18 Mayıs 2022

Vatan! Özgürlük! Namus! Türk Milleti, hele de kadınlarımız için olmazsa olmazımızdır. Vatanı olmayanın ne özgürlüğü kalır, ne de namusuyla yaşayabilir. Tarih boyunca devletler yıkıp devletler kuran milletimiz, konargöçer yaşamanın vazgeçilmez koşulu olan, iş bölümü ve kadın erkek yaşayışında, nasıl ki eşitlikçi bir ilke benimsemişse; vatan kurma ve kurtarmada da daima yan yana mücadele vermiştir.

Türk tarihinde kadını, diğer toplumlarla karşılaştırdığımızda, ezilen bir figür olarak göremiyoruz. Tarih boyunca özgürlüğü ve vatan duygusunu, en çok öne çıkaran, analığıyla harmanlayan Türk kadını, çocuklarını yurtsuz bırakmamak adına, savaşta da hazır kıta idi. Anayurt, Anadolu, anavatan, ana sütü gibi ak pak kadınlarımızdır, önünde saygıyla eğildiğimiz.

Balkan Savaşlarıyla kan kaybı başlamıştı. Birinci Dünya Harbi’nden yenik çıkan Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi’nden sonra itilaf devletlerinin giriştiği işgal hareketlerine direnç gösterecek durumda değildi. Son yurdumuzun da elimizden alınma ihtimaliyle yüzleşiyorduk. Karanlık bir gece, Anadolu’nun üzerine çöreklenmişti. Ülkemiz adım adım işgal ediliyor, düşman elinin yettiği her mabede saldırıyordu. Yakılıyor, yıkılıyor, taciz ve tecavüzlerin ardı arkası kesilmiyordu. Savaştan, yorgunluktan, yokluktan bıkmış halk için bir çıkış yolu lazımdı. O ses gecikmedi; Mustafa Kemal ve bir avuç yurtsever yola koyulmuştu bile.  Elimizin kolumuzun bağlandığı, çarelerin tükendiği anda, bir ses yükseldi Atamızdan: “Kuvayi Milliye, namuslu bir insanın yastığının altındaki silaha benzer. Namusunu kurtarması için herhangi bir ümidi kalmadığında hiç olmazsa intahara yarar.” sözleri gizlice kurtuluş müjdesi bekleyen halk için müjde olmuş, kulaktan kulağa yayılıyor, çığ olup büyüyordu.

Düşman işgalinden uzak kalan bölgelerde halk, sıra kendilerine gelmeden çeteler kurmaya başlamıştı. Analarımız, bacılarımız boş durur mu? Vatan müdâfasına eşlerini, oğullarını göndermiş, yetmemiş kendileri de büyük bir cesaretle arkalarından yetişmişlerdi. Cephe gerisinde cephane hazırlayarak, cepheye taşıyarak, kıyafetlerini dikerek, aş pişirerek, hastalarını tedavi ederek mücadele ederken; bir yandan da tamamen üzerlerine kalan, tarım ve yiyecek teminini de sağlamaya çalışıyorlardı.

Anadolu; işgalin ardından kaynıyordu, hanımlar sessiz kalmayacak, vatanına sahip çıkacaklardı.18 Mayıs 1919 günü İstanbul Dar’ül Fünun’da İzmir’in işgalinin ve neler yapılması gerektiğinin görüşüldüğü toplantıda, Türk hanımları adına katılan kız öğrencinin, “Bizler sizin kadar, belki de daha fazla elemdeyiz. Yapılacak olan her türlü teşebbüse en sağlam bir imanla iştirak edeceğiz’’(1) demesi, damgasını vurmuştu.   

Ertesi gün ise; İstanbul Türk Ocağı Kadınlar Şubesi ve Asri Kadınlar Cemiyeti’nin birlikte organize ettiği mitinglerden Fatih Mitingi’nde Halide Edip Adıvar Hanım Efendi, “Müslüman Türkler bugün en karanlık bir gün yaşıyoruz. Gece karanlık bir gece fakat insan hayatında sabahı olmayan bir gece yoktur. Hep birlikte bu karanlık geceyi yırtıp aydınlık bir sabah yaratacağız. Elimizde topumuz tüfeğimiz yok. Fakat onlardan daha kuvvetli bir silahımız var. O’da Hak ve Allah’ tır. Top tüfek düşer yok olur. Hak ve Allah bakidir.’’ demiştir. 

