Hikaye

Kara Zöhre, başında bir top öfke, kanalın önünde bitiverdi. Gözleri çıngı çıngıydı. Demirci körüğü gibi soluyor, ağzına ne gelirse söylüyordu. Bütün öfkesi Kerim’e idi. Kerim, omzunda kürek, su kanalının başında birden peyda olan ağzı küfürlü, dili beddualı bu kadını görünce ürküntülü bir öfke içinde donup kalmıştı. Kadın, yumruk yaptığı iki eli belinde, kâh hindiler gibi kabarıyor kâh horozlar gibi dikleniyordu.

Kerim, şaşkındı. Olup biteni anlamak istercesine sordu:

-Anam, bacım derdin ne senin?

Kadın, öfkenin seline o kadar kendini kaptırmıştı ki hırsından Kerim’i duymadı. 

Bu defa da ayaklarını diz kapaklarına kadar çemreyip gürül gürül akan kanalın içine girdi. Küreği yoktu elinde fakat ellerini kürek gibi kullanıyor, bulduğu taş, kaya, yosun parçalarıyla suyun yönünü tarlasından yana çevirmeye çalışıyordu. Zira Kerim, su sırasının kendinde olduğunu sanarak, kadına giden sulama suyunu kesmiş, kanalı tarlasından yana çevirmişti.

Kadının bütün öfkesi bunaydı.

Kerim, suyunu kapatmaya çalışan, kendine demediğin bırakmayan bu hırçın, bu öfkeli kadına baktı baktı. Nasıl olurdu? “Bir kadın çıkagelecek, ortalığı şerre boğacak, kaşla göz arası elinden suyunu alıp gidecek! Olacak iş miydi bu? Bu göz göre göre kuru gürültüye papuç bırakmaktı.” 

Oysa su, can demekti. Bir damla su, bir damla kan demekti. Sıranın geçmesi demek, henüz göveren pancarın tarlada kuruması; yapılan onca masrafın boşa gitmesi; çoluk çocuğun o sene aç kalması demekti.

Kerim, elinde kürek hırsla vardı kadının yanına. Kadın, hâlâ suyla cebelleşiyor, sanki hayat damarlarından birini kesmeye çalışıyordu. Kerim, öfkeliydi fakat müdahale etmedi. “Haklıyım!” dedi ama sesini yükseltmedi. En iyisi konuşmaktı. Konuşarak anlaşmak… Ne de olsa bir kadındı. Sabırla kadının susmasını bekledi; fakat kadın susacak gibi değildi. Otomatiğe alınmış tabanca gibiydi.

- Günlerdir bu suyu bekliyorum, günlerdir! Hangi kâfir, hangi evi yıkılasıca bunu bana yapar? Tuttuğum yevmiyeci, kürek omzunda avara kasnak gibi tarlada boş boş bekliyor! Güveren pancarlar susuzluktan can çekişiyor! Suyumu keserken hiç mi vicdanın sızlamadı Kerim? Kadın başıma şu benim hâlime bak!

Kara Zöhre’nin, öfkesinin dineceği yoktu. 

Suyunu çalan adamı kanal başında yakalamış olmanın hıncıyla adı duyulmadık beddualar ediyordu: “ İnşallah döner taşın, öter kuşun olmaya Kerim! Ala kanlı, yarı canlı gezesin Kerim! Elin ekmek, belin kuşak görmeye Kerim! Bedeninin darbızı çekile, ağzının buğusu tükene Kerim!” nidaları göklere ulaşıyordu.

Kerim, kadını hayret ve şaşkınlıkla seyrediyordu. “Aman Allah’ım, bu nasıl şerli bir kadın?” dedi içinden. Başını bir o yana bir bu yana kıvrattı. Birkaç defa “La havle!” çekti. Kadının susup duracağı yoktu. Sahipsiz, dul bir kadındı. Kimsesiz bir kadınla ağız dalaşına girmek, kendine yakışmazdı.

