Hikaye

Necdet EKİCİ

Gözübenli köyüne, günlerdir yağan kar nihayet durmuş, yerini kuru bir ayaza terk etmişti. Baharın yaklaşmasıyla kirlenen karlar, yavaş yavaş erimiş; kerpiçten örme toprak damların siyeklerinde hançer gibi sarkan buzlar oluşturmuştu. Sokak ortalarında biriken su gölekleri, geceleyin gümüşten buz bağlıyor; çamur, tüm arsızlığını gündüz doğacak bir yudum güneşe saklıyordu. Ardıç odunlarının evlerin bacalarından yükselen kurşuni dumanı ise kışın hükümranlığının devam ettiğini sanki ilan ediyordu.

İşte böyle bir günün ikindi vakti, kül rengi bir vadinin iki yamacına serpilmiş gibi duran, ortasından yaz kış yeşil derelerin aktığı Gözübenli köyüne bir cip girdi. Bir dükkân ve evden bozma tek kahvenin bulunduğu ana sokağın bittiği Topalın Rüstem’in evinin önünde durdu. Burası köy meydanı sayılırdı. Cipin içindeki iki adam, dışarıdan zor fark ediliyordu. Hiç kimsenin uğramadığı, senede ancak iki üç defa resmi arabasıyla Jandarma karakol çavuşunun uğradığı bu küçük dağ köyüne gelen kimdi? Bu cip niçin gelmişti? Pencerelere seğirtenler; merak edip kapılara çıkanlar oldu. Eşikten korkuyla içeri kaçan çocuklar, pencerelerini açıp başlarını uzatanlar oldu. Hatta merdiven altında kirli palaz üstünde gün boyu uyuyan -davar kaçkını- boğazı toklu, kulağı kesik davar köpekleri bile gerinerek doğruldular. Uzun, kırmızı dillerini göstere göstere esnediler. Sivri, nemli burunlarını gökyüzüne dikip kanlı mahmur gözlerle, gelen yeşil, metal kütleye tereddütlü tereddütlü havladılar.

İçinden siyah pardösülü, uzun boylu, genç bir adam indi. Elinde bordo renkli bir valizi vardı. Üstü başı düzgün, gözlüklü, kravatlıydı. Şoföre ücretini ödedi. Tokalaştılar. Cip, arkasında petrol kokulu bir duman ve çirtikli bir iz bırakarak geldiği yoldan uzaklaştı.

Siyah pardösülü genç adam, bir müddet olduğu yerde bekledi. Sağına soluna baktı; sonra bacalardan dumanları tüten, çevredeki toprak yığını basık evlere... Yüzü buruştu. Bir şeyler mırıldandı. Köyün yabancısı olduğu her halinden belliydi. Üşüyen ellerini cebine soktu; boynunu pardösünün içine çekti. Ortalık öyle tenha idi ki köpek havlamalarından sonra duyulan ikinci ses, yola konan iki ala karganın iç gıcıklayan “gak gak” larıydı.

Çok geçmeden yanı başında yükselen iki katlı evin, yola bakan geniş çardağında yanakları al al, gözleri çimen yeşili genç bir kız belirdi. Kız siyeklerin ucuna kadar gelip, cipten inen siyah pardösülü genç adama baktı. Topalın Rüstem’in kızı Güldü bu. Gül, özentili bir kibarlık içinde yukardan aşağı sordu:

-Birini mi aradınız ağabey?

Yabandan gelen adam, kızı fark etti:

-Muhtarı soracaktım. Nasıl bulabilirim?

-Evi öte geçede. Biraz uzakça… Köprüden geçeceksin! Köpekler de var…

Anası Osman Çavuşların Emine, kızının arkasında bitiverdi:

-O konuştuğun kim kele?

-Bir yabancı…

- Yabancı ile ne işin var kız senin? Ne istiyormuş?

-Muhtarı… “Nerede?” diyor.

-Biz ne bilek kardeş muhtarın nerede olduğunu, demedin mi?

Gül, yabancıya yeniden seslendi:

-Yabancısın herhalde?

- ?

-Kimsiniz?

Anası, kızına ikaz eden nazarlarla baktı:

-Durup durup soru sorma hele! Sana mı düştü elin herifine kim olduğunu sormak!

-Merak ettim sadece!

Anası, siyah pardösülü genç adama döndü:

-Biz ne bilek gadasını aldığım muhtarın nerede olduğunu! Kahveye mahveye bakacaksın!

-Kahve nerede?

-Ahacıka gözünün önünde taman!

Adam o yöne baktı. Ağaçların arasında kalmış, kahveden başka metruk koca bir türbeyi andıran toprak bir damdı görünen.

-Zahmet oldu!

-Ne oldu, ne oldu? dedi kız.

