Gökçeçiçek -Bir Hun Masalı- Hasan KAYIHAN

Hasan KAYIHAN             

    hasan kayihan1Tanrı’nın kendilerine bağışladığı yurtlarında yerle ve gökle barışık yaşayan Tuk-Yu budununun neredeyse tamusu Altındağ’ın eteklerine yığılmış uzun bacaklı şabdar atlı yiğitlerin uran çağırıp dizgin boşaltarak sürdürdükleri yengi-kün yarışını izliyorlardı; yarış dedimse, bu öyle yanyana sıralanan beş-on atlının karşı tepeyi dolanıp geri gelmesi gibi bir çocuk oyuncağı değildi; onarlı, yüzerli, binerli bölgülerin ölümüne giriştikleri kırankırana bir kavgaydı ki, yabandan gelen biri görse, üç-beş ordu birbiriyle kıyasıza savaşıyor sanırdı. Sağ yanına aksakal bilge danışlarını, sol yanına soybaşı ve boybeylerini oturtmuş, o yıl ilk kez boylar arasında değil de, düzenli ordu birlikleri arasında geçen yengi-kün yarışlarını gözleyen Kağan, oldukça mutlu görünüyordu. Birlikler birbirlerine bir türlü üstünlük sağlayamıyor; koç başları gibi gerilip olanca güçleriyle hedefe yüklenirlerken, aniden yay gibi kıvrılıp rakiplerini çembere almaya kalkışıyor, ancak bu tuzağa düşmeyen diğer birlikler, şimşek gibi geriye atılıp daha geniş bir çember açarak sırttan yüklenip bir başka oyuna girişiyorlardı. Kağanın sağındaki nice savaşlar görüp geçirmiş aksakal danışlar da, solundaki soybaşı ve boybeyleri de gördükleri şey karşısında şaşırıp kalmışlardı; daha birkaç yıl öncesi bu genç kağan, savaş tehlikesi belirince karındaş boylara ulak çıkartıp çeri istemek yerine, her an savaşa hazır düzenli bir ordu kurma düşüncesini kendilerine açtığında sanki ayak direyen kendileri değilmiş gibi sık sık uran çığırıp Göktanrı’ya kendilerine böyle bir başbuğ armağan ettiği için teşekkür ediyorlardı.

Her ne ise, faysaklanmayı bir kenara bırakayım da masalıma döneyim; sabahın seherinden beri süren bu amansız yarış, Ok-uzlulardan yüzbaşı Kayı’nın bütün rakiplerini altedip kapkaç oğlakcığı gün batımına doğru kağanın önüne getirip bırakmasıyla sona erince, Altındağ’ın eteklerini dolduran binlerce obadan öyle bir şamata yükseldi ki,  sanki Tengri Kayrakan onyedi kat göğü kaldırıp yedi kat yerin üzerine atıvermişti. 

     Sıra, yarışı kazanan birliğe armağan verilmesine gelince, en önde Yüzbaşı Kayı, ardında gün boyu komuta edip utkuya götürdüğü yiğitleri, onların ardındaysa ordunun sıra dağlar gibi dizilen kan-ter içindeki diğer birlikleri kağan otağının önündeki alanda yerlerini aldılar. Genç yüzbaşı, atından indi, sağ yumruğunu göğsüne koyup yere diz vurdu. Adet üzre, kağanın ayağa kalkmasını bekliyordu. Kağan ise, birdenbire durgunlaşmış, düşüncelere dalmıştı; sağ yanındaki aksakal danışlar, sol yanındaki soy beyleri bu işe bir anlam veremeyip birbirlerinin yüzüne baktılar. Altındağ tepelerinde yankılanan alkışlar sona erip haykırışlar tamamen kesildiği halde kağan da hiç bir kıpırtı yoktu. Genç yüzbaşının ateş alı yüzü solmaya, kara gözleri seyrimeğe başlamıştı; aksakal danışların başçısı Karakırgız Cucikan, ne olup bittiğini anlamak istercesine kağandan yana bakıyordu. O sırada Kağan başını aniden geriye çevirdi. Kızkardeşi Gökçeçiçek’le göz göze geldi. Gökçeçiçek ayağa kalkmış, gözleri ışıl ışıl,  Yüzbaşı Kayı’yı süzüyordu; Kağanın bakışlarını farkedince utançtan kızardı, hızla yerine oturdu. Bu olay, gün görmüş Cucikan’ın da gözünden kaçmamıştı; içinden, „ah kanı delilik,“ diye geçirdi, tatlı tatlı gülümsedi. Sonunda kağan ayağa kalktı, Yüzbaşı Kayı’nın önüne vardı. Orada ne düşündüyse, Cucikan’a dönüp yanına çağırdı. „-Bu akıl, senin aklındı,“ dedi, „yiğitlerin armağanını vermek sana düşer!“ Cucikan, boş boş kağanın yüzüne baktı; haklıydı da; başlangıçta yarışların ordu birlikleri arasında yapılmasına kendileri de soy beyleri gibi karşı çıkmış, ancak sonunda kağanın ısrarına dayanamayıp kabul etmişlerdi. İlkin itiraz etmeye niyetlendi, ama yüzüne dikilen çelik keskini gözleri görünce, çaresiz boyun eğdi; görevlilerin uzattıkları altın tepsi içindeki altın  kurtbaşı armasını alıp Kayı’nın börküne iliştirdi, kucaklayıp kutluladı. Sonra bölükbaşılara kabzaları altın birer kılıç verdi, çeriğlerin armağanı olan Tarım yurtluğu işi değerli giysilerden oluşan çıkınları görevlilerin dağıtmasını savatladı. İşini görünceye kadar ayakta bekleyen kağanın yanına döndü. Canı sıkılmış, buruş buruş Kırgız yüzü asılmıştı. Sadece kağanın duyabileceği bir sesle: „-Bu ne töresiz buyruktur böyle?“ dedi, „üstte mavi gök altta yağız yer yaratılıp bu ikisi arasında kişi oğlu türetildiğinden, kişioğlunun başına soyumuz baş kılınandan beri yengi-kün yarışında utkulanan yiğitlere armağan vermek kağanların ödevi olmuştur. Sen nanca bu işi bana tapşırdın, bilemedim!“  Kağan, ses vermedi; sadece içini çekip yerine döndü. Sonra elini havaya kaldırıp birliklerin konak yerlerine dönebileceği işaretini verdi. Bu buyruk davullar, tunç siniler, borular çalınarak ordunun arka sıralarına kadar iletildi. 

