25 Eylül 2021

Prof. Dr. Kemal ÜÇÜNCÜ 

Türk kültür havzasının teorik çerçevesini çizmeye çalıştığım yazıdan sonra pek çok meslektaşımdan geri dönüşler aldım. Bunlar arasında bir tıp profesörü olan Eskişehir Türk Ocağı Başkanı kıymetli ağabeyimiz Nedim Ünal Bey’in tenkit ve takdirleri benim için önemliydi. Keza Arslan Tekin Bey’in farkındalığını ve arayışını şükranla yâd ederim. Mustafa Aksoy Bey’in her zaman hemdem olarak görüşlerinden istifade ettik. Hemdem olan hemhal olur. Milli tefekkür geleneği kolektif hafızasındaki “hem” le başlayan (hemhâl, hemdem, hemdert, hemdiğer, hemfikir, hemasıl, hembezm) gibi kelime kadrosunu, anlam ve çağrışım kümeleriyle hatırlamak durumundadır. 

Akabinde milli mefkûre etrafındaki pek çok yazar-çizer ve akademisyenin halini ortak ruh iklimimizi yansıtması bakımında gruplandıracağım. Bir grup heyecanlanıp sert bir hamasi şiir gönderdi, güzel ama sorun çözmüyor, bir grup “yüksek öğretmende” dinlediği konferanslarla hâlâ idare edebileceğini onların fikir olduğunu zannediyor. “Atsız’dan gelen Mektup” şiiri ile karşı çıkılıyor. Milli romantik edebiyatımızın şahikası bu eserleri ben de severim ama bu konuyla alakalı değiller. İsmail Hami Danişmend, Gökalp, Erol Güngör, Mümtaz Turhan, Yılmaz Özakpınar ve bu çerçevedeki aydınlarımız kendi dönemleri içerisinde milli mefkûreye katkılar yapmış önemli bir birikim üretmişlerdir. Lakin halde bu birikimin açıklayıcılığı kalmadı. Yeni metinler üretmekten kastım bu. 

 “Mükemmellik bile kuru tekrarın ağır yükünü taşıyamaz”. İngiliz filozof Alfred North Whitehead’in bu yargısı, şöyle devam eder: “Bir ilk kıvılcımın yaratacağı yoğunluğa sahip bir medeniyeti üretebilmek, bilimden daha fazla şeylere ihtiyaç duyar. O hâlde yeni bir mükemmellik arayışı demek olan macera duygusu kaçınılmazdır”.  İbni Haldun’un ifadesiyle olgunlaşma ve uyum çürüme tehlikesini de beraberinde getirir. 

Kalem, kalpak ve revolver “Yeni Osmanlılar/Genç Türkler/İttihat ve Terakki çizgisinin teori eylem praksisini sembolize eden üç semboldü. Bu çizgiyle başlayan heyecan dalgası Türklüğün yeni bin yıldaki “entelektüel meydan okumasına” zemin hazırlayacak arketipsel formları barındırır. Türkistan/Maveraünnehir irfanı ve teşkilatçılığı, stratejik dehası bu formun çekirdeğini oluşturmalıdır. 

Türk milliyetçiliği birikimi içerisinde 1980 sonrası dönemde “Yeni Düşünce” gazetesi etrafında oluşan fikri, entelektüel birikim aradan geçen uzun yıllara rağmen aşılamamıştır. Hâlâ o ölçekte bir düşünce dergisi, teorik pratik etkileşimi kuramadık. Türk milliyetçiliği mecmualar etrafındaki fikri üretimlerin yarattığı atmosfer etrafında gelişmiş bu atmosfer, milli politik çizgiyi de önemli ölçüde beslemiştir.1980’li yılların ortasına kadar Türk sağının ortalama aydını kendini ve düşüncelerini, milli mefkûrenin üretimlerine yaslanarak ifade ediyordu. 1980 öncesinde Tercüman gibi orta sağ gazetenin 1001 Temel Eser serisi Türk sağının kültürel şemalarını oluşturan önemli bir mecraydı. Arkasında hep milli çizgideki insanlar vardı. 1980 öncesinde siyasal İslam ve her türlü hizbi “milli mefkûrenin kapsayıcılığı, kuşatıcılığı ve kültürel hegemonyası karşısında “kendilerini kamusal alanda görünür kılmak” ve itibar görmek için “milliyetçi muhafazakâr” tabirini kullanıyorlardı/kullanmak durumunda kalıyorlardı. Siyasal İslamcılar, 1980 sonrasında liberalizm ve neo Marksist literatürle kurdukları ilişki ve okumalar neticesinde kendi eksiklerini ve özgüvenlerini bu literatürden devşirdikleri kavramlarla yeniden ürettiler. Halde her birinin bir yayınevi, onlarca tematik dergisi mevcutken, “Yeni Düşünce” dergisi çevresi önemli oranda akim ve atıl kaldı. 

Küreselleşme, Neoliberalizm, etnik ve dinsel ayrışmalar sürecinde kendi metinlerini dünya deneyimleri ışığında bir eleştiriye tabi tutarak yeniden güncellemekte gecikti. Hal böyleyken durup durup “Kürşad’ın narası ile indik Tanrı dağından”, “Kurt, Kımız, Kopuz”, Gökalp dedi ki, Rahmetli Dündar Taşer’den dinledim, Galip Erdem Hergün’de böyle yazdıydı ifadeleriyle günümüz sorunlarına çözüm bulmak mümkün değil. Türkçenin Sırları ile dil felsefesi, Türk İslam Ülküsü ile yeni bir medeniyet anlayışı inşa edemezsiniz. İstediğimiz kadar kızalım, realite bu. Her ülkücü, Türkolog değildir, tarihçi değildir, diplomat değildir (olması da gerekmiyor). Bunların birer ihtisas olanları olduğunu artık 2013 yılında kabul edelim ve bu alandaki bilim insanlarımıza belirli ölçülerde saygı duyalım. 

Bilim, sanat ve kültür adamlarından slogan atıp, marş söylemedikleri için <sarfı nazar ederseniz> politik ve siyasal alanda herhangi bir etkinlik kurmanız da imkânsızlaşır. (www.haberakademi.net sitesinde  kültür ve hegemonya, Gramsci meselelerinde bu meseleyi ele almıştık.) 

Türk kültür havzası tabirini kullanırken antropoloji ve halk biliminde kullanılan “kulturraum, kulturgebiet, cultural ecology, cultural area” kavramlarını “kendi idrak ve anlayışım ölçüsünde” tenkidi bir tarzda ele alarak gündeme getirdim. Türk kültürünün tarihsel macerasına, zihniyet dünyasına en uygun kavramın bu olacağını düşündüm. 

Kıymetli Arslan Tekin Bey Yeniçağ gazetesinde milli mefkûre cephesinde  “teori/eylem” doğrultusunun eksikliğinden bahsederek bir tartışma başlattı. Bu vesileyle “günceli temsil etmesi itibarıyla” Yalçın Koç Bey’in “Anadolu Mayası” tabirini gündeme getirdi. Fatih Şeker Bey’in çalışmalarına vurgu yaptı. Liste çok daha uzatılabilir. Çok faydalı bir fikir temrini olacağına inanıyorum. 

Yalçın Koç Bey maya metaforundan hareketle “kelam”ın dönüştürücülüğünden ve biricikliğinden tarih ve zaman üstülüğünden bahsediyor. Kelam’dan kastı “İlahi mesaj “.Bir anlamıyla ben bu metaforu  Hegel’in Tin’in fenomenolojisinde ve Tarih Felsefesi’nde dile getirdiği “Geist’in (Tin’in) kendini tarihsel seyir içerisinde  açması” görüşüyle alakalandırdım. Tabi ki Hegel’in burada dolayımlı olarak kastettiği şey Tanrı’dır. 

Diğer araştırmacılar da ağırlıklı olarak Türkistan tecrübesini sırf manevi metafizik bir bağlamda okumayı yeğliyorlar. Kanaatimce bu bakış eksiktir. Kadim Türk mitik tefekkürü ile “diyalojik “ bir bağ kuramamanın neticesidir. 

Hasbelkader Eskişehir ve Denizli’de Maveraünnehir Türk Düşüncesi çerçevesinde değerlendirmelerde bulundum. Bu değerlendirmelerimde özellikle bir hususun altını çizmeye çalıştım. Türkistan /Maveraünnehir (Türkçesi Çayardı) çevresinin temel dinamiği zannedildiği gibi pür metafizik ve maneviyat değil “aklın ve gönlün dengeli bir kaynaşmasıdır”.Türk tefekkür dünyasının sonraki süreçlerde kaybettiği şey kanaatimce bu sihri terkiptir. Yalçın Bey’in “mayası” bence Kelam’dan önce bu terkiptedir. Aksi takdirde “kelam”  veya “tin” kendi iradesi ile her şeyi biçimlendiriyor ve bizler onun önünde iradesiz meful varlıklar isek “bir ölçüde beşeri eylem ve faaliyetlerimizin “ dönüştürücü bir gücü” olamaz noktasına çıkarız. 

Türk düşüncesinin kaynakları veya geleneği derken bir repertuarı veya seti olduğu gibi alıp bugünün şartları içerisinde uygulamaya çalışmak gibi tarih dışı bir fanteziden ve foklorizmden söz etmiyoruz. Türk kültürü ve icracıları, yaratıcıları tarihsel süreçte kendi tarihsel sosyal şartları içerisinden kültürel referans ve sembollerimizin yaratıcı bir okumasını yaparak “ili” ve “töreyi” çekip çevirmişlerdir. Yani kendi çağlarının teorik açıklamasını yapmışlardır. Günümüzde bizde eksik olan, metinlerimiz ve sembollerimizden hareketle kendi çağımızın okumasını yapamamış olmamızdır. Bunu tin veya kelam veya logos tesadüfü olarak üretemez bilinçli ve eylemli bir irade gerektirir. Bunun anahtarı bıkıp usanmadan yorulmadan “yor-mak” ”yorumlamaya” çalışmaktır. Yani tenkidi, düşünceyi, içeriye buyur etmektir.  Özetle çok ihtiyacımız olduğu bu günlerde, “istişaresizlik yorgunuyuz dostlar”. 

Türkistan, Ahmed Yesevi, Maveraünnehir, Alp erenler manevi önderler Türk düşünce dünyasında Fuad Köprülü’nün çok başarılı bir tarihsel anlayış ve açıklama ile inşa ettiği kavramlardır. Ama bu açıklama bir yönüyle eksiktir. Hilmi Ziya Ülken’in Türk Tefekkür Tarihi’nde vukufla ifade ettiği gibi Anadolu’da iki temel tasavvuf düşüncesi hâkimdir. Biri Türkistan/Horasan ekolü bir diğeri en az onun kadar etkili olmuş olan Endülüs’den gelen İbni Arabi ekolüdür. Her iki sistemin kavrayış ve izahlarında farklılıklar vardır. 

Türk kültür havzasını inşa eden siyasi, coğrafi koşullar, ekonomik koşullar aynı bağlam içerisinde yorumlanarak bir çıkış veya cevap aranmalıdır. Bu noktada Türk kültürü, İslam öncesi ve sonrası zımni ayrıştırmasına tabi tutulmadan bütüncül olarak anlaşılmalıdır. Bunun için Hilmi Ziya Bey’in Türk Tefekkür Tarihinde çizdiği çerçeve bir yol haritası olabilir.

Sonuç olarak, kültürü oluşturan, değiştiren, dönüştüren bütün şartlar ele alınmadan yapılacak değerlendirmelerin her zaman bir tarafı eksik kalacaktır.