- Kâfir! diyordu Kerim’e. “ Kâfir, hiç mi vicdan yok sende? Utanmadın mı gündüz gözüne suyumu çalmaya? Çoluk çocuğunun hayrını görmeyesin inşallah! Ayağın çolak, başın kabak gezesin inşallah! Bacana baykuş konar, kapına kara kilit vurulur inşallah! Amma babanı bilirim ben senin! Sığır çobanının oğlundan başka ne beklenir? Ne demişler? “Ağaca çıkan keçinin, dala bakan oğlağı olur.”

Kerim, bütün öfkesini içine bastırdı ve sustu. “Sen bana sabır ver Allah’ım! Şeytanın şerrinden sana sığınırım! Böylesi kadınlar insanı katil eder,” dedi. 

Varsın bu defa da su sırası onun olsundu. Birkaç gün sonrası için mahsule bir şey olmazdı. Kavga etmek, cangama çalmak canı istemiyordu. 

-Tamam, bacım, bu defalık su sırası senin olsun. Sabahtan beri hakaret edip, beddua ediyorsun. Kadınsın diye bir şey demiyorum. Benim de bir gururum var. 

Kara Zöhre, suyun içinden iki ayağı üzerine yükselen dev bir ayı heybetiyle yekindi. Bütün bedeninden şarıl şarıl sular akıyordu.

-Bak hele, bana bak! Bana babanın malını mı bağışlıyorsun? “Bu defalık senin olsunmuş(!) Hıh! Sen kimsin ulan? Annen sarımsak, baban soğan! Hırsızın tekisin sen. Suyumu çalan hırsızın gururu mu olur kele? Ananı da bilirim ben senin! Yedi köye yetmeyen ananı! 

Kerim’in gözleri çakmak çakmak açıldı:

Yüzündeki bütün tikler oynadı, bütün tüyler ayağa kalktı, bütün renkler uçtu. Sarı bir ölüm rengi oturdu çehresine. Yıllardır içinin zifiri derinliklerinde uyuyan engerek, Kara Zöhre’nin bu Ağu yüklü sözleriyle yeniden uyandı.

Bildiği, yıllarca içine gömdüğü fakat duymak istemediği o gerçek işte yine kakılmıştı başına. Hem de Kara Zöhre gibi kendini bilmez bir kadın tarafından.

-Anam illallah! dedi Kerim. Yakasını silkti. “Seni kocan boşuna boşamamış!” 

Kadın, Kerim’in son sözlerini anlamadı.

-Ben bu kanalı kapattım! Senden tarafa bir damla su gitmiyor. Erkeksen dokun! 

-Erkeğim! Ne olacak? Beğenemedin mi? 

Kadın, gözlerini devire devire konuştu. Sözleri ağır ve tahrik ediciydi. Kerim’i zehirleyen cümleler kurdu:

-Senden delikanlı mı olur ulan? Senin gücün ancak benim gibi kimsesiz, zavallı, dul bir kadının tarla suyunu çalmaya yeter! Erkekmiş(!) Hıh! Ananın oynaşı her gün gözünün önünde geziyor! Bu güne kadar bir sille mi attın, bir yumruk mu vurdun, ağız dolusu küfür mü ettin, yakasını mı topladın? Atın ürkeğinden, adamın korkağından yiğit olmaz oğlum!

Kerim, öfkesinden tir tir titriyordu. Bir anda kontrolden çıktı. Elinde kürek, kadına doğru bir adım attı. O madeni parlaklık, havada birkaç kez dalgalandı. Ölümle hayat arasında geçen birkaç saniyelik andı bu. Kadının korku dolu gözleri dehşetle açıldı. İnmedi kürek. İnebilirdi. Bir darbeyle başını vücudundan ayırabilirdi. İşte Kerim, o an düşünmüştü her şeyi, o an karar vermişti her şeye. Çocukluğundan beri sırtında taşıdığı bu suçluluk duygusundan kurtulacaktı. Kendini sürekli zehirleyen, toplum içinde başı eğik, boynu bükük gezdiren içindeki o canavarı öldürecekti. Kürek yana uçtu. Kadın, kolunu siper ettiği yüzünden yavaşça çekti. Kerim ağlıyordu. Koca adam ağlıyordu. Vurmamıştı kadına, söylememişti hiçbir şey. Sadece “tüh!” dedi. Ağız dolusu tükürdü kadına. Kadın yüzündeki tükürüğü eliyle silerken, Kerim’i hızla köye doğru koşarken gördü. Şaşırmıştı. Eli yüzünde, baktı baktı. Bir anlam veremedi. Sadece “Deli mi ne?” dedi. Sonra da yeniden kaba küfürler, beddualar savurdu arkasından: “Damlarda leşin kala; boynuna boz ipler ölçüle inşallah!”

Kerim, namluya sürülen bir fişek gibi uzandı köye. “Bu utançla daha fazla yaşayamam! Bu yükü daha fazla kaldıramam Allah’ım!” dedi. “Anası kaçmış bir çocuk olmanın verdiği ayıpla yıllarca hep başım yerde gezdim! Herkes bana korkak gözüyle baktı! Usandım artık mahcup ve ezik bir insan olmaktan.” 

Yüreğinde ağu, başında dağların dumanı ile yürüdü köye. Bundan sonra kalan ömrünü başı dik, alnı ak geçirecekti. Herkes “Aferin!” diyecekti kendine. “Yıllar sona indirdi Gavur Ali’yi; yiğit adammış!” Mertliğin, erkek olmanın, delikanlı olarak yaşamanın ölçüsü bu değil miydi buralarda?

Köye yaklaştı.

Birden aklı on beş sene öncesine kaydı. Her şeyi hayal meyal yeniden hatırladı. Anası geldi gözlerini önüne. Babasını, Gâvur Ali denen o adamla aldatması… Sonra onunla kaçması. Develisi gün bağ evinde terk edilişi… Kayıplara karışması. Okulu bırakması… İncinen gururu… Babasının gözyaşları… Aylarca evden çıkamamaları ve bu gün… Senelerce utanç dağının altında ezik yaşamışlardı. Biliyordu her şey o kaçıştan sonra bozulmuştu. Henüz orta ikinci sınıftaydı. Utancından günlerce dışarı çıkamamıştı. İhtiyar babasıyla evde yapayalnız kalmışlardı. Hiç kimse canını bu kadar acıtmamıştı. İşte o zaman çöreklenmişti yüreğine bir kızıl yılan. Hep arkadaşları tarafından başına kakılacağından, anası başkasıyla kaçmış bir çocuk olarak bilinmekten utanmıştı. Senelerce başını kaldırıp da kimsenin yüzüne bakamamıştı. Sonra o geceler… Sabahlara kadar ağladığı geceler… On beş yıldır uykularını bölen, rüyalarını çalan o adam! Annesi şimdi neredeydi, onu bilmiyordu ama ocaklarını söndüren o adam köydeydi. Yıllarca göbeğini gere gere yürüyen, altın dişlerini göstere göstere sırıtan o adam! Her gün gözünün önünde gezen o adam… Her gördüğünde öfkesini içine gömdüğü, ruhunun bilinmeyen derinliklerine hapsettiği o adam: Gâvur Ali…

Çok geçmeden Kara Zöhre’nin söyledikleri yeniden Kerim’in kulaklarında yankılanmaya, beyninde uğuldamaya başladı.

Bazen içini kemiren bir kurt, bazen kanını emen bir sülük! Bazen beyninde gezinen bir akrep, bazen düşüncelerine bağdaş kuran bir al karısı. Şimdiye kadar yüreğinde patlayan yanardağların lavlarını hep içine püskürtmüştü. Yedi başlı intikam canavarını uyandırmamaya çalışmıştı. Ama olmamıştı. Anası başkasıyla kaçmış bir çocuk olma lekesinden kurtulamamıştı. Yanaklarında alevden damlalar, ağladı ağladı.

-Yiğit bir gün ölür, korkak her gün ölür! dedi kendi kendine. “Artık her gün ölmek istemiyorum!” Hem biliyordu ki Gavur Ali, dışarıda değil, içindeydi asıl. 

Köye varmadan Üçpınar’da elini yüzünü yıkadı. Bir koş avuç soğuk su içti. Daha fazla vakit kaybetmeden yeniden köyün yolunu tuttu. Gergindi. Yüzünde kararını vermiş insanların soğukkanlı tavrı vardı. Az sonra evin önündeydi. Kapı açıktı. İçeri girdi. “Babam geldi!” diyerek bacaklarına sarılan çocuklarına ilk defa görüyormuşçasına sarıldı, kokladı, öptü. Karısının “Niçin erken geldin?” sorusuna kaçamak cevaplar verdi. 

Yatak odasına geçti. Kapıyı arkadan sürgüledi. Üzerindeki kirli elbiseleri çıkarıp, temizlerini giydi. Sıcağa rağmen üzerine ceket giydi. Ceviz sandığı açtı. Soğuk şeyi çıkardı. Eski bir çaputla yağını sildi. Şarjörün birini içine sokup, diğerini yedeğe aldı. “On iki artı on iki: Yirmi dört!” dedi. Emniyeti kırmızıdan alıp mermiyi ağzına sürdü. Silahı beline soktu. En son, kimliğini ve yastığın altına sokulu parayı aldı. Saymadan koydu cebine. Sürgülü kapıyı açtı. Divan üzerinde uyuyan babası çoban Memiş’i uyandırdı:

-Hayırdır oğlum! Tarlayı erken mi kurtardın? 

-He baba. Erken kurtardım. Baba şimdi beni iyi dinle! Çocukları al, annesi gile götür. Akşama oraya geleceğim.

Tam kapıdan çıkarken durdu:

-Ha, dedi. “Unutuyordum baba. Bugün çarşıya çıkma.”

Çoban Memiş, gözlerini ovup yeniden baktı oğluna. Hiçbir şey anlamamıştı sözlerinden.

Aynı şeyleri karısına da tembih etti. Evden hızlıca ayrıldı.

Kerim, Köyün dükkân ve kahvelerinin sıralandığı ana cadde üzerinde birkaç kez ağır ağır tur attı. Yan gözle kahve ve dükkânları tek tek süzdü. Görünürlerde Gâvur Ali yoktu. Onun son günlerde sık uğradığı kahveyi biliyordu: “Binboğa Kıraathanesi” Kendisi oraya gitmezdi. Şimdi mecburdu. Nasıl olsa kuş kafese burada giriyordu. Belki de çoktan girmişti de haberi yoktu.

Ürkek adımlarla kapısına yaklaştı. Heyecanlıydı. Ellerinin titrediğini hissetti. Kahveye üç basamak merdivenle çıkıldığı için yüksekteydi. Dışarıdan içeri gözükmüyordu. Kerim, merdivenlerden iki basamağı çıktı. Göğüs kafesleri gümbür gümbür vurmaya başladı. Elleri buza kesmişti. Tam üçüncü basamağa adımını atıyordu ki Gâvur Ali’yle göz göze geldiler. Adam içerdeydi. En dipteki kalabalık bir masada kâğıt oynayanları seyrediyordu. Yüzü kapıya dönük olduğundan Kerim’i daha önce görmüştü. Başını bir kaplumbağa gibi kaldırmış, bön bön Kerim’e bakıyordu. Kerim, üçüncü basamağı da çıktı. Kapıda idi. Gâvur Ali, ürktü. Kerim’in bir anda sağ eli belini yaladı fakat eli belinde kaldı. Bu işin orda olamayacağı kesindi. Ortam çok kalabalıktı. Yavaşça aldı elini belinden. Gâvur Ali’nin korku yüklü baygın gözleri, Kerim’e saplı iki tünel olarak kaldı. Kerim, kahvenin kapısından bir anda geri döndü. Aşağı indi. Kalbi göğüs kafeslerinden dışarı fırlayacak gibiydi. Sadece ellerinin değil bütün vücudunun titrediğini hissetti. Nefes nefeseydi. Sağ elindeki titreme bir müddet geçmedi.