Akşam karanlığı yavaş yavaş iniyor, Altındağ eteklerinde sıralanıp giden obalarda yengi-kün odları tutuşturuluyordu. Kağan, ardında aksakal bilge danışları, soybaşları ve boybeyleriyle şölen sofrası kurulu otağa doğru yürüdü. Sofrada herkes yerini aldı; ancak Ok-zu soybaşçısı ile Kayı boyu beyi ortalıkta görünmüyorlardı.  Aksakal Başdanış Cucikan’ın korktuğu başına gelmişti. Kalktı, öbür otağa döndü. Aradıkları oradaydı; Ok-uzun soybaşçısı koca, Kayı boybeyine dil döküyor, onurlarının ayaklar altına alındığını öne süren öteki direniyor, bütün oymaklarını hemen o gece toparlayıp yurtlarına geri döneceğini söylüyordu. Başdanış Cucikan’ın çıkıp geldiğini gören soybeyi, sanki az önce kendi boybeyini ikna etmeye çalışan kendisi değilmiş gibi ihtiyara yüklendi: „-Bu nanca iş tutmak, bu nasıl dirlik yürütmektir be hey koca? Kağan, Ok-uz soyunun değerini bilmez ise, Ok-uz da onun dirliğini bilmez, var ona söyle, bunu böyle bilsin!“ Kırgız koca, kendilerine Göktanrı’nın oturduğu onyedinci kattan albızın yer altındaki yurdu altıncı kata kadar hak verdiğini, kağana şu alanda bundan daha ağır sözler ettiğini, ne var ki işin içinde kendisinin de bilmediği bir iş bulunduğunu, fakat bu işin peşini bırakmayacağını, şimdilik kendi hatırı için sofraya gelmelerini söyleyip yalvardı. Soybeyi, ihtiyarın söylediklerine dört elle sarılıp boybeyinin koluna girerek şölen otağına doğru çekti; ancak öteki, gene ayak diredi. Bu kere Cucikan’a kendisi yüklendi: „-Kağan bize yaptığını bir Kırgız’a, bir Kıpçak’a yapsaydı, gene böyle ayıtır mıydın, yüreğin bunlanmaz mıydı?“  Cucikan, boybeyine içinden hak vermekle beraber, o an öyle gerektiği için şöyle konuştu: „Ok-uz Türk soyunun gözü, Kayı Ok-uzun gözbebeğidir. Kağan bunu herkesten iyi bilir. Bu işte, senin bilmediğin bir şey vardır. Kağan içevine akraba olacak birine ödül vermeyi uygun görmemişse, elbet bunda bir bildiği vardır…“ Sözlerinin burasında başından börkünü çıkarıp dizine çarpıp söylendi: -Hay kör albız! Adını andığımı hemen nasıl da işitip beni şaşıttın da, kağanın sırrını dilime vurdun? Soybeyi, Yüzbaşı Kayı alana girrince Gökçeçiçek’in sevinçle haykırdığını hatırladı. Kayı boybeyinin omuzunu yumrukladı, kulağına eğilerek: „-Yürü hadi,“ dedi, „dünürünü bekletme!..“ 