-Valla bir şey oldu dedi amma, ben de anlamadım ana!

-Gızee, “Hamit Direği” yapılı bu herif, Alamancı falan olmasın? Muhtarı sorduğuna göre, ellaham birinden haber getirik! Hani kardeşin Yusuf, Alamanya’dan yazdığı mektupta yanınıza bir arkadaşım gelecek, Gül’ü Alamanya’ya istek yaptıracak demiyor muydu?

-He!

- Kadanı alayım kızım, bu herif o olmasın?

-Abari! Valla doğru söylüyon ana! Desene ki bana Alamanya’nın yolu gözüktü!

-Hüs hele anam hüs! Dereyi görmeden paçaları sıvama. Az sonra ala dana, kara dana belli olur. Tarhana çorbası koymuştum ocağa; taşar, git de bir bak! Ocak sönmüşse altına iki ardıç kütüğü at!

Siyah pardösülü genç adam, az önceki kadının “ahacıka taman” dediği küçük pencereli, toprak sıvalı dama doğru valizi elinde yürüdü.

Bozarmış, kalın ahşap kapıyı ürkekçe itti. Kapı gıcırdayarak devrilir gibi açıldı. İçeride kirli bir aydınlık; sigara kokulu ılık bayat bir hava vardı. Bir anda bütün gözler, kapının aydınlığında beliren eli valizli, siyah pardösülü bu genç yabancıya çevrildi. Masalardaki bütün oyunlar durdu. İlk defa yoğun bir sessizlik düştü ortaya. Adam, selam verdi. Ürkek adımlarla öfkeli bir homurtuyla yanan varilden bozma sobaya yaklaştı. Valizini yere bırakıp, soğuktan üşüyen ellerini sobaya uzattı. Az sonra gözleri kirli, gri aydınlığa alıştı.

Sorgulu bakışların tümü üzerindeydi.

Bu arada ayağa kalkanlar, kendisine yer gösterenler oldu.

Kahvede, yumuş işlerine bakan, Topalın Rüstem’in oğlu İbrahim, gelen yabancıya oturması için sandalye bulup verdi. Yabancı teşekkür edip, çocuğun yanağını okşadı. Ürkek merhabalar, hoş geldinler yapıldı. “Ben, şuradan geliyorum, filanı arıyorum veya falanım” demesi gerekmez miydi? Dememişti. Herkes köye gelen bu yabancıyı merak ediyordu. Biraz önceki sessizlik, yerini mırıltılara terk etti. Herkes bir birine aynı şeyi sordu. Kısa yorumlar yapıldı.

Nihayet, ocakçı Pehlivan Habil, kafalarda oluşan soru işaretini çabuk çözdü. Ellerinin ıslaklığını önlüğüne vererek, yeni açtığı çayı, yeğeni İbrahim ile değil de kendi getirdi. Verirken de sordu:

-Hoş geldin gardaş! Buyur, çaylarımız da tavşankanı! Üşümüşsün! İçin ısınsın. Kusurumuz affola seni tanıyamadık! Kimlerdensin? Nerden gelip nere gidersin? Hele önce adını bağışla.

Siyah pardösülü genç adam, kısa kesik cevaplar verdi:

-Öğretmenim ben! Adım Cem. İstanbulluyum. Bu köye verdiler. İlk yerim, ilk atamam… Görmek için geldim.

-Ha… Öğretmensin!

Sonra kahve sakinlerine dönüp seslendi:

-Öğretmenmiş arkadaşlar! Bizim köyün öğretmeni.

Bu arada çehrelerde mutlu bir gülümseme, yüz hatlarında yumuşama, bütün gözlerde sevinç belirdi. Bir birlerinin kulaklarına “Gelen muallimmiş.” diye mırıldananlar, başlarıyla tasdik edenler; öğretmenin yanına sandalyesini çekip yaklaşanlar oldu.

Kaç yıldır öğretmensizdiler. Okul binasının üç seneden beri kullanılmadığından kara kışa dayanamayıp uçtuğunu söylediler. Gözübenli, okul çağı geçen çocuklarla doluydu. Hep konuşulur durulurdu zaten. “Neden?” diye başlayan soruların ardı arkası kesilmezdi bir türlü.

Az ötede, Atmalı aşiretinden ihtiyar Kel Ömer oturuyordu. Nam-ı diğer adı “Hovarda Ömer…” Aslen Hunuluydu. Gözübenli’de dayısı uşakları vardı. Onların yanına misafir olarak gelmişti.

