29 Temmuz 2021

Levent GÜLTEKİN: İslámcılık, İslâm'ı da Yutan Bir Canavara Dönüştü

7 Eylül 2015, Nokta Haber

Konuşan: Fatih Vural

İslamcı camianın ve AKP’nin köklerini oluşturan toplumsal yapının bizzat içinden gelen Levent Gültekin, muhalif yazılarını ‘Şatafatlı Mağlubiyet’ adlı kitabında topladı. Gültekin bu yazılarla kendisiyle de yüzleşiyor ve “İslamcılar cennete gitmek için bütün toplumun hayatını cehenneme çevirdi. Bunda benim de katkım var” özeleştirisi yapıyor.

Yeni kitabınız Şatafatlı Mağlubiyet’te, Türkiye’deki İslamcılık ile İslam’ın ahlaki bağlamda birbirine tamamen zıt olduğunu öne sürüyorsunuz. Bu zıtlık nasıl ortaya çıktı?

Seküler bir ahlak olabileceğine dindarlar hiç ihtimal vermediler. Ahlak dediğimiz zaman akla sadece din geliyordu. Fakat inanç, İslamcılık adı altında bir ideolojiye dönüştürülünce başka bir şekil aldı. İslam’dan koptu. Bugün yaşananlar da bize gösteriyor ki İslamcılık, İslam’la alakası olmayan bir şey haline geldi.

Kazanmayı, zaferi, tahakküm kurmayı amaç edinmiş bir ideoloji… İslamcılık, İslam’ı da yutan bir canavara dönüştü. Son üç, dört yıla bakılınca İslamcılık, Cumhuriyet tarihinin en dramatik halini yaşıyor. İslamcıların İslam’a verdiği zararı düşünürsek, bütün dünya bir araya gelseydi böyle bir zarar veremezdi. Sadece Türkiye için değil, bütün dünyada farklı tonlardaki İslamcılık hareketleri İslam’ı yutan, yok eden bir hâl aldı. Bence yuttu da.

Seküler ahlakın, İslamcı ahlaka ters gelen yanları neler?

Ters gelmiyor aslında. Bence İslamcılığın bir ahlak anlayışı yok! Bu çıktı ortaya. “Adam, Allah’tan korkuyorsa çalmaz, haksızlık yapmaz, adam kayırmaz” diye bir ahlak anlayışı vardı. Şimdi anlaşıldı ki din ve dindarlık, insanları ‘adam etmeye’ yetmiyormuş! Din bir insana, bir ahlak anlayışı vermiyormuş. “Allah’tan korkmak” laftan başka bir şey değilmiş!

Bunu nerden anlıyoruz?

Türkiye’deki İslamcılar, iktidar olduklarında bütün sınavları kaybettiler. 40 yıl secdeden başını kaldırmamış bir insan, çok rahat bir şekilde hırsızlık yapıyor. Ülkedeki en önemli din adamlarından biri “Yolsuzluk hırsızlık değildir” diye akıl almaz bir fetva veriyor. Çünkü meseleye suç, ceza olarak değil, haram-helal penceresinden baktığı için yeni yorumlarla bu kavramların içini boşaltabiliyor.

İslam, herkesin ruhunda başka bir hâl alıyor. Böyle olunca herkes kendi yorumunca bir ahlak anlayışı oluşturdu. Milyonlarca çeşit Müslüman, milyonlarca çeşit Müslümanlık, yine bir o kadar da ahlak anlayışı var İslam dünyasında. Ama bu kendince ahlaklar, seküler ahlakla çatışıyor. Seküler ahlak, çok açık. Kuralları belli. Hırsızlık, suç ve günahtır. Bizde ise insanlar “Önce bir neden çaldığımı sor! Ben davam için çalıyorum” diyerek, hırsızlığı farklı bir yorumla tevile yöneliyor. “Adam kayırıyorum da sor bakalım niye kayırıyorum. Bizim arkadaşlarımız orada olsa çok daha büyük hizmetler yapar” diyerek, ahlak kurallarını alt üst ediyor.