Kağan kısmı bilge olmak gerektir, alp olmak gerektir, düzgün olmak gerektir; yoksa çok insanı az, var varlığı yok olur, ülkeli milleti ilsiz kalır. Göktanrı gibi gökte doğmuş kağan da olsa, kişi değil mi, yanılır; töre odur ki, yanılan kağana ne alkış tutmalı ne kargış etmeli, doğruyu doğruca demeli ki, eğri ok yaydan çıkmadan alınsın, yerine törelicesi konulsun! Karakırgız bilge Cucikan, gerçekten bilgeymiş ki, kağanın yüzbaşı Kayı’yı neden kendi elleriyle ödüllendirmediğini geç de olsa kavramıştı; yemekler yenilip içecekler içildikten sonra, söz dirlik-düzen işlerine gelince Cucikan ayağa kalkıp dedi: „Bugün tamumuz gördü ki, ordumuzun her birine çifte su verilmiş çelik yiğitlerinin güçlerini ve akıllarını dökerek çıkardıkları yarış, gönüllerimizi de, gözlerimizi de doldurdu. İmdi, kağana derim ki, bölüklerinin başında yer bolup kökböri gibi ileri atılan, yer bolup çerig gibi bel kavrayan yüzbaşımıza tarkanlık tamgası Köktengri’nin buyruğu bolsa gerektir!  “ Bu sözler karşısında tamu aksakal danışlardan, tamu tarkanlardan, hem de tamu hatunlardan alkış koptu. Kağan, Cucikan’ın Göktanrı buyruğudur dediği yerde ne desin? Hemen oracıkta Otuztatardan dokuz, Dokuzoğuzdan üç, aşağıdan, yukarıdan birer birlik bölünüp toplam oniki birliğin yeni tarkana bağlanması kararlaştırıldı ve törelice iş tapşırmak için Kayı yiğidini bulup otağa çağırmak üzere ulak yollandı. Ulak daha otağın kapısındayken kağanın yengelerinden biri telesiyip yerinden fırladı; önüne geçip durdurdu. Ulağın onu soruşturacağı yerde bulamayacağını biliyordu; çünkü Gökçeçiçek’in yalvarmalarına dayanamamış ve onları oymaklardan birindeki obanın birinde gizlice buluşturmuştu. Koşarak gidip haber verdi. Gökçeçiçek, muştuyu duyunca atılıp Kayı’nın boynuna sarıldı; oysa akşamdan beri genç adamın yalvaran gözlerini görmezlikten gelmiş, üç adım yanına yaklaşmasına bile izin vermemişti; dahası, yengesinden arlanmayıp uzandı, gönül verip sevdiği adamı dudağından öpüverdi … 

Tören sırasında genç tarkana en anlamlı sözleri gene Başdanış Cucikan dedi: „Sağda oturan bozok beğleri, solda oturan üçok beğleri, Otuz Tatar, Tokuz Oğuz, On Uygur beğleri, tekce kol kimi omuz omuza oturan yigirmidört boyun boybeyleri, katun kişiler, eşikteki inaklar!.. Köktengri bu yiğide yol versin, yoksulları bay eden, çıplakları donatan kağana kutlu yoldaş etsin, Türkeli’ni, Türk töresini yahşı gözetsin! Oğul Kayı tarkan, bu tamga senge buyan bolsun!..“ Bu deyişten kağan da hoşnut oldu; akşamdan beri eline sürmediği kımız çamşağını kavradığı gibi başına dikti.

O seneki Yenigün şenlikleri koyun ayı boyunca devam etti.  Bu arada, bol bol yeni akrabalık bağları kuruluyor; bir sonraki yengi-kün şenliklerine kadar beklemek istemeyen yurtları uzak yavukluların sözleri kesilir kesilmez düğünleri başlıyor, Altındağ’ın etekleri gece gündüz davul sesleriyle inliyordu. Kayı boybeyini sık sık kendi oymaklarının obalarına gidip gelirken gören Başdanış Çuçikan, sonunda dayanamayıp takıldı: „Görüyorum da, Ok-uz yiğitleri bizim yıldız gözlü Kırgız kızlarına fena alıştı!“ Kayı boybeyi, bu söze çok güldü; sonunda Cucikan’ın omuzunu yumruklayarak, „nedelim bre Koca,“ dedi, „Kırgız yiğitleri, Kayı’nın ayca yüzlü kızlarını kendilerine çoktan eş edip oğul bile ısmarladılar!“ 

Artık şenlikler bütünüyle sona ermiş, kurulacak düğün de kalmamıştı. Şenliğe katılanlar boy boy, oymak oymak obalarını söküp yüklemeye, yurtlarına dönmek üzere yola çıkmaya davranıyorlardı. Ortalıkta kağanın Altay dağlarının kuzeyine geçeceği, hatta daha yukarılara ta Tuvaeli’ne kadar çıkacağı söylentisi dolaşıyordu; güya en kuzeyde yaz-kış buzlarla kaplı bir denizin yakınlarında yaşayan ayı başlı bir insan soyu, kağanın Tuva taraflarındaki soydaşlarına rahat vermemeye başlamış da, kağan bir koşu gidip çıralarını yakıveresi oluyormuş. Ne var ki, mızraklarının ucunda gök rengi bayraklar dalgalana dalgana kopup gelen ulaklar, Çin diyarından, bir sürü dolusu adamın elçilik niyetiyle gelmekte oldukları haberini getirince, bütün bu söylentilerin önü kesiliverdi; gerçekten de bir gün sonra, kat kat ipeklere sarınmış, altınlara gömülmüş, gözleri sürmeli, kaşları dövmeli, giysilerinin her bir yeri Kalmuk şamanları pır pır bir yığın adam çıkageldi. 

Doğrusu kağanın bilge danışları gerçekten bilge adamlarmış, vesselam!..  Aksakallar, kımız içip süt kazanına düşmüş Hint fakiri gibi yüzleri gözleri pudrayla sıvanmış, baştan ayağa cicili bicili örtülere sarınmış elçileri görür görmez, bunların iyi bir niyetle çıkıp gelmediklerini sezmişler, dirliklerini daha güçlü gösterip göz dağı verme amacıyla böyle şebekleştiklerini, Çinli’nin durup dururken böyle bir tantanaya kalkışmasının tekin olmadığını düşündüklerini kağana haber etmişlerdi. Düşündükleri doğruydu; Türklerle yaptığı barış anlaşmasına ömrü boyunca uyan Çin budununun yaşlı imparatoru ölünce, yerine oğlu Çing-Çung  -ya da her ne idiyse- geçmişti. Breh, breh, breh!  Göktanrı desem bu devirde kızan olur, Tanrı diyeyim de herkes emeline göre anlasın, Tanrı akıl dağıtırken bu çaylak nerelerdeydi bilmem, daha başa geçer geçmez adını gelmiş geçmiş en büyük imparator olarak tarihlere yazdırmak hevesine kapılıp ilk iş olarak Türkeli’ni ele geçirmeyi düşlemiş, gizliden gizliye ordu düzmeye girişmişti. Çin’de adam kıtlığı mı var, kısa zamanda yer gök çeri kesilince, Çing-Çung öylesine gururlanmıştı ki neredeyse değil küçük dağları, büyük dağları da kendisinin  yarattığına inanacak, hani ordusuna, “-yürü..” dese, sanki dağlar da yürüyecekti. Yürüyecekti de, hareket emri vereceği gün, dedesi devrinden kalma ihtiyar başvezir  yampiri yampiri yürüyerek  gelip önüne dikilmiş, çenesinden sarkan üç tel sakalını parmaklarına dolaya dolaya,  acele etmemesini, önce düşmanının gücünü öğrenmesini ve ona göre davranmasını öğütlemişti. Çing-Çung’un canı sıkılmış, “-başımı ağrıtacak bu benim,” diye düşünmiştü; dönüp ufukları dolduran ordusuna  bir kez daha bakmış,  bir kez daha gururlanmışı; lâkin ihtiyar başvezir ısrarla karşısında durmaktaydı. Kendisi imparator değil mi, içinden,”-yıkıl karşımdan…” diye kükreyivermek, sonra ordusuna dönüp “-ileri!…” diye haykırmak geçmişti ama, karınca sürüsünden kalabalık Çin halkının  gözünde neredeyse Buda kadar ilâhlaşan bu ihtiyarın „-durun,“ deyivermesinden korkmuştu. Biliyordu ki, eğer ihtiyar başvezir böyle bir şey yaparsa, o yer götürmez ordu, taş kesilip yerinden kıpırdamayacaktır. Çaresiz, ihtiyara boyun eğmiş ve onun dediği gibi davranmıştı. İşte Türkeli’ne elçi sıfatıyla çıkıp gelen bu bir kervan dolusu adam, onların gücünü ve kendilerinden korkup korkmadıklarını anlayacak, imparatorları da ona göre davranacaktı. Başçıları olduğu anlaşılan elçi, kendisine sunulan ayran tasını başına dikip kedi bıyıklarını kolunun yeniyle siler silmez kendisine hizmet eden kızanın eline sarı bir altın sıkıştırıp sordu: „-Kağanınız hâlâ ata binebiliyor mu?“ Hizmetçi şaşkın şaşkın adamın yüzüne bakınca, berikinin serçe gözlerinin içi güldü. „-Peki yürüyebiliyor mu?“ Kızanın birdenbire yüzü asıldı. Elindeki altını adamın suratına doğru savurup sövdü: „-Pis çaşıt!“ Adam bu hakarete içerleyeceği yerde sevindi, „demek ki kağan iyice elden ayaktan düşmüş,“ diye düşündü. Ne var ki, ertesi gün kağanın huzuruna çağırılınca şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutayazdı. Kendisine tapşırılan kağan karşısında eğilmeme, hele asla diz çökmeme emrini unutup boyluboyunca yere uzanmaya kalkıştı; ancak ardında duran adamları yetişip kollarından çektiler. Meğer ki bunların baba kağanın çoktan uçmağa vardığından, yerine oğul Mete kağanın törelice oturduğundan haberleri yokmuş. 

    Başelçi, sağ yanına aksakal bilge danışlarını, sol yanına kılıçbaş tarkanlarını oturtan kağanın yüzüne bakamıyordu; öyle ya, kendisine ezberletilen o zehir zemberek tapşırığı tarkanları başbuğlarından, başbuğları tarkanlarından alımlı bunca yiğidin karşısında söyleyebilmek kolay mıydı? Lâkin çaresi yoktu, söyleyecekti, söyledi: “-Falan falan oğlu, filan filan ellerinin sahibi yüce imparatorum Çing-Çung, senin en çok sevdiğin atının adını bana söylemeni buyurdu. Nedir en çok sevdiğin atının adı?“ Bu beklenmedik konuşma biçimini işiten kağanın akıllı danışlarının akılları karıştı, deli gözlü tarkanlarının kanları beyinlerine sıçradı; ancak kağan beklemeden söyledi: „-Evet, canımdan çok sevdiğim bir atım var. Adı Tanyeli’dir!“ Başelçi, kağanın cevabını alınca yolun yarısını aştığını düşünüp daha da rahatladı. Dedi; „-Yüce imparatorum sana buyurdu ki, o atı ona vereceksin!”

     Bu sözler karşısında  Mete Han’ın kıpırdamadığını, susup önüne baktığını gören sağ yanındaki  aksakal danışların başları göğüslerine, sol yanındaki kılıçbaş tarkanların kanları yeniden beyinlerine sıçradı. Sağ yandan gelen yürek sızısı iççekişlere  sol yandan  kınlarını paralayıp sıyrılan kılıç sesleri  karıştı.   Mete’nin ağzından  sadece bir  tek söz çıktı: “-Oturun!..” Onun bu çelik keskini emrini işiten ölümüne yoldaş yiğitler, aynı anda bağır dövüp yere diz vurdular. Başlarını öne eğip sessizce oturdular. Çiçeği burnundaki tarkan Kayı, ilk kez katıldığı  devlet  erkenesinde karşılaştığı bu akıl almaz işlerden şaşkına dönmüş, dokunsalar ağlayacak bir durumdaydı; ama umur bilmeli, kendisini tutmalıydı.  Koca Mete Han’ın da başı önündeydi. Olacak şey miydi bu?.. Eline cıdasını alıp uran vuranda gündoğusundan günbatısına tamu Türk soyunun pusatlandığı, adını işitince Demirkapı’nın arkasına gizlenmiş yağının bile köstebekler gibi yer altında zer aradığı Türk’ün koca başbuğu bu sözleri işitir de nanca susardı? Ama susuyordu işte!.. 

     Mete, bir süre daha düşündükten sonra Çing-Çung’un elçilerine döndü: “-Uzak yoldan geldiniz, yorgunsunuz,” dedi,  “bu gece  dinlenin, sabah  ülkenize dönersiniz…”  Gene başını önüne eğip hafifçe içini çekti. Sonra sözlerine  devam etti:  “-Yüce imparatorunuza selâm söyleyin, giderken atım Tanyeli’ni götürebilirsiniz…” 

     O an Mete’nin sağındaki aksakal danışların, solundaki ateş parçası tarkanların yüreklerine sanki çığ düştü; kanları dondu, taş kesilip oldukları  yerde kaldılar. Çizgi gözlüler birbirlerine bakıp yılık yılık güldüler.

      Mete, o gece hiç uyumadı; rüzğarlarla yarışan, bir tüngüyüşte tepeleri aşan, ırmak gibi coşan, sel gibi taşan atının boynuna sarılıp sabaha kadar ağladı, yas etti: „İnişe gidince ceylan inişli, yokuşa gidince keklik sekişli, karakuş oyunlu bozkurt bakışlı, kız yeleli alma gözlü Tanyelim…“ Ertesi gün elçiler Mete’nin atını alıp gidince Türkeli’nde nefesler kesildi; Tanyeli’nin her iki bakıcısı  kabzalarından yere gömdükleri kılçlarının üzerine atlayarak canlarına kıydılar; koca yurt ıssız bucaksız bir gömütlüğe döndü.  

     Elçiler,  Tanyeli’yle Sarışehir’e  dönünce Çing-Çung da sevincinden deliye döndü; lâkin ihtiyar başvezirin çizgi gözleri yuvalarında şöyle bir döndükten sonra  söylediği sözler, Çing-Çung’un bulutlara öykünen başının içinde afyon dumanı gibi esriyip zehire döndü; Sarı yüzünün rengi ağarıp kâğıda döndü; öyle öfkelendi ki,  bacaklarını birbirine dolayıp  tahtının üzerinde topaç gibi fır fır döndü; lâkin çaresizdi; gene Buda edâlı başvezirin dediğine döndü. Yeni bir buyruk alan başelçi, peşinde süslü kervanı,  ayaklarının tozuyla  geriye döndü…

      Mete Han, sağ yanına aksakal bilge danışlarını, sol yanına kılıçbaş tarkanlarını oturtup yeniden çıkıp gelen Çinli elçileri huzuruna çağıttı. Başelçinin bu defaki sözlerini duyunca Mete’nin sağ yanında oturan aksakal bilgelerin akça yüzleri safrana, sol yanında oturan bahadırların deli gözleri birer kan çanağına döndü. Çin-Çung, şimdi de Mete Han’ın dünyalar güzeli kız kardeşi Gökçeçiçek’i kendisine karı olarak istiyordu. Bu sözler, uçları yılan zehrine batırılmış oklardan bin kat daha fazla koç yiğit tarkanların yüreğini dağladı; hemen alaylarını toparlayıp bir koşu Sarışehir’e akmak, bu meymenetsiz Çinlinin yuvasını yapmak üzere ayağa fırladılar; lâkin  Mete, kan sızlayan ciğerinden kopup gelen acılı bir sesle bağırdı: “-Oturun!..”  Türk soyunun bu ele avuca sığmaz dağlar delisi yiğitleri bağır dövüp  yere diz vurarak başlarını eğdiler.  Bir süre susan Mete Han, elçilere dönüp söyledi:

     “-Uzak yoldan geldiniz, yorgunsunuz, bu gece  dinlenin, sabah  ülkenize dönersiniz…”  Gene başını önüne eğip hafifçe içini çekti. Sonra sözlerine  devam etti:  “-Yüce imparatorunuza selâm söyleyin, giderken kızkardeşim Gökçeçiçek’i götürebilirsiniz…”  