Gün görmemiş en âlâ laflar onda bulunur; cinsel dozu yüksek en mahrem öyküleri o anlatırdı. Hatta çevre köylerden bile hususi onun aşüfte hikâyelerini dinleyip gülmek için gelenler olurdu. Köye yabancı biri gelmeye görsün, ne eder eder çenesinin altına sokulur, kaşla göz arasında evli mi, yoksa bekâr mı olduğunu sorardı. Misafir eğer “Evliyim” derse, gözlerinin içi güler, bir sır verecekmiş gibi kulağına eğilir “Kaç evlisin gurban?” derdi. Eğer adam “Bir evliyim” derse, yüzünü ekşitir, hiç konuşmaz, sorularına cevap bile vermezdi. Sevmezdi bir evli olanları. Ona göre bir adamın en az iki, ya da üç karısı olmalıydı. Şayet adam “İki evliyim” derse, eğri bedenine bir canlılık gelir, gözlerinin içi gülerdi. “Aferin oğlum!” derdi. “Adam dediğin işte böyle teke gibi olmalı!” Hele hele, gelen misafir, “Üç evliyim filan!” derse, gözleri alev alev yanar, kendi evliymiş gibi sevinirdi. “Çıkart da dilini yalayayım gurban!” derdi. “Beline kuvvet! Beline kuvvet!” diyerek, sırtını tıpışlardı.

Kel Ömer, iki eli bastonunun üzerinde, ağzı mağara gibi açık, iyice seçemeyen nemli çipil gözleriyle öğretmene bel bel bakıyordu. Hemen yanı başında abdal davulunu andıran göbeğini gererek oturan Göv Cuma’ya sordu:

-Kimmiş Cuma?

-Muallimmiş muallim!

-Ha öyle mi?

-Evli miymiş, yoksa bekâr mı?

Göv Cuma, güvel güvel baktı Kel Ömer’e. Başını bir o yana, bir bu yana salladı.

-Ula ne edicin adamın evli mi, bekâr mı olduğunu? Sana ne!

-Yahu bir öğrenek bakalım. Bre yeğenim sen de kuyruk sokumuna yavsı konmuş dana gibi huylanıyon!

-Öğrenmezsen duramazsın! Eminim az sonra da kaç evli olduğunu soracaksın. Gençliğinde celfinlere çırptığın kanat yetmedi mi dayı?

Kel Ömer’in ağzı sağ kulağına doğru gerildi. Bunu büyük bir iltifat kabul etti. Kazmayı andıran iki paslı dişini göstererek kıs kıs güldü:

-Ben bu işin jevkindeyim çocüm(!) dedi.

Gülüştüler.

-Desene ki zamanında çok harman yerleri dişledin sen dayı!

-Ooo! Zamanında ibiği kan kırmızı çil horoz gibiydim! Çok yakışıklı, çok havalı bir adamdım ben Cuma! “Kel Ömer gelmiş” denince, Hunu’nun kızları, sırf beni görmek için ellerinde helginlerle Göv Pınara suya giderlerdi. Damların başında kumru göğüslü, al yanaklı kızlar, gülüşerek bana bakar, el sallarlardı. Hey gidi günler hey! Nah böyle bıyığı büker, şapkayı yana yıkar, kır ata biner, elimde kamçı, ayağımda körüklü çizme, o köy senin, bu yayla benim, “ziyanlık mal” arardım!

-Zamanında çok hovardaymışsın yavrum! “Hovarda Ömer” diye boşuna dememişler sana! Şimdi de gezemessin ya!

-Gene gezerim de atım yok!

-Te huh! Geçmiş ola. Sel gitti, kum kaldı. Pilin bitti artık senin. Her şey dilinde.

-Öyle deme Cuma, benim gönlüm daha on yedi yaşında! Karacaoğlan ne demiş:

“Vücut kocar amma gönül kocamaz

 Ölmeyince gönül yardan ayrılmaz!”

-Öyle amma dayı, Karacaoğlan sonunda da “Kocalıkta devran sürülmezimiş!” diyor. Orasını niye demiyorsun?

- Ya hu Cuma bende daha çok iş var! Kırat gemin almış yol mu dayanır!

- Bre dayı bostan korkuluğuna dönmüşsün, hâlâ kırattan bahsediyon! Öküz olup da çift mi süreceksin bundan sonra(!)

- Hovardalığın dokuzu don oğlum! Sen ne anlarsın?

- Hadi dokuzunu anladık da biri ne ola ki?

- Hı hı…  Yastık çerezi evladım, yastık çerezi! Sadece dut kurusuyla yâr sevilmez.

-Can çıkmayınca huy çıkmazmış yavrum Kel Ömer! Dal Emine’den sonra üçüncü avradın Ağ Melek bile uslandıramamış seni! Almak için az ağıtlar yakmadın; az peşinde kıvranmadın!

-Gençliğinde çil keklik gibiydi gâvurun kızı. Kıymetini bilemediler. Bana sonu düştü. Ona sevdalandığımda yaşım yetmiş idi. Aha şimdi seksene merdiven dayadım.

-Boşuna ağıtlar yakmamışsın desene! Dayı hele ikisini söyle de kulaklarımızın pası açılsın:

-Hatırını mı kırayım yeğenim. “Aha geldim gidiyorum, şen olasın Halep şehri.” Dur bakim nasıldı:

“Çayırbağ’ın suyu akar,         

Yosunu yüzüne kalkar.

 Uçça yürü Ağ Melek’im,         

Kundura ayağını sıkar!                               

 

Bir günde Antep’e varrım,        

Elden iyisini bilim.

Senin için Ağ Melek’im,           

Dokuz fistan birden allım!

 

Arpayı buğdaya katarım,        

Götürür pazarda satarım.

Senin için Ağ Melek’im,

Galliğin oğluna ıray atarım.                       

 

Melek’in önlüğü iki,

Birini arka ıslarım                                                                                               

Ağ Melek benim olursa,

Çıkla balınan beslerim!   

 

Gelinin yeşil sandığı,

Tövbe yerinden kalkmıyor.

“Hoş gedin emmi!” dedi,

 Benim aklımdan çıkmıyor.

 

Baktım fistanı göv’üdü,

Kimlerden aldın öğüdü?

Kel Omar ardına düşeli,

Sirkeli başın böyüdü!

 

Anasının adı Emiş,

Dolu sandığında gümüş.

Kurban oluyum İrbehem Emmim!

“Ben Omar’a verrim!” demiş.

Beni çok peşinden koşturdu kahpenin kızı! Buğdayların biçim, harmanların sürüm zamanıydı. Gözübenli’den Hunu’ya geliyorum. Tesadüf bu ya baktım Üçpınar’da yalınız başına gem sürüyor. Harmanların arkasından pıslana pıslana vardım. Sağıma soluma baktım, kimsecikler yok. Ardından kucakladım amma bunu! Bağırdı. Dinler miyim hiç! Kaldırdım yere vurdum. Başına çöktüm. Sesi göklerde. Kartalın elinden keklik kurtulabilir mi?

-E Anlat hele anlat dayı! Sonra?

-Bakıyorum da Cuma, sen de çok düşkünsün böyle oması pırtık laflara(!) Elinden bir şey gelmez o başka! Gerçi senin gençliğini de bilirim ben. O zaman da Arap tavşanıydın! Ancak maslak maslak konuşursun. Bir gün horoz olamadın! Bak kardeşin Habil’e!

-Fe Suphanallah!

Göv Cuma, sandalyesini alıp başka bir masaya yanaştı.

Kel Ömer, öğretmenin yanına çaktırmadan biraz daha sokuldu; koluna hafifçe dürttü:

-Hoş geldin, hoş geldin! Benim kulaklarım duymaz da…

-Hoş bulduk bey amca! Güzel söylüyordun. Dinledim seni.

-Memleket nere, memleket?

-İstanbul İstanbul!

-Ha… Böyük şehir. Oranın kızları hep çıplak geze…

-Sen ona bakma dedi hemen yanı başında oturan Yağlı Cuma. “İşi gücü avrat lafı. Galiba yeni öğretmensin. Hani daha tıfıl görünüyorsun da…”

- Evet yeni mezun oldum. Muhtarı çağırtabilir misiniz?

-Tabi tabi! Oğlum İbrahim, şu Almacı Memmet’e söyle de yanıma gelsin. Bir yere salacağım.

Almacı Memmet, kâğıt oynuyordu, masadan kalkmadı. O kalkmayınca Kirmenci Durdu ile muhtar Cumanoğlu Ahmet’e haber salındı.

Kel Ömer, öğretmenin kolunu yeniden dürttü. Kulağına eğilip usulca sordu:

-Döl var mı döl?

-Efendim?

-Avrat-uşak var mı? Çoluk-çocuk?

-Ha yok yok, bekârım.

Kel Ömer’in yüzü buruştu. Öğretmene sırtını döndü. Belli ki canı çok sıkılmıştı. Sandalyesini alıp daha öteye çekildi.

-Tavuk, dedi.

*

*   *

Öğretmenin etrafındaki halka gittikçe büyüdü. Bir birlerine ilk intibalarını aktardılar: “Öğretmen, kendinden önce gelip giden ağzı sakızlılara hiç benzemiyordu. Olur olmaz şeye gülmüyordu. Az ve öz konuşuyordu. Efendi olduğu, temiz aileden geldiği her halinde belliydi.”

Tabakayla tütün uzatıldı. Sarmasını bilmediği için sarılıp verildi. Benzinli çakmakla yakıldı. Öğretmenin dudaklarında canlı bir köz, parlayıp parlayıp söndü.

Çivi Hasan’ın Ahmet’in uşaklarından Kel Hebil, yanındakinin kulağına fısıldadı:

-Valla öğretmen iyi cuvara içiyor! Esrara vurmuş gibi çekiyor deli tütünü. Helal olsun! (Öğretmenin kendine baktığını görünce) İç hocam iç! Alış ki belki ilerde bize de faydan olur(!)

Gülüştüler.

Kardeşi Hasan, Gözübenli’den bahsetti:

-Sofraları açıktır Gözübenlilerin hocam! Dışarıdan bir misafir gelmeye görsün, evine “buyur etmek” için yarışanlar olur.

Hemen yanı başında oturan Çolağın Memmed’in oğlu Misafir Yusuf, Hasan’ın bıraktığı yerden devam etti:

-Biz öğretmenimizi nimet biliriz hocam! Hele de dili dilimize, dini dinimize uyarsa başımızın üzerinde yeri olur.

Deve Hanifi sözü tamamladı:

-O da tabi köyümüzün gören gözü, tutan eli olacak. İnşaallah siz bizden, biz de sizden memnun kalırız!

Öğretmen söylenenleri gözleri yerde, dikkatle dinledi. Hiç yorum yapmadı.

Kel Hebil, öğretmene kurnaz bir tilkiyi andıran hilekâr gözlerle bakıyordu.

Gamber’in Telli’nin kulağına yeniden dedikodu yaptı:

-Bu öğretmeni hiç gözüm tutmadı. Cuvara içişine baksana dumancı birine benziyor. İlerde bol rakı içerik bununla! Baksana, gözünü sevdiğimin bıyığı bile bir batman… Sanki dozer kepçesi mübarek! Ne bakıyon öyle? Cami hocası bile yeni geldiğinde suyu üfleyerek içmiyor muydu? Ya şimdi? Boz rakıyı kimsenin görmez yerinde tasınan dikiyor tepesine.

Telli, Kel Hebil’e ters ters baktı.

-İşin gücün fesat düşünmek!

Kel Hebil, cevap vermedi.

İçerinin nefes kokan ılık ve nemli havası biraz daha ağırlaştı, sigara dumanı daha bir yoğunlaştı. Etrafındaki halka büyüdü.

Az sonra içeri, soğuktan üşüyen ellerini ovuşturarak muhtar Cumanıoğlu Ahmet girdi. Selam verip yaklaştı. Selamı alındı. Ayağa kalkılıp yer gösterildi. Kardeşi Sirken Topacının Bekir, ağabeyine sandalye uzattı. Muhtarın yüzünde mutlu bir sevinç; sesinde baba şefkati vardı:

-Köyümüze hoş geldin evladım! dedi.

Elini sıkıp, kendini tanıttı. Ayağa kalkanlara oturmalarını söyledi. Öğretmen ve soba başındakilerle merhabalaştı, karşılıklı kısa hal hatırlar soruldu. Muhtar, güler yüzlü bir adamdı. Çocuklarını okutmak için çok uğraşmış; iki oğlu Cuma ile Durdu’yu, Haruniye Öğretmen Okulu’na sokmayı başarmıştı. Kızı Menevşe’yi ise çok istemesine rağmen okutma imkânı bulamamıştı.

Muhtar, ocakçı Pehlivan Hebil’e yeniden çay demlemesini söyledi. Misafir Yusuf’un oğlu Mehmet’i, el işaretiyle yanına çağırdı. Kulağına bir şeyler fısıldayıp eve gönderdi. Çay ve kısa sohbetten sonra, muhtar ve öğretmen soba başındakilerden müsaade isteyip ayrıldılar. Öğretmenin çok ısrar etmesine rağmen, valiz muhtarın elinde kaldı.

Muhtarın hanımı Halaçların Döndü, onları güler yüzle ta çatal kapıda karşıladı. Yol yordam bilen bir kadındı. “Hoş geldiniz evladım!” dedi. Misafirler için hazırlanmış yan odaya geçtiler. Soba gürül gürül yandığından içeri iyice ısınmıştı. Muhtar, akşam namazı için müsaade isteyip öbür odaya geçti. Geçerken de “Evinin evi olduğunu” söylemeyi ihmal etmedi. Öğretmen karşı sedire oturup, sırtını yastığa dayadı.

Geniş bir oda… Odanın tabanını boydan boya kırmızı motifli bir kilim kaplamıştı. Duvar diplerine işlemeli, beyaz, yastıklar konulmuş; tabana kalın yer minderleri serilmişti. Yeşil bez bir çanta içinde muhafaza edilen Kur’an-ı Kerim, kalın bir çiviyle duvara asılmıştı.

Öğretmen, elinde tepsiyle odaya giren evin genç kızı Menevşe’nin kadife sesiyle kendine geldi:

-Hoş geldiniz hocam. Yol yorgunusunuz; size kahve yaptım.

