevden dönecektik. Atak helikopteriyle alacaklardı bizi. Yanımızda da canlı olarak ele geçirdiğimiz PKK’lı birisi vardı. Önemli biriymiş meğer bu PKK’lı. Dağ kadrosunun örgütlenmesinde önemli vazife üstlenmiş birisi. Neyse, helikopter  geldi ve 2 kişi bindik. Helikopterde bir de baksam kim! Kara Kuvetleri Paşası. Hemen toparlanayım derken 

Paşa:

“Otur otur Oğlum, rahat ol” dedi. İki üç dakika sonra baksam paşa parmaklarıyla burnunu sıkıyor. İçimden düşünmeye başladım, ne de pis kokuyor bu eşek soyu PKK’lı. Kaç haftadır yıkanmıyordur belki de. Sonradan baksam paşa bana seslendi:

“Oğlum kaç haftadır buradasın?”

‘Sekiz hafta’ diye cevap verirken aklıma dank etti. Oğlum Kemal yoksa abu koku senden geliyor olmasın! diye düşündüm ve hemen üzerimi koklamaya başladım. Meğer koku benden geliyormuş. Sekiz haftadır hamam yapmadan, dağlarda o tarafa bu tarafa geziyormuşum.”

Herkes bir ağızdan  kahkaha  atarak güldü. Ortama derin bir sessizlik çöktü sonrasında.  Kemal, bu  sessizliği bozmak istermişcesine  yüzünü abisine çevirerek:

“Orhan abi, Allah ilk öncelikle sağlıklı evlat nasip etsin. Ama kız olursa ne güzel olurdu biliyor musun? Bababamın da hep bir kız çocuk özlemi vardı ‘’

 Orhan gülümseyerek:

“Amin amin, Allah sana da nasip etsin. İstersen ismini sen koy. Tabi, anam da, yengen de izin verirse.

Kemal, abisi Orhan’a:

“Abi sana bugün bir şeyler olmuş herhalde! Nedense bana böyle güzel tekliflerle geliyorsun.” diyerek güldü ve sözüne  devam etti. “Olur abim olur, neden olmasın!”

Yüzünü,  Özlem  ve Nermine Hanım’lara doğru çevirdi, baktı ikisi de gülümseyerek olur cevabını vermişlerdi artık. Kemal, heyecanlı bir şekilde söze girerek: “Orhan abim bana sormaz diye düşünmeme rağmen aklımda bir  isim vardı. İsmi ‘İdil’ olsun, abi. Büyüdüğünde İdil  nehri gibi upuzun saçlarını tararım yeğenimin.

Orhan: “Ee oğlum artık sen de evlen de, senin çocukların ismini artık biz koyalım.”der demez,  

Kemal : ‘’ Aman ağbey deme böyle annem zaten bir kıvılcım  bekliyor ‘’   diyerek annesinin yüzüne bakarak gülümsedi.

Özlem Hanım:

“Tabii tabii… ben bilirim sana yapacağımı. Hadi kalk gidelim, geç oldu. Orhan’lar da uyusunlar.”

Özlem Hanım, kapıyı açtıktan sonra direkt odasına giderken, Kemal sigara içmek için balkona çıktı. Soğuk havada içtiği sigaranın dumanını izleyerek  hem düşünüyor, arada bir de balkonun gördüğü ana caddeye bakıyordu. Yağmur, beş altı saat aradan sonra yine şiddetini artırmıştı. Yürüyüşten sonra eve dönerken  gördüğü İt Veysi’nin  arabası, hala durağın yanında duruyordu. İstemsiz bir şekilde oraya doğru bakarak ağzı dolu bir şekilde İt Veysi ve Şovmen  Rahim’e küfür salladı. Hemen sonrasında ana caddeye bağlı sokakların birisinden bir genç kadın çıktı. Ana caddede beliren genç kadın, hızlı adımlarla arabaya doğru geliyordu. Kemal arabaya gelen kadına hemen gözlerini dikti. İçinden “Hiç iyi şeyler olmayacak gibi duruyor diye söylendi.”

   Ara sokaktan çıkan genç kadın, arabanın yanına gelince, Şovmen arabadan indi ve genç kadını kucaklamak istedi. Lakin, genç kadın bunu istemeyerek Şovmen Rahim’i  elleriyle İterek bir şeyler söylemeye başladı. Kemal, sanki bir şeyler olacağını sezerek içeri girdi ve askeriye dışında kendisini koruması için verilen tabancayı yanına alarak hemen kendisini dışarı attı.

Şovmen  Rahim bağırarak konuşuyor ve genç kadının üzerine yürüyordu. Genç kadını durağın köşesine sıkıştıran  Şovmen Rahim  kadının yüzüne bir tokat patlattı. Genç kadın, aniden ağlamaya başlayarak “İstemiyorum seni, istemiyorum seni” diye bağırdı. Haykırışları caddede yankılanıyordu. Kemal, artık potinlerini giymiş ve durağa doğru koşmaya başlamıştı.  Şovmen Rahim genç kadına tekme atıyor aynı zamanda ağzı dolu küfürler ediyordu. İt Veysi, Kemal’in geldiğini görünce Şovmen Rahmi’ye seslenerek: “Baksana kim geliyor!” dedi.

Rahmi,  Kemal’in geldiğini görünce sinirli bir şekilde: “Bu da nereden çıktı böyle!” diye sİtem etti.

Kemal durağa yaklaşınca,  İt Veysi: “Oo asker Kemal Bey, sizi buraya kadar teşrif etiren şey nedir böyle?”

Kemal omuzlarından arkaya doğru sarkan montunu öne çekerek, bir sağına bir de soluna baktı ve söze girdi:

“Bu mahallede bir İt Veysi bir de Şovmen Rahim var ya...Bu iki şaklaban, gece gece benim uykumu kaçırdı. Bu sebepten dolayı sizin yanınıza teşrif ettim.”

Kemal durağın köşesinde yere çökmüş genç kadını görünce: “Yazık değil mi genç bir kadına işkence ediyorsunuz.”   

Veysi istifini hiç bozmadan Rahmi’ye bakarak gülümsedi ve ardından Kemal ile göz göze geldiler. Rahmi sinsi bir bakışla ilk önce Kemal’i süzdü ve daha sonra söze girdi:

“Kemal, burası doğunun uçsuz bucaksız dağları, ovaları değil. Haberin ola! Haberin ola ki canın yanmasın. Şimdi, güzel güzel git ve işimize karışma.”

Kemal gülerek: “Doğru söylüyorsun, buralar doğu değil. Doğuda hiç olmazsa it, kopuk, haysiyetsiz belidir ama buralarda it kimdir, haysiyetsiz kimdir, bilinmez. Burası da vatan toprağı ve ben doğudaki gibi bu vatan insanlarının can güvenliğinden sorumluyum. Asıl şimdi siz o kızı bırakıyorsunuz ve paşa paşa yolunuza gidiyorsunuz. Bir daha da bu kızın çevresinde dahi sizi görmüyorum.”

Kemal’in bu sözleri, Rahmi’nin  kulaklarını sanki  bir silah patlaması sonrası gelen ses gibi çınlatmıştı.

Rahmi sinirli bir şekilde: “Kemal, bak boyundan büyük işlere kalkışıyorsun…Sana, karışma işimize diyorum. Yoksa senin için hiç iyi olmayacak!”

Rahmi sarf ettiği bu sözlerden sonra belinden bıçağı çıkartarak, Kemal’in üzerine yürümeye başladı.

Kemal gülümseyerek: “Senin gibi bir korkaktan, adiden de anca böyle bir şey beklenirdi. Gel, gel de haddini bildireyim sana!”

Rahmi, elindeki bıçağı Kemal’in üzerine sallamaya başladı. Veysi, olayları sessiz sessiz izlerken; genç kadın, tanımadığı Kemal’in başına, kendisinin yüzünden bir şey gelecek diye çok korkuyordu.

Kemal, Rahmi’nin bıçak hamlelerinden kurtularak, Rahmi’nin elini yakaladı ve elini dizine vurarak bıçağı yere düşürdü. Bıçağını kaybeden Rahmi, bu sefer tokat atmak istediyse de Kemal, Rahmi’yi derdest etti. Canı yanan Rahmi, Veysi’ye: “Ne bakıyorsun orada aval aval, bildir şuna haddini.”

 Rahmi’den ve Kemal’den daha iri yarı olan Veysi, ne yaptıysa da bir türlü Kemal’e bir şey yapamadı. Askerde iyi bir eğitim alan Kemal’in karşısında; İt Veysi ve Şovmen Rahmi  çaresizdi.

Kemal: “Burada ikinizi de dağ faresi gibi leş etmek vardı da neyse… Hadi! Toplayın pılınızı pırtınızı, defolun gidin. Bir daha da buralarda, bu kızın yanında görmeyeyim sizi.”

