Konuk Yazarlar

Sömürgecilik ve Milliyetçilik[i]

Prof.Dr. Hüsniye Canbay TATAR

Milliyetçilik Batı Avrupa’da on sekizinci yüzyılın sonlarında bir fikir ve ideoloji olarak ortaya çıkarken, çıkışla ilgili değerlendirmelerde “yeni” ve “tabii oluşumu” üzerine vurgulama dikkatleri çekmektedir. Yenilik vurgusu özgünlük anlamıyla da birleştirilerek milliyetçiliğin Batı eksenli değerlendirmeleri pekiştirilmektedir.

Gellner’a göre milliyetçilik; eski, belirtisiz, uykuya yatmış bir gücün uyanışı değildir. Milliyetçilik aslında derinliğine içselleştirilmiş, her biri devlet tarafından korunan, eğitime bağlı üst kültürlere dayanan yeni biçim bir toplumsal örgütlenmenin sonucudur.[1] Her ne kadar devlet ve onun eğitim kurumlarının açık tesiri bulunsa da milliyet bağları hayali icatlarla sağlanmaz. Her icat eski ile bağlantılı, bazen eskinin yeniden yorumlanması ile tekrar hayat bulmasından başka bir şey değildir. Hatırlama ve unutma sürecinin dinamik etkisi, milliyetçiliğin en aşikâr boyutlarından birisini oluşturmaktadır. Milliyetçiliğin özü her zaman üst kültür dayatması ya da benimsetmesi sürecinde teşekkül etmez. Bazı durumlarda kültürel öz, milliyetçiliğin de özünü oluşturur. Bu, kültürün mahallî özelliklerinin yanında millîlik vasfının da bulunmasının bir sonucudur. Yani millî kültür bütünüyle bir “üst kültür”ün yaygınlaştırılması ile sınırlandırılarak açıklanamaz.

Toplumsal hayatta geçmişten tamamen kopuk ani değişiklikler beklemenin mümkün olmadığı neredeyse aşikâr bir bilgi haline gelmiştir. Bu durumda müracaat edilen kavram “evrim” olmaktadır. Böylece Batı’nın kendi evrimsel sürecinde, tabiî seyre bağlı olarak, özgün bir yenilik tasviri yapılmaktadır. Bu bir anlamda kendiliğinden oluşan gelişmelerin kaçınılmaz sonucu ve en kötümser ifadesiyle dayatmasıdır. Evrimin istikametinin ilerlemeye yönelik olduğu iddiası en iyimser bakışı oluştururken, bir anlamda bilimsel bir kutsama içermektedir. İster kötümser isterse iyimser bir bakışla ele alınsın sonuçta buluşulan nokta kaçınılmazlıktır. Gerçekten de süreç böyle mi işlemiştir? Kanaatimizce “yeni” kelimesinin yerine “yeniden” nitelendirmesinin konulması durumunda mesele daha iyi aydınlatılabilecektir. Zira bilhassa Batı dünyası söz konusu olduğunda “yeni” olarak takdim edilen birçok olay ve olgunun aslında “yeniden” ortaya çıkıştan ibaret olduğu görülebilmektedir. Bu durum milliyetçilik için de geçerlidir. Ötekileştirmenin Antik dönemden beri kapatılması imkânsız mesafelerle gerçekleştirildiği Batı dünyasında araç olarak önce mitolojiler rol oynamış, sonrasında dinin yorumlarıyla, akabinde de bilim bir araç haline getirilerek ideolojilerle yeniden ötekileştirme gerçekleştirilmiştir. Milliyetçilik bu anlamda yeniden bir “biz” ve “öteki” ayrımından ibaret, temelinde ırk önyargısının (her ne kadar kendi üstünlüklerini esas alan ırk tasnifleri bilimsellik iddiasıyla sunulsa da) bulunduğu fikir ve ideolojidir. Şayet bir özgünlükten söz edilecekse bu anlamda milliyetçiliğin Batıcı yorumu gerçekten de nevi şahsına münhasırdır. Fakat bu yorumun da kendi içerisinde yekpare olmadığı ve farklı milliyetçiliklerin bulunduğu kısa bir literatür taramasıyla tespit edilebilir. Bu bakımdan gerek Batı dünyasında gerekse dünyanın diğer bölgelerinde milliyetçi düşünce ve hareketler oldukça çeşitlilik arz etmektedir. Batı kökenli literatürde bu farklılıklar, daha ziyade değer yargılarının ön plana çıktığı “iyi-kötü” ayrımcılığı ile sunulmaktadır. Ancak Batı milliyetçiliğinin bir başka görünümü olan egosantrik bilginin milliyetçilik üzerindeki bu yorumları, söz konusu kavramın mucitleri olarak kendilerini haklı çıkarmaz ve doğrulamaya yetmez.

Böyle Buyurdu Mucit

Milliyetçiliği bir icat olarak takdim eden görüşe bağlı olarak, mucitlerin milliyetçiliği ile onu ithal edenlerin milliyetçiliği arasında bir ayrım yapılmaktadır. Mucitler rasyonalist, seküler ve modern bir düşünce olarak nitelendirdikleri ve kutsadıkları kendi milliyetçilikleri karşısına, onu ithal ederken ilkel değerlere, kültüre ve geleneklere atıfla yozlaştırıldığını düşünüp lanetledikleri milliyetçiliği yerleştirmektedirler. Hobsbawm’ın “milliyetçilik, açıkça öyle olmadığı bilinen bir şeye sıkı sıkıya bağlanmayı gerektirir”[2] sözüne, Avrupalının yegâne üstünlük iddiasına sıkı sıkıya bağlılığını dikkate aldığımızda katılabiliriz. Hâkimiyetlerini yaymak ve tesis etmek için milliyetçiliği kullanan mucitlerin, ötekinin eline geçtiğinde aynı düşünceyi lanetlemeleri, hâkimiyetlerinin zafiyete uğramasından dolayıdır. Zira bir taraftan hâkimiyetin kabulünü temin eden en önemli unsur olan üstünlük duygusu ve dayatması; diğer taraftan milliyetçi düşüncenin yaydığı özgüven, kendine saygı ve muhatabını tartmaya yönelik tavrı ile tahrip olmaktadır. Kendini üstün gören sömürgeci, muhatabının reddiyesini şovenizme bulaştırırken, üstünlüğünün kompleksini de bununla örtmeye çalışmaktadır. Kendisi modernliği ile mağrurlanırken, muhatabını ilkel duygudaşlığa mahkûm ederek küçümsemektedir. Hâlbuki Batı tarzı milliyetçilik 1940’lı yıllara kadar Avrupa dışı bölgelerde “medenileştirme” vazifesini görürken, Hitler’in elinde medeniyetlerin (Batı) tehdidi haline geldi. Artık milliyetçiliğin kendi evini tahrip ettiği bir dönem başlamıştı. Felaket her ne kadar Nazilere mal edilmişse de aslında yaşananlar anavatandan uzaklarda sömürgelere tatbik edilen bir ideolojinin kendi kendisini vurmasından başka bir şey değildi. Hitler, bu yıkıcı silahı sömürgelerden ithal etmedi, bizatihi anavatanının imalatını kullandı. Bu silah, çağdaşı Stalin’in elinde en az Hitler’inki kadar tahripkâr oldu. İkincisinin muhatabının çoğunluğu Türk olduğu için, tablo daha vahim olsa da dikkate alınmadı.

Hitler/Nazi imajı, sanki tarihe gömülmeyecek kadar değerli olmuştur.[3] Çünkü nerede sömürge karşıtı bir hareket gelişse derhal Hitler hortlatılarak, dünyanın düzeninin bozguncu zalimi olarak takdim edilmektedir. Her türlü bağımsızlık hareketi şüphesiz düzen bozucudur. Ancak düzenin adil olduğu efsanesi karşısında, sömürgelerin sefaleti gerçeği açlık, esaret, ölüm vb. her vesileyle kendini göstermektedir. Bunlar ne tabiatın cilveleri ne de medenileşemeyen toplumların kendi elleriyle çizdikleri kaderdir. Ancak her karşı duruş ne gariptir ki akıl dışı ve tahripkâr bir ilkellik olarak sunulmaktadır. Hâlbuki “milliyetçilik yapısal olarak ikiyüzlüdür. Ezilenlerin, ezenlere karşı protestosudur. Ancak, aynı zamanda, ezenlerin ezilenlere karşı kullandıkları araçtır.”[4] Madalyonun tek yüzüne bakarak değerlendirmede bulunmak, ancak sadece değer yargılarını konuşturmakla mümkündür.

“İyi” Batı/Kuzey - “Kötü” Doğu/Güney: Milliyetçilikler Çatışması

Batı-doğu ayrımının farklılıklarının yansıtıldığı alanlardan sadece biri olarak milliyetçilik, iyi-kötü nitelendirmesini henüz baştaki ötekileştirmede içselleştirerek barındırmaktadır. Batıya/kuzeye ait iyiler, doğunun/güneyin kötülerinin karşısında konumlanırken, bundan milliyetçilik de payına düşeni almaktadır.

Chatterjee milliyetçiliğin Batı-Doğu, iyi-kötü şeklindeki sınıflandırmalarını eleştirirken Kohn’un iyi-kötü ayrımını nakleder: “Normal olan klasik, Ortodoks, katıksız, saf tiptir. Bu tip milliyetçilik Avrupa Aydınlanması, endüstri ve ilerleme fikri ve modern demokrasi ile aynı maddî ve entelektüel varsayımları paylaşır. Bunların hepsi birlikte, coğrafi ve kronolojik bakımdan makul açıklıkla tanımlanmış bir tarihsel birlik oluştururlar. Bu, liberal-rasyonalite içinde milliyetçiliğe akıl, özgürlük ve ilerleme ile el ele gittiği paradigmatik biçimini verir. Özel tip milliyetçilik ise bir şekilde farklı tarihsel koşullarda ortaya çıkar. Dolayısıyla karmaşık, saflıktan uzak ve sık sık sapkındır, çok rahatsız edici olabilecek, çok zor ve çelişkili tarihsel süreçleri temsil eder”.[5] Sözde bilimsel tespitlerle yapılan bu ve benzeri sınıflandırmalar sayesinde Batı dışı kötü milliyetçilik, bir elinde bombasıyla, bilinmeyen bir sebep için ölmeye hazır, yarı-deli insan imajlarıyla korkunç bir hale getirilmiştir. Bu olguyla ilgili medyada oluşturulan imajlar, Batı’nın sömürülen dünyada, saldırgan taraf olmaktan çok, bu fanatik teröristlerin kurbanı olduğu havasını estirmektedir.[6] Hâlbuki Hegel’in “efendi köle diyalektiği”[7] çerçevesinde, köle gerçek özgürlüğe ulaşabilmek için ölümü göze alabilmektedir.

Modern dünyanın biçimlenmesi sürecinde özgürlüğün, sanayileşmenin ve insaniliğin başlangıçta ideolojik zemini veya saiki, sonrasında da gelişmişliğin (demokratik, ekonomik ve teknolojik) bir sonucu olarak görüldüğü milliyetçilik Batı tarafından kutsanırken; Doğu’nun geri kalmışlığının, ilkel kültürünün, intikamcı duygularının ve tahammülsüzlüğünün beslediği, şiddet kullanma suretiyle de açığa çıktığı zihinlere şırınga edilen tehlikeli bir zehir olarak aforoz edilmiştir. Böyle bir ayrımın Batı-Doğu zıtlığı çerçevesinde zihinlerdeki ötekileştirici temeli bir yana, sömürge sisteminin kurumsal yapısını ve işleyişini tehdit etmesi bakımından, Batı dışı milliyetçiliklere yönelik takınılan olumsuz tavrı anlamak mümkündür. Yani milliyetçilik modern ya da küresel sömürü sistemine yönelik geliştirilmiş ve yeni güncellemelerle de büyüyen ve daha derin fikrî donanıma sahip ve gittikçe kurumsallaşan en ciddi tehdittir. “Milliyetçilik artı ırkçılık, emperyalizmin haklılaştırılması sonucunu”[8] doğurmaktadır. Diğer cephe açısından da sömürüye son verip, ekonomik ve kültürel sömürüden kurtulmanın en önemli atılım aracı, yeni kültürel sömürü dalgaları karşısında da güçlü bir bariyerdir.

Milliyetçilik, Batı’nın dünyanın geri kalanını işgal etmede ve sömürgeleştirmede uyguladığı şiddetin ve katliamın nasıl en önemli ideolojisi ve meşruiyet kaynağı olmuşsa buna duçar olan toplumların mücadelelerinde de kaynaklık etmesi ve meşruiyet sağlaması ne yadırganacak ne şaşılacak ne de marazi bir şekilde tasvir edilebilecek bir olgudur. Eğer ortada hastalıklı bir virüs varsa, dikkatleri virüse değil onu üreten ortama yöneltmek gerekir. Kaldı ki ortada bir virüs değil, tam tersine dışarıdan bitmek tükenmez bir şekilde süreklilik arz eden saldırıya yönelik savunma refleksi vardır. Ortam hastalıklı olmakla birlikte, bataklığın hastalık nitelendirmesinin bizatihi merkezinde olduğu görülmelidir. Yani sömürgecilerin yaydıkları virüs, savunmada bulunanları bazı değerler etrafında kenetlenmeye yöneltmektedir. Bu değerlerin de başında din ve milliyetçilik gelmektedir. Söz konusu değerlerin varlığı mevcut saldırıdan dolayı değilse de hangi suret ile göründükleri, doğrudan doğruya onunla ilgilidir. Mücadele etmeye mecbur, hatta mahkûm edilmiş bir toplumun aforoz edilmesi yerine, duçar edildikleri durumun sorgulanması, eğer varsa dünya barışı gibi iyi niyetli amaçlara hizmet edecektir. Aksi takdirde şiddet yoluyla gelen tahakkümden kurtuluş için şiddet kullanılması, bir mukabele olarak varlığını devam ettirecektir. Sorun bizatihi ona yaklaşımın kendisidir. Avrupa merkezci yaklaşımın, şiddetin körüğü rolünü ifa ettiğini görmek için nasıl bir teknolojik alet icat etmek gerekmektedir? Vicdanın gözü körse, hangi alet çare olabilir?

Sömürgecilik karşıtı olarak ortaya çıkanlar “marjinal insan” nitelendirilmesiyle damgalanmakta ve marazi bir varlık olarak nitelendirilmektedir. Bu şekilde nitelendirilen insan Batılılaşmış olmakla birlikte, ne geleneksel hayat tarzını devam ettirebilen ne de Batı kültürüne tam olarak uyum sağlayabilen insandır. Değişime ayak uyduramayan bu insan, aslında sömürüye yönelik bir tepkiden ziyade, kendi şartlarını hâkim kılma çabasındadır. Çevresine uyum sağlayamayan bu varlık, daha çok psikolojik doyumsuzluğu ile gözlenir. Yani, bu görüş çerçevesinde, sömürgeci karşıtı hareketlerin asıl memba idealist politik inançlar veya milliyetçi motivasyon değil, uyum sağlayamayan kişiliklerin egosudur.[9] Uyumdan kastedilen sömürüyü kabullenmekse o zaman “uyum sağlayamayan” ithamı yerine “boyun eğemeyen” gerçeğini koymak daha doğru olacaktır. Bu durumda “ego” kavramına müracaat edilecekse bu da “boyun eğdiremeyenler” için uygun düşecektir.

Sömürge dünyasında ortaya çıkan milliyetçi düşünce, sömürgecilerle olan ilişkilerinden soyutlanarak ele alınamaz. Zira muhataplarının sömürüsü bizatihi milliyetçi düşünceye ve onun sapkın kolu, bazen de temeli olan ‘ırkçı’ üstünlük iddialarına dayanır. Bu iddiaya karşılık sömürge insanının iki seçeneği vardır: Ya kabule dayalı fiili ikrar ile sömürge olmaya ve bir sömürge mensubu olarak davranışlarını sergilemeye devam etmektir; ya da böyle bir iddiayı reddederek, reddiyenin gereklerini ‘rasyonel’ olarak teçhiz edip, duygusal içselleştirme yoluyla da fiilen sömürge mensubu olmadığını gösterecek davranışlar ortaya koymaktır. Rasyonel temeller inşa etmek, kendisini bütün diğer milliyetçiliklerden farklılıklardan biri olarak rasyonel ilkelere bağlayan Batı tarzı milliyetçiliğin kendini müspet kılma aracını elinden almak demektir. Bu istikamette sömürge insanı bir çelişki ile baş başa kalmaktadır: Eğer Batı’nın rasyonalitesini kabul edecek olursa kendisi ile mücadele ettiği güç arasındaki fark ortadan kalkacaktır. O halde ithal ettiği milliyetçi düşünce karşısında, Batı ile temaslarının tamamında olduğu gibi seçicilik yolunu tercih etmek durumundadır. Böylece “milliyetçi metinler sömürgeci bilginin gerçekliğini sorgulayacak, argümanlarına karşı çıkacak, çelişkilerine dikkat çekecek, ahlâkî iddialarını reddedecektir”.[10] Bunu yaparken, bir tek rasyonalitenin değil, farklı rasyonalitelerin olduğundan hareket edecektir. Zira reddiyelerin önemli bir kısmı Batı rasyonalitesinin inşa ettiği kalın duvarlara çarpacaktır. Bu sebeple sömürge esaretinden kurtulabilmek için evvela rasyonalizmin kalın duvarlarla çevrelediği hapisten kurtulması gerekmektedir. Ahlâkî ilkelerin de temelini teşkil eden rasyonalizmin kalın duvarlarını yıkmaya çalışırken, haliyle ilk suçlama ile karşı karşıya kalacaktır: Akıldışılık ve hatta akılsızlık! Bu durumda Batı’ya yönelik karşı hareket, Batı’dan gelen yeni ithamlara karşı savunma yapmaktan dolayı zayıflamaya başlayacaktır. Kendisinin ne kadar akılcı olduğunu ispat etme gayreti, muhatabının söylemlerinin yerine kendi şahsiyetini yansıtan karşı söylemler üretmesini sekteye uğratacaktır. Hâlbuki “milliyetçi düşünce, tam da söylemsel bir iktidar (güç) olarak kuruluşunda, sadece bir olumsuzlama olarak kalamaz; o aynı zamanda sömürgeci iktidar yapısının yerine yeni bir düzen, milliyetçi iktidarın düzenini koymak isteyen olumlu (pozitif) bir söylemdir”.[11] O halde milliyetçilik, sömürge insanı için tepkisel bir hareket değil, tepkileri de tabiî olarak içinde barındıran yeni bir düzen kurma mücadelesidir. Bu mücadelede sömürgecinin iktidar mekanizmasını elinde bulundurması, güç kullanımını resmî meşruiyetle tekeline almış olması ve gücün önemli araçlarından biri olarak bilgi üretimi ve yayımında baskın oluşu, mücadeleyi yürütenlerin işini hayli zorlaştırıcı unsurlar olarak etkiler. En azından üç cepheli bir savaş vermek zorunda olan sömürge insanı, her şeyden evvel düşünce ekseninde sağlam bir temel atmakla işe başlamak durumundadır. Hiç olmazsa evvela kendi camiasında meşruiyetinin kabul edilmesi gerekir. Sömürge dünyasının ferdi, kendi gerçeklerinin özgünlüğü ve kurmak istediği nizamın kendi hayatına ve hedeflerine matuf olması bilginin taklidini imkânsız kıldığından, yeni dünyaya ait yeni bilgiler üretmekle mükelleftir. İktidardaki bilgi anlayışının bir taraftan sürekli aşağılayıcı tavrı ve hâkim kanaat yanılsaması ya da gerçekliği diğer taraftan zorda kaldığı durumlarda güç kullanmak suretiyle uyguladığı fiili sansür, milliyetçi bilgi üretimini ve yayımını zora koşmaktadır. Ancak milliyetçiliğin bizatihi kendisi zora karşı bir mücadele olduğundan, bütün engellemeler onu haklı çıkaran unsurlar olarak da rol oynayacaktır. Bu durumda sömürgeci, iktidar mekanizmasının nimetlerine müracaat etmek gibi bir tercihte bulunur ki, zahiren bakıldığında milliyetçilerin sonunun geldiği kanaati hâsıl olur. Lakin milliyetçilik sadece fikrî bir oluşum değil, aynı zamanda bir iktidar mücadelesidir. İktidardan gelen saldırı ve bu sebeple yaşadığı mağduriyet, milliyetçiliğin hem meşruiyetini arttırır hem de motivasyonel bir etki ile ivme kazanmasını temin eder. Sömürgeci için artık tek çare fiili güç kullanmaktır ki bu onun intiharından başka bir şey değildir. Bir kez güç kullanımı başladığında, artık sömürgeci çaresizliğini ilan etmiş olur. Milliyetçi düşünce ve harekete mesafeli duran sömürge mensupları da sömürgecinin meşruiyetini sorgulamaya başlar. Bu sorgulama milliyetçilerle mutlak bir yakınlaşma ve birliktelik doğurmasa da işbirliğini ortaya çıkarır. İşbirliği ise dayanışmayı arttırır. Böylece milliyetçi, arzu ettiği yegâne araca yani dayanışmaya ulaşmış olur. Bu arada saldırgan, kavgacı ve şovenlik ithamlarına da maruz kalır.

İşlevsellik çerçevesinde değerlendirildiğinde, millî kimliğin modern çağın toplumsal grupları ve bireylerinin çok geniş bir bölümünün ihtiyaçlarına cevap verdiği görülmektedir. Milliyetçiliğin işlevselliğinin aslî sebebi, etkin bir şekilde işleyebilmek için hareketli, okuryazar yurttaş ordularına ihtiyaç duyan sanayi toplumu değildir. Toplumsal uyum ve siyasî etkinliğin temeli daha çok milliyetçiliğin mitleri, hatıraları, sembolleri ve merasimlerine dayanır. Sınırları belirlenmiş bir anavatan üzerinde, tüm yurttaşların kardeş olduğu anlayışından hareketle, kardeşlik merasimleri belirli aralıklarla tekrarlanarak kolektif kimliklerin gücü ve sıcaklığı hissedilir ve böylelikle özfarkındalık artar. Kolektif ihtiyaçlar daha iyi algılanır ve millî bilinç gelişir. Bu da gelenekler tarafından sonraki nesillere geliştirilerek intikal ettirilir.[12] Böylece milliyetçi düşünce ve hareket muarızının kayıtsız şartsız üstünlüğü üzerine kurduğu binayı yıkıp, yerine özgüven harcıyla inşa ettiği yapıyı diker. Üstünlük-aşağılık psikolojisinin boyun eğdirici etkisi, yerini kardeşlerin birlik teşkil ettiği üstünlük mücadelesine bırakır. Milliyetçi kendisine dışarıdan tayin edilen kimliği kabullenmek yerine özüne yönelerek kendi kimliğini inşa eder. Yoksayılmış değerlerini keşfederek onu parlatır. Sömürgecinin maddî üstünlüğü karşısında, manevi üstünlüğünü koyarak terazinin kefesini yukarıya çekmeye çalışır. Madde ile mananın tartısında her zaman maneviyat ağır gelse de maddî olanın görünürlüğü adeta bir dalgakıran gibi manevî üstünlük duygusunun şevklendirici etkisini kırar. Kibirli sömürgeci ise “zavallı çulsuzların” nelerine güvenerek mücadeleye giriştiklerini anlayamaz.

Medeniyetler İçi Çatışma

Günümüz dünyasının siyasî haritasının büyük bir bölümü, sömürgeciler tarafından çizilmiş hudutlarla şekillenmiştir. Her çizgi âdeta fay hattı gibi ülkeler arasında bir kırılma ile oluşturulmuştur. Söz konusu hatlar boyunca gerilim süreklilik arz ederken, zaman zaman yeni kırılmalarla meydana gelen sarsıntılar devam etmektedir. Sınırların sürekli çatışma unsuru olacak şekilde tanzim edilmesi, ülkeler arası iş birliği ve dayanışmayı sömürgeciler lehine engellemektedir. Başlangıçta sunî olarak yaratılmış çatışmalar, siyasî ve toplumsal hafızada travma oluşturarak husumete dayalı bir bakış ortaya çıkarmıştır. Böylece çatışmalar birbirini besleyerek devam ederken, çatıştırıcı kuvvet (sömürgeci) hakemlik rolünü fedakârca (!) üstlenerek hâkimiyetini devam ettirmiştir. Bu yolla medeniyetler içi çatışma körüklenmiş, medeniyetler arası çatışma sömürgecinin iradesiyle sınırlandırılmıştır. Askeri boyuta tırmanan ya da tırmandırılan çatışmalar sayesinde de eski sömürgeler, sömürgecilerin silah pazarı haline gelmiştir. Bir dönemin eli silahlı sömürgecisi, artık elindeki silahı pazarlamakta, sömürge toplulukları birbirlerini öldürürken, aslında intihar etmekte ve üste para ödemektedirler. Bu durum kalkınmalarının da önünü tıkadığından, iktisadî bunalımlar ve bağımlılıklar gerilimi arttırıcı etkiyle bir fasit daire oluşturmaktadır.

Eski sömürgeler resmî bağımsızlıklarını kazanırken oluşan, büyük ölçüde de oluşturulan siyasî yapıda azınlıkların çoğunluğa rağmen siyasî iktidarı ele geçirdiği, idarî mekanizmanın ve hiyerarşinin de buna göre tanzim edildiği bir hâkimiyet göze çarpmaktadır. Azınlığın iktidar mekanizmasındaki hâkim rolü, sürekli sorgulamayı ortaya çıkarırken, gönüllü tabiiyet yerine zoraki itaate dayalı bir siyasî yapılanma ortaya çıkmaktadır. İktidarın meşruiyetinin sürekli tartışılması kaos ortamını yapısallaştırmakta, kaostan iktidara geçiş süreci, iktidar makamının sömürgecilerce doldurulması ile tamamlanmaktadır. Meşruiyetin sömürgeciler tarafından tasdikine duyulan ihtiyaç, işbirliğini zorunlu kılmaktadır. İşbirlikçi yerlilerin mevcudiyeti sömürgecilerin işini kolaylaştırmakta, hatta ihalenin taşeronluğu dolayısıyla ortaya çıkan ahlâkî, siyasî, vb. kirlenmeden de uzak kalmalarını temin etmektedir. Bu arada onların hakemliğinde (hâkimiyetinde) iktidar mücadelesi bitmemektedir. Çünkü azınlık tahakkümü bir taraftan kaynakların adil dağılımını engellemekte, diğer taraftan baştaki azınlık dolayısıyla kendisi de azınlık olsa dahi iktidara talip olabilmektedir. Kaynakların, yönetim kademesini merkezde tutan bölüşümü, geniş halk kitlesini oluşturan çevreyi dışlamakta, toplumun her kademesi verilmiş statüye göre düzenlenmektedir. Çevrenin paylaşımdan hak talebi meşruiyet dışı kabul edilmekte, bu da çatışmayı beslemektedir.

Bütün bu gerçekler üzerine örtülen “bilim” markalı şal ile asıl sorunun sömürgecilikten çok, sömürgelerin kendi dâhili zayıflıkları olduğu görüşü yaygınlık kazanmaktadır. Sömürge dünyasındaki sıkıntıların, sömürgeciliğin sonucu olmadığı vurgulanırken, buralarda ortaya çıkan milliyetçi hareketleri değerlendirirken Batı, kendisini kurban, muhatabını ise saldırgan olarak görmekte ve göstermektedir. 1980’lerde sömürge dünyasında ortaya çıkan hareketlere yönelik olarak vahşet, çürümüşlük, gereksiz şiddet kullanımı ve nihayet terör damgası vurularak mahkûm edilmiştir. Açlık, iç savaşlar, kabile çatışmaları ve soykırım sömürgelerin bağımsızlığını kazanmalarının bir sonucu olarak gösterilirken, sömürge durumunda daha iyi bir hayat tarzına sahip oldukları, uydurulan efsanelerle iddia edilmektedir.[13] Bu iddialarla sömürgeci, sömürdüğü insanlara yönelik olarak yalnız bırakılmanın tehlikelerini ikaz etmekte, kendisinin iktidar mekanizmasının içinde yer almasıyla sözde inayetini devam ettirme fedakârlığını da üstlenmektedir. Bunun için de tayin ettiği ve takdir buyurduğu bir azınlığı iktidar makamına kondurmaktadır.

İktidarda bir azınlığın bulunması, diğer azınlıklara iktidar talepleri için cesaret ve meşruiyet temin etmektedir. Yöneticiler, işgalciler ya da işbirlikçiler olarak algılanmakta iken, kendilerini kurtarıcılık makamına layık görmektedirler. Hainlikle nitelendirmeye müstahak yöneticilerden ülkeyi kurtarmak adına masumane (!) işbirliklerine de gidebilmektedirler. Kendilerini masum görürler, çünkü onlar bunu taktik amaçlı kullandıkları inancıyla yaparlar. Söz konusu işbirliği kendilerine göre geçicidir. Hâlbuki “efendi” daimilik gayesiyle taktik geliştirir ve uygular. Yani daimî olan kendisi ve çıkarları iken, işbirliği yaptığı zümreler kullanım değerleri nispetinde ömürlüdürler. Böylece baki kalan sömürüdür.

Sonuç: Geleceğin Şimdisinde Milliyetçilik

Hobsbawm’a göre milliyetçilik artık on dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyıl başında temsil ettiği söylenebilecek kadar küresel bir politik program olmadığı için eskisi kadar önemli değildir. Belki başka gelişmeleri karmaşıklaştıran bir faktör ya da katalizördür. Yirminci yüzyıl sonu ile yirmi birinci yüzyıl başındaki dünya tarihi kaçınılmaz biçimde ya politik ya ekonomik ya kültürel hatta dilsel temelde tanımlana geldiği için artık milletler ve millî devletler sınırlarına hapsedilemeyecek bir dünya tarihi olarak yazılacaktır. Bu dönemin tarihi üstmillî ve altmillî bir tarih olacak, ama alt milliyet bile (mini milliyetçilik giysisini giysin giymesin) işlerlikli bir birim olarak eski millî devletin gerilemesini yansıtacaktır. Millî devletler ile milletler ya da etnik/dilsel gruplar, esas olarak, yeryüzünün milletlerüstü temelde yeniden yapılanmasının önünde geri çekilen, ona direnen, intibak eden, özümsenen ya da yerini kaybeden gruplar olarak görülecektir. Milletler ile milliyetçiliğin bu tarihteki yeri tali seviyede ve genellikle ufak rollerle olacaktır. Bu fenomen artık zirve noktasını geride bırakmıştır.[14] Ancak bu kehanetlerin biraz aceleye getirildiği dünyadaki gidişattan açıkça anlaşılmaktadır. Zira “olacaktır” hükmüyle dile getirilen beklentiler birer tehdit algılaması ile değerlendirilmekte, bu sebeple de yeniden milliyetçi tedbirlere ve hatta tepkilere maruz kalmaktadır. Bu bakımdan Wallerstein’ın “Son iki yüzyılda ulusalcılık son derece güçlü bir dayanışma çağrısı olduğunu gösterdi ve bu çağrının ufukta kaybolduğuna dair neredeyse hiç işaret yok”[15] şeklinde ifade ettiği tespit, dikkate değerdir. Smith’in de ifade ettiği gibi küresel düzen rekabet halindeki devletlerin dengesi üzerine kurulu olduğuna göre, milliyet ilkesi kabul gören tek yaygın meşruiyet ve halk seferberliği odağı olmaya devam edecektir. Avrupa’da bile federal siyasî çerçeve üzerinde sürdürülen çabalara rağmen millet, devletin varlığının merkezinde yer almakta ve buna bağlı olarak milliyetçilik halk iradesinin temelini oluşturmaya devam etmektedir. Avrupa dışında ise milletler ve millî devletler emperyal tiranlığa karşı yegâne koruyucu durumundadır.[16] Tiranlığın şiddetine paralel olarak koruma refleksinin gelişmesi, kendisini koruyanlar için değil, ama tiranların ısrarında ve düzeni devam ettirme çabalarında somutlaşan gayri insani tutum ve davranıştır.

Batılı entelektüellerin sorguladıkları şey aslında “millet” kavramı değildir. Millet kavramı toplumların temel unsuru olmaya devam etmektedir. Ayrıca, geleneksel, elit türü milliyetçiliğe de karşı değiller. Korkularını ve nefretlerini cezbeden, kitlelerin milliyetçiliğidir. Entelektüeller, bu tür milliyetçiliği yıkıcı, akıl-dışı ve anti-demokratik olarak görmektedirler.[17] Söz konusu entelektüellerin egosantrik yaklaşımda bulunan Batı/Avrupa menşeli olduğu aşikârdır. Bu merkezde üretilen bilgilere atıfla Doğu’da (ya da Güney’de) akislerinin duyulduğu ve hatta sömürgeler içerisinde yayılma zemini bulduğu da bir başka gerçektir. Ancak bilhassa “yıkıcı, akıl-dışı ve anti-demokratik” nitelendirmelerle yapılan ithamların milliyetçiliğin gıdasını oluşturduğu da düşünülmelidir. Görünen o ki, milliyetçilik ölü doğmuş olan “tarihin sonu” tezini sonlandırmaktadır. Ancak ölü doğmuş nitelendirmesi milliyetçilik için de söylenmektedir. Zira Smith, “Sömürge milliyetçiliğinin ölü doğduğu doğrudur; gerçek milletler oluşturmaktan aciz, mukallit “entelijansiya milliyetçilikleri”dirler”[18] hükmünü vermektedir. Bu hükmü kabul edecek olursak, bir avuç entelijansiya elinde doğan ölülerin, bir taraftan tarihin gidişatı üzerindeki etkisini görmemek diğer taraftan da ölüler üzerine yapılan bunca saldırının sebebini sorgulamamak gerekir. Görünen o ki, tarih bütün hızıyla devam etmektedir.

Kaynaklar:    

[1] Gellner, Ernest: Uluslar ve Ulusçuluk, (Çev. B. E. Behar-G. G. Özdoğan), İnsan Yay., İst., 1992, sh. 93.

[2] Hobsbawm, Eric J.: Milletler ve Milliyetçilik,1780’den Günümüze Program, Mit, Gerçeklik, (Çev. O. Akınhay), 2. Basım, Ayrıntı Yay., İst., 1995, sh.27.

[3] Füredi, Frank: Emperyalizmin Yeni İdeolojisi (Çev. E. Arslanoğlu), Pınar Yay., 1998, sh. 69.

[4] Wallersteın, Immanuel: Ütopistik ya da 21. Yüzyılın Tarihsel Seçimleri, (Çev. T. DOĞAN), Aram Yay., İst., 2002, sh.29.

[5] Chatterjee, Partha: Milliyetçi Düşünce ve Sömürge Dünyası, (Çev. S. Oğuz), İletişim Yay., İst., 1996, sh. 17.

[6] Füredi, Frank: A.g.e., sh. 53.

[7] Hegel, Georg W. F.: Tinin Görüngübilimi, (Çev. A. Yardımlı), İdea Yay., İst.., 1986, sh.133-140.

[8] Wallersteın, Immanuel: A.g.e., sh.31.

[9] Füredi, Frank:A.g.e., sh.77-78.

[10] Chatterjee, Partha: A.g.e., sh. 83.

[11] Chatterjee, Partha: Aynı eser, sh.84.

[12] Smıth, Anthony D.: Küreselleşme Çağında Milliyetçilik, (Çev. D. Kömürcü), İst., 2002, sh. 176-178.

[13] Füredi, Frank: A.g.e., sh. 140-142.

[14] Hobsbawm, Eric J.: A.g.e., sh.223-224.

[15] Wallersteın, Immanuel: 21. Yüzyılda Siyaset, (Çev. T. Doğan-E. Abadoğlu), Aram Yay., İst., 2005, sh. 65.

[16] Smıth, Anthony D.: A.g.e., sh. 175-176.

[17] Füredi, Frank:A.g.e., sh. 64.

[18] Smith, Anthony D.: Millî Kimlik, (Çev. B. S. Şener), İletişim Yay., İst., 2004, sh.170.

---------------------------------------

[i] Türk Yurdu, Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

Medeniyet Tasavvuru

Neşet TOKU
Hukuk Üzerine
Saadettin Yağmur GÖMEÇ
Eski Türk Dininin Temel Özellikleri
Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

27664791