Titremişti sesi nedense biraz. Işıl ışıl bahar rengi gözleri, sular gibi duru çehresi ve omuzlarına dağılmış ekin rengi saçlarıyla bir başka güzeldi Menevşe.

-Hoş bulduk, dedi öğretmen kahveye uzanırken. “Zahmet ettiniz…”

-Estağfurullah hocam, zahmet ne demek!

Kız odadan çıktı.

Akşam yemeğinden sonra muhtarla öğretmen karşılıklı oturdular. Menevşe ve anası ise daha öteye. Önlerindeki kanaviçeyi işlemekle meşguldüler. Ağır yanan teneke sobanın iştahı biraz daha kabartıldı. Çaylar içilip, tabakadan tütünler sarıldı. Gerçi gündüzden görmüşlerdi ama köylülerden sekiz on kişi, öğretmeni yalnız bırakmamak için muhtarın evine “hoş geldin” ziyaretine geldiler. Hepsinin yüzünde mutlu bir sevinç dalgası vardı. Kimler yoktu ki: Çivi Hasan’ın Ahmet’in çocuklarından Durdu, Hasan; Topal İrbehem’in oğullarından Göv Cuma, Pehlivan Hebil; Lölük Ali; Selverler’in Hüseyin, Memmet; Caybak İsmail’in Mustafa, Almacı Mehmet; Gamberlerin Telli, Harun’un Mesto; Çolağın Memmedin oğlu Misafir Yusuf hepsi oradaydı.

Öğretmen nedense hiç konuşmadı. Arada bir sessizliğe boğulan odada sohbet pek kıvamını bulmadı. Muhtar, bir ara çiftten çubuktan bahsetti. İlgi görmeyince vazgeçti. Okuldan, okulun meselelerinden söz etti; yine karşılık görmedi. “Gariplik çekiyor.” dendi. “Belki de huyu böyleydi. Konuşmayı sevmiyordu veya yoldan gelmiş yol yorgunuydu.”

Yüreklerinde nice dolunaylarla gelen Gözübenliler, evlerine yıldızları sönen bir geceyle döndüler.

Giden köylülerden sonra muhtarla öğretmen bir müddet daha oturdu.

Öğretmen, düşünceli ve suskundu. İçeride sadece ikisi kalmıştı. Az ötede duran valizini açtı. İçinden iki tomar karton, bir deste kâğıt, yoklama defteri, mevsim şeridi ve bir de Atatürk resmi çıkardı.

-Gelirken ilçe milli eğitime uğramıştım; bunları verdiler. Emin bir yerde muhafaza edin. Sizden ilerde geri isteyeceğim, dedi.

Üç saattir tek konuştuğu söz buydu.

-Seni daha fazla uykusuz bırakmayalım. Yoldan geldin, yol yorgunusun, dedi muhtar. İki elini dizlerine vurup “Ya Allah!” diyerek kalkıyordu ki öğretmenin sesi yeniden duyuldu:

-Yalnız… dedi. Sonunu getiremedi. Yutkundu, kızardı. “Çocuklar duymasın. Mahcup olurum sonra.” dedi. Çocuklar dediği muhtarın eşi ile kızıydı. Muhtarın bir çizgi düştü iki kaşının arasına. Öğretmen yer gözlü, boynu yana bükük, mahzundu:

-Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum… Dönüşte anamı da getireceğim. Hayatta tek anam var zaten. Fakat…

-İkinizin de başımızın üzerinde yeri var. Akşamdan beri bütün sıkıntın bu muydu evladım? Hele hiç konuşmadın.

-Hayır… Mesele o değil...

- ?

-Mecbur olmasam söylemezdim. Maaşıma güvenerek geldim buraya. Onu da alamadım. Malumunuz evi, eşyaları, oradaki ufak tefek borçları ödemeden… Sonra okula kırtasiye de alınacak. Elim dar. İlk maaşımda öderim. Bunları nasıl utanarak söylediğimi ifade edemem. Dedim ya çocuklar duymasın.

-Şu düşündüğün şeye bak! dedi muhtar. “Söylemesen vallahi kırılırdım. Biz artık bir aile sayılırız evladım! Sen köyümüze bir çoban ateşi yakmak için gelmişsin. Devletimizin bize bir emanetisin. Hiç mesele değil, yarın hallederiz.”

Öğretmen geniş bir nefes aldı.

-Çok teşekkür ederim. Bana sadece evinizin kapısını değil, gönül kapılarınızı da açtınız. Mahcup ettiniz beni.

-Estağfurullah! insan hâli… Peygamber Efendimiz bile, “Müminler, bir duvarın taşları gibi olmalıdır.buyurmuyor mu?