Kahveye kimin girip çıktığı, garson ve Gavur Ali’den başka kimsenin dikkatini çekmedi. Zira herkesin gözü, oyun masasına kilitliydi.

Gâvur Ali’nin içine bir kurt düştü. İkircikliydi: “Kerim, hem bu kahveye girmez hem bu sıcakta ceket giymezdi. Bir insan yaz günü ceketi niye giyerdi? Belindeki ‘makine’ belli olmasın diye! Bu dana bir pislik düşünmesin? Önü sıra bir şey diyen mi oldu acaba? Ya elini beline atması? Yanlış görmüş olabilir miydi? Abartıyor muydu yoksa? Korkmuştu galiba! Ya yüzündeki o ifade? Sanki bir katil sureti vardı. Öl der gibi, yıkıl der gibi. Yok, canım, daha neler? Belki de çocuk, kendinin burada olduğunu görünce, girmek istememişti. Gene de tedbirli olmalıydı. Ne olur ne olmazdı. Düşmanın sinek de olsa küçümsemeyecektin.”

Kendi silahının üzerinde olmadığını bile bile yine de elini beline götürüp yokladı. Bir daha dışarıya tedbirsiz çıkmamaya kendi kendine söz verdi. “Su uyur, düşman uyumazdı.” Gitse miydi acaba? Böyle bir ortamda eve gitmenin doğru bir fikir olmadığını düşündü. Üstelik evin yolu tenha idi. Ne olur ne olmazdı. En iyisi beklemekti. Aklı hâlâ Kerim’de kalmıştı. “Allah Allah! Sahi bu it eniği buraya niçin gelmişti? Birine bakmak için mi uğramıştı acaba? Ya sağ elini beline atması? Yanlış görmüş olamazdı.” Endişe ve korku sarmalı içinde soğuk soğuk terlemeye başladı. 

Gavur Ali’nin huzursuzluğu, her geçen dakika biraz daha artarken, kafasında ise şeytanlar fink atıyordu. Ne yapmalıydı?

-Çay, dedi garson küfreder gibi. Gavur Ali burnuna dayanan çayı aldı. Ne zaman içtiğinin farkında bile olmadı. Garson, çay bardağını alırken takıldı:

-Gavur gardaş, günden güne düşkünleşiyorsun yahu! Bakıyorum da tespihböceğine döndün(!) Duyduğuma göre gençliğinde çok harman yerleri dişlemişsin! Şu celfin avcılığını bir bana öğretmedin(!)

Gavur Ali, garsona yılan görmüş kurbağa suretinde baktı:

-İşine bak sen! Çayını sat! 

-Bozulma canım hemen. Az önce seninki geldi, gördün mü? Yavsı konmuş dana gibiydi; girdi, ürktü, çıktı.

-Benimki kimmiş?

-Anladın sen. İbiği kan kırmızı çil horoz gibiyken kanat çırptığın birinin oğlu.

-Amma gevezesin ha! “Kurt kocayınca… cık, cık, cık!” 

Garsonla tartışmak istemedi. Buradan başka gidecek yeri yoktu. Bir burası, bir dernek... Gözleri birden parladı. “Bak bu dernek deminden beri hiç aklıma gelmemişti. Bu iyi bir fikir.” dedi içinden. 

“… Dernek, kahvenin hemen yanı başındaydı. Oraya gitmeliydi. Kimseden görmediği ilgiyi onlardan görüyordu. Sebebini bilemediği fakat hoşlandığı bir ilgi… Ah bir de şu sulu yarenlikleri olmasaydı? Kırk yıldan sonra adını bile değiştirmişlerdi köpoğlu köpekler! Neymiş efendim? Benim adım bundan böyle “Ali Kaypakkaya” imiş. “Ben kaypak mıyım ulan deyyuslar? Benim adım anlı şanlı Gavur Ali!”

Buradan çıkınca doğru oraya girmeliydi. Hem çıkacak bir kavgaya siyasi süs dahi verebilirdi. Zaten oraya biraz da bunun için gitmiyor muydu? Kendisi düşmanlı adamdı. Bir sürü istemezi vardı. Sırtını gençlere dayadı mı gerisi mafişti. Hem çaylar da beleş…”

“İyi!” dedi. “Bu fikir iyi!” Elini, kaba, kır bıyıklarına götürdü, bastı, sıvazladı.

Kerim, aynı cadde üzerinde bulunan bir berber dükkânına girdi. Karşı aynadan dikkatle Binboğa Kıraathanesini gözetliyordu. Nasıl olsa kuş kafesten çıkacaktı. Aynada kendine baktı. Rengi uçuk, saçları dağınık, gözleri kızarıktı.

Hoca akşam ezanını okuyordu. Gavur Ali, hâlâ kahveden çıkmadı. Kerim, gitmiş olmasından şüphelendi. Kaçırmış mıydı acaba? Tekrar aynı kahveye gidip bakamazdı. Beklemekten usandı. Sabahtan beri açtı. Bir lokma ekmek ısırmamıştı. Açlığını hissetmiyordu. Aklı fikri hep Gavur Ali’deydi. Sürekli onu nasıl indireceğini düşünüyordu. Hayalinde kaç kez tetik çekti. Dom dom kurşunu yemiş iri bir kıllı domuz gibi yere yıkıldığı o anı görür gibi oldu. 

Kendi çocukları geldi gözlerinin önüne. Yalvarıyorlardı. Kızı Ayşegül: “… Babacığım ne olur vazgeç! Bizi yalnız, bizi kimsesiz bırakma! Sensiz ne yaparız, kime baba deriz? Kim bana kitap, defter alır? Okulda “Senin baban bir katilmiş!” derlerse ben ne yaparım?” 

Karısı: “…Yapma, ne olur yapma! Bunca sene sonra değer mi? Elini kana bulama! Gencecik halimde üç çocukla bizi yalnız bırakma. Hapishane kapıları bekletme! Perişan oluruz. Bize kim bakar, kim eve ekmek verir?” 

Babası: “… Aha geldim, aha gidiyorum oğlum. Bu dünyada boynumuz bükük, kalbimiz kırık gezdik. Avradın iyisi kocasını vezir, kötüsü rezil edermiş. Kötünün intikamı olmaz! O mezara, sen hapishaneye! İyi mi olur? Vazgeç! Çoluk çocuğuna yazık etme!”

“Hayır, baba!” dedi içinden. “Yanılıyorsun! Bu anamın intikamı değil, içimdeki utanç duvarını yıkmak, içimdeki baş gelemediğim o kâfiri öldürmek! Ben öldürmezsem, o beni öldürecek!”

Kerim, bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekti. “Belki de evdekiler haklı.” dedi. “Aciz olan, eksik olan benim! Of Allah’ım, bana yardım et! Düşünemez oldum.” Bir an vazgeçmeyi düşündü. Aynaya son kez baktı. Yine görünürlerde kimse yoktu. Kapıya çıktı. Elini beline götürüp yokladı. Yüzünde kararsızlığın tedirginlikleri dolaşıyordu.

Aniden başı döndü, midesi bulandı. Düşecek gibi sallandı. Gözlerinden pul pul yıldızlar savruldu. Kendini sandalyeye zor attı. Yüzü iki avucunun içinde, sıktı sıktı. Savrulan ışıltıların yerini yıldız kaymaları aldı. Kara Zöhre’nin kakınçları yeniden kulaklarında yankılanmaya başladı. Çıldırdı. Başına dağlar düştü. Kızı ve karısı geldi gözlerinin önüne. Babasının sözlerini hatırladı:

-Hayır baba hayır! Düşman dışarıda değil, düşman benim içimde!

Berber Cuma, elinde makas ve tarakla dondu. 

-Kerim iyi misin evladım sen? Düşman dedin. Ne düşmanı?

Kerim, yüzünü iki avucunun içinden aldı. Derin bir uykudan uyanmış gibi kızaran gözlerle baktı etrafına.

-Oğlum kolonya ver oradan.

-Yok Cuma ağabey, bir şeyim yok. Tansiyonum düştü galiba.

-Dağılmışsın sen! Bir şey mi oldu? Kalk lavaboda elini yüzünü yıka. Sonra da eve git, dinlen.

Kerim, lavaboda elini yüzünü yıkadı. Eve gidecekti. Babası doğru söylemişti: “El adamı katil ederdi. En iyisi eve gitmekti; sonra da vurup kafayı yatmak. Her şeye “Lanet olsun!” diyerek yeniden sineye çekmek… Havluyla tam yüzünü siliyordu ki aynadan Gavur Ali’yi gördü. Kanlı mahmur gözleri, alev alev yandı. İçinde gümbür gümbür tan davulları çalmaya başladı.

Gavur Ali, hızlı adımlarla derneğe kaydı. Kerim, hiç renk vermedi. Gayet sakin yüzünü gözünü sildi. Kolonya aldı. Teşekkür etti. Tıraş olan adama “Sıhhatler olsun” diledi. Dışarı çıktı. Sağ eli belinde caddenin tam ortasında derneğe doğru tek tek basaraktan yürüyordu. Hiç olmadığı kadar cesur ve güçlü hissetti kendini. İnsanlar gözüne sinek gibi gözüküyordu. Beş duyusu dış dünyaya kapalı, kurulmuş bir robot gibiydi.

İçerde bir grup genç televizyon seyrediyordu. Gavur Ali, bir sandalye çekip direği önüne siper ederek oturdu. Karanlıkta pusuda bekleyen hilekâr bir tilki siluetinde etrafa çil çil bakıyordu. Endişeli ve gergin olduğu her halinden belliydi. Çay ocağından sorumlu genç, Gavur Ali’ye çay uzattı. Verirken de takılmadan edemedi:

-Galiba güvenlik sorunun var Ali Kaypakkaya! Bakıyorum da buraya son günlerde sık gelir oldun(!)

Az öteden bir başka ses:

-Kaypakkaya kardeş, direğin arkasından şöyle aydınlığa çık yahu! Kartal görmüş, tavşan gibisin.

-Yo bilemedin! dedi daha berideki. “Yılan görmüş kurbağa gibi…

Gülüştüler. Gavur Ali, içinden hepsine ana avrat küfretti.

-Kimse dokunmasın benim Ali Kaypakkaya yoldaşıma! İç yoldaş iç! Çay nasıl olsa beleş(!) dedi bıyıkları ağzının içine giden bir başkası. Gülüştüler. Gâvur Ali bozuldu.

Bir anda ayağa fırladı. Çatal çatal bir sesle konuştu: 

- İçmiyorum ulan çayınızı! Kaldırdı bardağı yere çaldı. “Bir bardak çay veriyorum diye nerdeyse kıçıma teneke bağlamadığınız kaldı deyyuslar! Nedir ülen bu? Bir Kaypakkaya ayağı tutturdunuz gidiyor! Ben kaypak mıyım ulan şerefsizler? Yiğit lakabıyla anılır. Benim adım anlı şanlı Gavur Ali! Bundan sonra derneğinize de gelmiyorum, çayınızı da içmiyorum! Hepsi sizin olsun!

Tam gidiyordu ki kapıda bir karartı belirdi.

Gavur Ali’nin kanı damarlarında buz tuttu.

Çok geçmeden Hunu köyünden Binboğa dağlarının eteklerine doğru sekiz el silah sesi yankılandı. Gençler yerlere yattılar. Ortalık kan gölekleriyle doldu. Kahvelerden derneğe doğru bir insan seli boşaldı.

Kerim, yorgun adımlarla fakat başı dik karakola doğru yürüyordu.

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20913556