Yediği dayak yüzünden inleyen Rahmi ve Veysi arabasına binip hemen oradan uzaklaştılar. Kemal durağın köşesinde Rahmi’den yediği tokatlardan, tekme darbelerinden dolayı yüzü mosmor, ayağı incinmiş ve takatsiz bir halde yer uzanmıştı.

Kemal: “İsterseniz size yardım edeyim, kaldığınız yere götüreyim. Genç kadın bütün gücünü toplayarak durağın demirlerine tutundu ve ayağa kalkarak: “Hayır, teşekkür ederim. Siz bana zaten yardım ettiniz. Bundan sonrasını ben hallederim. Kemal Bey, artık size borcum var. Yaptıklarınızdan dolayı size teşekkür ederim.” dedi. Genç kadın yürümeye çalışsa da ayağındaki ağrı yüzünden yürüyemedi. Bunu fark eden Kemal, genç kadının koluna girerek ısrarla ona yardım etmek istedi. Genç kadın mecbur olarak Kemal’in yardım isteğini kabul etti.

Kemal bir taksi çağırdı ve genç kadını taksiye bindirdi. Kendisi de hemen yanına oturdu.

Kemal:

“Nerede kalıyorsunuz söyleyin, sizi oraya götürelim.”

Genç kadın kaldığı yere bu vaziyette giderse onu içeri alamayacaklarını düşündü ve şu anda Kemal’den başka yardım isteyecek kimse yoktu.

Genç kadın başını aşağı eğerek:

“Ben öğrenciyim, yurtta kalıyorum. Eğer bu saatte yurda gidersem, beni yurda almazlar, yurda almayı geçtim sonrasında da bu halimi görüp yurttan kovarlar.

Kemal durumu anlamıştı. Taksiyi hemen Yıldırım’da kalan Zahide teyzesinin evine sürdürdü. Taksi, dar sokaklardan geçerek gideceği yere neredeyse varmak üzereydi. Taksinin içinde Kemal, bir yola bir de kızcağıza bakıyordu. Taksi hemen caminin yanından yukarıya doğru  çıkan  sokağa girdi ve 30 metre sonra durdu. Kemal, genç kadının koluna girdi ve taksiden inmesine yardımcı  olarak evin kapısının önüne oturmasına yardımcı oldu. Kemal taksicinin parasını ödedikten sonra kapıyı çaldı. Kapıyı açan Kemal’in teyzesi Zahide Hanım’dı. Zahide Hanım’ın hiç çocuğu yoktu. Kocası da öldükten sonra bu evde tek başına kalıyordu.

Gece bu vakitte Kemal’i ve evin önünde oturan genç kızı gören Zahide Hanım telaşa kapılarak: “Ne bu hal oğul! Bu kız kim, ne gelmiş bu garibanın başına böyle?”

Kemal, teyzesinin endişeli haline karşın sakin bir şekilde: “Teyze geçelim içeride anlatırım olur mu?” Kemal ve Zahide Hanım, genç kızın koluna girerek eve girmesine yardımcı oldular. Salonun ortasında duran masanın karşısındaki koltuğa oturttular. Zahide Hanım, Kemal’i kolundan çekerek  mutfağa doğru götürdü ve ne olup ne bittiğini sordu. Kemal, Zahide Hanım’ın merakını gidermek için kısaca olayı anlattı  ve hemen sonrasında genç kızın yanına  geçtiler. Kemal, teyzesinin kırık çıkık işlerinden  anladığını bilidiği için genç kızı buraya getirmişti. Zahide Hanım, genç kızın yanına yaklaşarak ismini sordu. Genç kız başını aşağı eğerek:

“Adım Züleyha.” dedi.

Zahide Hanım, Züleyha’nın ayağına ve yüzündeki yaralara bakarak:

“Elleri kırılasıcalar,bu kıza yapılır mı! Telaşlanma kızım, ayağında o kadar korkulacak bir şey yok, sadece biraz incinmiş. Yüzündeki morluklar da kısa bir zamanda geçer. 