Muhtar Cumanoğlu Ahmet, öğretmeni daha fazla mahcup etmemek için başka konulara geçti. Neşeli bazı sözler ettiyse de bunu yapmacık ve zoraki gülümsemeler takip etti. Büyük bir hışırtıyla yanan gazlı lüksün beyaz ışığı, gittikçe ölgünleşirken, sesi daha bir yavaşladı. Öğretmenin yorgun olduğu düşünülerek aynı odaya yer yatağı serildi; ibrik ve “ayakyolu” gösterildi.

Ertesi gün, öğleye doğru muhtar ile öğretmen evden birlikte çıktılar. Kuru ayaza inat, fersiz gün ışığını bahane ederek köyün içlerine doğru yürüdüler. Önce Topalın Rüstem’in evine uğrayacaklardı. Kullanmadığı eski bir evi vardı Rüstem’in. Okul için onu isteyeceklerdi. Asıl adı Rüstem’di fakat köylüler ona Zaloğlu Rüstem derlerdi. Zaloğlu Rüstem denince duracaktınız. Delidolu bir adamdı. Buna rağmen sofrası açık, gözü gönlü boldu. Yemez yedirir, içmez içirirdi. Muhtar, aşağıdan yukarı seslendi:

-Zaloğlu! Zaloğlu!

Rüstem, içerde silahını yağlıyordu. Eskiden beri düşkündü silahlara. Soğuğa rağmen altında uzun, beyaz bir tuman, üzerinde kırmızı bir fanila çıktı balkona.

-Ne var muhtar? Yanındaki pos bıyık da kim? Hükümet adamına benziyor!

-Köyümüzün yeni öğretmeni!

-Öğretmen mi?

Geriye dönüp karısına haykırdı:

-Gız Emine, acele silahımı getir!

Öğretmen ürktü. Muhtarın arkasına saklandı.

-Yahu! Bu adam…”

Muhtar güldü. Zaloğlu Deli Rüstem, bir çırpı da elindeki silahı gök yüzüne doğrulttu, dan dan dan bir tarak boşalttı. Mermi kapsülleri muhtarla öğretmenin ayaklarının dibine döküldü.

-Bu, pos bıyık öğretmenin şerefineydi!

Arkasından ikinci tarağı yerleştirdi:

- “Dan dan dan!” Bir tarak daha boşalttı. Bu da muhtarın şerefine!

Öğretmene yukardan aşağı sordu:

-Nasıl hoca, sesini beğendin mi?

Cılız bir ses çıktı:

-Evet, beğendim Rüstem Bey!

-Hoca! Silah dediğin Sivas’ın Kangal iti gibi lav, lav, lav havlamalı; Aydınlı iti gibi ‘ lom lom lom!’ ürümeli!

Öğretmen, muhtarın kulağına eğildi:

-Bu adam deli değil, vallahi zırdeli!

-Yukarı çıkın! Soframıza buyurun! Allah ne verdiyse…

-Sağol! Başka zaman inşallah!

Nihayet bir fırsatını bulup okul için eski evini istediler. Önce kahkahalarla güldü. Durdu, kasıklarını tutarak bir daha güldü. Aşağıdan yukarı tuman ve kırmızı fanila ile bir acayip gözüken Deli Rüstem’in bu kahkahalarının sebebini her ikisi de çözemedi.

-Gardaşlarıma bak! Hökümetin kolu bir pos bıyık kapıma gelmiş, evin lafı mı olur? Ev itiniz olur. Kökü sizin olsun.

Deli Rüstem, ısrarla yeniden yukarı buyur ettiyse de işlerinin acele olduğu gerekçesiyle çıkmadılar.

Rüstem’in eski evi resmen bir ağıldı. Ufak tefek tamirat, bakım ve badana işlerinden sonra, okul olarak kullanılabileceğine karar kıldılar.

Dönüşte yine hep muhtar konuştu:

-Köyümüz eskidir hocam. Yorgun başını şu vadiye, şu kül renkli kavaklığa uzatmış, yıllar yılı yatar. Kış gelince köyümüzün yarısı çalışmak için Çukurova’ya gider. Yoksulluğun sıcak Çukurova topraklarına savurduğu insanımızın bir kısmı, pamuk ırgatlığında, bir kısmı da portakal işçiliğinde ömrünü tüketir. Çoğunun mezarı oralarda kalmıştır. Ekip biçilecek arazileri azmış, geçim çıkmıyormuş, falan filan! Bir bakıma haklılar da… Biz eskiler ayrılamadık. Vatan bellemişiz bir kere. Çok ısrar ediyorlar ama buradan koparsak yaşayamayız be hocam! Et tırnaktan ayrılır mı? Ot bile kökünün üstünde büyür. Her sene çoğunu yağmura kara kaptırdığımız bu toprak yığını evlerden, şu yıkık bağdan bahçeden, şu ihtiyar ağaçlardan kopamadık. Ne bileyim işte bir başka duygudur bu!

