Konuk Yazarlar

İnsanda Öz ve Varoluş[i]

 

necati oner2

 

Prof.Dr. Necati ÖNER[ii]

Bilinçli her eylemimiz (fiilimiz) bilgiye dayanır. Başka bir ifade ile biz bir bilgiye göre hareket ederiz. Bilgi varolan hakkında hüküm vermedir, varolanı tanıtan şeydir. Varolan’dan hakkında hüküm verilebilen maddî ve manevî her- şeyi anlıyorum. Öyle ise varolan bilgi konusu olabüendir.

Varolan iki türlüdür: Birisi yaratan varlık, diğeri yaratılan varlıktır. Yara­tan varlık yani Allah, tekdir, ezelden beri varolup yok olmayandır. Yaratılan varlık çoktur. O zaman yaratılan varlıklar demek doğru olur. Bunlar sonradan olmadır ve sonunda da yok olurlar. Burada yaratma’dan bir nesneyi örneksiz ve asılsız, varkılmayı anlıyorum.

Yaratılan varlıklar ya Allah tarafından var kılınmış veya insan tarafından ortaya konulmuşlardır. Allah’ın varkıldıktan tabiî sıfatı ile vasıflandırılırlar. Ya­ni tabiî olan, Allah tarafından yaratılandır ve yoktan var kılınmıştır. İnsan tara­fından varkılınanlar ise vardan varedilmişlerdir. Mesela şu üzerinde yazı yazdı­ğım masa önceden yoktu. Ustası, varolan tahta, çivi vs.den bir projeye göre onu var kılmış tır. İnsan eseri olan her şey bu türdendir.

Yaratılan varlık kavramına açıklık getirmek için nelik (mahiyet) ve gerçeklik’den bahsetmek gerekir. İslâm mantıkçıları bu iki terimi şöyle açıklarlar: Bir kavramın ahindeki tasavvuru onun neliği (mahiyeti), buna tekabül eden zihin dışındaki fertler ise onun gerçekliğidir. Her kavramın neliği vardır ama her kavramın gerçekliği yoktur. Mesela insan kavramının neliği onun zihindeki ta­savvuru, gerçekliği ise zihin dışındaki fertlerdir. Hâlbuki ejderha kavramının neliği varılır oma gerçekliği yoktur. Ejderha denince onu karşılayan bir anlam vardır ama zihin dışında ejderhaya delalet eden bir fert bulunmaz.

Her kavram bir varolana tekabül ettiği için, diyebiliriz ki, her varolanın neliği vardır ama her varolanın gerçekliği yoktur. İnsan, güneş, masa, kalem.. bunların hem nelikleri hem gerçeklikleri vardır. Fakat anka kuşu, kaf dağı, Ömer Seyfettin’in Efruz beyi, Şekspir’in Hamleti’nin nelikleri vardır ama ger­çeklikleri yoktur.

Hem neliği hem gerçekliği olan varlıklar asıl varlıklardır. Neliği olupda gerçekliği olmayan varolanlar da hayalî varlıklardır. Allahın yarattığı varlıkların hepsi asıl varlıklardır. Neliği olup da gerçekliği olmayan varolanlar insan eseri­dir. Mitolojiler, masallar, romanlardaki kişiler hayalî varlık türümdedirler.

İnsan varolanı ya doğrudan doğruya temasla, yani kişisel tecrübesi ile veya başkalarının elde ettikleri bilgilerin ona aktarılması üe dolaylı yolla tanır. Bu yollar sosyal çevre, okul, kitap, radyo vs... dir.

Edinilen bilgilerle insan, varolanları temsileden kavramlar kurar. Kazanılan kavramlar varolanı ne dereceye kadar yansıtır? sorusuna kesin cevap verilemez. Bu felsefenin tam çözülemeyen bir sorunudur. Saf realistlere göre biz varolanı, olduğu gibi biliriz. Kant gibilerine göre ise, insan, zihin yapışma göre ancak fe­nomeni bilir. Hangi felsefe görüşünde olunursa olunsun insan, bilgisinin varola­nı aynen aksettirdiğine inanır ve ona göre hareket eder.

Şimdi varolanın insanın eylemini nasıl etkilediğini ele alalım Eylemi, varo­lan yerine onun kavramı etkiler. Kavramın belli bir anlamı vardır. Genellikle bu kavram fertler arasında müşterektir. Bu anlam lugatlarda belirlenir, tanımı yapılır. Bu anlamda kavramın objektif bir muhtevası vardır demektir. Bu ob­jektif muhteva, kavramın temsü ettiği varolanı ifade eder.

Bir kavramın içeriği tesbit edilip tanımı yapılarak ortaya konan belli anla­mım kabuledenlerin eylemini, bu kavram aynı şekilde etkilemez. Başka ifade Ue insan eylemine etki eden, kavramın objektif anlamı değildir. Her kavramın objektif anlamı fertlerde farklı izlenimler doğurur. İşte ferdin eylemine etki eden, o kişinin o kavram hakkındaki izlenimidir. O halde varolanın ferde etkisi şu yolla olur:

C:\Users\BASMUF~1\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.pngC:\Users\BASMUF~1\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image002.pngVarolan          Kavram           izlenim

Kavramın objektif niteliğine karşı izlenimin sübjektifliği vardır. Bu sübjek­tiflik ferdin varolan karşısındaki tutumuna bağlıdır. Varolan ferdin tutumuna göre izlenim bırakır.

Kavramlar izlenimler sonucu elde edilir. Bu durumda yukarıdaki sırada iz­leniminin kavramdan sonra gelmesinin ilk bakışta mantıksız olduğu görülür. Fakat bu terimlerin yukarıdaki sırada neyi ifade ettikleri anlaşılırsa sıralamanın uygunluğu görülecektir.

Kavram objektif, kollektif; izlenim sübjektif ve kişiseldir. İzlenimler sonucu bir kavram teşekkül edince, o kavramda izleniminin canlılığı kalmaz, genel bir anlam ifade eder. Elde edilen kavram bir dilde bir terimle ifade edilerek kol­lektif bir karaktere bürünür. Her kavram genellikle çok kişinin izlenimleri so­nucu elde edilir ve ayrı kişilerin izlenimlerinin ortak taraflarım içine alır. Her­hangi bir varolan karşısında fertlerin izlenimleri farklı olduğundan, kavram hiçbir ferdin izlenimini tam ifade etmediği için o bir ferdin değü, fertlerin or­tak malı olur; kollektiflik ve objektiflik karakterini bu yolla elde eder. Bir kav­ramın objesini ne derecede aksettirdiğini tayin edecek bir ölçüt yoktur.

Kavram objektif ve kollektifliği ile varolanın yerine geçmiştir. Biz varolanla doğrudan doğruya karşı bulunmaktan çok onun kavramı üe karşı karşıyayızdır.

Varolanlar hakkında hüküm ve değerlendirmelerimiz daha çok onun kavramı­nın bizde bıraktığı izlenimlere göredir. Kavramların fertler üzerinde bıraktıkları farklı izlenimler varolanı temsil eden kavramdan değil de ferdin kendisinden kaynaklanır. İzlenimin şu veya bu şekilde oluşu ferdin zihinsel ve duygusal du­rumuna bağlıdır.

Kavram bir bilgi malzemesidir. Bilgi kavramlar arasında kurulan bağlar­dan ibarettir. Bağ kurma hüküm vermedir. Biz varolanı hükümle tanırız. Aslın­da bir kavram hükümler toplamıdır.

Kavramlar arasında bağlar kurulurken, aslında biz, o kavramların temsil ettikleri varolanları değerlendirmiş oluyoruz. İşte bizim eylemlerimizin saiki verdiğimiz hükümlerdir.

Ferdin verdiği hükümlerle varolanın bilgisine sahip olması onun alışına bağlıdır. Bu terim üzerinde ileride duracağım. Fertlerin alışları farklı olduğu içindir ki kavramların fertlerde bıraktıkları izlenimler farklı olur. İnsan bir bil­giye göre hareket eder demek, varolanın onun üzerinde bıraktığı izlenime göre hareket eder demektir. Çünkü izlenim, fertte, varolanın o andaki bilgisidir. İn­san varolanı ancak bir kavram içine sokarak bileceği için doğrudan doğruya karşılaştığı varolanı temel bir kavram süzgecinden geçirerek tanır. İşte bu se­bepten varolanın fertte etkisi varolan, kavram, izlenim sırasına göre olur. Tabii bunu da eylem takibeder.

Bir konu üzerinde vukubulan tartışma ve sürtüşmelere sebep olarak göste­rilen “kavram kargaşası” deyimi ile kasdedilen durumu meydana getiren aynı kavramın fertlerde bıraktığı farklı izlenimlerdir. İzlenimlerin farklılığının sebebi farklı tutumlardır. Öyle ise bir konu üzerinde fertlerin anlaşmasını onlar ara­sındaki tutum birliği sağlar.

Tutum bir vaziyet alıştır, bir zihniyetin ifadesidir. Zihniyet insan zihninin içinde hareket ettiği ortamdır. Her insanda müşterek olan akıl yürütme yollan, içinde hareket ettiği ortama göre içerik kazanır. İnsanın akıl yürütmeleri biçim­seldir (formelle); belli kalıplar içerisinde hareket eder. İşte bu şekil, bu biçim her insanda aynıdır. Akıl yürütmeler içerik kazanınca farklılıklar başlar. İnşam yönlendiren de bu biçimler değil, onların içeriğini teşkileden kavramlara, onu kullananın verdiği anlamdır. Kavramlar onu kullanan kişinin zihniyetine göre anlam kazanır.

Zihniyet kavramı üzerinde biraz durmak istiyorum. İlkel toplumlarda yaşa­yan insanların zihin yapılan üzerinde inceleme yapanların ortak kanaati şudur: İlkel toplumda yaşayan insanın zihin yapısı ile medenî toplumda yaşayan insa­nın zihin yapısı farklıdır. Bu farklılığın, bir ara, mantık farklılığı olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Fakat sonunda bu kanaatta olanlar da farkın mantık farkı değil zihniyet farkı olduğunu kabul etmişlerdir. Böylece insanın iki ayrı zih­niyeti bulunduğu ortaya çıkmıştır. Birisi ilkel toplumlarda hakimdir, diğeri medéni toplumlarda. Bu iki zihniyet biribirinin devamı değildir, insan zihninin iki ayrı kipidir (mode-tarz). Bu iki farklı zihniyetin nitelikleri Lévy-Bruhl, Wan der Leuve, Leenhardt, Roger Bastid, Lévy-Strausse gibi bilim adamlarının ça­lışmaları ile aydınlığa çıkmıştır.

İki ayn zihniyetin birincisi ilkel, mitik, mistik, majik; İkincisi aklî, pozitif diye adlandırılmıştır. Ben bu terimlerden birincisine majik (büyüsel), İkincisine pozitif (olgusal) demeyi uygun buluyorum.

İşte bu iki temel zihniyete bir üçüncüsünün eklenmesi gerektiği kanaatin­deyim; çünki öyle akıl yürütmelerimiz vardır ki bunların ne büyüsel ne de olgu­sal zihniyete sokabiliriz. Dinî tefekkür ile felsefi tefekküre hâkim olan zihniyet ne büyüsel ne de olgusaldır. Şimdi bu far kılığı belirtmeğe çalışacağım.

Bilindiği gibi büyüsel zihniyet obje ve olaylara gizli kuvvetlerin hâkim ol­duğu kanaatinden hareket eder. Bütün açıklamalar ve hareketler ne olduğu bi­linmeyen bu kuvvetlere göre ayarlanır. Gizliliğe bürünen kollektif tasavvurlar ferde hâkimdir. Olgusal zihniyette ise tecrübe hâkimdir. Olgular gizli güçlerle değil başka olaylarla açıklanır. Şimdi dinî ve felsefi tefekkürün durumuna bakalım:

Din alanında yapılan tefekkürde elde edilen önermeler tecrübe üe tahkik edilemez, bu bakımdan olgusal değillerdir. Bunlar büyüsel zihniyetle de açıkla­namaz. Dinî inançla batıl inanç arasında fark vardır.

Büyüsel zihniyetin hâkim olduğu inançla dinî inanç arasındaki farkı şöyle gösterebiliriz: Her iki inanç türünde de görünmeyen gücün etkisi vardır. Fakat bu gücün mahiyeti her ikisinden farklıdır, şöyle ki:

  • - Büyüsel zihniyete hâkim olan güç, bahis konusu hadise veya obje ile beraberdir. Başka bir ifade ile gizli güç içkindir (immenant). Mesela nazarı önleyen objenin içinde o güç, vardır. Bir büyücü gizli bir güce sahiptir. Dinî inançda ise güç kaynağı aşkın (trascendant) olan Tanrıdır. Görünmez gücün içkin olduğunu kabul eden dinî ve felsefi akımlar da vardır, panteizm ve vahdet-i vücutculuk gibi. Buradaki içkinliği de büyüsel zihniyetteki içkinlikten ayırmak lazımdır. Panteizm ve vahdet-i vücutculukta gizli güç tektir ve varlıkla birdir. Ondan ayn değildir. Ve başka varlık da yoktur, mutlaktır. Büyüsel zih­niyete göre ise bu güç çeşitlidir, bazı objelerde var bazılarında yoktur. Bazı in­sanlarda vardır bazılarında yoktur. Bu güç bazı törenlerle olmayana da kazan­dırılabilir.
  • — Büyüsel zihniyete bağlı inancın kaynağı ya kollektif tasavvurlar veya ferdin kendisidir. Dinî inançta ise kaynak vahiyle bildirilen bilgidir. Bu sebeple büyüsel zihniyetle elde edilen bilgi, tektir, dağınıktır, düzensizdir. Dinî inançla ilgili bilgi ise vahye dayalı olduğu için, bu anlamda, objektiftir ve düzenlidir. Burada sistematik bilgi kurulabilir, teolojiler bu tür bilgilerdir

 

Felsefi tefekküre gelince, insan tecrübenin. Yetileri ile yetinse idi felsefeye ihtiyaç kalmazdı, bilim yeterli olurdu. İnsan tecrübenin verilerini aşarak, değer­lendirme yapıyor, yani felsefe yapıyor. Tecrübeyi aşan bir bilgiye olgusal dene­mez.

Sistemli ve düzenli bir bilgi türü olan felsefe, düzensizliğin esas olduğu büyüsel zihniyete hiç sokulamaz.

Öyle ise gerek dinî ve gerek felsefi tefekkür, hem büyüsel hem de olgusal zihniyetin dışındadır. Dinî ve felsefi tefekkür, büyüsel ve olgusal zihniyetin or­taya koyduğu bilgilerin eleştirisi olduğundan bunlara hâkim olan zihniyete eleş­tirisel zihniyet diyorum. Böylece temel zihniyetler üçe çıkmış olur ki şunlardır: Büyüsel (magique) zihniyet, olgusal (positif) ve eleştirisel (critique).

Bu üç zihniyet biribirinin devamı değildir. Yani bir tekâmül zinciri içinde değillerdir. Bu üç zihniyet insan zihninin üç ayrı kipi (mode)’dir.

Toplumlara göre bunların hâkimiyet dereceleri değişir ama hiçbiri yok ol­maz. tikel toplumlara hakim olan büyüsel zihniyettir. İlerlemiş toplumlarda ise olgusal ve eleştirisel zihniyet hâkimdir. Her toplumda yaşayan her fertte bu üç zihniyet vardır. Zaman ve yere göre bu zihniyetler kendilerini gösterirler.

Bu üç zihniyetin tipik temsilcileri vardır. Büyüsel zihniyetin tipik temsilcisi büyücü; olgusal zihniyetin tipik temsilcisi bilim adamı; eleştirisel zihniyetin ti­pik temsilcileri peygamber, velî ve filozoftur.

İşte bu üç zihniyete temel zihniyetler veya birinci dereceden zihniyetler di­yorum. Bu temel zihniyetlerin her biri içinde de fertler arasında farklılıklar görülür. Bu farklılıklar ikinci dereceden olan zihniyetlerden kaynaklanır, ikinci dereceden zihniyetlere de tutum diyorum.

Birinci dereceden zihniyetler veya temel zihniyetlerle ikinci dereceden zih­niyetler veya tutumlar arasında derece değil mahiyet farkı vardır.

Temel zihniyetler insan zihninin tabiî kipleridir. Bunlar insan olmanın hal­leridir. Her toplumda her insanda bunlar vardır ve bunlara sahip olma insanın kendi elinde değildir. Bu bakımdan temel zihniyetler insanın özü (essence) ile ilgilidir. Bunlarda ferde ait olan, onların varlığı değil hâkimiyet dereceleridir.

İkinci dereceden zihniyetler yani tutumların varlığı insana bağlıdır. Yani sonradan kazanılmıştır. Bunlar da ferdin varoluşunu tayineder. Öyle ise temel zihniyetler insanın özü ile, tutumlar varoluşu ile ilgilidir.

Burada özle varoluş üzerinde durmak istiyorum: Asrımızın önemli bir fel­sefe akımı olan ekzistansiyalizm varoluşu ön plana çıkardı. Hatta Sartre insan­da varoluşun özden önce geldiğim ileri sürdü. Bu görüşünü şöyle ifade ediyor. Descartes ve Leibniz doktrinlerinde olduğu gibi Taun kabul edilirse o zaman insan, onun yaratıcısı tarafından önceden tasarlandığı şekilde meydana gelir ve öz (essence) önce olur. Hatta Volter ve Diderot gibi Tanrı tanımazlar da külli

bir insan tabiatını kabul eder. Tanrı tanımaz ekzistansiyaiistler bu sonunculardan daha tutarlıdır. Çünki eğer Tann yoksa belli bir insan tabiatı da yoktur. İn­san tabiatı olmadığına göre insan kendini meydana getirecektir. İnsan projeleri­ni gerçekleştirmekle meydana gelir. Bu süreç sürekli bir oluş demektir. Sürekli bir oluş ise özün yokluğu olur. Çünkü “Öz zorunlu olarak olan, başka türlü olamayandır. Varoluş alanı, oluşun, değişmenin, tesadüfün, olumsallığın (con­tingent) alanıdır”. Böylece Sartre’ın varoluş özden önce gelir sözü doğru olmaz. Zaten onun varoluş anlayışına göre özün olmaması lazımdır. Değişen (olumsal olan) değişmiyeni (zorunlu olanı), meydana getiremez.

Aşkın bir varlığa baş vurmadan da Sartre’m fikrinin yanlışlığı anlaşılabilir. Şöyle ki: İnsanın varoluşunu meydana getirmesi seçme ile olur. İnsanın hür ol­ması bu yüzdendir. Sartre şöyle diyor: “Biz seçen bir hürriyetiz, fakat hür ol­mayı seçemiyoruz. Hürriyete mahkûm edilmişizdir”. İşte bu hürriyetle “İn­san hiçbir dayanağı, hiçbir yaratanı olmaksızın her an insanı yeniden icat et­meğe mahkûmdur”. Böylece insan kendi kendisini meydana getiriyor, ve varo­luş seçme eylemi ile ortaya çıkar.

Hürriyet içinde seçme, bir irade bir akılyürütme sonucudur. Akılyürütme olmazsa seçme olmaz, seçme olmazsa varoluş gerçekleşmez. O halde insanın varoluşundan önce bir akıl yürütmesi vardır. Yani mantığı, varoluşundan önce gelir. Mantık da her devirde her insanda aynıdır. Bu balamdan mantık insanın özü ile ilgilidir. Değişmeyen mantığın içinde yol aldığı yollar vardır. Bunlar ana zihniyetlerdir. İşte bu ana zihniyetler de her devirde her insanda aynı nite­liği taşır. Değişmeyen zihniyetler de insanın özü ile ilgilidir. Yalnız burada dik­kat edilecek bir husus vardır. Zihniyetlerde değişmeyen, onların mevcudiyeti­dir, hâkimiyet dereceleri değil, çünki belli bir zihniyetin hâkimiyeti ferde ve topluma göre değişir.

Düşünme için esas olan yapı akılyürütme ile zihniyettir. Bunlar da insanın özünü teşkil ederler. İnsanın özünün bu şekilde anlaşılması Descartes’in “cogito”su ile bağlanabilir. O da varlığına dayanak olarak düşünmeyi alıyordu.

Soruna bu açıdan bakınca, Sartre’m fikrinin aksine, insanda öz varoluştan önce gelir.

Tutumla varoluşun ilgili olduğunu söylemiştim. Akla şöyle bir soru gelebi­lir. Tutum mu varoluşu sağlıyor, varoluş mu tutumu tayin ediyor? Bunlar ara­sında öncelik ve sonralık yoktur, karşılıklı etkileşimle ikisi aynı anda oluşur. Her ikisi de kazanılmış şeyler olduklarından, fert varolandan haberdar olmaya başlayınca hem bir tutuma girer hem varoluşu oluşmağa başlar. Böylece “ben” haline gelen fert varolana nüfuz ettikçe, onu tanıdıkça, ondan etkilendikçe tu­tum ve varoluşu değişme içerisinde olur. Böylece insan aynı varoluş, aynı tu­tum içinde bulunamaz, sürekli değişir.

İnsan ferdi varolanla temas kurup onun bilgisini kazandığı andan itibaren kendini başkalarından ayırır, “ben” olur. Başka ifade ile insanın özü varlığa çıktığında, yani varoluşu oluşunca ben olur. Ben aynı zamanda kişidir.

Fert, ben ve kişi terimlerinin ifade ettikleri anlamı açıklamak istiyorum: Bu üç terim insanda aynı şeyin farklı açılardan ifadesidir. Her üçü de tekliği, bir tane olmayı ifade eder Bir tane olma başkalarından ayrılmadır. Bu terimle­rin en geneli fert’dir. Fert diğer canlılar için de kullanılır. Bir insan da, bir at da, bir ağaç da ferttir. Fertlikde esas olan maddedir. Bir fert fizikî yapı olarak hem kendi türündeki diğer fertlerden hem de, yakın ve uzak cinsindeki fertler­den ayrılır. Aynı tür içindeki tek yumurtalı ikizler fizikî özellikleri bakmamdan farklılık göstermeyen benzerlikler taşısalar bile, işgal ettikleri farklı mekânlar dolayısiyle fert oldukları açıkça görülür.

Ferdin maddî niteliği yanında ben ve kişi ruhsaldır. Her ikisi de insana hastır. Ancak insan ben ve kişi olabilir. Ben ve kişi aynı şeyi ifade ederler, ama tanınmaları bakımından farklılık gösterirler. Ben insanın kendi kendisini tanımasıdır. İnsan ferdinin kendi bilincine varması ben olmasıdır. İnsan varlığa çıkışı ile ben olur. Yani insanın varoluşu onun benidir.

Bir benin başkası tarafından tanınması onun kişiliğidir. Başka ifade ile kişi, benin, başkası tarafından adlandırılmasıdır. Bir beni başka bir ben kişi olarak tanır.

İnsan ferdini tam kapsayan onun benidir. Çünki o, o hali yaşar. Kişinin bene tam uygunluğu iddia edilemez. Çünki kişinin tanınması yaşanma ile değil ikame yolu iledir, yani insan başkasını kendi beninde olup bitenlere benzeterek tanır. Bir benin tanınması onun söz ve fiillerinin yorumu ile olur. Böylece ben gerçek bir şeydir, kişi gerçeklik derecesi tayin edilemeyen bir tasavvurdur. Bu­radan şunu anlıyorum. Ben başka bir insanın benini onun söz ve fiillerine göre tanıyorum. Onun söz ve eylemlerini yorumlayarak ona tekabül eden bir tip ta­savvur ediyorum. İşte kişi bu tasavvurdur. Bu tasavvurun o ferdin benine ne derecede uyduğunu belirlemek mümkün değildir.

İnsanların aynı mantığı kullandıkları halde aynı olay karşısında farklı so­nuçlara varıp farklı davranışlarda bulunmasının sebebinin zihniyet farkı olduğu­nu söylemiştim, ikinci dereceden zihniyetler yani tutumlar için de durum aynı­dır. Bahis konusu farklılık mantığın malzemesi olan kavramlara tutumlara göre farklı anlam vermekten gelmektedir. İnsanların temel kabullenmeleri vardır, kavramların anlam kazanması bu kabullenmelere göredir.

Kavramların neye göre farklı anlamlar taşıdığım iki ayrı zihniyet veya tu­tumdan misal vererek açıklamak istiyorum:

Çoğulcu demokrasilerde temelde kabuledilmiş hükümler şunlardır: Her insanın mülk edinme, bir dini kabullenme, fikrini açıkça ifade etme haklan

vardır. İnsanlar bu haklarla doğarlar. Bu haklarla doğan insanlar, insan hakla­rını elde etmek için gereken hürriyete sahip olmalıdır. Devlet yurttaşların temel haklarım korumak ve sağlamakta yükümlüdür.

Marksist ideolojinin temelinde ise başlıca şu kabullenmeler bulunur: Sosyal olayların açıklanmasında ekonomi tek unsurdur, ekonomi alt yapıdır, diğer bütün kurumlar üst yapıyı teşkil ederler. Üst yapı alt yapıya tabidir. Toplumların tarihi ezenle ezilenlerin tarihidir, yani sınıf mücadelesidir. Ezenler üretim araçlarım elinde tutanlardır. Üretim araçları kolektifleştirilince sınıf egemenliği ortadan kalkar ve insan hür olur. Hürriyetçi demokrasilerde ileri sürülen hak­lar bu tabiî gelişmeyi engellemek için ezenlerin uydurdukları şeylerdir.

Görülüyor ki bu iki tutum biribirine zıttır. Birisinde din, mülkiyet insanın tabiî haklan, diğerinde sömürü aletidir. Şimdi sosyal problemlerin açıklanmasın­da, devlet yönetiminde, yapılacak akılyürütmelerin kavranılan hep bu temel kabullenmelere göre anlam kazanacağından, çözümler de farklı olacaktır. Farklı anlayışa bir örnek vermek istiyorum: Rus hükümet başkam Amerikayı ziyare­tinde, bir zenci Amerikalı parlamenter, Kuruşçefin önünde, Amerikadaki hürriyetlerle ilgili bir nutuk söyler. Kuruşçefin cevabı şu olur: “Siz kendi me­deni kanunuzun anlayışı, biz de bizimkinin anlayışı içindeyiz. Sizin için hürriyet olan bizim için esarettir”. Bu olay, anlatmak istediğim fikri açıklamak için tipik bir örnektir.

İnsanlar tutumlar içinde bulunurlar. Bu tutumları temelde kabul ettikleri temel hükümlerden kaynaklanır. Bu temel hükümler onun zihin dünyasını sı­nırlar. O tutum içinde kaldıkları sürece verecekleri her hüküm, yapacakları her davranış, temel kabullenmelere bağlı olarak onların çerçevelediği alan içerisinde olur. Farklı hüküm verme, farklı davranış içinde bulunma, ancak temel kabul­lenmeleri değiştirmekle yani tutum değiştirmekle mümkün olur.

Temel zihniyetlerin üç tane obuasına rağmen, ikinci dereceden zihniyetle­rin yani tutumların sayılan sınırsızdır, ideolojilere, mesleklere, edinilen kültüre göre değişir. Her üç temel zihniyetten herbirinin içinde fertlerin farklı tutumları bulunur.

Üç temel zihniyetin mevcudiyeti insana bağlı değildir. Başka ifade ile te­mel zihniyetler insanlar tarafından meydana getirilmiş değildir. Bunlar insanın yapısında tabiî olarak vardır. Niteliklerinde değişmeler olmaz, yalnız fertlerdeki hâkimiyet dereceleri değişir.

Cassirer mitik düşünce için söyledikleri ile zihniyetin apriori olduğuna dik­kati çekmiştir. Cassirer’e göre mitik düşüncenin fonksiyonları tecrübenin verile­ri değildir. Onlar tecrübeyi şartlandırır. Mitik düşünce bir nevi a priori çerçeve (cadre) dir. Cassirer’in mitik düşüncede gördüğü a priorilik, yani tecrübe ile elde edilmeyen, tecrübeden önce varolma hali üç ana zihniyet için de geçerli- dir. Bunlar insan olmanın şatlarından olan a priori çerçeveler, kalıplardir ve insanın özü ile ilgilidirler.

İkinci dereceden zihniyetlere yani tutumlara gelince, bunlar sonradan kaza­nılmışlardır. Görülen eğitim, elde edilen kültüre göre değişirler. Başka ifade üe insan tarafından meydana getirilirler. Bu sebeple tutumlar insanın varoluşu ile ilgilidir. İnsanlar temel zihniyetler içinde aldıkları tutumlarla varoluşlarının bi­lincine varırlar.

Ûz’le varoluş ilişkisine gelince: Bunlar biribirinden ayrılmazlar, içiçedirler, aynı varlığın farklı açılardan görünüşleridir. Temelde bulunan öz varoluşla var­lığım hissettirir, varoluş ise öz içinde anlam kazanır.

Ferdin varoluşu başkası ile temas ile başlar. Eğer başkası olmasa idi fert ancak bir öz olarak kalırdı, ortaya çıkmazdı. Fert ben olunca öz varlığa çık­mış, böylece varoluş olmuştur. Öyle ise varoluşla ben aynı şeydir.

Başkası obje olandır. Obje kendi dışında varolanların hepsi olabilir. Fert obje ile ilişki kurunca ben olmaya başlar. Fertlerin objeyi kavrayışı, algılayışı, anlayış» farklı farklıdır. Fert obje ile karşılaşınca kurulan ilişkide ferde düşene alış diyorum. Alış her fertte farklıdır. Benlerin farklılığı fertlerdeki farklı alışlar yüzündendir. Alışın türü ise ferdin yaratılışından kaynaklanır. Yani fert­ler ayrı ayrı alışgücü ile dünyaya gelmişlerdir.

Bir kişinin yeteneğinden bahsederken kasdedilen, onun alış gücüdür. İnsan alış’ını kendisi seçmemiştir, yani kazanılmış bir şey değildir, doğuştan ona sa­hiptir. Bu sebeple alışı değiştirmek insanın elinde değildir. Eğer insanın onu değiştirme gücü olsa idi belli bir standartda karar kılınarak benler ortadan kal­dırılabilirdi. Benlerin mevcudiyetinin sebebi her ferdin ayrı bir alış gücü ile ya­ratılmış olmasıdır.

Böyiece insanın özü ile ilgili üç unsuru belirttim. Bunlar ana zihniyetler, mantık ve alıştır. Bu üç unsur aidiyet bakmandan farklı özellikler gösterir. Mantık bütün insanlarda aynıdır. Alış her fertte ayrıdır. Üç ayn zihniyet oldu­ğu için fertler duruma göre biribirinden farklı zihniyetler içinde olurlar. Ama her fertte bu üç zihniyet vardır. Bu üç zihniyetin niteliği değişmez, ferde hâkimiyeti değişir. Bir ferdin bu üç zihniyetten birisinin içine girmesi ferdin varoluşu ile ilgilidir. Ferdin içinde yaşadığı toplum, yetişme tarzı ve zihnini kullandığı alan bürünülen zihniyet türünün tayininde rol oynar. Tabii bir zihniyeti kullan­manın temelinde alış vardır. İnsanın ahşa bağlı olarak edindiği bilginin kazan­dırdığı tutum inşam belli bir zihniyetin içine sokar.

İnsanda öz’ün varoluş tan önce gelmesi, bu özü tayineden aşkın bir varlı­ğın yani Allah'ın varlığım düşünmeye sevkeder.

İnsanın varoluşu ile ilgili duruma gelince; varoluş, fert obje ile ilişki kura­rak özünü teşkileden unsurlar içerik kazanmaya başlayınca ortaya çıkar. Alış, akılyürütme, ana zihniyetler birer formdur, içerikle kendilerini gösterirler. Bu içerik sürekli değişir, bu sebeple insanın varoluşu sürekli bir oluş içerisindedir. Benliğini oluşturan bu varoluşun sürekli değişmesine rağmen benlik bilincinin hep aynı kalışının sebebi varoluşun içinde seyrettiği özdür.

Özün içeriğinin sürekli değişmesi bir zihin faaliyetidir. Zihin faaliyeti içeri­sine, objenin bilgisini edinme, mevcut bilgilerle yeni bilgiler elde etme, bilgileri farklı yollarla, farklı şekillerde dışarı aktarma gibi ak ti ar girer.

İnsan sürekli bilgi akımı içerisindedir. Bilgiyi ya doğrudan doğruya veya dolaylı yollarla elde eder. Bu bilgilerle etkiler ve etkilenir. Başka ifade ile in­san sürekli iletişim içerisindedir. Elde ettiği bilgilerle, yeni şeyler ortaya koyar, davranışlar kazanır. İnsan hep bilgi iledir. Onun varoluşunun sebebi bilgidir.

Bilgi fertte kalmaz, başkalarına aktarılır, farklı vasıtalarla, gittikçe gelişerek, büyüyerek, nesilden nesile devreder ve insan türünün ortak malı olur. İsteyen bundan gücü nisbetinde faydalanır.

Böyle bir faaliyet canlılar içerisinde yalnız insana özgüdür ve bu faaliyet kültür diye adlandırılır. İnsanın varoluşunun oluşması ve onu hissetmesi kültür sayesindedir. Bu açıdan kültürü şöyle tanımlayabiliriz: Kültür insanın varolan­lar hakkında, hangi yolla olursa olsun edindiği bilgilerdir. Bu bilgilere dayana­rak ortaya koyduğu eser ve davranışlar, sahip olunan kültürün tezahürleridir.

--------------------------------------------------------

[i]   Prof.Dr. Necati ÖNER, İnsanda Öz ve Varoluş. Felsefe Dünyası Dergisi, Sayı 1,Temmuz I991, Ankara

[ii] Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğr. Üyesi (Rahmetli)

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22098680