     Çizgi gözlüler birbirlerine bakıp yılık yılık güldüler. Mete Han’ın sağındaki aksakal danışların, solundaki ateş parçası yiğitlerin yüreklerine sanki çığ düştü; kanları dondu, oldukları yerde taş kesilip kaldılar; ama Ok-uzlu Kayı, ayağa fırlamış, eli kılıcının kabzasında, kurt bakışlı gözlerini Mete Han’a dikmiş, hınçla yüzüne bakıyordu. Öldüresiye!.. Bu töresizliğe değil Mete Han’ın  beyleri, at uşakları dahi  katlanamaz, kınından sıyrılan bilmem kaç çift kılıç böyle bir küstahın tepesine aynı anda inerdi. Ne var ki, sakalları akça tamu bilgeler de, kılıçları kanlı tamu beyler de Kayı’dan yana başlarını çevirip bakamıyorlardı bile.  Gökçeçiçek ile Kayı’nın birbirlerine nice sevdâlı olduklarını koca ilde bilmeyen mi vardı? Bunu MeteHan da biliyordu elbette. Bilmesine biliyordu da, şimdi o da  gözlerini Kayı’nın yüzüne dikmiş, yalım saçarak bakıyordu. Sonunda gırtlağını yırtan bir sesle bağırdı: -Kayı tarkan, otur yerine!..”  Kayı,  Türkeli’nin başbuğundan gelen bu buyruk üzerine kısa bir duraksamadan sonra sağ yumruğunu bir gürz gibi göğsüne indirdi. Otağın içini kırılan kaburga kemiklerinin sesi bürüdü; ama Kayı, hâlâ oturmamıştı. “Öl,” dese, ânında kendi boynunu kendisinin vuracağını çok iyi bildiği bu yiğit beyinin  Gökçeçiçek’e duyduğu bu sevgi karşısında duygulanan koca Türkeli’nin kağanı, gözyaşlarını içine akıtarak bir kez daha bağırdı: “-Otur dedim!..“  Kayı, bu kez beklemedi.  Yere öyle bir diz vurdu ki, şiddetinden yer sarsıldı. Çing-Çung’un sarı benizli adamlarının yüzü, korkudan  ak kısrak sütü gibi ağardı. 

     Mete Han o gece hiç uyumadı; gülünce Türkeli’nde güller açılan, ağlayınca bulutlardan yağmur saçılan, selvi boylu, al yazmalı, kuğu başlı, hilâl kaşlı, yüreğinin yağı, anacığının başbağı dünyalar güzeli kızkardeşine  sarılıp sabaha kadar ağladı.  Ertesi gün elçiler Gökçeçiçek’i alıp gidince Türkeli’nde nefesler kesildi; Kayı’nın yüreği, gömütlüğe döndü, otağına kapandı, yemeden içmeden kesildi. Ölümüne yoldaş kılıçdaşları, teker teker yanına gelip bağır vererek sabır dilediler. 

     Elçiler, Mete Han’ın kızkardeşiyle çıkıp gelince Çing-Çung sevincinden deliye döndü;  gözlerinde ışık olan her bir canlının görünce  kendinden geçtiği bu dünyalar güzeli dilbere değil, Buda edâlı başvezirine koştu: “-Şimdi ne diyeceksin bakalım? ” dedi, “gördün işte, Mo-Tun hiç de güçlü değil, elinden kızkardeşini de aldım, belli ki bizden korkuyor, şimdi  de ülkesini alacağım!..” 

     İhtiyar, gözlerini yumup çenesinden sarkan üç tel sakalını parmaklarına dolayarak bir süre düşündükten sonra Çing-Çung’a dedi:

    ” -İmparator deden de, imparator baban da benim öğütlerimi dinledikleri için Çin ülkesi böyle görkemli, Çin dölleri böyle bereketli olmuştur… Niyetini biliyorum, ama benim ömrüm bu Tuk-Yu’larla uğraşmakla geçti. Ben onları iyi tanırım; bir kez daha beni dinle, Mo-Tun’dan bir şey daha iste… Bu kez de evet derse, var bildiğini yap!..” Böyle dedi. Bunu, pür kulak kesilip Çing-Çung’un kendilerine vereceği buyruğu bekleyen yer götürmez ordusu da işitti; ama ihtiyar, son öğüdünü imparatorun kulağına fısıldadığı için bunu kimse duyamadı; duysaydılar ve böyle bir isteğin Tuk-Yular için ne anlama geleceğini kavrayabilseydiler,  dünyanın yarısı kadar adamdan oluşan bu Çin ordusu çil yavruları gibi dağılır, belki de başlarına geleceklerden tatlı canlarını kurtarırlardı.

    İmparatorundan yeni bir buyruk alan başelçi, ayağının tozuyla gene Türkeli’ne doğru yola çıktı. Bu kez suratı asıktı; zira kendisine bu defa tapşırılan buyruk, onuruna dokunmuştu. İki kez Mete Han’ın ciğerini söküp getiren onun gibi anlı şanlı bir başelçiyi, sınırın Türkeli tarafında kalan hiçbir işe yaramaz, yılanlı çıyanlı, kel bir tepeyi istemek için  Türk kağanın ayağına göndermek ne onur kırıcı bir aşağılamaydı!.. Başelçi, arkasında gene o boyacı küpüne batıp çıkmış adamlarıyla gün batımına doğru Türkeli’ne ulaştı. 

     Mete Han, sağ yanına aksakal bilge danışlarını, sol yanına kılıçbaş tarkanlarını oturtup üçüncü kez  çıkıp gelen Çinli elçileri huzuruna çağıttı.  Bu kez, ne Mete’nin ne de  sağındaki yürekleri sızılı aksakallı bilge danışların, solundaki  gönülleri bunlu yiğitlerin yüzlerine bile bakmadan imparatorunun kendisine tapşırdığı  “eften püften” buyruğu  iki solukta söyleyip otağın kapısına yöneldi. Mete Han’ın cevabını beklemeye bile gerek gduymamıştı. Öyle ya, hangi salak el beyi, sınırdaki beş para etmez bir kaya parçası için ağzını açıp gırtlağını yormaya tenezzül ederdi? Hele Mo-Tun gibi atını ve kızkardeşini bile ikiletmeden kaldırıp veren biri mi? (Hani orası,  Kerkük gibi Türk birliğine dahil edileceğine dair yemin verilmiş, Türklüğe ciğerinden sevdâlı insanların yaşadığı, için için yanan bir fener diyârı olsa, belki durur düşünürdü; ama değildi işte. Hatta, üzerinde sadece keçi otlatılabilecek  Kardak İkizcesi kadar bile işe yaramazdı!..)  Zaten, geçen her iki tapşırığını işittiklerinde  gözleri ve gönülleri dolan, ciğerlerinden kan kusan Mete Han’ın aksakallı bilgelerinde de, ölümüne yoldaş bahadırlarında da hiçbir kıpırtı yoktu; hatta, bir önceki gelişinde Gökçeçiçek’i isteyince delilenip kendi yumruğuyla kaburga kemiklerini kıran genç tarkan, başbuğundan izin bile istemeden ayağa kalkmış, otağdan çıkıp gitmişti. Gerçekten de Kayı’nın bu davranışı pek töresizceydi; o an Mete Han, öfkesini içinde tutmak için olağanüstü bir çaba harcıyor; ağzını açıp bir şey söylememek için kanatırcasına dudaklarını ısırıyordu. Biliyordu ki, eğer konuşursa, ağzından çıkacak iki tek söz, “-Vurun başını!..” olacaktı; ancak Kayı’nın Gökçeçiçek’e duyduğu eşsiz sevginin ve kendi kararıyla  bu yiğit tarkanının  gönlünde açtığı yaranın hatırına susuyordu.  Mete içindeki öfkeyle boğuşurken, elçilerin  artık yerini iyice ezberledikleri konuk otağına bir an evvel varıp tadını aldıkları kımız tulumlarına  gömülmek  üzere seyirtip gidişlerinin farkına bile varmadı. 

    Bir süre daha öylece durdu. Belli ki, genç tarkanına duyduğu öfkeyi bastırmıştı; ağır  ağır yerinden doğruldu, yürüdü; sağ yandaki aksakallı bilge danışlar bedenlerini dinlendirmek için nihayet keçe döşeklerine dönebileceklerini düşünüp esnemeğe, sol yandaki yalım parçası yiğitler otağlarında kendilerini bekleyen akça döşlü evdeşlerine varacaklarını düşünüp esrimeğe başlamışlardı ki, başbuğ, herbirinin yüzünü görebileceği bir uzaklığa varınca durdu, döndü, söyledi: 

     “-  Danışlarım, beylerim!.. Sözlerimi  iyi işitin… Tanyeli benim atımdı; benim olan bir şey yüzünden budunumdan kimsenin kanı dökülmesin istedim; yüreğime danıştım, öyle gerekti, verdim, kime ne?.. Gökçeçiçek’e can veren döl, benim babamın dölüydü, Gökçeçiçek benim karındaşımdı; benim olan bir şey yüzünden budunumdan kimsenin kanı dökülmesin istedim; yüreğime danıştım, öyle gerekti, verdim, size ne?..?“ 

     Mete Han, sözlerinin burasında durdu. Yüzünü danışlarından yana çevirip söyledi:

     “-Be hey kağan babam devrinden kalma aksakal danışlarım, şimdi deyin bana!.. Hangi kağan, Türkeli’nin  en küçük bir  taşını değil yağıya, dosta dahi vermek için danışlarına, danışlar da kim oluyor, hatta Göktanrı’ya danışır? Yurt toprağı benim mi ki, ben soysuz, töresiz, kansız ve onursuz biri miyim ki, benden budunumun olan bir şey istenir de susarsınız?„

     Mete Han, bu kez yüzünü ordu beylerine çevirip herbirine teker teker baktı. Kollarını bağrından çözdü, ellerini beline dayayıp söyledi: 

     “-Ya siz budunumun yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği,  sertçe durası bozokların, pekçe  durası üçokların kılıçbaşları, tarkanlarım! Elçilerin ne dediğini işittiğiniz halde, siz neden oturduğunuz yerde taş kesilip kaldınız?.. O ki, Türk soyunun yurdundan yurt bölüp yağıya vermeyi, değil aklından geçirebilecek, kendisine böyle bir isteğin iletilebilmesine fırsat vermiş birini, ki o Mete Han dahi olsa, hâlâ  neden yaşatırsınız, neden paralamazsınız? Yok eğer bu töresizlikse, sizin ödeviniz, ülke toprağınıza el uzatan küstah Çin kağanının başını koparmak için kimseye danışmadan çoktan bölüklerinizin, alaylarınızın başına geçip Sarışehir’e doğru akmak değil miydi? O ki bunu yapmadınız, varın, o kılıçlarınızı götürüp karılarınıza teslim edin!..” 