Aynı gösteride Meliha Hanım ise “Ey Türk!.. Şu an ulu şeref yıldızın söndü. Fakat bu olurken çatırtısı cihanı sarsmalı ve insanlığı titretmelidir. Bizler kuvvetle iman ederiz ki; Yüce Allah’ ın inayetiyle buna müsaade etmeyeceğiz.’’ diyerek bunun önünü kadınlar olarak keseceklerini ifade etmiştir.(2)

Artık kurtuluş kalplerde filizlenmişti. İnanmış insanların önünde durulabilir miydi?  Kadını, erkeği Türk insanı için, ölümden öte yol yoktu.

Anadolu’nun çeşitli yerlerinde düzenli ordularla kurtuluşa yürünürken, Çukurova’da çetelerle yürüyecekti vatan savunması. Halk çoktan içten içe kaynamaya, çeteler kurmaya, planlar yapmaya başlamıştı bile. Mersin! Bir liman kenti. Stratejik önemi büyük. İşgalciler limandan askerlerini şehre indirirken, bir yandan da şehirdeki bir kısım Ermeniler taşkınlıklar yapıyorlardı. Şehirdeki Türk nüfus tedirgin, kara bir bekleyiş içerisindeydi. Dışarıdan gelen askerlerle mi uğraşsın, daha düne kadar komşuluk yaptığı ve bir anda düşman kesilen ayrılıkçı millet mensuplarıyla mı? İki bıçak arasında kalmıştı. Mehmet Akif’in şu sözleri ne de güzel özetliyordu her şeyi: “Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!”

Kurtuluş Savaşı’nda, Çukurova’da, Torosların zirvesinden kopan mücadele ruhu, çığ olmuşçasına sahile iniyordu. Fransızlara karşı, gönüllü müfrezeler tarafından güçlü bir direniş gösterilmişti. Kadınlarımızın desteği askerimize güç veriyordu. 6 Mart 1920 sabahı Emin Arslan komutasındaki Kuvayı Milliye Müfrezesi, geceyi Uzuncaburç’ta geçirdikten sonra yoluna devam ederken, “Özellikle bir şehit anası olan Arif Ağa kızı Gülsüm Teyze’nin omuzunda silahı ile müfrezeye katılması”(3) askerimize moral ve destek vermiştir.

19 Nisan 1920 günü yapılan İçme Savaşın’da Fransızlar geri çekilmek zorunda bırakıldı. “Geri köylerden gelen’’ 500 kadar, kadını-erkeği,  silahlı-silahsız halk, büyük bir heyecanla savaşa katılmış ve müfrezenin başarısına yardım etmiştir. Kadınlar, cephede dövüşen erlere yiyecek taşımışlar ve komutana verilecek her göreve hazır olduklarını söylemeleri üzerine müfreze komutanı “Sizler bu kuvveti bizlere verdikçe düşmanı yurdumuzdan kovacağımıza inanıyorum, sağ olunuz.”(4) demiştir.

22 Temmuz 1920’de yapılan Gudubes Savaşı’nda “Diğer savaşlarda olduğu gibi Ulaş Beyler’i ailesinden Emine Hatun ile savaşı duyan köylü kadınlar, su ve azık getirmek ve savaşanları teşvik etmek suretiyle milli görevlerini büyük bir feragat ve cesaretle yapmışlardır.’’(5)

