18 Mayıs 2022

                                          

kirmizilar.com 

    Kar taneleri uyku mahmuru bedenler gibi uyuşuk ve aheste yağıyordu. Yaşlanmak istemiyorlardı belki. Öyle ya ne kalmıştı şunun şurasında yeni yıla. Ne acelemiz vardı büyümek için? Büyüyecektik de ne olacaktık sanki? (!) Küçük kalarak da büyük vazifeler almıyor muyduk hayatta? Babasız oturulan akşam sofraları meselâ… Bir çocuk için büyük vazifedir ağlamıyormuş gibi yapmak. Ben büyüyünce hiç ağlamayacağım demesi için küçük kalması yeterli. Ben büyüyünce çocuk olacağım amca !

    Dışarısı öyle soğuk ki, pencerelerimde buğudan doğal bir perde var. Manzarayı görebilmek için yasladığım yüzüm, perdede alınıma burnuma ve çeneme ait yırtıklar açtı. Beyaz… Masum… Beyaz… Ölüm… Beyaz… Hayâ… Üç beyazdan uzak duramamış işte tabiat. Çekmiş yorganını başına. Çitilene çitilene ağaçlar bile ağarmış. Tüm bedenini kefenlemiş toprak. Gökyüzü sessiz bir gassal. Durmaksızın yıkıyor yeryüzünü, kefenliyor. Nokta. Bitti mi masal? Kapattı mı edep yerlerini dünya? Yazdan kalan ne varsa… Verdi mi kırkta birini? Kaç çiçek? Kaç meyvenin özü?

    Kış! Kış! Kovamıyorum hatıralarımı gagalayan kargaları. Kargalar benden de, hatıralarımdan da yaşlı. Ulu akıllarıyla kırıp buz tutmuş zihnimi, çocukluğumdan kalanları acele acele yutuveriyorlar. Kış! Kış! Saklansın bu kış. Karpuz dersem çık, portakal dersem çıkma!

    İşte bu, benim yeni yıl korkum. Bir yaş daha almak istemiyorum. Yok, yok doydum. Zaten tok gelmiştim. Daha fazla yaş almak istemiyorum. Kartpostallardaki gibi kışları seviyorum ben. Bir yanımla hâlâ kartpostal çocuğuyum. Gümüş simli ağaçların dibinde, parlak ambalajlarıyla gözlerimi kamaştıran kartpostallar… Besili göbeğinden, ağarmış saçı ve sakalından, dolgun yanaklarından çocukça umutlar dağıtan Noel Baba… Sana hiç itimadım kalmadı bil. Adına yakışır biçimde yıktın çocukça hayallerimi. 

    No-el! No-el! 

    Tamam ellemiyorum, sadece uzaktan bakıyorum hayata.

    Her yeni yıl arefesinde böyle olurum ben. Evet bu benim hikâyem. Bu bir yeni yıl hikâyesi. Öncelikle içimden geldi ve hepinize aynı kartpostallardan yollamak istedim. Beğendiniz mi geyiklerin rengini? Ben yaptım. Kırmızım bitmiş de, boyayamadım No-el Baba’nın şapkasını. Ellerinizi üzerinde gezdirince simler elinize çıkıyor biliyor musunuz? İsterseniz yanaklarınıza sürün benim gibi, çok neşeli değil mi? Şimdi arkanıza yaslanın. Işıkları da kapatalım. Yo, hayır! zaten elektrikler kesilecek. Yoğun kar yağışı… Hep böyle olur. Olsun mumumuz var. Haydi. Üç, iki, bir…

    Bizim kasabamıza kış erken gelirdi. Balkanlar’dan gelen soğuk hava dalgası uzun süre bölgeyi esir alır, yeterli fidye ödenmediği için de bizi yaza teslim etmezdi. Hani dünyadaki tüm ayıcıklar gelse ve uykuya  dalsa “Uykumu alamadım.” demeye utanırdı. Soğuk, doğma büyüme buralıydı. Saçaklardan süzülüp biriken karlar evlerin kuzey yönünde kolaylıkla erimediğinden, annelerimizden izinsiz aldığımız faraşlarla kendimize minik iglolar açardık. İçlerine inşaatlardan aşırdığımız tuğlalardan koltuklar yapar, şişelere kardelenler koyup kar evimizin iç mimarisini de tamamlardık. İki üç saat sonra eldivenlerimiz artık amacına hizmet edemez olur, alıp verdiğimiz soluğun buharı atkılarımızda minik sarkıtlar yapardı. Eve gitmemiz için oldukça ikna edici sebepler lazımdı ve çizgifilm bu sebeplerden en tesirlisiydi. İçeri grince işittiğimiz azarlar yüzümüzde kızartacak yer bulamazdı. Soğukla pişmiş vücudumuzun her yeri zaten  alev alev yanardı. Kuzinenin yanında kıvrılıp, közlenen patatesleri koklaya koklaya kendimizi uykunun tatlı kollarına bırakırdık. 

    Her yeni yılda babam çeşitli çerezler ve meyveler alırdı. Annem akşam için tavuk pişirir ve yanına da pilav yapardı. Tavuklar anneannemin kümesinden sofralarımıza gelen obezlerdi. Öyle şişmanlardı ki yattıkları yerden yemlenirlerdi. Öyle çok yatarlardı ki, alt taraflarındaki tüyler dökülür, tatlı pembe derileri görünürdü. O gecenin ait olduğu kültürü, dini, neden kutlandığını bilmemekle birlikte bunları merak etmez, sadece o akşamın eğlenceli saatlerine ayarlardık çocuk aklımızın alarmını. Çünkü babam o gün erkenden eve gelirdi. Annem kuzinenin üzerine taşırdı tencereleri. Lacivert, beyaz çiçekli sofra bezini serer, derin çatlaklı hamur sofrasını üzerine yerleştirir, onun üzerine de siniyi koyup mütevazi kutlama soframızı kurardı. Babam beni sırtına bindirip at gibi koştururken kardeşim “Sıra bende, sen çok bindin” diye ağlamaya başlardı. Her annenin yemeği kendi çocuğuna lezzetlidir ya benim anneminkileri eminim bütün çocuklar çok beğenirdi. Sofra bezini neredeyse boynuma kadar çekerdim en çok aferini kazanmak için. O tahta sofrada sadece yemek yenmezdi. Ödevlerimi yapmam için de onu koyardı orta yere annem. Silgi parçaları tahtalarının arasına doldukça kalemimin ucuyla çıkarmaya çalışırdım. Bu defa da kalemin ucu kırılıp kalırdı orada. Üstelik yeniden yazabilmem için kalemi anneme götürmem gerekiyordu. Çabuk tükenmesin diye annem kalemtıraşı bize vermez kalemlerimizi kendisi açardı. O küçük siyah kömür parçası yemek yerken sırıtırdı bana tahtaların arasından. 

    Annem tavuğun butlarından birini babamın tabağına koyardı.  Diğer budunu da kardeşimle bana pay ederdi. Anne sen yemeyecek misin dediğimizdeyse “Ben tavuk sevmem” derdi. Yemeği çarçabuk yerdim ki sıra çilekli pudinge gelsin. Sonra da sabırsızlıkla tombala oynayacağımız zamanın gelmesini beklerdim. Ama hemen hemen her yılbaşı gecesi öyle çok kar yağardı ki elektrik kesilir ve oyunlarımız yarım kalırdı. Tahta sofra bu defa üzerine dikilen mumların gözyaşlarına siper ederdi kendini. Sobanın yanındaki minderde bağdaş kurardı babam sırtını duvara yaslayıp. Onun kucağında, mumun arada hızlı ve titrek arada hiç sarsıntısız alevini izleyerek uyuyakalırdım. Küçük ayrıntılardan kocaman mutluluklar yakalayan bir çocuktum ve bu yüzden en güzel ve en yeni yıllar hep bizim evimize gelirdi. 

    Babam her yeni yıl haftasında dört tane çeyrek bilet alırdı. Arkalarına isimlerimizin baş harflerini yazardı. Elektrikler kesilince hayaller kurar ve mumun cılız ışığında birbirimizin yüzünü zar zor seçerek hayallerimizi anlatırdık sırayla. Annem hep otomatik çamaşır makinesi almak isterdi o parayla. Kaldı ki fabrikasını alabilecek kadar yüklü bir ikramiye verdiğini de bilirdi. Tatminkâr  Anadolu kadını işte… İşim görülsün de fazlası lazım değil diyenlerden. Haksız da sayılmazdı hani. Merdaneli makineye iki kere elini sıkıştırmıştı. Pazar günleri bize banyo yaptırır, sobalı odadan çıkmamamızı tembihler, kendisi akşama kadar buz gibi banyoda çamaşır yıkardı. İşi bittiğinde elleri bileklerine kadar öyle kızarırdı ki ilk bakışta derileri yüzülmüş zannederdim. Bu yüzden annemin en büyük hayali otomatik çamaşır makinesiydi. 

    Babam küçük kasaba esnafıydı. Küflü, basık bir dükkâna kira ödemekten epeyce yakınırdı. Bu yüzden onun hayali hep bir dükkânının olmasıydı. İşe hep bisikletle gidip geldiğinden, çocuk kalbimle onun araba hayali kurmadığını duyunca şaşırırdım. Ne bilirdim ki hayallerinde bile önceliğinin bizi geçindirmek olduğunu. Küflü de olsa, basık da olsa o dükkânın kiracısı değil, sahibi olmaktı hayali. 

    Kardeşim henüz birinci sınıfa gidiyordu. Sınıf arkadaşlarının arasında kasabanın varlıklı ailelerinin çocukları vardı. Kiminin on sekiz vitesli bisikleti, kiminin robota dönüşen oyuncak arabaları… Zor olmuyordu kardeşimin hayallerini tahmin etmek. 

    Benim hayalim… Hep bir odam olsun istiyordum. Dolabım, kitaplığım, karyolam, tabanı taş olmayan bir ev… Muşambanın üzerine iki kat halı sersek de ayaklarım çok üşüyordu. 

    Ertesi gün gazeteden bakardık biletlerimizin durumuna. Elbette hiçbirisine ufacık da olsa bir ikramiye isabet etmezdi. Hiç üzülmezdik. Bizi asıl eğlendiren, o gece karanlıkta ben babamın, kardeşimse annemin kucağında otururken kurduğumuz hayallerdi. Biz bir arada olmayı en büyük ikramiye bellemiştik. 

    O yıl, bize mutluluk getirmedi.  On iki yaşıma girmiştim. Annemle babamın biz uyurken ettiği sohbetlerin konusunu daha iyi kavrayabiliyor, irdeleyebiliyor dahası kavradıkça da gizliden dinlemek için uyuyormuş gibi yapıyordum. Soba sönmeye meylettikçe çıtırtısı azalıyor, babamın sesi ve annemin hıçkırıkları daha net duyuluyordu. Babam gitmek diyordu. Annemse “Nasıl dayanırız, ya başaramazsan” diyor ve büyük ihtimalle hırkasının kolunu ısırarak ağlıyordu. Sesi mukavva bir kutunun içinden konuşuyormuş gibi geliyordu. Yastığı ısırarak ağlamayı annemden öğrendim. Ben büyüyünce sessizce ağlayacağım.

    Bir hafta sonra karne günüydü. Koşarak eve geldiğimde annemi şişmiş gözlerle buldum. Babam gitmişti. Hem de beni öpmeden… Karnemi görmeden… Kardeşimle kapının önünde el ele tutuşmuş birer heykel gibi duruyorduk. Ağlayabilen ama ses çıkaramayan heykeller… Mecburmuş… Neden? Yağımızla kavrulamıyormuşuz artık. Yağımız mı bitmiş? Büyüdüm evet ama bu sizin her dediğinizi anlayabileceğim anlamına gelmiyor. Hem, nereye gitti? Çok uzak… Yürüyerek gidilemeyecek kadar mı? Karnemi gösterip geri gelsek… Ben büyüyünce anlaşılmaz kelimeler kullanmayacağım. 

    Bu kasaba, demiş “Çocuklarıma bir şey vermez. Büyüdüklerinde ne olacak? Oğlan kahvehaneden çıkmayacak, kız okumak istese okul yok. Okul olsa yolu yok, yol açılsa para yok. Sizin için… Ne kazanırsam yollarım. Sonra… Sonra yanıma alacağım üçünüzü.” Yanı neresi? Hemen koşup coğrafya kitabımı getirdim. Göster anne neresi? Baş parmağımla serçe parmağımı koydum iki nokta arasına. Bir karıştan fazla… Uçakla çabuk gidilirmiş, otobüsle bir günden fazla… Keşke dedim, piyango biletim olsa. Biletimden uçak çıksa… Bütün biletler uçak bileti olsa… Ayaklarım üşüsün razıyım anne, vazgeçtim tahta tabanlı odadan.

    Kış… Artık eğlenceli geçmiyordu. Babam sık sık para gönderiyordu, sıkça telefon ediyordu. Annem telefonu bize verirken “Ağlamayın ve iyi olduğunuzu söyleyin” diyordu. Yalan büyük günahtır diyen annem şimdi bize yalan söyletiyordu.

    Ben büyüyünce yalan söylemeyeceğim!

    İlk bahar da geldi gitti. Yaz o sene ayağını sürüdü. Uyuşuk, üşengeç adımlarla yürüdü hayatlarımızın fay hattında. Ama bir teşekkürü de hak etti. Annem o yaz hemen hemen hiç para harcamadan sağladı geçimimizi. Bahçeye bolca sebze dikti. Toprak, babamın emanetlerini çatlatana kadar doyurmak için genişletti rahmini. Doğurdukça doğurdu. Doyurdukça doyurdu. Evin altındaki kömürlüğün bir yanını soğuk hava deposu gibi kullanırdık. Annem oraya birkaç çuval soğan ve patates stokladı. Takasla birkaç çuval da un aldı. Öyle sevinçliydi ki… Ama iki çocuk vardı ve karınlarını doyurmakla iş bitmiyordu. 

    Yine kış geliyordu işte. Dağdan, taştan, uçan kuştan, düşen her yapraktan haber ediyordu gelişini. Göz dağı veriyordu göz göz dağlanmış ruhuma.  Kış annemin yaptığı hesapları bozuyordu. Yazın esrikliğine olan inancımızın faturasını oldukça kabarık kesiyordu. Eski insanlar, yaz çok uzun ve sıcak geçerse kış ılıman olur derlermiş. Kış, kadim ezberleri bozarak geliyordu. 

   Yeni senenin gelmesine daha bir aydan fazla vardı ve biz yakacağımızın hemen hemen yarısını kullanmıştık. Annem depoya koyduğu patateslerden akla gelebilecek tüm yemekleri yaptı. Hani tatlısı yapılmaz ya, annem onu bile icat edecekti neredeyse. Soğanlara dikti umudunu. Soğanlı yumurta, soğanlı ekmek, soğan çorbası, közlenmiş soğan… Unumuz bitince sadece soğan… Bir akşam sobada ısıttığı ekmeklere kalan son yağı sürüp bize verdi. Bardaklarımızda sadece şekerli su… Kardeşim itti ekmeği “Yemeyeceğim artık bunu!” Annem tüm o ulvî sabrı ve sevecenliğiyle ekmeği kardeşime yeniden uzattı :

    “Farz et ki içinde pirzola var!”

    Hâlâ çok severim arada sırada yavan ekmek yemeyi. 

    Aksilikler üst üste geliyordu. Yeni kitaplar almam için öğretmenim liste vermişti. Büyüdüğümüz için kıyafetlerimiz ve ayakkabılarımız olmuyordu. Babam çok fazla para gönderemiyordu. Kış olanca hıncını üzerimize bembeyaz kusuyordu. Annem hırkasını ısırarak daha fazla ağlamaya başladı geceleri. Hırkası bile acı çekiyordu. Bir gece dayanamayıp yatağımdan kalktım, onun koynuna girdim. Bir süre konuşmadan sadece sarıldık. Sonra usulca:

    “Anne neden?” dedim. 

    Nedenini sorduğum şeyi biliyordu. Daha sıkı sarıldı bana ve yatağın içinde Eyüp Sultan’ı anlattı. Derdini terbiye eden, sabrını çelik sularda çekiçleyip bileyen Eyüp Sultan’ı… Yarasından düşen kurdu “Ben senin rızkınım” diyerek düştüğü yerden alıp tekrar yarasına koyan Eyüp Sultan’ı…

    “Sabır… Sabır çok güzel bir şeydir” dedi. 

    Ben de büyüyünce Eyüp Sultan olacağım.

    Kışla annem amansız bir savaşa girdiler. Onun ölüm emrine isyan etti annem. Sabrıyla, aklıyla, inancıyla ve dahası annelik kuvvetiyle…

    Önceleri bir iki tane el işi yapmakla başladı. Sonra dikiş makinesini kurdu odanın ortasına. Çeyizlik örtüler, damatlık bohçalar, dantelalı yastıklar, fırfırlı bluzlar, karyola etekleri, vitrin takımları… Kim ne istiyorsa dikti usanmadan. İğne kumaşa her batıp çıktığında bizim hayatla ve birbirimizle olan bağımız da sağlamlaşıyordu. Acıya çift dikiş karşı koyuyorduk. Kış dışarıdan, annem içeriden taarruz etti. Vermem kalemi dedi annem, teslim olmam dedi.

    Büyümek, hacmin artması anlamından daha fazlasıymış meğer. Sonradan anlıyor insan. Kumaşa emreden ellerini izlerken gözüm takıldı :

    “Anne yüzüğün nerede?”

    “Bulaşık yıkarken çıkarmıştım da…”

    Koştum baktım, yoktu. Çok ağladım. Utanmadan, saklamadan ağladım.

    Büyüyünce anneme yüzük alacağım !

    Ertesi gün yeni yıldı. Babam yine olmayacaktı aramızda. Annem dimdik duruyordu. Yeni yıl için aynı hazırlıkları yaptı. Pilav yaptı. Tavuk pişirmemişti. Babamın gidişinden birkaç hafta sonra anneannem ciddi bir hastalığa yakalanmış ve başka bir şehre dayılarımın yanına gitmişti. Bu yüzden tüm hayvanlarını da satmıştı. Çerezimiz de yoktu. Portakal vardı birkaç tane. Ve piyango biletleri… Dört tane… Arkalarında baş harflerimiz yazılı. Bir yüzükle hayaller satın almıştı annem bize. Sofraya yine dört tabak koyduk. Biz sofraya hep dört kişi bağdaş kurduk. Her şey eskisi gibi ve aynı güzellikteydi. Elektriklerin kesilmesi bile… Mumun yanışı, karanlıkta hayal kurmak…

    Ama, dedi annem “Bu defa kimse hayalini diğerine söylemeyecek anlaştık mı?” gülümseyerek onayladığımızı belli ettik. Annem loş yer sofrasının üzerinde portakal kabuklarından değişik şekiller yaptı. Bir portakal kabuğunu mumun alevine sıktı. Alev coştu, parladı. Bu kardeşimin çok hoşuna gitti. Ne de olsa bir yakıt keşfetmiştik. Bir çocuk için küçük keşifler, Amerika’nın keşfinden daha önemlidir. Küçük Colombo, mum eriyene kadar devam etti bu oyuna. Sanırım büyüyünce kâşif olacak. 

    Her sene olduğu gibi yine biletlere ikramiye çıkmamıştı. Benimki hariç… Benim biletime büyük ikramiye çıkmıştı. Kurduğum hayal, benim ikramiyemdi ve gerçek olmuştu. 

    Babam gidişinden üç sene sonra işini büyütmüş ve yerini sağlamlaştırmıştı. Güzel bir ev kiralamış, birkaç aylık kirasını da önceden ödemiş, bize de yol ve nakliye parası göndermişti. Benim biletimden bana babam çıkmıştı. O gün yine büyüyünce ne olacağımı düşündüm ve buldum. Bu defa emindim ne olacağım konusunda. 

    Kış savaşı üç yıl sürdü. Annem beyaz ölüme tek başına galip geldi, hayal kurmayı hiç terk etmedi ve halâ tavuk eti yemiyor. Babam ona tam otomatik çamaşır makinesi aldı -aile olmanın kazandırdığı ikramiyeyle- artık annemin elleri derisi yüzülmüş gibi kızarmıyor. Ben büyüdüm, büyürken verdiğim bütün sözleri tuttum. İlk maaşımla anneme altın bir yüzük aldım. Kardeşim kendine ait bir iş kurdu. Her geçen gün kendini ve işini yeniden keşfetti. Babam hâlâ yıl sonunda dört tane piyango bileti alıyor. Arkasına da isimlerimizin baş harflerini yazıyor. Ben ne mi oldum? Ben büyüyünce bunları birilerine muhakkak anlatacağım demiştim. 

Ayşe YAZICI YAVUZ

TRABZON

Yazarın Diğer Hikayeleri