EN BÜYÜK KIRILMAYI O GÜN YAŞADIM

Keza siz bu diyalogu THY eski Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu örneğinde de yaşadınız. Tam da bu noktada Ahmet Altan’ın bir ateist olarak serzenişi var: “Ben inançsızım; ama bir fıkıh âliminin ‘Yolsuzluk, hırsızlık değildir’ cümlesini, bana hiçbir şekilde izah edemezsiniz.” İnançlı insanların da bu bozukluğu tartışmadığı sürece kendi ahlaklarına kimseyi inandıramayacağını beyan etti.

Ben de hayatımın en büyük kırılmasını böyle yaşadım! Hamdi Topçu olayından bahsettiniz… Çalıştığım bir kurumda talepleri oluyor, ben de “Hayır” diyorum. O da bundan çok rahatsız. Ortak bir arkadaşımız, “Ben, Levent’i tanıyorum, ona da kefilim. Bir sorun görürsen, gel bana söyle” diyor.

Hamdi Topçu da “Bir yolsuzluk, suiistimal yapmayacağından şüphem yok. Ama biz arkadaşlarımızdan, gittikleri yerleri kâra geçirmelerini beklemiyoruz. Gittikleri yerlerde bizim arkadaşlarımızı korumalarını bekliyoruz” karşılığında bulunuyor. Burası devlet kontrolünde olan bir medya şirketiydi. Yani devletin malını arkadaşlarına peşkeş çekmekte bir beis görmüyordu.

O dönem bu ve benzeri talepleri görünce derin bir kırılma yaşadım. Çünkü bu insanlar kırk yıldır İslamcılık davasının içinde yetmişlerdi. Hepsi namaz kılan insanlardı. Hepsi güya peygamber ahlakı ile büyümüşlerdi. Bir anda o ahlak, o dini terbiye, o Allah korkusu kaybolmuştu. Sırf üç günlük iktidar uğruna!

ERBAKAN BOSNA PARALARINI OFF-SHORE DA BATIRDI

İslam’ı yorumlamanın pragmatik bir kullanımı söz konusu yani…

Bu yeni değil ama! Şimdi fark ediyorum! İslamcılığın özü bu zaten. Erbakan’ın off-shore hesaplarında 35 milyon doları batırdığı çıktı ortaya, kimse bir şey demedi.

“Faiz, haramdır” dediği halde…

Üstelik Bosna için topladığın paraları Kentbank’ın off-shore hesabına yatırıyorsun! Buna hiç kimse itiraz etmedi. İslamcı aydınlar içinde Erbakan’ın bu yönünü eleştiren tek yazı yazan yoktur! Üstelik bunca faiz karşıtlığına rağmen… Biraz da kol kırılır yen içinde kalır anlayışı hâkimdi.

Refah Partili belediyelerde, belediye başkanlarının ihalelerden komisyon aldığını bilmeyen yoktu. Hepimiz biliyorduk. Hatta kimden, kaç lira aldığını dahi bilirdik. Ama şöyle diyorduk: “Dava için alıyor.”

PARALAR ÖNCE DAVAYA, SONRA BANA!

Sahiden de dava için mi alıyorlardı?

Tabii ki hayır! Mantalite şöyle… Önce, dava için almaya başlıyorlar. Bir müddet sonra “E ben de bu davanın bir parçasıyım. Bu davaya hayatımı adadım. Ben alsam ne fark eder?” demeye başlıyorlar. Daha sonra da şöyle bir düşünce uydurdular: “Müslüman en iyi arabaya biner. En lüks şartlarda yaşar. Müslümana en iyisi yakışır.” O iyi yaşama kendilerini layık görünce, çizgi kayboldu.

“Bir lokma, bir hırka” inancı, para geldikçe çöküverdi…

Böyle olunca da İslamcılık, bir yolsuzluk hareketine dönüşüverdi!

KURBAN PARALARININ NEREYE GİDECEĞİNİ ERBAKAN BELİRLERDİ

Bütün bunlara ilk nerede, ne zaman tanık olmaya başladınız?

İlk tanıklığım, iki binli yılların başı… Erbakan’ın 28 Şubat darbesini yedikten sonra dökülmeye başladığı zamanlar… Ben de yirmili yaşlarımın başındaydım. Mesela Milli Görüş yurtdışında kurban topluyordu; ama o paralar kurbana gitmiyordu. Bunu da bana bizzat o parayı yurtdışında toplayanlar söyledi.

Erbakan Hoca’ya parayı teslim ediyorlar, Hoca anında “İnsanlar bunu hayır hasenat için verdi. Nereye gideceğine biz karar vereceğiz. Kurban gibi Bosna için miting yapmak da, şu binayı almak da, parti bayrağı bastırmak da bu davaya hizmettir. O zaman paraları buralara harcayalım” diye tevil yapıyor.

O paranın ne kadarını harcıyor? Bir kısmını. Erbakan’ın Beykoz’daki yalısını hatırlayın. Kurban parası geriye yalı olarak, Mercedes olarak döndü. Bunu o kadar içselleştirmişlerdi ki kimse bir şey söylemiyordu.

KANAL 7’NİN KURULUŞU BİR YOLSUZLUK HAREKETİDİR

Mesela, Kanal 7’nin bir yolsuzluk hareketi olduğunu herkes bilir. Kurulması, başlı başına bir yolsuzluk operasyonudur. 2000 yılında bunu yazdım, hiçbir İslamcı bir şey söylemedi.

Nasıl kuruldu Kanal 7?

Kombassan’ın Almanya’da para toplaması gerekiyor fakat Milli Görüş’ten izin alamadığı için para toplayamıyor. Erbakan Hoca izin vermezse para toplayamazlar. Nasıl yapacaklarını düşünürken, birisi bir formül üretiyor: “Haşim Bayram’a para toplama izni verin. O paranın şu kadarıyla bir kanal kuracağız. Şu kadarı sizin olacak. Şu kadarı bunun olacak, şu kadarı da ötekinin.” Hoca bu formülü onaylıyor. Oradan toplanan paralarla kanal kurdular. O kanal şimdi iki kişinin elinde. Bunu İslamcılar arasında herkes bilir; ama kimsenin sesi çıkmadı. Buna benzer onlarca örnek verebilirim.

YETİŞEN MİLYONLARCA AHLÂKLI İNSAN NEREDE?

Şöyle bir refleks geliştirmiş olabilirler mi; “Devlet bizi zaten yeterince eziyor. Bu ezilmeye karşı güçlenmemiz gerekiyor. Bunun için de önceliği finansmana ve kurumsallaşmaya vermeliyiz.”

İslamcıların elinde kurumsallaşmış, kalıcı hale gelmiş bir tane örnek var mı? Ben bilmiyorum. Bakkal usulü bir kurumsallaşma var. Esasında İslamcılar medeniyet projesinden bahsederler. Fakat nedense bu medeniyet tasavvurunda kafaları yalnızca parasal işlere çalışıyor.

Hâlbuki hayatın her alanına dair bir sözleri olması gerekiyordu. Sinemayla, sanatla, bilimle, edebiyatla, mimariyle alakalı mesafe kat etmeli ve hazırlıklı olmalıydılar. Fakat tüm bunları ıskalayıp sadece parasal işlere ağırlık vermeleri onları çok zayıflattı. İslamcıların yüz yıllık emeği nerede?

Otuz yıldır imam hatipler açık. Özel okullar açtılar, Kur’an kursları açtılar, milyonlarca insan yetiştirdiler. Nerede onlar? AK Parti döneminde 17-25 Aralık da dâhil birçok olayda, bir kişinin dahi “Ben bütün bunlardan çok rahatsızım” dediğini gördünüz mü? Bugün iktidarda o okullardan mezun olan insanlar var.

Yani İslamcıların yıllardır yetiştirdiği insanlar şu anda ülkeyi yönetiyor. Evet, bugüne kadar iyi, ahlaklı, namuslu insanlar yetiştirdik diyebilirler mi? Yetiştirdilerse nerede o insanlar?  Yüz yıllık emeğin semeresi bu açgözlü, kalitesiz insanlar. Asalet yok, terbiye yok, insaf bile yok.

“İSTİFAMI YAZAR MISIN?” DİYEN AK PARTİLİ, YİĞİT BULUT KESİLİVERDİ!

Orada akla iki seçenek geliyor. Birincisi, üst aklın elinde kendilerine dair bir koz olması. İkincisi de giderek büyüyen maddi imkânlardan mahrum olmak istemeyişleri.

Bir insan suç işlese bile haysiyetini onarabilir. Hukuk bize bu imkanı sunar. Fakat dinciler hukuk tanımıyor, bilmiyorlar. Burada iki grup var. Ben onları, ‘Erdoğanistler’ ve ‘Tayyipçiler’ diye ikiye ayırıyorum. Erdoğanistler, aslında ne olup bittiğinin farkında. Yolsuzluğun da farkında, ülkenin büyük bir felakete gittiğinin de…

Birçoğuyla konuşuyorum, bir tane örnek anlatayım… Tayyip Bey, Cumhurbaşkanı olduktan sonra AK Parti’den üst düzey birisi gelip bana “Gidişat çok kötü. Bu adam, ülkeyi yakıyor. Bu ülkeyi Suriye meselesi yakacak. Kendini kurtarmak için de büyük ihtimalle savaş çıkartacak” dedi. Bu bahsettiğim kişi de, genel başkan yardımcısı düzeyinde.

“Bana bir şey söyle, ben ne yapayım?” diye yardım talep etti. “Çık, ‘Ben siyaseti bırakıyorum’ de” dedim, “En azından bundan sonrasına ortak olma.” Onayladı. Bir kez daha görüştük, ayrılacağını tekrar ifade etti. Bir ay geçti, irtibatımız koptu.

Bir ay sonra baktım Twitter’dan aynı Yiğit Bulut gibi mesajlar atıyor: “Cumhurbaşkanımızı yedirmeyiz! Ona kalkan eller, karşısında bizi bulur!” “Herhalde efsunladılar bu adamı” diye düşünürken öğrendim ki arkadaş yepyeni bir makam almış. İnsan kalitesi bu kadar!

CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK LEKESİNİ SÜRDÜLER

İslamcılara yönelik en ciddi eleştiri de buradan geliyor…

İslamcılar, bir köy, bir mahalleyi düşünün, öyle kapalı bir toplumda yaşıyorlardı. O köye göre bir hayat algıları, komşuluk ilişkileri vardı. O topluluk, köyden şehre geldi. Şehri görünce “Burada bizden başka insanlar da varmış” dediler. Üstelik o şehrin yönetimine geçtiler. Demokrat olamadılar. Çoğulcu olamadılar. Eşitlikçi olamadılar. Tüm bunları olamadıkları için şimdi koca ülkeyi o köyü, o mahalleyi yönetir gibi yönetiyorlar. Yaşadığımız çatışmalar işte bu yüzden!

Çoğulculuk üzerine, birlikte yaşamak üzerine, tek bir gün kafalarını yormamışlar. “Ben senin gibi Müslüman olmak istemiyorum” diyen insanlara nasıl davranılması gerektiğini bilmiyorlar. “Ben Müslüman değilim” diyen insanlarla bir arada nasıl yaşayacakları üzerine düşünmeden ülkenin yönetimine geçtiler. Çünkü tek ilgi alanları para toplamak, yoksulların gönlünü kazanmak, onların oyunu almak ve iktidara gelmekti. Para onlar için her şeydi. Bütün bu bilinmezlik ortamında iktidara geldiklerinde büyük bir yıkıma yol açtılar. İslamcılar, İslam’ın kendisine, Cumhuriyet tarihinin en büyük lekesini sürdüler. Ne darbelerde, ne 28 Şubat’ta, hiçbir dönemde inanç bu kadar değersizleşmedi, lekelenmedi. Din, İslamcıların elinde çatışmanın, ayrışmanın aracı oldu.

ERDOĞAN’IN DÖNÜM NOKTASI: ONE MİNUTE

Sizin ifadenizle Erdoğanistler, bu çatışmayı, ayrışmayı perdelemeye devam mı ediyor?

Evet.

Erdoğanistler ne zaman ortaya çıktı?

Ortaya çıkışları, Erdoğan’ın ustalık dönemine denk geliyor. Erdoğan 2011 seçimini de kazanınca “Artık güç bende” demeye başladı. Ne yapacaklarsa açıktan yapmaya karar verdiler. Orada ayrışma ortaya çıktı. Bir kısmı “Yahu sen ne yapıyorsun?” dedi. Erdoğan’ın Vakit gazetesi çizgisine kayan çizgisini, Türkiye’nin kaldıramayacağını yazdım, 2011’de. Bugün geldiği nokta da odur.

Dönüm noktasının, Davos’taki One Minute olayı olduğunu düşünüyorum. Erdoğan, o ana kadar nispeten daha derli topluydu. İsrail’le köprüleri atınca çok büyük bir panik yaşadı. Emine Erdoğan’ın o gün çok ağladığını söylerler, “Bizi mahvedecekler” diye.

Çünkü İslamcılar için İsrail, korkulacak bir ülke. Orada savrulma yaşadıktan sonra “Onlarla baş edebilmemin tek yolu, içerideki safları sıklaştırmak” diye düşünüp hamasi bir tona dönüverdi. Şöyle düşündü: “Toplumun yüzde 70’i Sünni. Ne kadar Sünni İslamcı bir refleksle hareket edersem blok da o kadar büyür.”

O ayrışma sırasında da Tayyipçiler ve Erdoğanistler netleşmeye başladı. Erdoğanistler kötüye gidişi görmeye başladı. Ta o zaman konuştuğum Erdoğanistler “Bu adam ülkeyi yakacak” diyorlardı. Neden açıktan söylemediklerini sorduğumda “Nasıl söyleyelim?” diyorlardı.

Tayyipçilerin ise bütün bunlardan haberi yoktu. Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde kıt kanaat evini geçindirmeye çalışan insanlar, onlar. Erdoğanistler ise bir makam aldıklarında hayatları boyunca görmedikleri saygıyı gördükleri için karşılığında her şeyi görmezden gelip topluma yalan söylemeye başladılar.

Tayyipçiler, televizyonu açtıklarında karşılarına Erdoğanistler çıkıyor ve diyorlar ki “Bütün dünya Erdoğan’ı devirmek için işbirliği yapıyor. Dindar olduğu için onu istemiyorlar. Ona sahip çıkmalıyız.” Edirne’deki Mustafa Amca da o sahip çıkmayı kendine vazife görüyor.

GEZİ’DE DAVA ARKADAŞLARIYLA İŞİN YÜRÜMEYECEĞİNİ ANLADI

Erdoğan’ın Davos’taki çıkışından rahatsız olan Erdoğanistler, onun beyin takımı içine nasıl girebildiler?

 

2013 yılına kadar Erdoğan’ın yanında tabandan gelenler vardı. Fakat Gezi sürecinde çatışmayı körükleyici dil kullanması, partide alttan alta rahatsızlık yaratmaya başladı. Cumhurbaşkanı olup bütün gücü kontrolüne alınca “Ama…”sız bir siyasete yöneldi.

Kafasındakini gerçekleştirmek istediğinde “Ama…” diyerek engel olanlardan giderek rahatsız olmaya başladı. İslamcılıktan gelen fakat onun taleplerine “Ama” diyen, etrafındaki herkesi tasfiye etti. İslamcılık, faşistleşti. Faşizmde ‘sadık dostlar’ ile ‘can düşmanları’ vardır.

Ortası yoktur. Bugün, Erdoğan’ın da kimseyle normal, insani münasebet kurma eğilimi yok gibi görünüyor. Tasfiye edilenlerin yerlerine katıksız itaati esas alan devşirmeleri atadı. Tek derdi, aldığı para veyahut makam olan devşirmeler, Erdoğan’ın dediklerini tek bir tereddüt göstermeden yerine getiriyorlar.

DEVLETİN SİSTEM ODASI SADECE ERDOĞAN’IN

Erdoğan’ın devleti tahakkümü altına almasında en büyük pay da Erdoğanistlerin mi?

Hayır! Erdoğan önce devleti ele geçirdi, ardından da devşirmeleri etrafına topladı. 1960 ve 1980 darbelerinden sonra sistemi kuranlar, kendilerini sağlama alan bir yapı inşa etmişler; toplumu, demokrasiyi, ülkeyi değil! Çünkü Kürtleri, Alevileri ve dindarları tehlikeli buluyorlardı. Bunlar, devletin etkili makamlarına gelmemeliydiler.

Şöyle düşün… İnanılmaz korunaklı ve teknolojik bir sistem odası yapmışlar. Sistem odasındaki bütün mekanizma, odadakini koruma üzerine hazırlanmış. Darbecilerin kendilerini korumak için yaptığı o odada artık Erdoğan var ve kimse onu durduramıyor. Erdoğan bir düğmeye basıyor, PKK ortalığı dağıtıyor. Öbür düğmeye basıyor, seçimleri geçersiz kılıp yeni bir seçime gidileceğini söylüyor. Başka bir düğmeye basıyor, yargıyı etkisi altına alıyor. Bir başka düğmeyle medyayı susturuyor. Bir başka düğmeyle de toplumu manipüle ediyor.

Başkanlık sistemine geçiş de kontrol odasının kapısına levhayı asmak anlamına gelecek öyleyse?

Bence o levhayı astı. Sadece bunun kabul edilmesini istiyor. “Kabul etmezseniz çok canınız yanacak” diyor, “Gönüllü kabul ederseniz canınız daha az yanar!”

İTFAİYECİLER PARANIN PEŞİNDEN GİTTİ, YANGINI SÖNDÜRMEK BANA DÜŞTÜ

17-25 Aralık, sistem odasını nasıl etkiledi?

Erdoğan, 17-25 Aralık sürecinde hâlâ sistem odasında değildi. Cumhurbaşkanı olduktan sonra girdi odaya. Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı iken odayı paylaşıyorlardı. Ama varlığı, Erdoğan’a rahatsızlık veriyordu. Ama şimdi “Bu da fazla” dedirtecek bir Allah’ın kulu yok! Erdoğan fark etti ki ele geçirdiği o sistem odası sayesinde her şeyin tek sahibi o! Yargı, Türkiye Cumhuriyeti’nde halkın hukukunu değil, sistemi korusun diye dizayn edilmişti. Şimdi Erdoğan’ı koruyor.

 

YÖK ve üniversiteler, öğrenciyi değil, devlet sistemi korusun diye dizayn edilmişti. Şimdi o sistem, başındaki Erdoğan’ı koruyor. Erdoğan bu gücü elde ettiği için herkesi gözden çıkardı. Eski arkadaşlarına, özellikle de İslamcılıktan gelenlere “Size ihtiyacım kalmadı, gidebilirsiniz” diyor. Ama gidemiyorlar! İslamcılıktan gelip de kapının önüne konan hiç kimse Erdoğan’a arkasını dönüp gidemedi. Üstelik kovulup aşağılanmalarına rağmen!

İslamcılığımız döneminde bu ülkeye büyük zarar verdik. Ben de bari yazayım, çizeyim de bu zararı asgariye indireyim dedim. Şu anda topluma borcumu ödüyorum. İslamcılar cennete gitmek için bütün toplumun hayatını cehenneme çevirdi. Bunda benim de katkım var. Bir yangın var ve iş başa düştü. Şu anda evdeki yangını söndürmek için kovayla su taşıyorum. İtfaiyeciler paranın peşinden gitti!

NOKTA HABER | FATİH VURAL

e-mail: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 

Kaynak:

http://www.noktadergisi.com.tr/davosta-emine-erdogan-hungur-hungur-agladi.html