Zahide Hanım, Züleyha’yı tedavi ettikten sonra yan odaya geçerek ona yatak hazırlamaya gitti.Kemal ise içeride fazla durmamş, mutfaktan açılan kapıdan balkona çıkarak sigara yakmıştı. Sigarası bittikten sonra içeri giren Kemal, Züleyha’ya nasıl olduğunu sordu. Züleyha da iyi olduğunu söyledi ve yaptıkları yardımlardan dolayı Kemal’ e teşekkür etti. Yan odadan çıkan Zahide Hanım:

“Hadi Kızım, geçelim, sen yat uyu, dinlen. Zahide Hanım, Züleyha’ya yardımcı olarak  yan odaya götürdü ve gece giymesi için birkaç şey verdikten sonra odadan çıktı. Balkonda duran Kemal’in yanına geçti. Kemal, o sırada balkondan etrafı seyrediyordu. Zahide Hanım balkona gelir  gelmez,

Kemal: “Durumu nasıl teyze?”

Zahide Hanım: “Birkaç güne kendini toparlar ama çok kötü dövmüşler kızcağızı.”

Zahide Hanım hemen ardından: “Oğul, kim bu kız , bu kızı kim bu hale getirmiş , sen nereden tanıyorsun, niye evine götürmedin?” diyerek, tüm soruları sıraladı.

Kemal, Zahide Hanım’ın meraklılığına karşın:

“Teyze, kızı tanımıyorum. İt Veysi ve Şovmen Rahim, kızı dövüyorlardı, onların elinden kurtardım.Yurtta kalıyormuş. Bu saatte yurda giderse hem almazlarmış hem de bu halini görüp sonradan yurttan kovarlarmış. Kızın bu halini görünce sen ona yardımcı olursun diye sana getirdim.

Sorularına cevap alan Zahide Hanım:

“Ah iyi kalpli Kemal’im, senin nasıl asker olduğuna şaşıyorum ben hala!”

Kemal gülümseyerek:

“Bak işte teyze, bunun için askerim. Hem vatanıma, vatandaşlarıma eziyet edenlere karşı çıkıyorum hem de insanlarımıza yardım ediyorum.”

Zahide Hanım, Kemal’in omzuna hafif bir şekilde vurarak:

“Bak hele sen şuna! Hadi sana da yer hazırladım, sen de geç yerinde yat.”

Kemal, Zahide Hanım’ın  bu teklifine rağmen: “Ben gideyim teyze. Annem merak eder.” Zahide Hanım: 

“Bak hele, Ben de senin bir ananım. Kırk yılda bir kere gelmişsin, bırakmam seni… Hadi, doğru yatağa.”

Kemal, Zahide Hanım’ın ısrarlarına pek fazla dayanamayarak kalmayı kabul etti.

Kemal, sabahın ağaran ışıklarında evden çıktı. Eve yiyecek şeyler, Züleyha’nın yaralarına pansuman yapmak için bir kaç malzeme aldı ve eve döndü... Eve döndüğünde, teyzesi Zahide Hanım  mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Kemal’in geldiğini gören Zahide Hanım:

“Oğlum, ne gerek vardı bunlara, evde her şey vardı zaten.”

Kemal:

“Çok fazla bir şey almadım teyze.” diye, cevap verdi.

Zahide Hanım:

“Züleyha uyandı, gelmesine yardım et, hep beraber kahvaltı yapalım.”

Kemal, Züleyha’nın kaldığı odanın kapısnı çalarak: “Müsait misin?” diye sordu ve bekledi. İçeriden birkaç ses geldikten sonra kapı açıldı. Kapıyı açan Züleyha’yı görünce Kemal’in dili tutuldu. Konuşmaya çalışsa da konuşamadı. Kemal’in gözlerinde Züleyha ‘Palamarı açıp bırakılmış bir teknenin, masmavi denizde durduğu: sessizliği ve güzelliği simgeliyordu. Durumu fark eden Züleyha başını aşağı eğerek gülümsedi. Sonrasında başını kaldırarak Kemal’in gözlerinin içine bakarak:

“Galiba kahvaltıya çağırmaya geldin!”

 Kemal kekeleyerek:

“Evet, evet… Teyzem, yardımcı olmamı  istedi.”

Kemal, Züleyha’nın koluna girerek kahvaltı masasına kadar yardımcı oldu. Hep beraber kahvaltı yaptılar.

Kahvaltıdan sonra Kemal’in getirdiği ilaç malzemeleriyle, Zahide Hanım Züleyha’ya pansuman yaptı.

…Aradan üç gün geçmişti. Züleyha artık kendine gelmiş ve evden çıkmak için hazırlanıyordu. Kemal dışarıdaki taksinin yanında Züleyha’yı bekliyordu. Züleyha, Zahide Hanım’la görüştükten sonra biraz aksamasına rağmen tek başına yürüyerek taksinin yanına geldi ve taksiye bindi. Taksi hareket ettikten sonra Züleyha ve  Kemal  Zahide Hanım’a el sallayarak gözden kayboldular.

Züleyha için artık veda vakti gelmişti. Hiçbir karşılık beklemeden ona yardım eden bu adama karşı sanki içinde bir şeyler vardı. Ama  Kemal’e baktığında içindeki hislere karşı geliyor, bu olmaz, olmamalı diyordu. Kemal’i hiç tanımıyor ve başına gelen son olaylardan sonra korkuyordu. 

Artık Züleyhan’nın kaldığı yurdun önüne gelmişlerdi. Taksiden beraber indiler.

Kemal belki de bu kızı bir daha hiç görmeyeceğini biliyordu ama görmek için de can atıyor, onu daha sonra nasıl görebilirim diye düşünüyordu. İkisi içinde çıkılmaz bir durumdu bu. Kemal Züleyha’ya bakıyor, Züleyha da Kemal’e. Konuşmak istiyorlar ama konuşamıyorlardı. Kemal, “Kendine dikkat et!” dediğinde Züleyha’da aynı anda aynı şeyleri söyledi ve göz göze  gelip gülüştüler. Züleyha elini uzatarak Kemal’e teşekkür etti ve yurdun kapısına doğru yürüdü . Kemal içinde buruk bir sevinçle Züleyha’nın arkasından öylece bakakaldı. Züleyha arada bir arkasına döneüp Kemal’e baka baka  gülümsüyerek  yurdun kapısından içeri girdi ve gözden kayboldu...

Artık Kemal’in Züleyha’dan ayrıldığı  iki  hafta olmuştu. Bursa’dan ayrılarak göreve gelmişti. Aklındaysa hep Züleyha vardı. Ne yapıp ne edip Züleyhay’la  konuşmak istiyordu. Ama ne yazık ki elinde ne bir numara ne de başka bir şey vardı. 

Akşam  Kemal arkadaşlarıyla bir ateş yakıp etrafına toplandılar. Soğuk havadaki sıcak semaver çayının tadını çıkartıyordu ve düşünyordu  ki arkadaşlarından Murad’ın anlattığı bir olaya kulak misafiri oldu.

Murad:

“Biliyor musunuz, bugün gazetede çok garip bir haber okudum. Özbekistan’da ikamet eden Misket Türkleri’ni Özbekistan’dan sürmüşler. Hem de bu Misket Türkleri ilk kez sürgün edilmiyorlarmış.” Murad yüzünü Kemal’e dönerek: “Oğlum Kemal, sen tarihte iyisindir. Kimdir bu Misket Türkleri? Gerçekten böyle bir toplum var mı? Yoksa bizim medya kendi yeniden bir şeyler mi üretiyor?”

Kemal’e ‘Misket’ kelimesi  bir yerden tanıdık gelmişti ama nereden hatırladığını bilmiyordu. Düşünüp bulmak istese de aklı Züleyha’da olduğu için bir türlü bu konuya yoğunlaşamıyordu. 

Arkadaşı Murad, Kemal’in durumunu görünce Kemal’e:

“Kemal, senin canın neye sıkkın söylesene! Hem az önce sorduğum  soruyu da cevaplamadın. Sende bir haller var da anlatmıyorsun.” dedi. Kemal etrafına bakındı, ateşin başında kendisinden ve Murad’dan başkasını  görmeyince Murad’ın yanına yaklaşarak  bütün başından geçenleri anlattı ve ne yapacağını bilemediğini  söyledi. Olayı dinleyen Murad:

“Sen bu kızın yaşadığı adresi biliyor musun?” diye sordu.

Kemal:

“Evet, yurduna bıraktığımda taksiciye söylüyordu ben de duymuştum, oradan aklımda kaldı. Ama sen bunu neden sordun ki?”

Murad gülerek: “Mektup yazacaksın da ondan.”  dedi ve  Kemal’in yanından ayrıldı. Kemal ateşin başında tek başına kalmıştı öylece. Cebinden bir sigara çıkartarak yaktı ve derinden sigara dumanını içine çekti. Yarın Züleyha’ya,  mektubunda ne yazacağını düşünüyordu.

Aradan birkaç saat geçtikten sonra Kemal ateşi söndürdü, içeri geçti ve yatağına uzunarak yine düşünmeye başladı. Bir taraftan da Murad’ın söylediği ‘Misket’ kelimesi aklını kurcalıyordu.

Sabahın tan ışığında kalkarak mektubu yazdı ve mektup taşıyıcı askere verdi. Mektubu yazmasına yazmıştı ama şimdi mektuba geri cevap gelecek mi diye düşünmeye başladı Kemal.

Aradan  bir buçuk ay geçti. Kemal, tam görevden eve dönecekti ki bir mektup geldi. Hiç bekletmeden, mektubun kimden olduğunu sorunca, mektup taşıyan asker: éZüleyha  İskandarova” dedi. Kemal birdenbire şaşırdı. Mektup taşıyan askere: “Emin misin? Soyismi İskandarova’mı?” dedi.

Kemal’in şaşkın tavırlarına karşın mektup taşıyan asker: “Eminim Kemal abi, al bak istersen.”  Mektubun üzerinde ‘Züleyha İSKANDAROVA’ yazıyordu. Soy ismine şaşıran Kemal, hemen mektubu aldı ve okumaya başladı. Hislerinin karşılıksız olmadığını anlamıştı. Mektupta:  Züleyha, izne ne zaman geleceğini soruyordu. Geri mektup yazma ihtiyacı duymayan Kemal, hazırlandı  ve hemen yola koyuldu. Sabahleyin  artık Bursa’daydı. Gelir gelmez hemen yurdun önüne giderek  Züleyha’nın çıkmasını bekledi. Kemal’in aklında bir soru vardı sadece. Eğer düşündüğü cevap doğruysa artık Murad’ın sorusuna da cevap  bulmuştu. İki saat  beklemeden sonra Züleyha’yı kapının ağzında gördü ve hemen yanına doğru yürüdü. Kemal’i gören Züleyha şaşırmaktan ziyade içini bir sevinç kapladı.

Züleyha gülümseyerek:

“Hoş geldin Kemal. Ben senden mektup  beklerken sen geldin. Çok heyecanlı gördüm seni. Bir şey mi oldu?”

Kemal ne söyleyeceğini bilmeyerek:

“Yok bir şey olmadı. Aslında evet, oldu. Bak Züleyha, ben pek beceremem böyle şeyleri. Mektupta rahat rahat yazmıştım ama yüz yüze gelince başka oluyormuş durum. Ama anlatacağım karar verdim ve sana çok önemli bir sorum olacak.” dedi.

Kemal’in heyecanını gören Züleyha:

“Tabi, buyur, seni dinliyorum.”

Kemal:

“Burada olmaz,  daha sessiz sakin bir yere gidelim olur mu?

Züleyha, Kemal’in teklifini kabul etti hemen. Çünkü ona çok güveniyordu. Ondan bir zarar gelmeyeceğini artık anlamıştı. Hemen bir taksiye bindiler  ve oradan uzaklaştılar.  Sessiz sakin bir yere gelen Kemal ve Züleyha uzun bir bir parkın içine girdiler ve yürümeye başladılar.

Kemal acele bir şekilde:

“Züleyha göreve gittikten sonra aklımda da fikrimde de hep sen vardın. Hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Ne oldu bilmem bana ama  sana bunları söylemek zorundayım. Söylemesem  ben belki de ölürüm.”

Züleyha:

“Aman, Allah korusun! Deme öyle!” diyerek  Kemal’in sözünü kesti.

Yürüdükleri yolun üzerindeki bir banka oturdular ve Züleyha konuşmaya başladı:

“Bak Kemal, ben  senin düşündüğün gibi bir insan değlim. Evet, ben de sana karşı içimde çok güzel şeyler hissettim ama ben farklı biriyim. Seninle aynı dile, aynı dine mensup olsak da  ben farklı bir ülkeden geldim. Senin ailen beni kabullenir mi bilmiyorum.”

Kemal heyecanlı bir şekilde:

“Bunu biliyorum aslında, ben de bunu soracaktım sana. Bana gönderdiğin mektupta  soyismini görünce fark ettim ben de bunu. İnşallah benim beklediğim cevabı verirsin Züleyha… Sen Ahıskalı mısın?

Züleyha şaşkın bir tavırla:

“Evet, Ahıska Türk’üyüm ama sen bunu nereden biliyorsun?”

Züleyha’nın bu sorusu karşısında Kemal konuşmaya başladı:

“İnsan öz toprağını nasıl unutsun, nasıl tanımasın? Sonra atam mezarından kalkıp bana ne der? Benim yakama yapışmaz mı?

Züleyha, Kemal’in bu konuşmasından sonra şaşkınlık içerisinde:

“Nasıl yani? Ne demek istiyorsun anlamadım. Hem ben Kazakistan’dan geldim buraya. Nasıl oldu da anlayabildin?”

Kemal söze girerek:

“Merak etme, hepsini anlatacağım. Züleyha, senin  dedelerin Ahıska’dan sürgün edilirken diğer tarafta kardeşlerini bıraktılar. Masalarda çizilen yalancı  haritaların sonucunda biz ayrı kaldık. Posof, Ardahan nasıl bir elmanın yarısıysa; Ahıska da diğer bir yarısıdır. Senin anlayacağın ben de senin gibi Ahıskalıyım. Senden hiçbir farkım yok. Babam, bize her zaman anlatırdı .Ben bugüne kadar hep Ahıska hayaliyle yaşadım. Hayatımda ondan başka bir düş  olmadı. Babamdan kalan iki şeyim var sadece: Birincisi Ahıska, ikincisi de mesleğim olan askerlik. Bir keresinde  köyde çıkan  seçim tartışmasında  köyden bazıları  Mesxeti olduğu için Rus’u seçtiler, biz Türk olduğumuz için Türkiye’yi seçtik. Halbuki babam biliyordu: Ahıska’ da yaşayanlara böyle bir şeyin sorulmadığını. Ve o yüzden onlara karşı duruyordu.”

Kemal’in anlattıklarını dinleyen Züleyha hem   duyduklarına inanmıyor hem de her cümlede şaşırdıkça şaşırıyordu.  Kemal uzun uzun  anlattı ve sonunda utanarak Züleyha’nın elini kısa bir süreliğine tutup işte böyle diyerek sözünü bitirdi. Utancından yanakları elma gibi kızaran Züleyha ne yapacağını bilemedi.  Kemal ise hemen oturdukları  banktan kalkarak yalnız başına yürümeye başladı. Züleyha ise hala bankta oturuyor,  Kemal’i izleyerek ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyordu. Kemal biraz daha ilerledikten sonra arkasını dönerek  Züleyha’ya:

“Yıllar sonra kavuşduğun diğer yarını, ömrün boyunca,  böyle  yalnız mı bırakacaksın? Yanında  olmayacak mısın?”

Züleyha ise  gülerek başını sağa sola  salladı ve  cevap verdi:

“E ne bekliyorsun öyleyse”

Züleyha banktan kalkarak hızlıca Kemal’in uzattığı eli tuttu ve beraber  el ele yürümeye başladılar.... 

Aradan  bir yıl  geçmişti. Kemal artık Züleyha’yı ailesiyle tanıştırmış, ailesi de Züleyha’yı çok sevmişti. Kemal’in görev yeri değişmişti, Bursa’ya daha yakındı. Ailesini ve Züleyha’yı daha çok görmeye başlamıştı. Kemal için artık eski  hüzünlü günler bitmiş, yeni bir devir açılmıştı hayatında. Ama Kemal’i sevmeyen insanlar hala onun peşini bırakmamışlardı.Yaz ayının sıcak bir gününde Kemal ve  Züleyha her zamanki gibi  Şehreküstü   durağında buluştular.  Bur da buluşmalarının sebebi: birbirlerini ilk kez burada görmeleriydi. İkisi için de bu yer çok büyük anlam ifade ediyordu.

Beraber  yürürken Kemal:

“Züleyha sana bir şey soracağım. Bakalım ne cevap vereceksin bana.”

Züleyha, Kemal’e yüzünü döndü ve gülümseyerek: “Seni dinliyorum.”

“Kemal, şu karşıdaki evleri görüyorsun ve hemen onun yanındaki  yeni yapılan evleri de. Dikkat edersen , eski evlerin balkonlarında beyaz çarşaflar asılmış. Sence bu ne anlama geliyor?”

Züleyha birdenbire sorulmuş bu garip soru karşısında şaşkınlığını gizlemeyerek  soru ile konunun nereye bağlanacağını merak ediyordu. Başını sallayarak bunun cevanını bilmediğini belirti.

Kemal:

“Babam, bana şöyle anlatmıştı. O eski evlerden asılı beyaz çarşaflar var ya! Sanki bana artık: insanlarımızın , topluluğumuzun  yeni devire yenildiğini, artık pes ederek  beyaz bayrağını çıkartmış ve teslim olduklarını simgeliyor demişti. Ben de hep düşünürdüm babam ne demek  isterdi bu sözleriyle. Ta ki arkadaşım Murad, gazetede yazan ‘Misket Türkleri’ haberini okuyana kadar. O zamandan sonra anladım. Biz kardeşlerimizi unutarak yeni devire yenik düştük. Onlara ‘Misket Türk’ü’ diyerek bilinmezliğe düçar ettik.

Züleyha yüzünü o beyaz çarşaflara dönerek: 

“Yalnızım, ne kadar aranıp dursam

 Baş ucumda seni bulamıyorum

 Güneşten vazgeçip, susuz olsam da

 Seninle olmadan olamıyorum.”

Şiir mısralarındaki gibi azadlığa hepimiz uzak kaldık ama benim hala ümidim  sağdır. Ben nasıl diğer yarıma kavuşup tamamlandıysam, diğer insanlarımız da vatanımıza kavuşarak tamamlanacaklar. O zaman hep beraber azadlığa  koşacağız: durmadan, yorulmadan…

Kemal, Züleyha’ya sarılarak:

“Hep beraber yapacağız bunları, hep beraber çalışacağız: vatanımız için, merak etme.”

O sırada arkadan gelen  bir arabanın sesi duyuldu. Araba yavaşçahızını azaltarak durdu. Arabanın içindekiler akşam karanlığından dolayı belli olmuyordu. Kemal ile Züleyha arabanın geldiğini fark etmelerine rağmen ilgilenmediler. Arabanın içinden inen kişiler  İt Veysi ve Şovmen Rahim’den başkası değildi. Şovmen Rahim yüksek sesle:

 “Ooo, bir elmanın yarıları: kavuşmuşsunuz, tamamlanmışsınız. Ama buraya kadar! Size yine ayrılık düştü, ne yazık ki.” dedi.

Kemal, Züleyha’yı hemen arkasına alarak söze girdi:

“Ooo Şovmen bakıyorum da uzun bir süre yoktunuz. Hayırdır? Yağmurdan sonra  ortaya çıkan mantarlar gibi siz de çıkmışssınız ortalığa. Ben sizinle anlaştığımı zannediyordum.”

Şovmen Rahim:

“Çok konuşma Kemal. Zaten konuşsan da ne fayda edecek ki artık. Zaten bu son konuşmalarınız olacak.”

Şovmen Rahim belinden çıkardığı tabancayı Kemal’e doğrulttu ve  üç el ateş etti. Tabancadan çıkan mermilerin üçü de Kemal’e isabet etmişti. İt Veysi, Rahim’e dönerek:

“Hadi burada işimiz bitti burada. Kimseler gelmeden kaçalım.”

Arabaya binen Şovmen Rahim ve İt Veysi, hızlı bir şekilde oradan uzaklaştılar. Mermilerin  üçü de vücudunun üst kısmına saplanan Kemal, anında yere yığılmıştı. Züleyha, Kemal’in başını dizlerine koymuş ağlıyor bir yandan Kemal’i teselli etmeye çalışıyordu. Artık her şey sona yaklaşmıştı. Kemal de bunun farkındaydı. Kemal artık son nefesini veriyordu. Elini vücudunun yaralı kısmına dokundurdu ve eline kanın bulaştığını gördü.  Gülerek: “Hayatta iki çapulcunun silahından çıkan kurşunla ölmek de varmış, sağlık olsun.” dedi.

Züleyha, Kemal’in bu dediklerinden dolayı üzgün bir şekilde ağlayarak: “Sus Kemal, sen iyi olacaksın, hastaneye götüreceğim seni.”

Züleyha ayağı kalkarak bağırmaya başladı ve yardım istedi ama etrafta kimsecikler yoktu. Züleyha yeniden Kemal’in başını omuzlarına koyarak eliyle yaraları yerlerine eli ile bastırmaya başladı.  

Kemal son bir kez  kanlı ellerini, Züleyha’nın yüzüne dondurdu. Zor nefes alarak konuşmaya çalışıyordu.

“Diğer yarım, yarim, gül yüzlüm. Ayrılık  vakti geldi bizim için. Sakın bana küsmeyesin, darılmayasın. Ben, seni her zaman bekleyeceğim, merak etme.  Kaldı ki ben bu dünyada, hiçbir zaman, kavuşabileceğim şeyleri sevmedim, sevemedim. Sadece kavuşamayacağım şeyleri  sevdim:

SEN GİBİ, VATAN AHISKA GİBİ.”

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22129619