Şimdi yeni bir kazanç kapısı daha çıktı: Alamanya! Acı gurbet! Acı zulüm! Diyar-ı küffar… Gençler artık istikbali orda görüyorlar. Gitmek için karılarını boşayanlar oluyor. Hülle evlilikleri, hülle nikâhları yapılıyor. Sonra verilen vaatler, edilen yeminler unutuluyor. Yuvalar dağılıyor. Şimdi herkes kızını oğlunu Alamanya’ya gönderebilmek için yarışıyor. Tanımadığı adamlarla nikâh kıydırıyor. İstikbâli, kurtuluşu orada görüyorlar. Alamanya kıblemiz şimdi. Bir kaç yıl sonra altlarında araba, yanlarında cıncık gözlü, sarı avratlarınan dönüyorlar. Yıllarca yolunu gözleyen buradaki karılarını beğenmiyorlar. Bir derin yara… Bazen onlara da hak veriyorum: Tahsil yolu kapalı olursa neylesin millet? Üç çocuğumu okutabilmek için neler çektiğimi gel sen bana sor! Bir kısmı da Alamanya’ya mülteci olarak gidiyor. Ben ısrarla diyorum ki, istikbâl eğitimdedir! İstikbâl toprağı vatan bellemek ve çalışmaktır. Sen bize kaybettiğimiz ışığımızı geri vermek için gönderildin!

-Gitsek mi? dedi öğretmen, yıkık bir çehreyle. Kısa soğuk bir sessizlik düştü aralarına.

-Doğru ya üşüdün. Düşünemedim.

-Yolcu et beni gideyim.

Muhtar, öğretmene hayretle baktı:

-Nasıl olur? Yarın köy meydanında toklu keseceğiz senin şerefine! Devlet üç yıl aradan sonra köyümüze öğretmen vermiş. Köyümüzün bu sevincini paylaşmadan mı gideceksin?

-Acelem var, bekleyenlerim var!

Öğretmen. Ardına bakmadan yürüdü.

Muhtar, arkasından zor yetişti. “Aceleye gerek olmadığını, birkaç gün daha kalabileceğini” söylediyse de ikna edemedi. Sonunda öğretmenin dediğinde karar kılındı.

Muhtar sabah namazında köylülerden temin ettiği bir deste parayı, ince keçi yolundan inerken “Az oldu ama kusura bakma!” diyerek öğretmenin cebine soktu. Teşekkür etti öğretmen. “Üç gün sonra, yani Perşembe günü annesiyle birlikte geleceğini, kendini Hunu’da karşılamalarını” söyledi.

Nihayet birkaç köylü ile birlikte Hunu kasabasına kadar savuşturulup, minibüsle Afşin’e yolcu edildi.

Üçüncü günün sonunda bir traktörle Hunu Kasabasına kadar gidilip öğretmen beklendi. Gelmediği için o akşam geri dönüldü. “Gelememiştir.” denilerek dördüncü ve beşinci günler de yolu gözlendi. Öğretmen yine gelmedi. Kısa masum yorumlar yapıldı. Aradan on gün geçti, on beş gün geçti, ne gelen var ne giden! Daha değişik yorumlar yapıldı. Çeşitli ihtimaller üzerinde duruldu. Aradan tam bir mevsim geçti, yine yok! Kahvede, evlerde, ocak başlarında, bağda bahçede hep pos bıyık öğretmen anlatıldı. Çevre köylerde bile Gözübenli’nin gidip de dönmeyen öğretmeninden bahsedildi. Bazen gülündü, kimi zaman öfkelenildi. Ümidini kesenlerin yanı sıra, hâlâ ümidini yitirmeyenler oldu.

Okulların açılma zamanıydı.

Bir gün muhtara, jandarma karakol çavuşunun kahvenin önünde acele kendisini beklediği haberi verildi. Devlet adamı gelmiştir diyerek, apar topar yanına gitti. Baygın gözlü çavuşun anlattıklarını muhtar, üzgün ve sakin dinledi. Bir garip tebessüm titreşti dudaklarında. Başını bir o yana, bir bu yana salladı. Gözlerini uzaklara, Sarıkaya’ya çevirdi. Öğretmen, bütün masumiyeti ile gözlerinin önündeydi. Birçok duyguyu aynı anda yaşadı.

- Allah Allah, şu işe bak yahu, dedi. “Demek öğretmen değilmiş!  Çevre köyleri de dolandırmış ha! Boşuna dememişler ‘hayvanın alacası dışına; insanın alacası içine…’

- Karakolda, dedi çavuş. “Yağlı bir kazana düşmüş kara bir sinek gibi yatıyor.”

- Tükürüğüme yazık olacak ama gidelim, dedi muhtar.

Hikaye -Diğer Yazılar

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

32759331