15 Temmuz 1920 tarihli Bağlar Savaşında, mıntıka komutanlığı yapan Yarbay Şemsettin Bey’in (Tuğgeneral Tuğbay Salur) mektubundan bir bölüm: “Orası Çukurova değil, kahramanlar diyarıdır. Bunun ismini bu yolda tashih etmek en doğru harekettir. Ben burada bulunduğum müddetçe bu kahramanlara kumandanlık etmek için hiç zahmet çekmedim. Onlar ne için silaha sarıldıklarını biliyorlardı. Tarsus Bağlar Muharebesi’nde verdiğim emir mucibince hakikaten cephe gerisinde bulunan binlerce halk, silahı olanlar silahıyla, silahı olmayanlar bıçak ve sopalarıyla, bu muharebeye iştirak etmiş ve bunlara 60 yaşındaki Belenkeşlikli Hacı İshak Ağa kumanda etmiştir. Hacı İshak Ağa haremiyle beraber bulunduğu bu muharebede şehit olmuştur. Hacı İshak Ağa Eshabıkehif Tepesi yamacında medfundur. Eşi “Hacı İshak şehit oldu. Fakat Türk Milleti yaşayacaktır.” diyordu. Bu ilahi ses, hala kulaklarımda çınlamaktadır. Ayrıca bu savaşta Ulaş Beylerinden Emine Hanımın da diğer Türk Kadınlarıyla cepheye koşarak askere su dağıttığını ve mücahitlerin moralini yükseltmek için teşvik edici sözler söylediğini ve bu savaş boyunca cepheden ayrılmadığını takdirle anarız.” (6)

Mersin-Tarsus arasında yapılan savaşlardan birisinde, güneş havayı neredeyse nefes alınamayacak kadar ısıtmıştı. Savaşın kızıştığı günlerdi. Erlerin susuzluktan ağızları kurumuştu. Çünkü mataraları yoktu. Bu sırada bir kadının: “Vardım yiğitler. Dayanın kardeşlerim, su getirdim size!’’ diyen sesi duyulur. Gelen o günki ismiyle Köle Musalı, bugünkü ismiyle Nacarlı köyünden, Hacı Cabbar’ın kızı Gülsüm Bacı’dır. Dereden aldığı iki testi suyu, merkebinin üstünde getirmektedir. Erler kana kana su içerler. Gülsüm Bacı iki el de olsa düşmana silah sıkmak istemektedir. Belki böylece erlerin içini ferahlatan soğuk su gibi, onun da yüreği serinleyecektir. Fakat asker “Yabana atılacak kurşunumuz yok’’ diyerek bu isteği geri çevirir. Olayı izleyen müfreze komutanının işaretiyle, Gülsüm Bacı’ya izin verilir. İki el silah atan bacı, görevini yapmış olmanın huzuruyla köyünün yoluna koyulur. (7)

Tarsus’taki Müdafaayı Hukuk Heyeti’nin bir vazifesi de şehirdeki işe yarayan gençleri ve bilhassa asıl kuvvetlerin haricinde yedekte bulundurulan subayları; çetelere destek olmak amacıyla, işgalcilere hissettirmeden kaçırmaktı. Bir gece yine böyle dışarıya kaçırılacak bir gencin evinde konuşuluyordu. Rehberlik edecek köylü ve Kemal Şubesi’nin de bulunduğu toplantı esnasında, birden gencin annenin sesi duyuldu:

-Ya ben, ben ne olacağım?

Kendisine bakacak oğlundan başka kimsesi olmayan annenin bu sorusu haklı ve yerindeydi. Kemal Bey, bu anneyi tatmin etmek lüzumunu duydu:

-Valide, sen hiç merak etme! Evvel Allah bize emanetsin. Sana oğlunu aratmamaya çalışırız.

Türk annesi bu cevaptan alınmıştı. Kemal Bey’e şöyle dedi:

-İlahi Kemal Bey oğlum, ben boğazımı düşünmeyi çoktan unuttum. Bütün millet elinden geleni yaparken ben ne yapacağım demek istedim.

-Siz de Kuvayı Milliye’nin muzaffer olması, yurdumuzun kurtulması için cenabı Hakka dua edersiniz.

-Kemal Bey, Kemal Bey!.. Bu iş sade kuru dua ile olmaz. Biz çalışmazsak Allah’ın inayetine hak kazanamayız. Ben silah kullanmasını beceremem amma, hiç olmazsa cephede döğüşen çetelerin çamaşırını yıkar, yemeklerini pişirir, yaralarını sararım.

Bu anda oğlunun koruyucu sesi müdahale etti:

-Nasıl olur anne? Sen cephelerde yapamazsın, üstelik ayaklarında da sızın var.

Anne hırçınlaşmıştı. Sesi sert ve keskindir:

-Sen değil misin bana: “Anne! Bu defaki milletin kendi harbidir.’’ diyen. Millet kendi harbini kendisi yapar, genci, ihtiyarı, erkeği; malı mülkü ve bütün varlığıyla. Ben de gideceğim.

Ana oğul, dağa beraber çıktılar. (8)

26 Kasım 1920, Osman Muzaffer’in müfrezesi Karacadağ’da bulunduğu sıralarda verilen emir üzerine Çakırlı Köyü’ne gelmişti ki Eshab-ı Kehf Dağı’nda bulunan düşman kuvvetlerine taarruz edileceği bilgisi verildi. O günün gündüzü düşmanı oyalama ile geçti. Düşman dağı adeta kale gibi çevirmişti. İkinci gün akşam düşmanın tel örgüsünü açmaya muvaffak oldular. Tel örgüden sonra önlerine düşmanın iki metre yüksekliğinde daire şeklinde örüp içine sığındığı müstahkem mevki çıktı. Duvarın dibine kadar sokuldular, işte bu sırada Gözne-Korumlu Gök Mehmet duvara tırmandı. Fakat son hamleyi yapacağı sırada içerdeki düşman askerleri Gök Mehmet’in ellerini yakaladılar; kendi taraflarına çekmek istiyorlardı. Bu hengâmede Gök Mehmet’in sesi duyuldu: “Aman yetişin arkadaşlar, düşman beni içeri çekiyor.’’ Hem de kendini kurtarmaya çalışıyordu. Bizim erler de ayaklarından çekerek kurtarmak istedilerse de bir ara ses kesildi; düşmanlar Gök Mehmet’i süngüleyerek öldürmüşler ve alabildiğine müfrezeyi bomba yağmuruna tutmuşlardı. Bu durum karşısında Gök Mehmet’in mübarek cesedini alamadan çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Müfrezenin karargâhı olan Karacadağ köyüne geldiklerinin ertesi günüydü; evladını, Türk vatanının istiklal ve hürriyeti uğruna şehit veren Türk anası Gök Teslime karargâha gelmişti. Osman Muzaffer şehit anasını karşılayıp teselli etmek fikrindeydi. Fakat o teselli sözlerine fırsat bırakmadı. “Düşünme Muzaffer Bey, Mehmet öldü ise vatan sağ olsun!..’’ dedi. Türk anasının bu sözleri karşısında komutan, adeta kendi varlığından utanmıştı. Gök Teslime yanlarından ayrılmış ve bir ağacın gölgesinde Mehmet’inin aziz ruhuyla baş başa kalmıştı. Ana yüreğinin sonsuz ilhamıyla onun şu sözleri söylediği duyuluyordu:

Vatan uğruna kurban gittik şehit Mehmedim!

Evladını yetim bıraktın yiğit Mehmedim!

Bu vatan uğruna ölmek bizim borcumuz,

Atayın ruhunu şad ettin yiğit Mehmedim! (9)

Mersin’in Nene Hatunu olarak bilinen Safiye Ünlü Nine, Emin Arslan Bey’in Mersin Grubu karargâhında, Müdafaayı Hukuk Teşkilatında Hıdır oğlu Ali Efendi ve Karahıdırlı Hacı Mehmet (Özalp) efendinin yanında Vezir Efendi bölüğünde mücahitlerin yemeklerini pişirmek, savaşlarda çarpışanlara hizmet etmek, sularını taşımak gibi şerefli vazifeleri hakkıyla benimsemiş ve mücadele devam ettiği sürece yapmış bir mücahittir. (10)

safiye unlu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

               Çavuşlu Köyünden Safiye ÜNLÜ

Toros savaşını yapanların bir kaygısı vardı: Toroslar’ın bütün çocukları bu savaşa katılmayı gönülden diliyordu ve akın akın cepheye koşuyorlardı fakat silah yetişmediği için boynu bükük köylerine geri dönüyorlardı. Yine bir gün, Tarsus Müdafaayı Hukuk Heyetine seçildiği için grup karargahı ve Müdafaayı Hukuk merkezi olan Karatiken köyünden beri gelmeyen Ahmet Kahya köye yeni bir haber getirdi. Köyün delikanlılarından seçtiklerini müfrezeye katılmak üzere götüreceklerdi. Bu müjde, ince esen Toros yeli gibi bağırları okşamıştı. Savaşa gidemedikleri için yaslı olan delikanlıların yüzlerine renk geldi. Tosun 16 yaşındaydı. O da gideceklerin arasına yazılmak istiyordu ama daha önce savaş tecrübesi olanlar bile yeteri sayıda silah olmadığı için geri çevrilmişlerdi. Ne kadar silah, o kadar genç seçiliyordu. Ayşe(Anşa) hazırladığı çevreyi vermek için, türkü çağırarak cepheye giden delikanlılar arasında yavuklusunu göremeyince içi sızladı. Ona andaç olarak vereceği çevreyi gözyaşlarıyla ıslattı. Tosun’u artık görmek istemiyordu. Köyün delikanlıları savaşa giderken sevdiklerine “Sana düşman içinden nişan getireceğim’’ diyerek söz veriyorlardı. Sevdiği delikanlı savaşa gidemiyor diye küsen yok muydu sanki? Tosun, kendisini de askerlerin arasına alması için çavuşa yalvardı. Çavuş oralı bile olmadı. Müfreze kumandanı Veli Haşim Bey’e başvurdu, yalvardı, yakardı. Veli Haşim Bey onun bu yalvarışı karşısında büsbütün kırmak istemedi. Ellerinde fazla tüfek olmadığını, savaşan arkadaşlarına cephane, su, yemek taşıyabileceğini ilerde ellerine tüfek geçerse elbet bir çaresine bakılacağını ifade etse de Tosun ikna olmadı. Eli silah tutana silahsızlık zor geliyordu. Çaresizlik içinde bir o yana bir bu yana dolaşırken Bağlar İstasyonu önündeki top mermisi önünde nöbet tutan Fransız askeri gözüne ilişti. Arkasını döndüğü anda üzerine çullanmış sopayla kafasına vurmuş, yerde debelenirken de işini bitirmişti. Artık hem silahı hem de mermileri vardı. O hışımla Grup Kumandanı İsmail Ferahim Bey’i buldu. Olanları baştan sona anlattı. Oradakiler inanmakta zorlansa da elindeki Fransız silahı filinta ve mermiler her şeyi açıklıyordu. Kumandan yerinden kalkıp Tosun’u alnından öptü. “Var ol delikanlı! Bana armağan getirdiğin bu mermiyi Bozantı’ya, Tümen Kumandanı’na gönderecek, yaptıklarını yazıp sana istiklal madalyası göndereceğim. Filinta senin hakkındır, al!’’ dedi. Tosun istirahati hak etmişti, on beş gün izinle köyüne gönderildi. Tosun göğsünde kırmızı şeritli madalyası ile köyüne döndü. Ayşe’ye “Omuzumda alabilseydim sana gavurun topunu armağan getirecektim.’’ dedi. (11)

19 Mart 1920’de Başnalar köyünde, düşmanın muntazam kuvvetiyle ilk savaş yapıldı. Bizim kuvvetimiz kalede ve hakim noktada olduğu için, zayiat vermeden düşman çabucak alt edildi. Bu savaş ve bundan sonraki savaşlarda ateş hattındaki erlerimize içecek su ve yiyecek yemek taşıyan kafilenin öncülüğünü yapan ve Kuvayı Milliye’nin ilk Erçel’e geldiği gün onları karşılayıp sanki evlatları gibi boyunlarına sarılıp “Evlatlarım, kahraman kardeşlerim, düşmandan çok çektik. Allah Lillah aşkına bizleri gâvurlardan kurtarın ki sütlerimiz sizlere helal olsun. Korkmayın, bizler sonuna kadar sizlerle beraber çalışmaya yeminliyiz.’’ diyen kişi muhitinin ve köyünün sevilen hanımefendisi “Usta Elif’’ten başkası değildi. (12)

Savaşın en şiddetli zamanlarından birinde; genç bir kadın olan Çopurlu Köyü’nden Ayşe, sırtına çocuğunu bağlamış (hop etmiş), belinde beze sarılı yufka ekmek, bir elinde ayran bakracı, diğer elinde peştamala yerleştirilmiş pilav lengeri mücahitlerin arasında bulunduğum yere gelmişti. Silahsız olduğumu görünce komutan olduğumu anlamıştı. Getirdiklerini yanıma bıraktı. “Şunları yiyip içsinler” dedi. Bu sırada gözleri düşman tarafında olan bir fundaya takıldı. Yanındaki Takanlı Köyü’nden Mahmut çavuşun silahını elinden alarak o yöne iki el ateş etti. Kurşun isabet etmiş, düşman askeri boylu boyunca fundanın yanına uzanmıştı. Görevini yapmış olmanın haklı gururuyla kap kacaklarını toplayıp geldiği istikametten geri döndü. (13)

Almanya-Fransa savaşında, Verdun savunmasında namlı bir komutan olan Binbaşı Mesnil’in yolu, işgalci kuvvetlerin komutanı olarak Mersin’e düşmüştü. 26 Mayıs 1920 sabahı,  Binbaşı Mesnil, Pozantı’dan çıkıp Karageçit, Çamlıyayla, Gözne güzergahından Mersin’e ulaşmanın yollarını arıyordu. Hedefi sıkıştığı bu yerden kurtulmak ve destek kuvvetlerine ulaşabilmekti. Zira Kuvayı Milliye birlikleri kazandıkları başarı ile birliğini sıkıştırmışlardı. Araziye yabancı oldukları için yolda rastladıkları Kumcu Veli ve Hasan’ın eşi Hatice’yi de yanlarına alarak, kılavuzluk etmeleri karşılığında canlarını bağışlayacaklarını ve ödüllendireceklerini vadettiler. Hatice bir yolunu bulup ellerinden kaçtı ve Kuvayı Milliye birliklerine düşmanın gelmekte olduğunu haber verdi. Böylece 44 kişilik Kuvayı Milliye birliğimiz amansız çatışmalar sonucu kendilerinin en az 10 katı kalabalık olan Mesnil’in ordusunu esir almışlardı. Tarih artık bu cesur kadını Karboğazı Zaferi’nin Kılavuz Hatice’si olarak anacaktı. (14)

Savaşta kahramanlık gösterenlerin kayıtlarına ulaşmanın ne kadar zor olduğu malumumuzdur. Özellikle konu kadınlarımız olduğunda buna ulaşmak bir kat daha zorlaşmaktadır. Savaşın zor şartları, isim benzerlikleri, tarihi yazmak yerine yapmayı tercih edişimiz bu durum için önemli etkenlerdir. Köylerini savunmak için, ölümü bile hiçe sayarak yola dökülen insanların kayıt tutmak için ne zamanı ne de imkânı vardı. Elimizdeki kayıtları mümkün olduğunca derlemeye çalıştım.

Çeteler, şimdiki zamanda anlamı olumsuz olsa bile o zaman hayat kurtaran iksir gibiydiler. Osmanlı ordusu zapturapt altındaydı. Düzenli ordular cephelere dağılmıştı. Dışarıdan gelen işgal güçleri, içeride ayrılıkçı milletlerin kimi mensupları, halkı nefes alamaz hale getirmişti. Bekleyecek zaman değildi. Bu dönemde halkın içinden, ailesini, namusunu korumak için kurulmuş olan çeteler ilk fırsatta orduya katılmıştır.

Kuvayı Milliye, dağlardan kopan bir çığlıktır, çığ olup Çukurova’ya inen. Bu kötü günlerde kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla her nefer bir arslan kesilmişti. Kadınlarımız da tarihte eşine az rastlanır bir kahramanlık göstermişlerdi. Anadolu’nun yiğit anaları yollarını gözledikleri yavrularının, bir ömür tüketmek isteğiyle yola çıktıkları erlerinin, bir bir şehadet haberlerini alıyorlardı. Öylece oturup beklemediler, karalar bağlamadılar üzerlerine düşen göreve gözlerini kırpmadan koştular.  

İşgal güçleri ülkemizi bölüşecek kadar gözlerini karartmıştı ama hesaba katamadıkları bir güç vardı: Türk Halkı! Kadını, erkeği, çocuğuyla özgür ruhlu, cesur yüreklerdi...

Eğer kadınlarımız sessizce evlerinde oturuyorlarsa, orada bağımsızlığımızı tehlikeye düşürecek bir mevzu yok demektir. Aksi takdirde her yiğit Türk kadını üzerine düşen görevi yapmak için, tıpkı tarihinde olduğu gibi, vazifeye atılmak için bir an bile tereddüt etmeyecektir...

 

KAYNAKLAR 

(1) İstiklal Harbi Gazetesi, 19 Mayıs 1919, No: 5, s. 1; Arıburnu, 1975, s. 10.

(2) Atalay, 2019, s. 10-11.

(3) Kurtuluş Savaş’ında İçel Tarihini Yazma Komitesi, 1971, s. 140.

(4) Kurtuluş Savaş’ında İçel Tarihini Yazma Komitesi, 1971, s. 205) (Sarıhan, 2007, s. 219.,

(5) Kurtuluş Savaş’ında İçel Tarihini Yazma Komitesi, 1971, s. 230.

(6) Kurtuluş Savaş’ında İçel Tarihini Yazma Komitesi, 1971, s. 244.

(7) Kurtuluş Savaş’ında İçel Tarihini Yazma Komitesi, 1971, s. 233.

(8) Kuvayi Milliye Dergisi, Temmuz 1958, sayı:3 s. 18.

(9) Kuvayi Milliye Dergisi, yıl:6, Ekim 1965, s.16-17-18.

(10) Kuvayi Milliye Dergisi, Haziran 1958, sayı:3 s.18.

(11) Kuvayı Milliye Dergisi, yıl:3, Mart 1961, sayı:36, s.11-12-13-14.

(12) Kuvayi Milliye Dergisi, yıl:4, Temmuz 1964, sayı:47, s.13.

(13) Kuvayı Milliye Dergisi, Ocak 1970, sayı:113, s.19.

(14) Yıldırım, 2013, s. 224-226.

 

KAYNAKÇA ve İLERİ OKUMA TAVSİYESİ

ATALAY, A. (2018.) Basına Göre; Cephe Gerisi ve Cephedeki Faaliyetleriyle İstiklalin Kadınları, Ankara: Kömen Yayınları.

AY, T. (1934), İkinci Kanun 5 Adana Mersin Kurtuluşu, İstanbul: Bankalar Matbaası.

BECERİKLİ, U. (2019), Karboğazı Zaferi, İstanbul: Destek Yayınları.

BEKTAŞ, İ. (2017), Milli Mücadele’nin Cesur ve Kayıp Kadınları, İstanbul: Erdem Yayınları.

BOZKURT, İ. (2012), Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Mersin Tarihi (1847-1928), Mersin: Mersin Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları.

ÇİFTÇİ, A. (2009), Milli Mücadele Döneminde Mersin ve Havalisinde İz Bırakanlar, Mersin: Bizim Grup Basımevi.

DURU, K. (2011), Milli Mücadele’de Tarsuslu Kadınlar, Mersin: Tarsus Kadınlar Derneği.

GÜNERİ, M. (1964), Kahramanlar Ordusu, İstanbul: Türkiye İş bankası Kültür Yayınları.

İNAN, A. (2020), Kurtuluş Savaşında Türk Kadını, Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Kurtuluş Savaşı’nda İçel Tarihini Yazma Komitesi, (2005), Kurtuluş Savaşında İçel (Mersin) Mersin: Baha Matbaası.

ÖZSOY, O. (1999), Kurtuluş Savaşı’nın Perde Arkası, İstanbul: Aksoy Yayıncılık.

SARIHAN, Z. (2010) Kurtuluş Savaşı Kadınları, Ankara: Cumhuriyet Kadınları Derneği Yayınları.

ŞALVUZ, İ. (2002), Kurtuluş Savaşı’nda Kahraman Çukurovalılar (Adana, Tarsus, Mersinliler) Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları.

TEK, H. (2019), Namus, İstanbul: Kesit Yayınları.

YILDIRIM, C. (2015), Milli Mücadele Döneminde Mersin 1918-1922, Mersin: Mersin Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları.

YILDIRIM, Halil İ. (2013), İşgal ve Kurtuluş Günlüğü Kurtuluş Savaşı’nda Mersin ve Tarsus, Ankara: Berikan Matbaacılık.

 

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden