Konuk Yazarlar
kirmizilar.com

Dr. Mehmet Kaan ÇALEN[i]

****

Meselenin Takdimi

Yusuf Akçura'nın “Üç Tarz-ı Siyaset”i ve Ziya Gökalp'in “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak”ı hiç şüphesiz modern Türk düşüncesinin en önemli metinleri arasındadır. Söz konusu iki metnin taalluk ettiği kimlik meselesi, bu­gün hâlâ bütün şiddetiyle -hatta çekiciliğiyle- kamu­oyunu meşgûl etmeye devam etmektedir. Kaleme alındıkları tarihten günümüze kadar aşağı yukarı bir asırlık zamanın geçmiş olmasına rağmen, sık sık ge­riye dönerek bu iki esere yeniden bakma ihtiyacı duy­mak zorunda kalmamız, meselenin süreklilik istidadı göstermesinde saklı olmalıdır. “Üç Tarz-ı Siyaset” ve “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” artık dü­şünce tarihimizin ilgi sahasına ait iki yaşlı eser gibi gözükse de yaşamaya ve güncelliklerini muhafaza etmeye devam etmektedir.

İki eser ilginç benzerlikler taşımakta lâkin arala­rındaki mühim farklılıklar da dikkatten kaçmamakta­dır. Evvelâ her iki eser de Türk milliyetçiliğinin düşün­ce iklimi içerisinde doğmuştur; müessirleri Türkçülük hareketinin en önde gelen simaları arasındadır1. Bununla birlikte iki düşünürün hayat hikâyeleri, öğ­renim süreçleri, etkilendikleri kaynaklar, karakterleri ve meselelere bakış tarzları farklılıklar arz etmektedir ki bu husus mutlak surette eserleri arasındaki farkla­rı da tayin etmiştir2. Akçura, “Üç Tarz-ı Siyaset”inde “Batıdan feyiz alarak kuvvet kazanmak ve ilerle­mek arzuları uyandıktan” sonra Osmanlı ülkesinde tasavvur ve takip edilen “üç meslek-i siyasî”yi tahlil etmektedir. Benzer şekilde Gökalp de memleketimiz­de mevcut bulunduğunu söylediği üç fikir cereyânını incelemiştir. Her iki düşünür de bahsi geçen eserle­rinde, siyasî ve fikrî hareketleri üçlü tasnifler hâlinde tahlil etmekle birlikte, Akçura ve Gökalp'in üçlü tas­nifleri tam olarak örtüşmemektedir. Akçura; Osman­lıcılık, İslâmcılık, Türkçülük şeklinde belirlediği “üç meslek-i siyasî” içinde “Muâsırlaşmak”ı (Batıcılığı) müstakil bir siyaset olarak zikretmemiştir. Gökalp de eserine ismini veren üçlü tasnifine Osmanlıcılığı dâhil etmemiştir.

Akçura ve Gökalp'in üçlü tasniflerindeki “Muâsırlaşmak (Batıcılık)-Osmanlıcılık” değişikliği in­celenmeye değer bir konudur. Bu hususta Akçura'nın “seçenekçi”, Gökalp'in ise “sentezci” olduğu tarzında ve muhtemelen kaynağını Akçura'nın Gökalp'in ölü­mü üzerine kaleme aldığı yazıdan3 alan bir yorumun, araştırmacılar arasında genel bir kabule mazhar ol­duğunu müşahede etmekteyiz. Söz konusu yorum, bilhassa iki düşünürün Türkçülük anlayışlarındaki farklılıklara yapılan, ısrarlı bir vurgu üzerine bina edilmektedir4. Şahsî kanaatimize göre Akçura'nın seçenekçiliği ile Gökalp'in sentezciliği ve iki mütefek­kirimizin iddia edildiği gibi farklı Türkçülük anlayışla­rına sahip olması “Üç Tarz-ı Siyaset” ve “Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak” arasındaki farklılıkları tatmin edici derecede izah etmeye kâfi değildir. İşbu çalışmada Akçura ve Gökalp'in üçlü tasniflerini tahlil ve mukayese ederek konuya farklı bir bakış açışı ge­tirmeye çalışacağız. Bu çalışmanın genel bir Akçura- Gökalp mukayesesi olmadığını ve sadece iki temel metin üzerinde durulacağını peşinen belirtmenin doğru olacağını düşünüyoruz.

Yusuf Akçura ve Üç Tarz-ı Siyaset

Üç Tarz-ı Siyaset, 1904 yılında, Ali Kemâl'in Kahire'de çıkardığı Türk isimli gazetede, üç bölüm hâlinde yayımlandı ve Yusuf Akçura böylece günü­müze kadar devam eden bir tartışmanın ilk fitilini yak­mış oldu. Akçura'nın bizzat kendisinin de belirtmiş ol­duğu üzere, Osmanlı Devleti'ndeki siyaset tarzlarını isimlendirip; tasnif, tayin ve tahlil etmesi bakımından eser bir ilk olma özelliğini taşımaktadır5. Eser ile sa­hibinin, Volga kıyısındaki Simbir şehrinde başlayıp Osmanlı İstanbul'unda devam eden, daha sonra Trablusgarb, Fransa, Kırım ve Kazan'a kadar uza­nan hayat hikâyesi arasında mutlak surette bir bağ olmalıdır. Farklı dünyalara ait tecrübeler, Akçura'ya Osmanlı-Türk aydınlarında olmayan bir bakış açışı kazandırmıştı. Nitekim bir Osmanlı aydını olan Ali Kemâl'in, Üç Tarz-ı Siyaset'i tarihî hakikâtlere muvafık bulmaması ve eseri zihnî bir ekser- sizden ibaret görmesi bu bağlam­da manidardır6.

Akçura, “Memâlik-i Osmâniyye’de, Garb’dan istifâzaile iktisâb-ı kuvvet ve terakkî arzuları uyanalı, Hükûmet-i Osmâniyye’ye tâbi’ milel-i muhtelifeyi temsîl ve tevhîd ile bir Millet-i Osmâniye vücûda getirmek, hakk-ı Hilâfet’in devlet-i Osmâniyye hükümdârında olmasından istifâde ederek, bü­tün İslâmları hükûmet-i mezkûre idaresinde siyaseten birleştirmek (Frenklerin Panislamisme dedik­leri), ırk üzerine müstenid bir Türk milliyet-i siyâsiyyesi teşkîl etmek"’ şeklinde üç siyasî mesleğin tasavvur ve takib edildiğini belirterek, bu üç siyaseti Osmanlı Devleti'nin menfaati nokta-i naza­rından tahlil etmektedir.

“Millet-i Osmâniye vücûda getirmek" siyase­ti Akçura'ya göre “nesebî ve ırkî olmaktan ziyâde, taleb-i vicdânîye müstenid" Fransız tipi milliyetçiliğe göre kurgulanmıştı. II. Mahmud zamanında başlayıp, Ali ve Fuad Paşalar zamanında zirve noktasına ula­şan bu siyasetin esasları, Osmanlı memleketindeki Müslim ile Gayrimüslim ahâliyi aynı hak ve vazifeler­le mücehhez kılarak aralarında tam manâsıyla eşitlik tesis etmek ve din ve nesep ihtilâflarına bakmaksızın ayrı milletleri birbirine karıştırarak Amerikan milleti gibi yeni bir Osmanlı milleti inşâ etmekti8. Akçura, Osmanlı sınırlarını mevcut hâliyle muhafaza edebil­mek için yegâne çarenin bu siyaset olduğunu teslim etmekle birlikte, iki kışkırtıcı soruyu tartışmaya aç­maktadır:

1. “Osmanlı Devleti’nin hakikî kuvveti, şekl-i  hâzır-ı coğrafîsini muhâfaza etmekte midir?"

2. “Muhtelif cins ve dine mensûb olup şimdiye kadar birbirleriyle nizâ ve cidâlden hiç hâli kalmayan anâsırın, şimdiden sonra, terkîb ve meczi mümkün müdür?"9

Osmanlılık siyasetinin başarıya ulaşması hâlinde, meydana gelecek karma Osmanlı milleti dâhilinde Türkler eriyeceği ve devlet üzerindeki bütün hâkimiyet ve nüfûzunu kaybedeceği için, bu başarının Osman­lı Devleti'ne katacağı kısmî kuvveti, Akçura'nın pek anlamlı bulmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki böyle bir birleşmeyi ne Türkler, ne Müslümanlar, ne gayrimüs­limler, ne Rusya, ne Balkan hükümetleri, ne de Avru­palılar istiyordu. Dolayısıyla “Osmanlı milleti vücûda getirmekle uğraşmak beyhûde bir yorgunluktu...”'0 Akçura, daha ese­rinin başında, “Millet-i Osmâniyye vücûda getirmek arzusu pek âlî bir gâye-i hayâlîye, pek yüksek bir ümîde doğru teâlî etmiyordu” diye­rek Osmanlıcılık siyasetiyle kendi idealizmi arasına bir mesafe koy­muştu. Hariçteki Müslümanlara ve Türklere taalluk etmemesi sebe­biyle mahallî ve dâhili bir mesele olarak kalan Osmanlıcılık siyaseti, Akçura'ya yeterince çekici gelmi­yordu. Millet tanımında ırkı (soyu) esas alan Alman milliyetçilik tipolo- jisini daha doğru bulduğu için Fran­sız tipi iradî milliyetçilik anlayışı üzerine kurulu ve Türklüğü bir refe­rans olarak kabul etmeyen Osman­lıcılık siyasetini reddediyordu11.

Akçura, Osmanlılık siyasetinin başarısızlığı üzerine Avrupalıların “Panislâmizm” adını verdikle­ri “İslâmiyyet politikası” ortaya çıktığını yazar. Yeni siyasetin esası, yeryüzündeki bütün Müslüman un­surları, aralarındaki soy farklarına bakmaksızın müş­terek dinden istifade ederek, Müslümanlar arasında cari olan “din ve millet birdir” kaidesi çerçevesinde birleştirip modern mânâsıyla yeni bir millet inşa et­mekti12. “İslâmiyyet politikası” Genç Osmanlılar'ın Avrupa'da bulundukları sırada, memlekete dair dı­şarıdan ve daha derin bir bakış kazanmaları netice­sinde doğmuş ve II. Abdülhamid'le birlikte devletin resmî siyaseti mevkiine yükselmişti.

Akçura'ya göre İslâmiyet, İslâm dünyasının pek çok yerinde hâlâ Müslümanlar için en temel ve güçlü kimlik tayin edici unsurdu. İslâmiyet'in bu vasfından faydalanarak Osmanlı Devleti'nin idaresindeki Müs­lümanlar, “Osmanlı milletine” kıyasla daha sıkı bir bağla birleştirilebileceği gibi Osmanlı Padişahı'nın İslâm dünyasının büyük kısmı tarafından Halife ola­rak tanınması, bütün Müslümanların birleşmesinden doğacak büyük bir topluluğun vücuda getirilmesini mümkün kılabilirdi. Lâkin Osmanlıcılığa göre daha geniş bir proje olan İslâmcılık, kısmî dâhilî engelle­rin yanında ciddi haricî engellerle karşı karşıyaydı. İslâm devletlerinin hepsi Hristiyan devletlerin nüfuzu altındaydı ve hemen hemen bütün Hristiyan devlet­ler, Müslüman tebaaya sahipti. “İslâmiyet politikası­nı’’ takip etmek demek, bütün Hristiyan dünyasına meydan okumak demekti ve en güçlü İslâm devleti olan Osmanlı'nın bile böyle bir teşebbüste bulunma­sı zordu. Diğer yandan bu politika, Osmanlı tebaası arasındaki Müslim-gayrimüslim ayrışmasını körükle­yerek ciddi toprak kayıplarına sebebiyet verecekti13.

Akçura, son olarak “ırk üzerine müstenid bir Türk milliyet-i siyâsiyyesi husule getirmek” fikrinden bah­seder ki eser şöhretini büyük ölçüde bu bahse borç­ludur. İlmî ve kültürel plânda oluşmaya başlayan Türk milliyetçiliğini, siyasî bir proje hâline getirmesi sebe­biyle “Üç Tarz-ı Siyaset”i “Komünist Manifesto”ya benzeterek Türk milliyetçiliğinin manifestosu olarak kabul eden araştırmacılar dahi olmuştur14. Tarihte hiçbir Türk devletinin bu fikrin takipçisi olmadığını belirttikten sonra yakın dönemde de mevcudiyetine işaret olabilecek herhangi bir ipucuna rastlamadığını ifade eden Akçura, Osmanlı Türklerinin Almanlarla münasebetlerinin artması neticesinde Alman tarih ve dilbilim araştırmalarının etkisiyle İstanbul'da Türk milliyetçiliğine taraftar bir mahfilin oluştuğunu yazar. Grup siyasî olmaktan ziyade ilmî bir hüviyet taşımak­tadır. İslâmcılık gibi umumî bir siyaset olan Türkçü­lük, Türk dünyasının muhtelif yerlerinde de doğum emareleri göstermektedir, fakat Akçura bu siyasetin henüz çok yeni olduğunu itiraf eder15.

Üç Tarz-ı Siyaset'in belki de en önemli özelliği, tahlil edilen üç siyasî fikri mukayese ederek bir birleri arasındaki çelişkileri ortaya koymasıdır. Bu bağlam­da Akçura'nın Osmanlıcılık ve İslâmcılık karşısında Türkçülüğe kazandırdığı pozisyon ilgi çekicidir. Os­manlı Devleti'nin Türkçülük siyaseti takip etmesi, coğrafyasının ve altı asırlık tarihî yapısının büyük ölçüde değişmesine sebebiyet vererek bir Balkan devleti olmaktan çıkıp bir Asya devleti olmasıyla ne­ticelenecekti. Osmanlı sınırları içindeki gayrimüslim ve Türk olmayan Müslüman unsurlar ayrışacaktı, fa­kat Osmanlı sınırları içindeki Türkler hem ırkî hem de dinî rabıtalarla sımsıkı birleşecekler ve Türk olma­dığı hâlde bir dereceye kadar Türkleşmiş Müslüman unsurlar tamamen Türkleşeceklerdi. Bundan daha önemlisi “dilleri, ırkları, âdetleri ve hattâ ekseriyetinin dinleri bile bir olan ve Asya kıtasının büyük kısmıy­la Avrupa’nın cihet-i şarkıyyesine yayılmış bulunan Türklerin birleşmesiyle” büyük bir siyasî Türk milliyeti vücuda gelecekti16.

Yusuf Akçura'nın Türkçülük ve İslâm arasında kurduğu ilişki, Türk milliyetçiliğinin fikrî sistematiğinin oluşumu açısından bir başlangıç noktası kabul edile­bilir. Türkçülüğün önündeki haricî engeller İslâmcılığa göre daha azdı, ne var ki Türkçülük ciddi dâhilî en­gellerle karşı karşıyaydı. Din-i İslâm, bu engellerin aşılmasında ve Türk milliyetinin teşekkülünde mühim bir unsur olabilirdi. Bir kısım milliyet tariflerinde din bir amil olarak sayılmaktaydı ve Türklerin büyük çoğun­luğu Müslüman'dı. Bu suretle dini, milletin objektif unsurları içine alan Türk milliyetçiliğinin klasik millet telâkkisi oluşmaya başlıyordu17.

Akçura, bahsi geçen üç siyasetten hangisine taraftar olduğunu doğrudan ifade etmeyerek ob­jektif kalmaya dikkat etmiştir, fakat bilhassa eserin son kısımlarında Türkçülüğe eğilimini gizlememiştir. Osmanlıcılığı faydalı fakat imkânsız bulmaktadır. İslâmcılık ve Türkçülük siyasetlerindeki menfaat, mahzur ve zorlukların hemen hemen eşit seviyede olduğunu söyleyerek tatbikine çalışılması lâzım ge­len siyasetleri ikiye indirmiştir. “Türk cerîdesinin ismi­ni işittiğim zaman, nihayet beni dâima iz’âc eden şu suale cevap bulacağımı ümîd ve ismine nazaran o cevabın da Türklük siyaseti olacağını zanneylemiş- tim.” cümlesiyle aslında “tek tarz-ı siyasette” karar kıldığını üstü kapalı bir şekilde beyan etmiştir18.

Ziya Gökalp ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak

Ziya Gökalp'in Türk Yurdu mecmuasında “Türk­leşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” üst başlığı al­tında yayımladığı makaleler serisinin ilki, “memleke­timizde üç fikir cereyânı vardır” cümlesi ile başlamak­tadır. Söz konusu üç fikir cereyânı kronolojik sıraya göre Muâsırlaşmak, İslâmlaşmak ve Türkleşmektir.

Gökalp, mütefekkirlerimizce evvelâ “Muâsırlaşmak” lüzumunun hissedildiğini belirtir ve Osmanlı-Türk modernleşmesini III. Selim dev­riyle başlatır. “Aslî bir akide hükmünde” gördüğü “Muâsırlaşmak”ı herhangi bir fikrin veya grubun teke­line bırakmaz ve değişen dozajlarda bütün fikir akım­larının muâsırlaşma eğilimi taşıdığının altını çizer19. “Muâsırlaşmak cereyânı”, Gökalp'in iddia ettiği gibi “muayyen bir nâşire mâlik”20 değilse hususî bir fikrî sistematiği ve programı da yok demektir. Sistemsiz ve belirsiz bir “akidenin/temayülün/ihtiyacın/zarure- tin” üç fikir cereyânından biri ve hatta ilki mevkiine yükseltilmesi fazlaca cömert bir yaklaşım gibi dur­maktadır (Bu hususa netice kısmında tekrar temas edilecektir.).

Gökalp, Tanzimatçıların muâsırlaşma telâkkisini birkaç cepheden tenkit eder ve kendi muâsırlaşma te­orisini yeni bir medeniyet tasavvuru içine oturtur. Bu­rada muâsırlaşmayı bir dereceye kadar Osmanlıcılık ile aynileştirdiği ve içtimaî köklerden mahrum addetti­ği bürokratik modernleşmeye bilhassa kozmopolitliği sebebiyle karşı çıktığı söylenebilir21. Gökalp'in hedefi muâsır bir İslâm Türklüğü vücuda getirmektir. Bu iti­barla kozmopolit muâsırlaşma cereyânı yerine, millî ölçüler çerçevesinde alternatif bir tarz-ı muâsırlaşma teklif etmektedir. Asrîliği aletten doğan bir olgu olarak mütalaa eden Gökalp için muâsırlaşmak, şekilce ve maişetçe Avrupalılara benzemek değil, fen ve teknik­te Avrupalıların seviyesine çıkmaktır22.

Muâsırlaşmak temayülüne, İnkilâp'tan sonra “İslâmlaşmak” emelinin iltihak ettiğini yazan Gökalp, ilginç bir şekilde İslâmcılığı, II. Meşrutiyet dönemine münhasır ve Türkçülük ile aşağı yukarı eş zamanlı bir olgu gibi mütalaa edip “Üç Tarz-ı Siyaset”te gö­rüldüğü veçhile II. Abdülhamid'in “İttihad-ı İslâm” siyasetine atıfta bulunmamaktadır. Bunun iki se­bebi olabilir: Birincisi II. Meşrutiyet döneminde Abdülhamid aleyhin­de oluşan tepkiyi nazar-ı dikkate alarak İslâmlaşmak fikrinin taşı­yıcısı gördüğü “Sırât-ı Müstakîm- Sebîlü’r Reşâd” mecmuası etrafın­daki İslâmcılılarla, Abdülhamid'in İslâmcılığını ilişkilendirmek isteme­miş olabilir ki bu iki İslâmcılık tarzı birbirlerinden nitelik olarak farklıdır.

İkincisi, Gökalp, “İslâm Ümmetçiliği” ve “İslâm Milliyetçiliği” ayrımına gi­derek23 bütün Müslümanların bir mil­let teşkil ettiği fikrine karşı çıkmıştır.

II. Abdülhamid'in “İttihad-ı İslâm” siyasetini, İslâm milliyetçiliği bağ­lamında değerlendirip ötelemek ve Türkçülük ile uyum hâlinde, ümmet programına dayalı yeni bir İslâmcılık kurgulamak istemiş olması ihtimâl dâhilindedir. Ümmet programıyla “Sırât-ı Müstakîm- Sebîlü’r Reşâd” mecmuası etrafındaki İslâmcıları da iknâ edebileceğini düşünmüş ve bu gerçekleşmeyin­ce “İslâm Mecmuasi’nı neşretmeye başlamış olma­lıdır.

Gökalp'te İslâmlaşmanın içeri ve dışarı olmak üze­re iki yönü vardır. Birinci yönüyle İslâm, Türk milletinin temel yapı taşlarından birisidir. İkinci yönüyle, İslâm dünyası sathında, Arap harflerini muhafaza etmek, ilim ıstılahlarını müşterek hâle getirmek, müşterek bir İslâm terbiyesi oluşturmak, müftülük teşkilâtları ara­sında irtibat tesis etmek, hilâlin kutsiyetini muhafaza etmek gibi prensipler üzerine müesses bir ümmet programıdır. Ona göre, biri milliyet, diğeri ise beynel- mileliyet ile ilgili olması sebebiyle İslâmlaşmanın bu iki ciheti arasında bir tenakuz, karşıtlık yoktur. “Türk­leşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak”ta Gökalp, ay­rıntılı bir miMet/milliyet tarifi yapmamış, milletin lisanî bir zümre olduğunu belirtmekle yetinmiştir,24 fakat İslâmiyet ile Türklük arasında özel bir ilişki kurarak daha sonraki yıllarda Türk-İslâm Sentezi çizgisindeki söylemin sıklıkla tekrar edeceği argümanların teme­lini atmıştır. Aynı lisanı konuşan insanlar, “aynı işti­yak ve temâyüllere, aynı vicdan ve zihniyete” sahip olacakları için aynı dine inanma eğiliminde de ola­caklardır. Türklerin, muhtelif dinleri denedikten sonra Şamanî Yakutlar gibi birkaç küçük topluluk müstesna kahir ekseriyetiyle İslâmiyet'i kabul etmesi bu tabiî eğilimin neticesidir. Gökalp'in Yakutlar hakkındaki düşünceleri bu noktada çok önemlidir. Yakutların, İslâmiyet'e doğru akan tabiî eğilimin dışında kal­maları, coğrafî mevkilerine bağlandıktan sonra ya İslâmiyet'i kabul edip Türk kalacakları, ya da Hristi- yanlığa geçip Ruslaşacakları, Hristiyanlığa geçtikten sonra Türklüklerini unutup Slavlaşan Bulgarlar örne­ği de verilerek ifade edilmiştir. İslâmiyet'i Türk kalma­nın ön şartı kabûl eden bu anlayış, daha sonraki kuşakları da büyük ölçüde etkilemiştir. Onun için Türkleşmek demek aynı zamanda İslâmlaşmak demektir.

Müslümanların uzak bir istikbâlde siyasî bir birlik teşkil etme ihtimâlini tamamen yok say­mamakla birlikte, hazırladığı üm­met programıyla Müslüman millet­ler için farklı bir yol haritası çizen Gökalp, ümmetçilik ile milliyetçiliği çeşitli âyetlerden de örnekler gös­tererek telif etmeye çalışmıştır. İslâm dünyasının farklı millet­lerden meydana geldiği kabulü üzerine kurduğu ümmet progra­mı, kesinlikle Üç Tarz-ı Siyaset'te bahsi geçen İttihad-ı İslâm dava­sı değildir. Ümmet mefkûresini fazlaca geniş bulan Gökalp'e göre millet'in bütün diğer içtimâî zümrelere üstün tutulması gerekmekteydi. “Hulâsa kavme, üm­mete, devlete, vatana, aileye, sınıfa, hirfet ocağına ilh. mensup ne kadar mefkûreler varsa, cümlesi millî mefkûrenin muavinleridir.”25

Türk milliyetçiliğinin tarihî gelişimini konu edinen hemen her çalışmada tekrar edildiği üzere Osmanlı Devleti içinde milliyetçilik fikri en geç Türklerde or­taya çıkmıştır26. Bu gecikmede, Türklerin her üçüne birden dâhil olduğu Osmanlılık, İslâmlık ve Türklük kategorileri arasındaki belirsizlik, küçümsenmeyecek derecede pay sahibi olmuştur. Gökalp, Türk milliyet­çiliğinin önündeki bu açmazı “devlet, ümmet, millet” formülasyonuyla aşmaya çalışmıştır. Gökalp'e göre Türklerin millet mefkûresinden kaçınmaları, “Türklük yok, Osmanlılık var" demeleri, devlet ile milleti bir manâda algılamalarından kaynaklanıyordu. Devlete, ümmete ve millete ait mefkûreler başka başkadır ve birbirleri arasında çatışma ve çelişki yoktur diyen Gö- kalp, bu suretle Türk milliyetçiliğine bir yaşam alanı açıyordu. Türkçülüğün, devletin dağılmasını hızlan­dıracağı yönündeki tenkitlere karşı, Türklük üzerin­den yeni bir Osmanlıcılık modeli tasarlamıştır. “Asır milliyet asrıydı ve milliyet hissinin hâkim olduğu bir memleketi ancak milliyet zevkini nefsinde duyanlar idare edebilirdi. Türkler kendi milliyetine hürmet et­meye başladıktan sonra diğer kavimlerin milliyetini de muhterem tanıyacak, kendi hak ve vazifelerini tanıdıktan sonra sâir kavimlerin de vazife ve hakla­rını tâyin edebilecek, milliyet duygularından feragat etmeleri mümkün olmayan dindaş ve devlettaşlarıyla daha güzel anlaşmak yollarını bulabilecekti. Türklük, kozmopolitliğe karşı İslâmiyet ve Osmanlılığın hakikî istinatgâhıydı.”27

Gökalp'in Türkleşme teorisi, Tanzimat'a ve Os­manlı içtimaî, iktisadî ve siyasî yapısına yönelik iki ciddi tenkit üzerine kuruludur. Evvelâ esas gayesi bir Türk-İslâm harsı vücuda getirmek olan Gökalp, tabiî olarak kozmopolitliğin muarızıdır ve Tanzimat­çı muâsırlaşma cereyanına, kozmopolitliği sebebiyle karşı çıkmaktadır. Tanzimatçıların, Osmancılık siya­seti Türklük hakkında zararlı neticeler vermiştir. İkinci olarak Osmanlı siyasî, içtimâî ve iktisadî yapısı içinde Türklüğün konumunu sorgulamıştır. Asker, memur ve köylü sınıflarından ibaret kalan Türkler, millî iktisatla­rını kurmalıydılar. Kozmopolit Osmanlı merkez yöne­timi, Türklüğü dışlamış ve hakir görmüştü. Millî haya­tı kurmak, bir Türk-İslâm harsı vücuda getirebilmek ve Türklüğün millî mefkûresini bulmak için millî tarihe ve halk edebiyatına dönmek iktizâ etmekteydi. “Bir milletin hatıraları, an’aneleriydi" ve Türklük tarih ile yaşayan halk kültüründen çalışılmalıydı28.

Gökalp, “memleketimizde üç fikir cereyânı vardır” demektedir fakat aslında eserinin ilerleyen kısımla­rında bir dördüncü cereyândan, gerek bir fikir hare­keti olarak “Osmanlıcılık”tan, gerekse toplumsal bir kategori olarak “Osmanlılık”tan da bahsetmektedir29. Acaba Gökalp, diğer fikir akımlarında mevcudiyetine işaret ettiği “hakiki ihtiyaçlardan doğma” özelliğinin “Osmancılık”ta eksik olduğunu mu düşünüyordu? Gökalp'in “Osmanlıcılığı” atlaması muhakkak ki bi­linçli bir tercihin ürünüdür. Üzerinde mutlak surette kafa yorulması gereken bu konuyu, netice kısmında tartışmanın daha uygun olduğunu düşünüyoruz.

Netice

Kanaatimize göre Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp iki ayrı proje, iki farklı üçlü model kurgulamamışlardır. İlk plânda Yusuf Akçura'nın “Batıcılık’, Ziya Gökalp'in ise “Osmanlıcılık’ fikrine üçlemelerinde yer verme­mesi, Akçura'nın Batılılaşmak/Muâsırlaşmak fikrinin “Üç Tarz-ı Siyaset” başlığı altında topladığı projelerin hepsinde değişen dozajlarda bulunduğunu düşün­mesiyle, Gökalp'in de “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak”ı kaleme aldığı dönemde Osmanlı­cılık fikrinin varlık zeminini kaybettiğini görmesiyle açıklanabilir ki bu yüzeysel değerlendirme yanlış değildir. Nitekim “Üç Tarz-ı Siyaset”in “Memâlik-i Osmâniyye’de, Garb’dan istifâza ile iktisâb-ı kuvvet ve terakkî arzuları uyanalı, belli başlı üç meslek-i siyasî tasavvur ve ta’kîb edildi sanıyorum...’”30 şek­lindeki giriş cümlesi, Akçura'nın siyasî fikirlerin neşet etmesiyle garplılaşma arzuları arasında bağlantı ku­rarak Muâsırlaşmak fikrini üç siyasî meslek için de başlangıç noktası, dolayısıyla Gökalp'in deyimiyle “aslî bir akide hükmünde” kabul ettiğini göstermekte­dir. Gökalp de Akçura ile hemen hemen aynı fikirde­dir. Üç fikir cereyânı içinde kronolojik olarak ilk sıraya koyduğu, dolayısıyla bir başlangıç noktası olarak ka­bul ettiği Muâsırlaşmak, Gökalp'e göre “mütefekkir- lerce aslî bir akide hükmünde olduğu için, muayyen bir nâşire mâlik değildi. Her mecmûa, her gazete bu fikrin az çok müdâfiiydi.”31

Hilmi Ziya Ülken, Ziya Gökalp'in üç fikir cereyânını içtimâiyatçı görüşüyle birleştirdiğini iddia eder32. Şah­si kanaatimize göre Gökalp'in üç cereyânı birleştirdi­ğini söylemek güçtür. Onun sistemi bu mânâda bir sentez veya uzlaşma değildir. Evvelâ Türkçülük ile en uzlaşmaz gibi gözüken Osmanlıcılık, Gökalp ta­rafından bilinçli bir şekilde ötelenmiş, sistemine dâhil bile edilmemiştir. İkinci olarak İslâmcılık hususunda Gökalp, “İslâm Ümmetçiliği” ve “İslâm Milliyetçiliği” olmak üzere bir ayrıma giderek, “Üç Tarz-ı Siyaset”te “İttihad-ı İslâm” adı altında zikredilen İslâmcılığı, yani İslâm milliyetçiliğini reddetmiştir33. Üçüncüsü Muâsırlaşmak'tan kastı ne Tanzimatçıların ne de İctihad dergisi etrafından toplanan Batıcıların gö­rüşleri ile benzerlik arz eder. Demek ki Gökalp bir sentez arayışı içerisinde değildir. Onun sisteminde İslâmlaşmak ve Muâsırlaşmak, İslâmcı ve Batıcı pa­radigmaların tezlerinden oldukça farklıdır. Gökalp'in gayesi muasır bir İslâm Türklüğü vücuda getirmek­tir. Bu gaye etrafında İslâmlaşma ve muâsırlaşmayı yeniden tanımlamıştır. Muâsırlaşmak, İslâmlaşmak, Türkleşmek şeklindeki klasik kronolojik sırayı ter­sine çevirerek Türklüğü başa/merkeze alan bir sis­temleştirmeye gitmiştir. Belki sistemi üzerinde daha geniş bir mutabakat tesis edebilmek için Akçura ka­dar keskin olmadığı, İslâmcı ve Batıcı cenahlardan tepki çekmemek yahut onları iknâ etmek gayesiyle daha uzlaşmacı göründüğü söylenebilir, ama her halükârda Gökalp'in formülasyonu bir sentez değil­dir; Türklük merkezli farklı bir modernleşme modeli, yeni bir medeniyet tasavvurudur.

“Üç Tarz-ı Siyaset” ile “Türkleşmek İslâmlaşmak Muâsırlaşmak”ın yayın tarihleri arasındaki dokuz yıl­lık zaman farkı, iki eser arasındaki muhtevâ farkını tayin eden en büyük amil olmuştur. İlk bakışta dokuz yıl, tarihî hadiselerin değerlendirilmesinde ihmâl edi­lebilir bir zaman aralığı gibi görünse bile tarihin ola­ğan seyrinden çok daha hızlı aktığı bu süreçte, Os­manlı siyasî ve içtimaî yapısının yaşadığı dönüşüm bir yana, Devletin haritasında husule gelen somut değişiklikler dahi aslında bu iki eser arasındaki dokuz yılın, zannedildiğinden daha uzun olduğunu ikâz et­mektedir. Esasen bu iki eser mukayese edilmeye pek müsait değildir; çünkü bir birini tamamlar niteliktedir. Akçura'nın meselenin siyasî, Gökalp'in ise içtimaî yönüyle daha fazla ilgili olduğunu söylemek müm­kündür. İki düşünürün çıkış noktası iki farklı sorudur. Yusuf Akçura, bir siyaset bilimci, bir tarihçi olarak Osmanlı Devleti'nin kuvvet kazanması için Osmanlı­cılık, İslâmcılık ve Türkçülük siyasetlerinden hangisi­nin faydalı olacağını tartışmaya açmıştır. O devletin dayanacağı ve üzerinden siyaset üretebileceği top­lumsal kategoriyi, kimliği aramaktadır. Dolayısıyla bir kimlik siyaseti ve toplumsal bir kategori olmayan Ba­tıcılığı, üç siyasî meslek içine dâhil etmemesi gayet anlaşılabilir bir durumdur. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak”, “Üç Tarz-ı Siyaset”e göre çok daha farklı şartların ürünüdür. Gökalp'in cevabını aradığı soru, Akçura'yı harekete geçiren sorudan farklıdır. İlk soru artık cevabını bulmuş, 1904 yılında mev­cudiyeti henüz müphem bir şekilde hissedilen Türk­çülük, bilhassa Balkan Savaşları'ndan sonra Türk aydınlarının büyük bir kısmının, müşterek cevabı hâline gelmiştir34. Artık gündemdeki ikinci soru, Türk­çülük siyasetinin esaslarının ne olacağı, Türklüğün nasıl tanımlanacağıdır. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” bir sosyolog olan Gökalp'in bu ikin­ci soruya verdiği cevabın manifestosudur. Gökalp, İslâmlaşmayı, İttihad-ı İslâm manâsında değil Türk kimliğinin kurucu bir unsuru olarak algılamaktadır. Türk kimliğine verebileceği bir şeyi olmadığı için Osmanlıcılık bilerek üçlemenin dışında bırakılmıştır. Gaye, muâsır bir İslâm Türklüğü vücuda getirmektir.

Yusuf Akçura'nın da yıllar sonra itiraf ettiği üze­re, Türkçülük ve İslâmcılığın kolaylıkla irredentist bir karaktere bürünerek bir dış politika enstrümanı hâline gelebilmesi bir zihin karmaşası yaratarak millî kimliğinin oluşumundaki yerlerinin çoğu zaman ıska­lanmasına sebebiyet vermiştir. Akçura'nın tespiti bu noktada çok mühimdir:

“Bugünkü düşünceme göre, bu makalede (Üç Tarz-ı Siyasetle) mühim bir tahlil noksanı vardır: 'Türklük Siyaseti’ ile 'Tevhid-i Etrak’, 'İslâm Siyase­ti’ ile Tevhid veya İttihad-ı İslâm’ birbirlerine karıştı­rılmıştır. Osmanlı Devleti’nin dâhilen 'Türklük’ veya 'İslâm’ siyaseti takip etmesi, haricen 'Pantürkist’ veya Panislâmist’olmasını mutlaka icap ettirmez."35

Esasen bu durum, sürekli toprak kayıplarıyla sar­sılan Türk aydınlarının psikolojisine uygun düşmekte­dir. Akçura'nın itirafının, konumuzu ilgilendiren kısmı, dönemin metinlerinde bir ideoloji olarak İslâmcılıktan mı, yoksa bir din olarak İslâm'dan mı yahut bir kimlik olarak Türklükten mi, yoksa bir siyaset tarzı olarak Türkçülükten ve Turancılıktan mı bahsedildiğini ayırt etmenin bazen zannedildiğinden güç olduğudur.

--------------------------------------

1     Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp'in karşılıklı münasebet­lerinin pek sıcak olmadığı bilinmektedir. Bkz. Rafael Muhammetdin, Türkçülüğün Doğuşu ve Gelişimi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1998, s. 114-115.

2     Bu çalışmada birkaç küçük ayrıntı dışında Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp hakkında biyografik bilgi verilmeyecektir. Bu konuda aşağıdaki eserlere başvurulabilir: Muham­metdin, a.g.e.; François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Çeviren: Alev Er, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999; Ahmet Temir, Yusuf Akçura, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Ya­yınları, Ankara 1997; Mehmet Emin Erişirgil, Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara 2007; Uriel Heyd, Türk Ulusçuluğunun Temel­leri, Çeviren: Kadir Günay, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002; Nevzat Kösoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Do­ğuşu ve Ziya Gökalp, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2005.

3     “...Münakaşaların hitamında bazen fikirlerimizin tetabuk etmediğine şahit olurduk. Asıl ihtilâf nazarı tevlîd eden mevzulardan ziyade dimağlarımızın tabiî temayülüydü. Zannederim onun kuvvetli zekâsı, çok terkibî ve akidevî idi. Benim çatlak kafam tahlil ve intikada meyyaldir.” Akçuraoğlu Yusuf, “Gökalp Ziya Bey Hakkında Hatıra ve Mülâhazalar”, Türk Yurdu, C. 8, Tutibay Yayınları, Ankara 2001, s. 86.

4     Bu hususta şu karşılaştırmalı çalışmalara bakılabilir: Mehmet Karakaş, Türk Ulusçuluğunun İnşası, Vadi Yayınları, Ankara 2000. s. 247-273; Suavi Aydın, Mo­dernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları, İstanbul 2000, s. 204-218. Hilmi Ziya Ülken, Yusuf Akçura ve et- rafındakilerin 3 cereyan arasındaki problemi çözmeksi- zin sadece münakaşa ettiklerini, bu problemi bir sistem içinde ilk defa Ziya Gökalp'in çözmeye teşebbüs ettiğini yazmaktadır. Bkz. Hilmi Ziya Ülken, Seçme Eserleri-I Ziya Gökalp, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstan­bul 2006, s. XVII.

5     Akçuraoğlu Yusuf, “Türkçülük”, Türk Yılı 1928, İstanbul 1928, s. 406-407.

6     Bkz. Ali Kemal, “Cevabımız”, (Yeni yazıya aktaran: Re­cep Duymaz), Üç Tarz-ı Siyaset Ve Düşünce Akımla­rı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 2004, s. 193-203.

7     Yusuf Akçura, “Üç Tarz-ı Siyaset”, (Yeni yazıya aktaran Recep Duymaz), Üç Tarz-ı Siyaset Ve Düşünce Akım­ları, s. 167. Üç Tarz-ı Siyaset'in tam ve orijinal metni olması dolayısıyla makale boyunca Recep Duymaz'ın neşrine atıfta bulunulmuştur.

8     Akçura, a.g.m., s. 168-169.

9     Akçura, a.g.m., s. 178, 180.

10   Akçura, a.g.m., s. 185.

11   Akçura, a.g.m., s. 168-170.

12   Görüldüğü üzere Akçura, Osmancılık gibi İslâmcılığı da milliyetçilik örneğine göre kurgulanmış bir ideoloji ola­rak değerlendirmektedir.

13   Akçura, a.g.m., s. 170-173, 185-188.

14   Georgeon, a.g.e., s. 2, 34; Muhammetdin, a.g.e., s. 50.

15   Akçura, a.g.m., s. 173-175.

16   Akçura, a.g.m., s. 189.

17   Akçura, a.g.m., s. 190.

18   Akçura, a.g.m., s. 191.

19   Ziya Gökalp, “Üç Cereyân”, Türkleşmek İslâmlaşmak Muâsırlaşmak, (Kitaplar-1 içinde), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s. 45. Dipnotlarda, Ziya Gökalp'in yayın­larını toplu şekilde orijinal diliyle ihtivâ etmesi ve yeni bir neşir olması sebebiyle M. Sabri Koz tarafından yayına hazırlanan ve Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınla­nan esere atıfta bulunulacaktır.

20    Modern tarih literatürümüzde batıcılığın merkezi ad­dedilen İctihad dergisi etrafındaki çevreyi, Gökalp'in Muâsırlaşmak cereyânın hususî naşiri telakki etmediği görülmektedir. Peyami Safa, bu hususu Gökalp'in Ab­dullah Cevded ile arasının açık olmasına bağlamak­tadır. Bakınız: Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, s. 28.

21    “Muâsırlaşmak cereyânına tâbi olanlar Tanzimat fikir­lerini yaydıkları sırada... tarihî bir mânâyı haiz kadîm ‘Osmanlı' tabire yerine, millî renklerden tamamıyla ârî olmak üzere, yeni bir mânâ yapıştırmışlardı.” Bkz. Gö­kalp, “Üç Cereyân”, a.g.e, s. 46.

22    Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 48.

23    Ziya Gökalp, “Türklüğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 66.

24    Gökalp daha sonraki yıllarda milleti şöyle tarif edecektir: “Millet, lisanca, dince, ahlâkça ve bediîyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bu­lunan bir zümredir.” Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, (Kitaplar-1 içinde), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s. 184.

25    Ziya Gökalp, “Milliyet Mefkûresi”, a.g.e., s. 84. Gökalp'in “bütün mefkûreler, millî mefkûrenin muavinidir.” dü­şüncesi Üç Tarz-ı Siyaset'teki “Din-i İslâm büyük Türk milliyyetinin teşekkülünde mühim bir unsur olabilir. Edyân, ancak ırklarla birleşerek, ırklara muâvin ve hattâ hâdim olarak ehemmiyet-i siyâsiyye ve ictimâiyyesini muhâfaza edebiliyor.” düşüncesiyle uyum hâlindedir. Akçura, a.g.m., s. 190.

26    Ziya Gökalp de aynı kanaattedir: “Milliyet mefkûresi ibtidâ gayr-i Müslimlerde, sonra Arnavut ve Araplar- da, en nihâyet Türklerde zuhur etti.” Bkz. Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 45.

27    Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 45-47; Gökalp, “Türklü­ğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 65.

28    Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 46-47; Gökalp, “An'ane ve Kaide”, a.g.e., s. 54-55; Gökalp, “Hars Zümresi, Me­deniyet Zümresi”, a.g.e., s. 59-60; Gökalp, “Tüklüğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 61-64.

29    “Bugün matbuatımızda içtimâî münakaşalara zemin olan üç mefhum var: Türkçülük, İslâmcılık, Osmanlıcı­lık.” Bkz. Gökalp, “Millet ve Vatan”, a.g.e., s. 78.

30    Akçura, “Üç Tarz-ı Siyaset”, a.g.m, s. 167.

31    Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 45.

32    Hilmi Ziya Ülken, a.g.e., s. XXI.

33    “.Türkçülük aynı zamanda İslâmcılıktır. Yalnız Türk­çüler İslâm ümmetçisi olmak sûretiyle kendilerini ‘İslâm milliyetçileri'nden ayırt ederler.” Bkz. Gökalp, “Türklü­ğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 66.

34    Yusuf Akçura, Balkan Savaşları arefesinde “Üç Tarz-ı Siyaset”i tekrar bastırarak, büyük ihtimâlle ilk soruya daha 1904 yılında verdiği cevabın ne kadar isabetli olduğunu hatırlatmak istemiştir. Akçura, 1908'den itiba­ren meydana gelen gelişmeleri, Üç Tarz-ı Siyaset'te sa­rih bir şekilde gördüğünü 1928 yılında da ifade etmiştir. Bakınız: Akçuraoğlu Yusuf, “Türkçülük”, a.g.e., s. 406.

35    Akçuraoğlu Yusuf, a.g.m., s. 406. 
---------------------------------------------------------------

Kaynak:

Türk Yurdu Dergisi 100. Yıl Anıt Sayısı, Eylül 2011, Cilt: 31, Sayı: 289. (Eylül 2011)

Önemlidir:

Bu makaleye atıf yapılmak istendiğinde, yukarıdaki kaynağın mehaz gösterilmesini önemle rica ederiz.




[i]  Yrd.Doç.Dr.,Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 


Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18623590