     Bu sözler Türkeli’nin bu en deli, en gözü kara, ölümü hepten çelik çomak yerine koyan en korkusuz yiğitlerinin kanına dokundu; aynı anda ayağa fırlayıp karşılıklı ikişer ikişer dizildiler; kılıçlarını kınlarından sıyırıp birbirlerinin böğrüne doğru  uzattılar. Tam kılıçların üzerine atılacakları sırada aksakal bilge danışlar koşup aralarına girdiler. Başdanış Cucikan, ağlaya ağlaya söyledi:

     “-Tarkanlar, yiğitler!.. Bu yaptığınız töreli bir iş değildir! Başbuğ size böyle bir buyruk vermedi. Onun demesi, kendinizi değil, onu paralamanızdır!.. O ise sizin haddiniz değildir!  Size düşen,  sizlere töremizi törelice öğretemeyen biz karganmışlara Göktanrı adına bir iyilik etmeniz,  önce bizim başımızı  vurmanızdır!” 

     O an dışarıda bir uğultu koptu, otağın etrafını toprağı döven nal sesleri sardı.  Gök demir şakırtılarına karışan at kişnemeleri ve nârâlar  ayyuka çıktı. Kağan kolcularını hızla bertaraf eden baskıncılar, otağın kolanları kesiyor, keçesini paralıyorlardı. Baskın yediklerini düşünen beyler, hızla Mete Han’ın etrafında etten bir duvar ördüler. Dışarıdaki uğultuyu tiz bir ses bastırdı:

     “-Yıkın!..”

     Bu genç tarkan Kayı’nın sesiydi. Mete Han’ın gergin yüzünü birden geniş bir gülümseme kapladı. Sevinçle haykırdı:

     “-Yiğidim benim!”

     Otağ, başlarının üzerinden hızla havalandı. Kayı, al bir ata binmişti; başına boyunun tamgası olan şahin tüylü börkünü takmıştı. Yedeğinde  tuttuğu eğeri ters kuşanmış bir atı, Mete Han’ın önüne getirip bıraktı. Bir sıçrayışta atının eğeri üzerine kalktı; pusatlanıp atlanıp bölük bölük dizilmiş savaşçılara haykırdı: 

„-İlk hedef, Sarışehir… Akın!…“ 

Bozkırdan yükselen ses, Altındağ’ın yamaçlarında yankılanıp bozkırın derinliklerine doğru dalga dalga yayıldı: 

„-Gök girsin, kızıl çıksın!.. Gök girsin, kızıl çıksın!.. Gök girsin, kızıl çıksın!..“ 

Mete Han, yeri göğü inleten bu sesin ardından „-Kızılalmaya… Kızılalmaya…“ sadâlarıyla uran çığırarak Çin ufuklarına doğru yükselip giden toz bulutlarına gözlerinin içi gülerek bakıyordu. Kısa zamanda ordunun sevgi ve güvenini kazanan genç tarkan Kayı, sadece kendi birliklerini değil, bütün orduyu akına koşmayı başarmıştı. Kayı’nın yaptığı bu iş, Türk budununun  Ok-uz soyuna has bir töreydi; yurdu korumada töresizliği görülen kağanın otağı kaldırılır, önüne eğeri ters kuşatılmış  bir at bırakılır, ordu-millet düşmanın yuvasını yapma görevini kendiliğinden üstlenirdi; eceli gelen küstah, Türkeli’nin bir parça taşına el sürmeye kalkışsın, yeterdi!

    Mete Han, bir çırpıda pusatlanıp atlanan öteki tarkanlarıyla kucaklaştı. Atının sırtına sıçrayan her kılıçbaş, Mete Han’a dönüp bağır dövüyor, „Kızılalmaya…“ diye uran çığırıp kendi alayın başına geçmek üzere dört nala uzaklaşıyordu. 

   Üç gün sonra ordusunun Sarışehir’e yedi koldan şimşek gibi  akışını bir tepeden izleyen Mete Han’ın içi içine sığmıyordu. Onun bu sevincini, kuruluşunun üzerinden daha on yıl bile geçmemiş olan tarihteki bu ilk düzenli Türk ordusunun bu kadar kısa bir sürede ulaştığı bu önünde durulamaz gücünden duyduğu gurura veren danışlarından biri, yaşına başına bakmadan, çocukca bir söz etti:

     “-Bu ordu Sarışehir’de de durmaz…”

      Mete Han’ın yüzü asıldı.

     “-Koca…” dedi, “Bu budun, bu orduyu yerinde dursun diye beslemedi!”

     Türkeli kağanının sevincini yanlış yorumlayan koca, utancından kızardı; ama yüzünün güldüğünü o güne kadar hiç görmediği bu amansız başbuğun, biraz da Göktanrı canı kadar sevdiği kızkardeşi Gökçeçiçek’i sarı kağandan kurtarabileceği bir bahaneyi kendisine bağışladığı için sevindiğini bilemedi. Öyle ya, nasıl bilsindi kağanın içinden geçenleri? Elbette, Kayı Bey’in o an gürzü andıran yumruğunu Çing-Çung’un tepesine indirmek üzere olduğunu, az sonra atının terkisine atacağı Gökçeçiçek’le  çıkıp geleceğini de bilemezdi. Hele o an,  aradan 2201 yıl geçtikten sonra Gökçeçiçek ile Kayı’nın bilmem kaçıncı göbekten bir torununun çıkıp bu olayı Bir Hun Masalı diye yazıya dökeceğini hiç ama hiç bilemezdi.

Yazar
Hasan KAYIHAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen