1 Mart 2021

Edebî metinlerde yerelden evrensele uzanmak çabasına verebileceğimiz en doğru adlandırma “kendi kaynaklarımızdan beslenme”dir. Kendi kaynaklarımızdan ne anlayacağız? Türk mitoslarından Türk tarihine, Türk folklorundan Türk şehir kültürüne her şey bizim kaynaklarımızdır. Türk bilimi, Türklerin dinî tecrübeleri, taşramız ve merkezimiz, İslâm öncesi ve İslâm sonrası bütün yaşantılarımız bizim besin kaynaklarımızdır. Romancının, hikâyecinin, şairin, tiyatro ve senaryo yazarının ufku, zekâsının kıvraklığı, olgulara farklı bakabilmesi, gözden kaçan ayrıntıları yakalayabilmesi gibisinden hamleler edebî metnin gücünü ve derinliğini yönlendirip şekillendirecektir.

Hilmi Ziya Ülken şöyle der: “Wagner bütün operalarını Almanların Nibelungen destanlarından çıkarmıştır. Goethe’nin Faust’u eski Alman halk masallarından biridir.”

Görüldüğü üzere biz okurlar Faust’u belki de yalnızca ve yalnızca Goethe’nin estetik hayal gücünden fışkırmış bir anlatı sanmaktayızdır. Oysaki Faust’un Alman folkloruna yaslanan kökleri bulunmaktadır.

Hermann Comte de Kayserling der ki: “Her fert tâ bidayetten itibaren zamanın damgasını taşır. Kültürün mühim bir kısmı doğuştandır.”

Yani biz yazar olarak bütünüyle günümüzü anlatan çağdaş bir roman yazmakta olduğumuz kuruntusuna kapılsak bile gelenek bizim peşimizi asla bırakmıyor. Sizlere bu dersleri veren ben, romanlarımı kurgularken, kimi zaman aynı anda kimi zamansa parça parça olarak kâh Dede Korkut üslûbunu kâh Ahmet Mithat Efendi’nin tarzını düşünüyorum. Orhun Yazıtlarını inşa edenler şimdi benim yerimde bilgisayar başında bulunuyor olsalardı nasıl düşünürler, nasıl kurgularlar, nasıl bir üslûp tercih ederlerdi diye hayal âlemine dalıyorum. Geçmişten beslenmek bence budur veya böyle olmalıdır. Biz kendi kaynaklarımızdan beslenmeyi de biraz yanlış anlıyoruz. Metinlerimizin içine üç beş hadis serpiştirmek ya da Dede Korkut’tan güzel sözler sokmakla geleneğe sahip çıktığımızı sanıyoruz. Dede Korkut’tan bir vecizeyi metnimize yerleştirmek yerine o vecizenin ruhundan bir roman veya hikâye çıkartmayı düşünemiyoruz. Yine kendi yazarlık tecrübemden bir misal vereceğim: Zemheri Kuyusu adlı romanımın ilk sayfasında “Ben  kırık  ve  harap gönüller  katındayım.” mânâsına gelen bir hadis yer alıyor. Zemheri Kuyusu’nun ruhu da zaten bu Hadis-i Şerif’e dayanıyor. Yani diyebilirim ki bir hadisten bir hacimli roman çıkartmışımdır. Dindar olsam da olmasam da kendi milletimin değerlerinden beslenmek hakkım ve görevimdir. Kendi kaynaklarımızı ancak bu şekilde işleyebiliriz. Goethe’nin eski Alman halk masallarından bir Faust çıkartması gibi.

Diğer türlüsü, efendim ben Şeyh Galib’ten metinlerarasılık maksadıyla bir alıntıda bulundum diyerek kendi kaynaklarımızdan beslenmiş olmuyoruz. Orhan Pamuk “Kara Kitap” adlı romanını Şeyh Galib’in “Hüsn ü Aşk” adlı mesnevisinden esinlenerek kurgulamıştır. Azerbaycan’ın meşhur kültür adamı Elçin ise “Mahmut ile Meryem” adlı romanını yine aynı adlı halk hikayesinin ana konusuna sadık kalarak yeniden işleyip romanlaştırmıştır. Meselâ ben de bilhassa İstanbul halk hikâyelerinde çokça karşımıza çıkan Hançerli Hanım karakterini kendi romanımın konusuna uyacak şekilde epeyce değiştirerek kullanmışımdır. Halk hikâyelerindeki Hançerli Hanım kötü karakterli bir kadınken ben kendi romanımda onu dışarıdan bakıldığında kötü görünen fakat yakından bakıldığında iyi olduğu anlaşılan bir karakter olarak yansıttım. Dede Korkut uzmanı olarak tanıdığımız Azerbaycanlı Kemal Abdulla ise “Eksik El Yazması” isimli postmodern romanında Dede Korkut Hikâyelerindeki kahramanları tersine dönüştürerek, çarpıtarak bambaşka bir bakışla yeniden oluşturmuştur. Dede Korkut evreninde iyi huylu bildiğimiz Bamsı Beyrek “Eksik El Yazması” romanının dünyasında kötü huylu olarak okurun karşısına çıkmaktadır. Son bir örnek verirsem; Tatar edebiyatının usta kalemi Rabit Batulla “Cengâver Alp’in Kahramanlıkları” adlı romanında Tatar masallarını birbirine ulayarak siyasî bir kurguya yöneltmiştir. Bu romanın her sayfası bir masal gibidir. Daha doğru ifadeyle, romanı okurken düpedüz Tatar masalı okuyormuş algısına kapılıyorsunuz. Hâlbuki bu romanın örtük konusu işgalci Rusların Tatar Türklerine yönelik eziyetleridir. Roman kurgusundaki cengâverimiz bir Tatar yiğididir. Bu romandaki devler ve ejderhalar ise zâlim Rusları temsil etmektedir.

Demek ki halk anlatılarını olduğu gibi romanlaştırmak gerekmiyor. Tabii ki her yazar dilediğince yazmak hakkına sahiptir. Bununla birlikte yukarıda vermiş olduğumuz misaller yazarlık dersleri bağlamında bizlere yol gösterici özgün kurgu tecrübeleridir. Amerikalı romancı Stephen King’in “Yüzyılın Fırtınası” adıyla dilimize çevrilmiş olan romanı da yazarlık derslerine ilginç bir örnektir. Bu romanda Little Tall Adası sakinleri, kuzeydoğudan esen korkunç fırtınaya defalarca maruz kalmıştır ama bu sefer durum çok farklıdır çünkü ‘fırtına’ beraberinde çok daha kötü bir şeyi de getirmiştir. Getirdiği şey bir tür iblistir. Little Tall Adası sakinlerine musallat olan insan görünümlü bu metafizik varlık yüzünden adadaki kasabanın huzuru bozulmuştur. Stephen King’in bu romanının kurgusu neredeyse bütünüyle muhayyel olsa bile söz konusu insan görünümlü iblis figürü Amerikan taşrasındaki korku efsanelerinden bulunup çıkarılmıştır. Ve romanı okuyanlar (veya filmini seyredenler) kendilerine ister istemez şu soruyu yönelteceklerdir: Little Tall Adası sakinlerinin bir kısmının geçmişi karanlıktır. O insan görünümlü iblis geldiğinde ada sakinlerinin geçmişindeki karanlık noktalar bir bir açığa çıkıyor. Şu halde o iblis bu günahkâr adayı cezalandırmak için mi gelmiştir? Ve yoksa gerçek kötülük ya da gerçek iblis biz insanların içindeki kötülük eğilimi midir?

İşte bizlere kurmaca görünen ama aslında diğer taraftan baktığımızda hiç de kurmaca olmadığı hissi veren romanları farklı ve aykırı bakış açılarıyla okuyabilirsek nitelikli okur durumuna sıçramış oluruz. Aynı durum yazarlar için de geçerlidir. Bir yazar neyi niçin yazdığını iyi kestirebilmeli, metnindeki unsurları hangi amaçlarla kullanacağını enine boyuna ölçmelidir. Biz buna “yazarın niyeti” diyoruz. Şurası da var ki yazarın niyeti ile okurun niyeti her zaman örtüşmez. Ve hatta çoğu zaman örtüşmez. Yazar eserini farklı niyetlerle kaleme almıştır fakat o yazarın sadık okurları dahi o eserden başka niyetler çıkartabiliyor. Buna da misal gösterelim: Diyelim ki yazarımız kendi romanında topluma önderlik eden güçlü bir kadın karakter koymuştur. Bazı okurlar bu güçlü kadın karakerin günümüzdeki bir kadın siyasetçi olduğunu zannedebilir. Halbuki yazarımız o güçlü kadın karakteri oluştururken gerçek hayattaki kadın siyasetçiyi aklının ucundan bile geçirmemiştir. (Başıma geldiği için bu örneği verdim). Bir başka romanımda suikaste kurban giden bir akademisyeni bazı okurlarım gerçek hayatta suikaste mâruz kalan meşhur bir akademisyen sanmaktadırlar.

İşte bu itibarla da bir metin karşısında hem yazar hem okur büyük nispette özgürdür. Hiç kimse yazarı da okuru da kısıtlayamaz ya da yönlendiremez. Eseri yeterince anlamamış bir okur arzu ederse o esere dair yazılmış çözümleme makalelerine bakarak kendisinin kısmen yönlendirilmesini göze alabilir. Biliyorsunuz ben George Orwell’ın 1984 adlı romanını kitap hacminde çözümlemeye çalıştım. Bu kitabımı okuyacak olanları kendi algılayışım nedeniyle 1984 hakkında kısmen yönlendirmiş oluyorum. Niçin kısmen? Çünkü okurlarım 1984’e dair çözümlemelerimin bir kısmına katılacaktır bir kısmını yanlış bulabilecektir. Şu halde yazarlar da eleştirmenler de (ve hatta edebiyat tarihçileri de) okurlarını yüzde yüz yönlendiremezler. Yazar, eleşirmen, kuramcı ve okur, kısacası herkes kendi imkânları nispetinde serbesttir. Kimsenin kimseye dayatmada bulunmaya hakkı yoktur. Meselâ ben önceden tanıdığım ya da yeni tanıştığım kişilere benim romanlarımı okuyor musun diye asla sormuyorum. Okuyor mu okumuyor mu bunu içimde merak edebilirim fakat açıkça sormaya cüretim yoktur. Neden yoktur bunun cevabını hepimiz gayet iyi bilmekteyiz. Birinci cevap, hiç kimse benim kitaplarımı okumak mecburiyetinde değildir. İkincisi, hem ülkemizde hem dünyada milyonla kitap varken okurların seçicilik haklarını çiğneyemeyiz. Herkes arzu ettiği yazarı veya kitabı okuyacaktır. Mekteplerdeki hocaların kendi öğrencilerine ders mâhiyetinde okuttuğu kitaplar ise bunun dışındadır.

Metin Savaş

Bu yazarın diğer makaleleri