Konuk Yazarlar

Doç.Dr. Osman ŞİMŞEK

S. F. Ülgener,  öncelikle bir iktisatçı bilim adamı olarak kapitalist-liberalist iktisat teorisinin incelemiştir. Daha sonraki süreçte Weber’in anlamacı yöntemini kullanarak da; Osmanlı Türk toplumun sanayi ve girişimcilik hayatına yönelik insan-kültür-zihniyet etkileşimini, Türk toplumunun sanayi zihniyetini ve girişimcilik anlayışını yorumlayıcı bağlamda ele almıştır. Bunu da benimsediği bilimsel yöntemin gereği olarak,  kültürün içe ve dışa bakış yönünü “birlikte” kullanarak, başta iktisat-sosyoloji-tarih-din ve sosyal psikoloji alanlarının karşılıklı ve içiçe geçmiş etkileşimlerini, toplumsal zihniyet merkezli yeni bir anlamayla, özgün Türk sosyal bilim açılımını gerçekleştirmiştir.

Türkiye’de özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren bilim insanlarının sosyal bilim paradigması olarak benimseyip kullandıkları Batı medeniyeti pozitivist felsefesinin ve bu merkezli kapitalist-liberalist yaklaşım çerçevesinde başta iktisat, sosyoloji, siyaset bilimleri olmak üzere sosyal bilimin çeşitli alanlarını, bu paradigmanın bilgi anlayışına ve kavramsal çerçevesine sadık kalınarak pek çok çalışmalar yapmışlardır. Ama Ülgener, çağdaşı olan çok sayı da bilim adamının sadık kaldığı Batı medeniyeti pozitivist felsefi içerikli kapitalist-liberalist iktisat ve toplum anlayışının kavram ve yöntemini,  Türk toplumunun sorunlarını çözümlemek için sosyal bilgi üretmede tek çare ve çıkar yol olarak görme kolaycılığına yönelmemiştir. O, hem Batı medeniyeti kapitalist-liberalist iktisat sistem teorisini derinlemesine incelemiş, hem de bununla yetinmeyerek Osmanlı-Türk toplum sisteminin çıkış ve inişinin sosyolojik süreçlerinde, özgün toplum ve iktisat felsefesini de inceleyerek, “her iki yöntemi de bilen” bir özellik taşımıştır. Bu yönüyle Ülgener, Osmanlı-Türk toplumunun din-ekonomi-toplum-insan etkileşimini tarih felsefesi ekseninde ele almıştır. Bu çok yönlü etkileşimi de geliştirdiği “zihniyet” kavramı aracılığıyla sanayi, girişimcilik, aydınlar, eğitim vs gibi çeşitli sosyal konuların sorunlarını, “bütünleştirici” bir yaklaşımla “bir”lik temelinden hareketle çözümleme başarısını ortaya koymuştur. Böylece Batı medeniyeti pozitivist felsefe içerikli sosyal bilim anlayışının kavramsal çerçevesine bağlı kalarak Türk toplumunun sosyal gelişme dinamiklerini inceleme kısırlığına da düşmemiştir. O, kullandığı bu yöntemle, çok yönlü fakat birleştirici olan zengin Türk ve İslam düşüncesinin sosyal bilim zihniyetini, sanayi ve girişimcilik konusunda kültürün özüne uygun özgün bir şekilde yorumlayarak, saygın bir bilim anlayışının rehberi olma noktasına çıkmıştır. Böylece din-ekonomi ve kültür–sanayi genel çerçevesinden hareketle, özelde tasavvuf-sanayi, tasavvuf-girişimci insan, milli sanayi-milli girişimci konularında özgün ve çok yönlü bir yaklaşımı ortaya koymuştur. Bu yönüyle Ülgener yönteminde, Batı medeniyetinin pozitivist felsefe etkisi ile tek boyutlu din-ekonomi ilişkisi ve bunun tabii sonucu olan sanayi-teknoloji ve teknoloji-girişimci ilişkisine yansımış olan aşırı değerden oldukça yüksek bir analiz ve bilgi içeriğine sahip olduğunun işaretleri görülmektedir.

Bu çalışmadaki amaç; Ülgener’in Batı sosyal bilim düşüncesinin dayatmacı pozitivist felsefenin kapitalist-liberalist iktisat düşüncesinin dışında, özgün toplum ve iktisat felsefesinin nasıl okuduğunu, zihniyet kavramı bağlamında ortaya koymakladır. Buna bağlı olarak da, Ülgener metodundan hareketle günümüz Türk bilim adamlarının, özgün zihniyet analizinden hareketle, “sadece” Batı sosyal bilim yöntemine ve kavramlarına bağlı kalmaksızın, Türk sosyal bilim anlayışını oluşturmalarının mümkün olup olmadığı temel problemini, bilgi sosyolojisi ekseninde çözümlemeye çalışmaktadır.

1. ÜLGENER’DE ZİHNİYET KAVRAMI VE BU KAVRAMIN MİLLİ GİRİŞİMCİLİKDEKİ ÖNEMİ

Bir kültürün genel eğilimleri, bireylerin faaliyetleri veya onların sosyal olaylara karşı tutumlarını oluşturmada etkilidir. Bu eğilimler kültürün gözle görülmeyen soyut “değerleri” vasıtasıyla gerçekleşir. Bir kültür,  genellikle ölçülerini tam olarak belirlenmiş bir düşünce ve eylem modelini temsil etmiş olduğundan, bu model de kültürün eğilimlerinin arka planını oluşturan soyut değerlerden meydana gelmektedir. Dolayısıyla kültür, insanın davranışlarını belirlemeden önce insan zihni ve düşünce boyutundaki tasarımları ile ilgili olduğundan, zihin kavramını kısaca ele alıp bunun kültürel davranışların ve tavır alışların üzerindeki temel etkisine dikkat çekmek gerekmektedir.

Bir toplumdaki insanların bireysel, grup ya da topluca, sahip oldukları imkânlar içinde gerçekleştirdikleri bütün davranışlar, zihinde oluşan bütün içerikler, zihnin ürünü olan bütün eserler ve eşya, kültürün unsurlarını oluşturmaktadır (Özakpınar 2003: 12). İnsan zihni ise düşündüğü şeyin farkında olan bir özelliğe sahip olduğundan düşüncesini, algılamış olduğu bir nesneyi inceler gibi ele almaktadır. Kültür unsurları da,  insan zihninin yüksek niteliğinden kaynaklanmış olduğundan, insan, dış dünyayı sembolik olarak zihninde temsil etmektedir.(Özakpınar 2003: 13). İnsan zihnin yüksek bir niteliğe sahip olması, “ben” (ego) kavramının oluşmasına kaynaklık etmektedir. Kendinin ne olduğunun bilincinde olan, kendini düzenleyen ve böylece içe bakışla düşüncelerini ve duygularını kontrol edebilen insan, zihnin farkına varmış olarak, kültürünün sistemli bir şekilde üretilerek zenginleşmesini ve ilerlemesini sağlamaktadır. Bu yolla da zihin sembolik düşünce ve hayal gücüyle, herhangi bir nesneye bir görev atfederek, onu bir kültür unsur haline dönüştürür. Burada önemli olan şey ise kültürün oluşumun da söz konusu olan nesneden daha çok, bu nesnenin bir amaca hizmet edecek şekilde kurgulanmış olmasıdır (Özakpınar 2003: 14).

İnsan sembolik düşünce yeteneğinin etkisiyle kendisi için kıymet ifade eden eylemi, kendi değer ölçüsüne göre tasarlar ve onu gerçekleştirir. İnsan biyolojik uyum temel üzerinde bir değer oluşturan canlı varlık olduğu için, çeşitli durumlarda nasıl bir davranış, tavır ortaya koyacağını ifade eden değerleri, onun değerler sistemini oluşturur (Özakpınar 2002: 322). İnsan değerler sistemi vasıtasıyla kendi bireyselliği açısından neyin değerli ya da neyin değerli olmadığının farkına varır. İnsanın davranışlarının biçimi ve ayrıntıları çok çeşitli olsa dahi, o davranışının toplumsal-kültür temelleri bellidir. İnsan bu temel esaslara göre davranışını gerçekleştirir. Kendisi için değer taşımayan bir davranışı yapmaktan da uzak durur (Özakpınar 2002: 324). Bu yönüyle zihniyet, toplumsal yapıdaki bütün kesimlerin sahip oldukları değer yargıları, tercihleri ve eğilimlerinin hepsini belli bir bakış açısından hareketle açıklayan bütünlükçü bir yaklaşımdır (Ülgener(4), 2006: 14). Bir başka ifade ile zihniyet, bir toplumsal grubun örtük referans sistemi (Mucchielli 1991: 7)olarak belirtilmesi yanında onu, bir toplumun kültürünün davranışlar yoluyla düşünce dünyasına ve buna bağlı olarak da sosyal hayata yön vermesini sağlayan değerler topluluğu olarak da belirtmek mümkündür.

Gündelik dilde ise zihniyet bir düşüncenin, toplumsal davranışlarda örf ve adetler ile birlikte, beraberce görülmesi biçimini ifade etmektedir. Buna göre zihniyet, bir yandan toplumdaki bütün kesimlerin davranışlarını, öte yandan da toplumdaki dünya görüşüne ve buna dayalı davranışlardaki ilkelerin (gizli ahlak) kavrama biçimlerini (Mucchielli 1991: 17) birbirine bağlamaktadır.

Zihniyetin çeşitli özellikleri bulunmaktadır. Buna göre zihniyet, bünyesinde çeşitli unsurları bulundurduğundan, onun, sosyal sistem analizinde kullanılması halinde,  unsurlarının bütüncül etkisiyle daha açık bir çözümlemeyi ortaya koyduğu belirtilir. Zihniyet, bu yönüyle; kapsamının bütünlükçü olması, olay ve olgulara “kendine göre bakma” özelliğinden dolayı izafilik taşıması, yaşama tarzını ve kültür ile yoğun ilişkili olması ve değişme ile olan bağından dolayı çok yönlü unsurların birlikte ele alan, onları bir noktada bütünleştiren bir çözümleme yeteneğine sahiptir.

Zihniyetin, kendi içinde bir “dünya görüşü”nü taşımasından dolayı, toplumsal çevreyi oluşturan olgulara karşı tutumlar –tavır alışlar- üretmesi söz konusudur. Bundan dolayı zihniyet toplumsal eylemlere dönüşmüş davranışlar (Mucchielli 1991: 18) olarak belirtildiğinde onun “kendine göre” anlama ve bilme ihtiyacını ayrıntılı cevaplayabildiği görülmektedir.

Zihniyete bütünlükçü yön açısından bakıldığında onun sadece içe dönük duygu ve his eksenli bir bakış açısı ile yaklaşıldığı görüşünün yeterli olmadığı anlaşılır. Esasında zihniyet, yalnızca içe dönük bir his ve duygu dünyasından hareketle ele almak olgun bir yaklaşım olarak görülmemektedir. Çünkü yapıdaki bütün toplumsal motif ve değerlerin tamamı, toplumsal tabandaki gerçek bir yapının elle tutulur gözle görülür türden bir davranış temeline (ampiriksel bir alana) bağlılığı bulunmaktadır (Ülgener(4), 2006: 15). Bu yüzden toplumsal iç örgüyü meydana getiren unsurların gerçek bir yapıda somut bir davranış temeline dayanıyor olması, bu toplumsal yapıya uygun yaşama tarzının ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Söz konusu yaşama tarzının bazı toplumsal normlar ile kendini ifade ediyor olması ise, konunun zihniyet yönünü oluşturmaktadır. Böylece zihniyeti, toplumdaki tavır ve davranışların özünde ve yapısında var olan bir olgu olarak ifade etmek de mümkün olmaktadır.

Böylece zihniyete onun bütüncüllüğü açısından sadece içe dönüklük yönü ile yaklaşılmayıp, buna ilaveten toplumsal gerçekliğin değişen şartları çerçevesinde; somut toplumsal gerçeklere dayalı olarak konjonktürel dinamik bir olgu olarak yaklaşılması, zihniyet kavramını açıklamada en gerçekçi ve kapsamlı yaklaşım olarak belirtilir(Şimşek 2004;59- 60). Buradan hareketle toplumsal yapıları tasnif ederken de zihniyetin bütüncüllük özelliğini dikkate almadan yapılan açıklamaların düzeyi de tartışma götürür bir noktada bulunmaktadır. Bunun en açık işaretlerinden birisi, günümüz Batı toplumsal yapı tasnif araçlarından olan ”ilkelden-moderne” ayırımının yetersizlik taşıması gösterilebilinir. Batı sosyal bilim merkezli bu açıklama, aynı zamanda belli tarihsel ve toplumsal gelişme çizgisinin dışında kalan medeniyetlerin anlaşılmasına yönelik önemli bir önyargı taşıdığından (Bilgin 2005: 16) yeterli analiz gücü taşımamaktadır. İşte zihniyetin bütüncülüğü ilkesi sosyal bilimlerde bu tür “tek yanlı” açıklamalara yönelik hata payını mümkün olan en düşük düzeye çekebilmesi açısından önem taşımaktadır.

Zihniyeti bir toplumsal grubun çevresindeki kültürün içerdiği norm ve değerlerin benimsenmesi ile oluşan ortak bir referans sistemi olarak belirtildiğinde onu belirleyen bu ortak sistemi oluşturan normlar, değerler, tercihler ve eğilimlerin de toplumsal zihniyet çözümlemesinde dikkate alınmasının gerekliliği bulunmaktadır. Bunları dikkate alarak yapılabilecek bir zihniyet çözümlemesi, zihniyetin bütünlükçü yönünü ortaya çıkarabilecektir(Şimşek 2004: 60). Buna göre bir toplumsal yapıda o toplumdaki eşyaya, üretime, mübadeleye, gelir elde etmeye, girişimciliğe, sermayeyi oluşturmaya karşı takınılan tavıra, yerli ve yabancı toplumsal çevreye ne türlü bir bakış açısı ile bakılması, zihniyetin bütünlükçü yönünü oluşturmaktadır. Ayrıca zihniyetin bütünlükçü yönü; geleceğe, uzak ve yakına ne tür bir mesafe bilinci içinde yaklaşılmasını belirleyen bakış ve davranışlara, içten gelen eğilim ve değer hükümlerinin söz, deyim ve telkinlerinin etkisi ile bakabilmekten oluşmaktadır.  Bütün bu iç ve dış etkenlerin bütünlükçü zihniyet çözümlemesi yaklaşımı ile ayrıntılı bir şekilde ortaya konması, toplumsal realitenin daha gerçekçi olarak tahlil edilmesine yol açabilmektedir (Şimşek 2004: 60).

Ülgener’e göre zihniyetin kapsamı ise bir toplumsal yapı hangi çağ (zaman) da bulunursa bulunsun bu toplumsal yapıdaki zihniyetin kapsamında, değişik davranış tipleri bulunmaktadır. Söz konusu toplumsal yapı içinde ayrı toplumsal grupların, zümrelerin ve sınıfların farklı yaşama tarzlarından dolayı oluşan bu tipler dikkate alınmadıkça, toplumsal yapının zihniyetinin tam olarak ortaya konması mümkün görülmemektedir (Ülgener(2), 2006: 28–29).

Bundan dolayı hem bir toplumsal yapı içindeki farklı toplumsal grup, zümre ve sınıfların hem de farklı sosyo-kültürel sistem olan toplumsal yapılardaki zihniyetleri tam olarak anlayabilmek, yorumlayabilmek için öncelikle bunların birbirlerine göre “farklılık” taşıyan yönlerini ve bu farklılıkların dağılım tarzlarını ortaya koymak gerekmektedir. Bundan sonraki ikinci aşamada ise bu grup zümre ve sınıfların ya da sosyo-kültürel yapıların farklılıklarına rağmen “ortak olan yönlerini” de dikkate almak gerekmektedir. Böylece toplumsal grup, zümre ve sınıfların ya da sosyo-kültürel yapıların farklılık ve ortak vasıflarını dikkate alarak yapılan analizler, araştırıcıya o çağın hayat ve toplum anlayışını bir bütünsellik içinde görebilmesine yardımcı olabilmektedir (Ülgener(2), 2006: 30).

Braudel’in zihniyet-maddi kültür ilişkisine eşzamanlılık ilkesine dayalı olarak, toplumların zihniyetlerinin ortak ve farklı yanlarının bulunduğuna yönelik maddi kültür merkezli yaklaşımına karşın, Ülgener de toplumların zihniyetlerinin ortak ve farklılıklarına Weberyen kültür sosyolojisi temelli zihniyet-inanç eksenli bir yaklaşımı ortaya koymuştur (Şimşek 2004: 61).

Zihniyetin kapsamı kavramını incelememiz açısından ele aldığımızda, toplumsal yapılarda görülen girişimcilik zihniyeti, sermaye birikimi zihniyeti vs. gibi sosyal gelişmeyi belirleyen pek çok maddi temelli etmenin, eşzamanlılık içindeki farklı sosyo-kültürel yapılarda ortak yanları ve farklılıkları bulunmaktadır. Buna göre bir toplumsal yapıdaki girişimci tipinin başka toplumsal yapılardaki girişimci tiplerine hem benzeyen, hem de onlardan farklı olan yönlerinin bulunduğunu söylenebilir. Dolayısıyla farklı sosyo-kültürel yapı özellikleri girişimcinin zihniyetinde, maddi dünyaya karşı tavır alışında hem özgün yanları, hem de farklı toplumlardaki girişimcilere benzer olan “ortak” yanlarını inşa edebilmektedir. Girişimcinin sahip olduğu kültürel nosyonunun girişimcinin madde-madde ve madde-insan ilişkisindeki zihniyetinin oluşumunu etkilerken, sahip olunan kültürün girişimci-toplum ilişkisine yansımasında ise “özgünlüğün” ortak olan özelliklerden çok daha etkili olduğu belirtilebilinir (Şimşek 2004: 63).

Dolayısıyla Ülgener’in de belirttiği gibi iktisadi hayatı, sadece dış verilerinden oluşan bir madde dünyası olarak görmemek gerekmektedir. Bütün bu yığınların arka planında kültürün kendine özgü olarak ürettiği tavır ve davranışlar ile “insan” gerçeği bulunmaktadır. Örneğin kapitalizmi kendi sistemi içinde kapitalizm yapan şeyin sadece dış görünüşü ile anlaşılan para, sermaye akımı ya da bunları düzenleyen kuruluşlar olmayıp, bunlardan daha önemlisi olan çağın tipik insan davranış biçimi (Ülgener(2),2006: 5), tercihleri ve bütün bunların toplam anlatımı olan yaşam kuralları bulunmaktadır. Bu ise insan gerçeğinin içinde yaşadığı dış kalıplar (yani iktisadi koşullar) basit bir fonksiyonu olmasından daha çok, özgün kültürel çevreye ve eşyaya kendi sosyo-kültürel gereksiniminin ürettiği bütün bir iç dünyası ile bakabilmeyi gerekli kılmaktadır (Ülgener(2), 2006: 5). Böylece kültürün maddi olan yönü ile maddi olmayan yönünün bütünlükçü etkisi ve kültürel izafilik ekseninden hareket ile sosyo-kültürel yapılardaki girişimcilik, üretim, sermaye, zihniyet dünyası vs. gibi olguların toplumlar açısından özgün olarak oluştuğu söylenebilir. Bu özgünlük, her sosyo-kültürel sistemin maddi dünyaya tavır alışını belirleyen kendisine has bir kavramsal çerçeveyi de beraberinde geliştirir. Gelişen bu kavramsal çerçeve ile başka bir sosyo-kültürel yapıda aynı düzeyde bir etkiyi de oluşturmasını beklemek hatalı bir yaklaşım olarak kabul edilmektedir. Çünkü her sosyo-kültürel sistemin özgün olarak ürettiği kavramsal çerçeve, o toplumsal yapıda sadece maddi oluşlara dayalı olarak gelişmemektedir. Birey üzerinde maddi olana ilaveten, maddi olmayan kültürün etkisi ve bununla birlikte psikolojik faktörün de “insan unsuru”nu oluşturmadaki etkisinin göz önüne alınması gerekmektedir. Sonuç itibariyle kültürel izafilik kavramını, zihniyet farklılaşmalarını ortaya çıkarıcı yönde etkili bir teknik analiz gücüne sahip olduğunu ifade etmek gerekmektedir (Şimşek 2004;70).

Zihniyet kavramı içselleştirilmiş kültür nosyonu ile etkileşime girmesinden dolayı sosyologlar zihniyeti, değerlerden kurulu bir sistem olarak belirtmektedirler. Bu sisteme sosyo-kültürel yapıların ürettiği dünya görüşü, tutumlar ve davranışları da ilave edilmektedir. Zihniyet bir toplumsal yapı/grup için, çevrede bulunan kültürün içerdiği norm ve değerlerin içselleştirmesi sonucu oluşan ortak bir referans çerçevesi (Mucchielli 1991: 21) olması yönüyle, kültür kavramı ile yakından ilişki içerisindedir. Dolayısıyla zihniyet, örneğin bir toplumsal grubun kültürel kimliğinin temel bir bileşenidir. Toplumsal alanda zihniyeti; kültürün insana ve tabiata bakış tarzı olarak belirtmek mümkündür. Öte yandan da söz konusu toplumsal grubun kimliğini oluşturan diğer kültür unsurları ile de sıkı bir bağlantı içinde bulunmaktadır. Bundan dolayı denilebilir ki zihniyet, kültür ile güçlü bağının bulunması sonucu, toplumsal etki güçlerinin kaynağını oluşturmaktadır (Mucchielli 1991: 22).

Öte yandan zihniyetin bir toplumda anlaşılabilmesi için o yapıdaki manevi motif ve değerlerin tamamının, toplumsal tabandaki somut davranışlarına bağlılığı bulunduğundan, bunların ikisini “birden” ele alınması ile gerçek anlamı ortaya çıkmış olduğuna yukarıda vurgu yapılmıştı. Zihniyeti bu haliyle, insan tavır ve davranışlarının özünde ve yapısında aramak gerektiğinden (Ülgener(4), 2006: 16–17)öncelikle onu sıradan dogmatik iddialardan ayrıştırması zorunluluğu bulunmaktadır. Bunun içinde en geçerli yöntem olarak toplumda soyut (tümdengelim) ve somut (tümevarım) davranış ilkelerinin birlikteliğine uygun bir yaşama tarzının ortaya çıkmasında, İktisat ahlakı ve iktisat zihniyeti kavramlarının açıklayıcılığına ihtiyaç vardır. Bu kavramları da bir açıklama aracı olarak kullanabilmek için onların, ayrı anlamlar taşıdığının ortaya konması gerekir. Buna göre;

İktisat ahlakı, toplumda uyulması istenen normların ve davranış kurallarının tamamı veya toplam ifadesi iken, İktisat zihniyeti de, bireyin gerçek davranışında sürdürmüş olduğu değer ve inançların bütünüdür(Ülgener(3), 2006: 19–21).

İktisat zihniyetini tanımında ifade edilen değer, inançlar, sadece içedönüklük bağlamında ele alınmaması gerektirmektedir. O, bireyin iç dünyasında örülü bulunan değer ve inançların, özüne uygun olarak bireyin dış dünyasındaki davranışlarında ve onun yaşama tarzı üzerindeki etkisinin çıplak gözle görülebilmesidir (Ülgener(2), 2006: 17).

Hangi çağ ve çevre olursa olsun iktisat zihniyetinin toplumda deyimler haline dönüşmüş yansımaları bulunabilmektedir.  Örneğin püriten girişimcinin “unutma ki zaman paradır”, “unutma ki kredi, paradır”, “unutma ki para üretimi gerçekleştirici ve verimli bir niteliğe sahiptir. Parayı para üretir ve ondan elde edilen daha fazlasını ve daha fazlasını üretebilir”,”Sığırdan don yağı yaparlar, insandan da para”, (Weber 1997: 42–44–45). “Ağırbaşlı yürü, ayaklarınla çok ses çıkarma”(Sombart 2005:129) gibi püriten bireyin iktisat zihniyetini ifade eden bireysel bilinç ve bilinçaltına yerleşmiş olan dünya görüşünün ekonomik faaliyetlere yansıyan görüşünü ifade etmektedir.

Yahudi iktisat zihniyetini ifade etmede de “tilki baştaysa önünde eğilin”, “dalganın önünde eğilin ki üzerinizden geçsin; karşı koyarsanız sizi alıp götürür”(Sombart 2005:241), “vakit nakittir gibi” (Nişancı 2000: 26),  bilinç ve bilinçaltı sözlerin ekonomik tavır alıştaki iktisat zihniyetinin niteliğini göstermesi bakımından önemlidir.

Türk sosyo-kültürel sisteminin iktisat zihniyetini ifade eden deyimlere bakıldığında ise; bakarsan bağ olur, ekmek dişten artmaz, para işten artar (Nişancı 2000: 26). Yine, ak akçe kara gün içindir, altın anahtar her kapıyı açar, aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz, bir avuç altının olacağına bir avuç toprağın olsun, bol bol yiyen bel bel bakar (Par 1991:51,72,94,113,126). Bu gibi sözler, tasarruf, helal kazanca önem verme, kanaat etme, verilene razı olma gibi bilinç ve bilinçaltı düşüncenin, ekonomik ilişkilerde ve toplum hayatındaki iktisat zihniyetini ortaya çıkaran vurgularıdır.

İktisat zihniyetinin ve iktisat ahlakının toplumların özgün değer ve ahlak anlayışlarına bağlı olarak geliştiğinden, herhangi bir nesneye karşı farklı toplumlarda bireyler, buna bağlı olarak birbirlerinden farklı kültür ve zihniyet etkileşimini ortaya koyarlar. Bu farklılık, davranışların ortaya konmasında kendini gösterir. Örneğin yukarıdaki toplumsal değimlerin bir kısmı Batı medeniyetinin kapitalist-liberalist toplum yapısında bir kısmı da Türk toplumu için Türk-İslam medeniyetinin toplumsal yapı özelliklerini yansıttığından, toplumsal ve bireysel somut davranışların zihniyeti,  bu toplumların değerler, ahlak içörgüsüne bağlı olarak geliştiği sonucuna ulaştırmış olmaktadır.

Maddeci kültür özeliklerine dayalı Batı toplumunda değer ve ahlakın temel hedefi, kapitalist girişimci bireyin dünyevi alanda fayda maksimizasyonunu gerçekleştirmesi sonucu kapitalist tekel gücüne sahip olmaktır. Bunu da bireysel zihni örgü olarak “maddeye azami ölçüde” sahip olma, “insan insanın kurdudur” zihniyetinin geliştirdiği az ile yetinmeme, hırslılık ve akılcılık adı altında rasyonel egosantrik tutum sergileme (Saraçoğlu 2000: 94) ve sonuçta doyumsuz ve kanaatsizlik şeklinde dışa yansıyan davranışta bireyselciliğini göstermektedir. Bu zihniyet, birey-madde bağlamında “vakit nakittir” şeklinde meta merkezli Batılı girişimci insanın eşyaya karşı tutumunu belirlediğinden, bu yönlü zihniyetin de davranışlarını yönlendirdiği görülmektedir.

Batılı girişimci insanın, kapitalist-liberalist içerikli güce ulaşma amaçlı toplum felsefesi bu iken, bunu sağlamanın yolu olarak da girişimci birey, bütün zamanını nakit olan maddesini (parasını) artırmaya yönelik somut davranışlara girmesinin gerekliliğine inanmaktadır. Böylece Batı medeniyeti kapitalist-liberalist iktisat zihniyeti, maddeci iktisat ahlakının (içdeğerlerin) geliştirdiği davranış kurallarıyla, Batılı girişimci bireyin, somut maddi hedeflere yöneltici toplumsal tutumu ortaya çıkarmıştır. Oysa Türk sosyo–kültürel sisteminin de ise “aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” deyimi ile “az” ve temiz(helal)  olan kazancı yeterli görecek bir iktisat ahlakı söz konusudur. Bu ahlak anlayışı sonucunda, birey için öncelikle az da olsa temiz kazanmanın küçüklük veya alçaltıcı bir şey olmadığını ifade eden bir iktisat zihniyeti taşımasının, bir “ahlak”lılık olduğu belirtilir. Kültürün böyle bir zihniyet taşımasının sosyolojik amaçlarından birisi; “bir olma”, “bütünleşme” ve  “sosyal dayanışma”yı ortaya koyarak, temel de tüm toplum bazında sosyal gelişmeyi sağlamaktır. Böylece Türk –İslam medeniyetinin bireyi (bu sadece girişimcilikle uğraşan birey için değil, toplumdaki tüm meslek ve grup bireylerini içine alır) buna “razı” olması durumunda ise başkasının hakkına karşı kötü niyet veya kıskanma duyguları içinde bulunmayan bir bilinç ve bilinçaltı ile sosyal eylemlerini gerçekleştirebilmektedir.

Bunun sosyolojik sonucu ise, toplum kesimleri arasında yüksek bir sosyalleşmenin görüldüğü birlik toplumunu oluşmasıdır. Ancak bu “kanaat zihniyeti” daha fazla kazanmayı istememe anlamına da gelmemektedir. Yani bu az ile yetinme iktisat ahlakı, daha fazla kazanmaya yönelik iktisat zihniyetinin oluşmasına engel oluşturmamaktadır. Bu “daha fazla kazanma” zihniyeti, yeter ki tekelci zihniyet, egoizm ve haksız kazancın belirmesine yol açmış olmasın.  Böylece Türk-İslam iktisat ahlakı ve iktisat zihniyeti, bireyin iç dünyasını inşa eden iktisat ahlakını, maddeci ve benciliği besleyen somut iktisat zihniyetinin oluşmasına izin vermemesi, onun bu zihniyet dünyasının, sosyal davranışlara etki eden yönünü ortaya koyması açısından önem taşımaktadır.

1.2. ÜLGENER’DE ZİHNİYET VE MİLLİ KÜLTÜR BAĞLAMINDA GİRİŞİMCİLİK KAVRAMINA TEORİK YAKLAŞIM

Girişimcilik kavramı, Fransızca “entreprendire” ve Almanca’ daki “unternehmen” sözcüklerinden hareketle geliştirilen ve Türkçe’de “üstlenmek” anlamı içeren bir fiil olarak belirtilebilir. Bu kavrama göre girişimci, bir işletmedeki organizasyonu sağlama, yönetme ve risk alma biçimindeki sorumlulukları üstlenmiş olan kişidir. Dolayısıyla girişimcilik ile de girişimcinin hâlihazırda gerçekleştirmekte olduğu işi vurgulanmış olmaktadır (Arıkan 2002: 27).

Girişimci, bilinenleri en iyi şekilde yapan, hünerleriyle aklını birleştiren belli bir sermayesi bulunan ya da kendisine ait olmayan sermayeleri kullanan bireydir. Yine girişimci işgücünü ücret karşılığında satın alarak piyasanın ihtiyacını gidermek amacıyla üretim faaliyetinde bulunan, kâr amacı taşıyan ve riskleri üzerine alabilen ayrıca da analiz yapabilen, planlayan ve bunları yürürlüğe koyup uygulayan ve sonuçlarını denetleyen kişidir. (Kobi Efor 2003: 14).

Girişimcilerin temel özelliklerinin ortaya konması amacıyla pek çok yazar çeşitli görüşler geliştirmiştir.

Parsons ve Smelser, Avrupadaki feodalite ve hemen sonrasındaki toplumsal gelişmenin “politik” ve “ekonomik” değişime bağlı olarak kapitalist girişimciliği geliştirdiğini belirterek   (Parsons/Smelser,1984:286–287),girişimciliği toplumun tarihi ve sosyal temellerine bağlı olarak gelişen bir olgu olduğuna dikkat çekerler.  Bu yüzden Batı medeniyetinde, 16.yüzyıldan itibaren belirgin olarak gözlemlenmeye başlanan, bir yandan Newton, Galileo, Descartes gibi düşünürlerin başını çektiği” bilim hareketleri”ni, öte yandan da feodalite engelinden ve Hıristiyan kilisesinin baskısından uzaklaştıkça, onu benimsemeyen ve ona tavır koyarak gelişen bir kapitalist girişimciliğin öne çıkmakta(Mollaer 2006: 64) olduğu görülür.

J.B.Say ise girişimciyi, yeni bir refah oluşturmaya yönelik olacak biçimde üretim faktörlerini birleştiren kişi olarak görür (Arıkan 2002:5).

20.yüzyılda Schumpeter ise girişimciliği, geliştirdiği “yenilik” teorisi bağlamında ele almıştır. O’na göre girişimci; güç sahibi olarak sistemli bir şekilde mal üretimini gerçekleştiren ve yeniliği üstlenen kişidir (Schumpeter 2000;51 ). Bu yönüyle girişimci,  yenilik imkânını ön görebilen onu geliştiren pozitif yönde değişmeci ve gelişmeci bir bireydir. Böylece Schumpeter, girişimci bireyin zihninde tasarladığı gelişmecilik ve yeniliklerin peşinde koşma isteğinin sürekli olması sonucu, yeniliklerin/buluşların ekonomik dalgalanmalarda öncü rol oynamasına yol açmakta olduğunu belirtir. Ancak bunların tek başına yeterli bir şey olmadığını, bilimsel–teknolojik gelişmelere ve oradan da ekonomik faaliyet alanına dönüştürülmelerinin önemli olduğunu ifade ederek, bunları sağlayıcı girişimciliğe vermiş olduğu önemi belirtir (Canbey Özgüler,2006: 1).

Mc Clelland da, toplumda gerçek girişimcinin statü ve rol gibi iki durumunun önemini belirtmiştir.  Girişimci birey, statü ile toplumdaki pozisyonunu belirlemekte, rol ile istekli davranışıyla da bunu ortaya koymaktadır. Mc Clelland girişimcilerin toplumdaki var olan statülerinin, onlara “süpürücü insan” rolünü yüklediğinden, bu bağlamda girişimciliği, risk alma ve başarı güdüsü ile yani psikolojik faktörle açıklamaktadır(Mc Clelland 1976: 206).

Weber (1917) ise konuya girişimcilerdeki temel özelliğinin onların biçimsel otoritenin kaynağı olmaları açısından yaklaşmıştır. Davids (1963) hırslı olma ve bağımsızlık isteği, sorumluluk ve özgüven ile Borland (1974) içsel güç odağı, Cooper (1982) ise bağımsızlığa ve zanaatkârlığa dönüklük ile açıklamaya çalışmışlardır(Arıkan 2002: 30).  Yukarıda bir ölçüde belirtilmeye çalışılan kapitalist-liberalist Batı medeniyetinin girişimcilik yaklaşımına karşın yine Batı medeniyeti içinde oluşan ve kapitalist-liberalist görüşe karşı gelişen marksist doktrin de ise girişimcilik, sınıf kavramından hareketle kendini ifade eder. Buna göre tarih felsefesine göre merkezinde sınıf kavramı bulunan her toplum, üretim araçlarına sahip olan, siyasi hâkimiyeti elinde bulunduran ve diğerlerini sömüren hâkim bir girişimci sınıfa sahiptir(Aron 1992: 68). Böylece marksist doktrinde girişimci sınıf, toplumsal alana da, toplumsal üretim vasıtalarına sahip olmakla sömürüyü gerçekleştiren belirleyici bir kesimdir.

Girişimci ve girişimcilikle doğrudan ilgisi bulunan sermaye birikimi kavramıda toplumsal karakterli kavramlardır. Bundan dolayı bu kavramlar toplumun içinde, toplumun kültür ve zihniyet dünyasına bağlı olarak oluşmaktadır. Bu yüzden sadece sanayi toplumlarında değil geleneksel toplumlarda bile “girişim” faktörü dikkate alındığından (Eröz 1982: 216),bu kavramı sadece kapitalist-liberalist topluma ve onun felsefi içeriğine mal etmek bilimsel bir yaklaşımı içermeme anlamını da beraberinde taşımaktadır.

Girişimciliği kapitalist-liberalist toplum düşüncesinin ana kavramsal merkezinden ele alıp, onun “biricik” belirleyiciliği üzerinden tanımlamak, konuya ideolojik bir tarih, toplum ve iktisat bakışından hareket edildiğine yönelik bakış açısını ortaya koyar.

Genel olarakgirişimcilik tanımı konusunda bir birliktelikten söz edilemese de, günümüzde kapitalizmin teorisi üzerine çalışan Batı sosyal bilimcilerin, girişimcilik üzerinde birleştikleri en kritik noktalarda bulunmaktadır. Bu noktalar şunlardır: Ekonomik kaynakları düzenleyip kâr elde etme amacıyla da riske girebilen bu kapitalist-liberalist girişimci insanlar, kapitalist üretim şeklinin hâkim olması sonucunda, kendilerine bazen burjuva sınıfı, bazen kapitalist veya girişimci grup denen belli sayıdaki insan grubunun, giderek siyasal süreci de kendi kontrollerine alıyor olmalarıdır. Bu yönüyle de girişimcilik, sadece işletme içerikli bir kavram olmayıp, toplumsal hayatta pek çok rolleri olan çok boyutlu ele alınması gereken bir kavram olarak öne çıkmaktadır. Bu yaklaşımdan hareketle kapitalizm-liberalizm bağlamındaki girişimci şeklinin, 19. yüzyılda Batı Avrupa’da doğmuştur. Buna göre Braudel, girişimciyi, kapitalist-liberalist bir kişilik tipolojisi ile ele alarak onu; kamu yararına uğraşan, sağlıklı burjuva adetlerinin, çalışma ve tasarrufun temsilcisi olarak kabul edilen ve uygarlık ile refahı da sömürgeleştirdiği toplumun halkına yayan kişi olarak tanıtır (Şimşek 2004: 90–91).

Toplumların birbirlerine göre izafilik taşıma gerçeğinden dolayı girişimcilik konusunda, genel birlikten bahsetmenin oldukça zor olduğu yukarıda daha önce vurgulanmıştır. Buna göre ekonomi, finans, antropoloji ve eğitim gibi değişik disiplinlerde yapılan çalışmalarında, girişimcilik yazınına katkı sağlamakta olduğu da görülmektedir. Girişimcilik ile ilgili literatür de; girişimci kavramının tarifi, özellikle yaklaşımı, başarı için izledikleri yöntemleri, yeni iş kurma ve çevresel faktörlerin girişimciliğe olan etkisi gibi konular, üzerinde çalışılan beş ana tema olarak görülmektedir.

Girişimciliğin belirmesinde temel hareketlendirici unsurların neler olabileceği konusu, önemli tartışma konularındandır. Kapitalist-liberalist iktisat anlayışına göre bireylerin çıkarların en üst seviyeye çıkarılmış olması, girişimciliği ateşleyen en önemli güdü durmundadır. Kapitalist-liberalist iktisat zihniyetine göre ekonomik fayda ve kar elde etme isteği, girişimciliğin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Girişimciliğin ortaya çıkmasını belirlemede toplumsal kişilik ve çevre unsurlarının hangisinin bir diğerine göre daha önemli olduğu konusu önemli bir tartışma olarak ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Naffziger, kişilik üzerinde duran yaklaşımlara vurgu yaparak, girişimcinin sahip olduğu kişisel özellikleri ele alan açıklamalara yönelmiştir. Girişimci kişilikle ilgili en çok araştırılan özelikler; başarma ihtiyacı, risk almak ve denetim merkezidir. Girişimciliğin ortaya çıkmasındaki etkiyi belirleme konusunda çevreyi öne çıkaran yaklaşımlara göre de girişimcilerin ortaya çıkmasında, pazar mekanizmaları ve devlet/hükümetin takip etmiş olduğu politikalarının etkilisi belirtilmiştir.

Sanayileşmesini tamamlamış ve sanayi ötesi toplum yapısına geçmiş olan ülkelerde pazar mekanizmaları, girişimci sınıfın belirmesinde etkili iken; sanayileşmesini henüz tamamlayamamış toplumlarda ise girişimciliğin gelişmesi, hükümet politikalarının rotasını çizdiği ekonomik hareketlere bağlı olmaktadır. Bu bağlamda Papenek’in (1971)Pakistan ve A. Buğra’nın Türkiye örneği girişimciliğin gelişmesinde devletin belirleyici rolünü gösteren çalışmalardır(Erdoğmuş 2005:1). Buna göre A.Buğra, Türk girişimcisinin iş başarısındaki en önemli iki unsurun varlığına dikkat çeker. Bu unsurlardan birincisinin, aileden gelen başlangıç desteğinin olması iken(ki bu unsur sermaye birikimde önemli bir rol oynamaz)ikincisinin ve daha önemli olanın da, bu girişimci kesimin hükümet yetkilileri ile olan yakınlaşmaları ve bu yöndeki bağların güçlü tutulmasına verilen önemi belirtir (Buğra 1995: 99). Böylece bu ikinci yönün, Türk toplumsal yapısında girişimciliğin gelişimine yönelik başarı göstergesi olması açısından,  girişimci-devlet ilişkisine önemli bir vurguyu ifade ettiği görülmektedir.

Ülgener ise girişimci ve girişimciliği tarihsel-toplumsal ve ekonomik zihniyet çerçevesinden ele alarak, girişimcileri gelir elde etme (kazanç sağlama) ve zenginleşme bağlamında değerlendirmiştir.  Ülgener girişimcinin gelir elde etmesinin bazen alışılagelmiş ve normal faaliyetler çerçevesinde bazen de –çoğunlukla- o çerçevenin dışında gerçekleşmiş olduğunu belirtir(Şimşek 2004: 91–92). Buna göre Ülgener açıklamalarını daha çok, girişimcinin siyaset kurumuna yakınlığı bağlamında geliştirmiş olduğu ifade edilir.

Ülgener’in Türkiye’de geliştirdiği zihniyet analiz metodu, konunun iki boyutlu yönüne dikkat çeker. Yani girişimcinin hem toplumsal kültür taşıdığı ve bu kültür anlayışını da, sanayi ve girişimcilik faaliyetlerindeki davranışlarına yansıttığından, kapitalist-liberalist girişimcilik yaklaşımından oldukça geniş, derinlikli, analitik ve bilimsellik bir muhtevası taşır.  Buna göre girişimcilik konusunun toplumsal kültüre bağlı bir olgu olması onun diğer toplumların girişimcilik anlayışından farklı yönler taşıması gerçeğine dikkat çeker. Ayrıca girişimci bireyin toplumun özgün kültürünü sanayi faaliyetlerindeki tutum ve tavır alışlara yansıtmasıyla, diğer toplumların girişimci bireylerinin sanayi faaliyetlerindeki tutum ve tavır alışlarından farklı zihniyet taşımaları gerçeğini de ortaya çıkarmaktadır. Bundan dolayı tek bir girişimci tarihi ve kültürü ve onun gelişme seyrinden bahsedilemeyeceği için öncelikle, Batı medeniyeti kapitalist-liberalist girişimcilik zihniyetinin ilkeleri yukarıda açıklanmıştır. Bundan sonra da Türk-İslam medeniyeti girişimcilik zihniyetinin sosyolojik gelişme çerçevesini ortaya koyulması düşünülmektedir. Çünkü girişimciliğin i-nerden baktığına bağlı olarak açıklanması ii- toplumsal kültürden kültüre değişmesi gibi nitelikleri içermesinden dolayı “milli”lik taşıyıcı yönünün olması sonucu, sadece Batı medeniyeti girişimcilik kuramsal çerçevesi ve onun zihniyet içeriğine değinilmesi yeterli bir bilimsel çalışmayı açıklamaktan uzaktır. Bundan dolayı girişimciliğin “milli”lik taşıması, onun Türk-İslam medeniyetindeki algılanış biçiminin de ortaya konmasını gerekli kıldığı gibi, bu, aynı zamanda karşılaştırmalı yöntem tekniğini açısından bir zorunluluk taşımaktadır.

Buna göre öncelikle genelde İslam medeniyeti özelde Türk kültürü içinde, girişimciliğin zihniyet içeriği ortaya konulması amaçlanmaktadır.

İslam medeniyetinde son peygamber olan Hz. Muhammet(SAV)’in kendisi peygamberlik görevine başlaman önce Mekke-Şam-Busra arasında ithalat ve ihracat içerikli tekstil ticareti ayrıca Bahreyn, Habeşistan, Yemen ve bu yönde girişimcilik faaliyeti içinde bulunmuştur(Yüksel 2003:139). O dönemde böyle bir faaliyet hem ekonomik bir yüksek getiri anlamına geldiği gibi, merak, yeni yerleri görme, yeni bilgilerin sahibi olma, yeni bakış açıları kazanma(Ülgener(2) 2006: 63), çölün mekânsal özelliği ve hırsızlık olaylarından dolayı da yüksek risk alma anlayışını içermektedir. Bu ticari girişimcilik faaliyeti, geliştirdiği böylesi duyguların, Hz. Peygamberin ruh dünyasında paganist Mekke toplum düşüncesinden bunu reddeden tevhitçi yeni toplum düşüncesinin ortaya konmasında pekiştirici bir rol üstlenmesine yol açmıştır. Böylece bir zaman dilimi sonrasında (13 yıl), Medine’de anti-paganist bir vatan inşası gerçekleşmiştir.

Bu gelişmenin aynı zamanda, girişimcilik olgusunun devlet kavramı ile ilişkisi bağlamında da yapıcı bir etkiyi ortaya koyduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan da girişimcinin sosyal-psikolojik durumunun girişimcilik-devlet-vatan etkileşiminin oluşumunda, yani O’nun Medine’de yeni bir devlet kurmasında ve o devletin toplum düşüncesinin inşasın da, hazırlayıcı sosyal bir mahiyeti bulunduğu görülmektedir. Bütün bu tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik içerikli bütünselci bakış çerçevesi, çağdaş girişimcilik tanımlarına göre de belirtilen temel esaslar olan; risk alma, yeni düşünceler üretme, toplumsal ve kültürel içerikli inşa hareketi gibi topyekûn yenilik yapmaya yönelik sosyal eylemler, Hz. Peygamberin hem bireysel olarak yetişmesinde hem de ilahi görevini yerine getirme faaliyetlerini gerçekleştirme sırasında karşılaşacağı zorluklara tahammül göstermesine yönelik eğitici bir rol taşımıştır.

Bu yönlerinden dolayı İslam medeniyetinin, 7.yüzyıldan bu yana girişimciliğe, peygamberin eğitiminden başlayan bir başlangıçla önem verdiği görülmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber’ in Türk toplumunda da çokça bilinen bazı sözlerinin konu ile ilgisi açısından değerlendirildiğinde, öncelikle İslam medeniyetinin girişimciliğe ve girişimcinin kültür taşıyan aktörlüğüne dikkat çekilmiştir. Buna ilaveten daha sonrada, insanın hem dünya ve hemde ahiret başarısı(yani aynı anda her ikisini birlikte gerçekleştirme kabiliyetine sahip olmak) için, ticaret sektörünün ve girişimcilik mesleğinin öneminin kavranmasına çalışıldığı görülmektedir. Bu girişimcilik ve girişimciye yönelik sözlerin aynı zamanda günümüz girişimci/girişimcilik anlayışına çok uygun düşen bir çerçevede ele alındığıda anlaşılmaktadır. Ayrıca bu sözlerinin zihniyet içeriği de dikkate alınarak yorumlandığında, bu medeniyet için her çağ ve zeminde;  ticaret, sanayi ve girişimciliğin meşru ölçüler içinde toplumsal önemin bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Buna göre Hz. Peygamber ”rızkın%90’ı ticaretten, %10’da tarımdandır” (Yüksel 2003: 142) diyerek, toplum hayatında ticaret bağlamında girişimcilik ve sanayi faaliyetlerinin önemini belirtmiştir. Böylece ticaret, girişimcilik ve sanayi ilişkisine dayalı gerek bireyler arasında gerek toplumsal gruplar ve de toplumlar arasındaki sosyal etkileşimlerin yoğunluğunu ortaya koyarak, bu medeniyet dairesi içinde sanayi ve girişimciliğin geniş sosyolojik etkisini anlaşılır bir ima ile belirtilmiştir.

“İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır” diyerek de, dünyada sürekli bir sosyal eylemi ve gelişmeyi temel alan düşünceyi teşvik etmektedir. Bu ise, 19.yüzyılda çerçevesi çizilen çağdaş tekelci kapitalist-liberalist girişimcilik anlayışının sürekli yenilik peşinde koşma zihniyetinden çok önceleri(7.yüzyıl gibi bir zaman diliminde),  anti- tekelci bir zihniyetle; yenilik peşinde koşmayı, gelişmeyi, cesaret ve risk almayı, farklılık inşa etmeyi, öncelikle ticari ortamı,pazarı, takibde dikkatli ve uyanık bulunmayı(miskin olmamayı) başta birey olmak üzere tüm topluma yönelik uyarıcı bir bakış açısı ile ifade etmektedir.

 “Veren el alan elden üstündür” zihniyetiyle de, zengin olmayı ve bunun içinde üretmeyi (ticaret, girişimcilik ve sanayiyi) teşvik ederek, girişimciye, reel ekonominin oluşma ve uygulama alanlarını, dayanışmacı bir zihniyet öğretisi içinde ele alması gerektiğinin önemine dikkat çekmiştir.

“Dürüst ve güvenilir tüccar(sanayici ve girişimci), ahirette peygamberler, dürüst olan ahlaklı insanlar ve şehitler ile birlikte cennette beraber olacaklardır”(Kapar2003:87)der. İslam medeniyetinde en önemli kişilik peygamberdir. Ondan sonra dürüst ve ahlaklı bir şekilde kültürüne sadık insan ve sonrasında da din, vatan, bayrak gibi kutsal değerlerin yaşaması için kendi canından vazgeçen şehitler gelmektedir. İşte dürüst girişimcilerin, medeniyetin en üst ahlak anlayışına sahip bu insan topluluğu ile beraber anılıyor olması, girişimciliğe, sanayiye ve ticarete verilen değeri ifade etmesi açısından Batı medeniyeti kapitalist-liberalist felsefesinden çok daha önce ve önemle bahsedildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca bu kişiliklerin “toplumu dönüştüren” lider şahsiyetler olması ve dürüst girişimcilerinde bunlarla beraber anılması aynı zamanda bu medeniyetin girişimciliğe “toplumsal dönüştürücü” noktasından baktığını da ifade etmektedir.

“Korkak girişimci mahrumdur(yüksek kazançtan), cesur girişimci ise rızıklandırılmış  (bol kazanmıştır)”şeklinde ifade edilen sözle de girişimcinin cesaret sahibi olup risk alması gerektiği vurgulanarak, girişimcinin ticari ortamı ve Pazar şartlarını izlemesi ve buna göre faaliyetlerini gerçekleştirmesinin gerekli olduğu belirtilmiş olmaktadır(Yüksel 2003:145).

 Böylece İslam medeniyeti başta Hz. Peygamber olmak üzere ticareti, girişimciliği ve sanayi zihniyetini bünyesinde güçlü bir şekilde barındırarak, sosyal değişme ve gelişmenin ticaret ve girişimcilik zihniyeti ile irtibatını en açık ve kapsamlı bir şekilde ifade ettiği anlaşılmaktadır.

 İslam düşünce adamlarından İbn-i Haldun da bu konuya  “Mukaddime “adlı eserinde değinerek, bu medeniyet açısından ticaret, sanayi ve girişimcilik faaliyetini, Batı medeniyetinden yüzyıllarca önce, söz konusu toplumdaki yerini, önemini, oluşma ve başarılı olma koşullarını belirtmiştir.

İbn-i Haldun’a göre girişimci-tüccarın ticaretten para kazanıp zengin olması veya sermayesinden zarar etmemesi için kendisinde birçok kişisel özelliğinin bulunması gerektiğini söyler. Bunlardan birincisi cesaret ve girişimcilik ruhu (atılganlık), (Ülgener(2)2006: 171), bu özelliklere sahip değilse ikinci olarak toplumda şeref, itibar ve sosyal mevki bakımından toplumsal üst katmanda yer alıyor olması gerekir (İbn-i Haldun 1996: 356).  İbn-i Haldun’a göre girişimcide yetenek açısından bu özellikler de bulunmuyorsa artık ticaretten uzak durmasının gerekli olduğunu söyler (Ülgener(2) 2006: 171).

İbn-i Haldun yine girişimci-tüccarın ticaret ile başarılı ve meşru olarak uğraşması için kendisinde bulunması gereken diğer bir karakter özelliğine de değinmektedir. Girişimciyi ticaretteki alım-satım işlerinde başarılı olması için zekâ ve diğer hususlarda rakipleri ile yarışarak onları yenme zorunluluğu bulunmaktadır. Böylece girişimci-tüccarda sürekli üstün gelip başarılı olma duygusu karakter haline gelmeye başlar. Bu üstün olma mücadelesi girişimciyi çatışma, aldatma, hile, kötü karakter gibi küçük düşürücü tavırlara yöneltebilir. Dolayısıyla girişimci ahlaki seviyesi gerileyerek mücadeleci kazanç hırsının, ticaret hayatında kişiyi düşük ahlaki seviyelere götürebilmektedir. Girişimci-tüccarlar arasında kendisini bu kötü ahlaktan koruyanlar ise oldukça sınırlı kalmaktadır (İbn-i Haldun 1996: 358). Öte yandan İbn-i Haldun girişimci-tüccarın ticari faaliyetini ahlaki ölçülere uygun olarak gerçekleştirmesinde ise herhangi bir sakınca görmezken, bazı ticaret ile ilgili sanat ve mesleklerin kentlerde ortaya çıktığını da belirtmiştir (İbn-i Haldun 1996: 327). Böylece İbn-i Haldun girişimciliğin ruh-yetenek-eylem ilişkisi çerçevesinde ele alarak, onu başta sosyal psikolojik açıdan olmak üzere çeşitli toplumsal yönleriyle ele alır. İbn-i Haldun bu noktaya da, medeniyetinin, girişimciyi benimseyen, onu destekleyen, geliştiren ve sosyal değişmeyi gerçekleştirici unsurlar arasında onu önemli bir özne gören bir bakış açısından hareket ettiğini ifade etmek mümkündür.

 Braudel 13.yüzyılda Selçuklu toplumunda da ticaret ve girişimciliğin, devlet ile uyumlu ve gelişmeci bir çizgide ele aldığını belirterek bunlarla ilgili kavramların Batı medeniyetine orta çağ sürecinde doğudan yani önce İslam daha sonra da Selçuklu ve sonrasında Osmanlı’dan geçtiğini belirtir. O’na göre Ortaçağ döneminde Batı, İslam toplumlarında ticari hayatta kullanılan gümrük, mağaza, mahatra (perakende satış yapılan vadeli alım), ipek, pirinç, şeker kamışı, kâğıt, pamuk gibi ticaret, sanayi ve girişimciliğe konu olan pek çok kavramı bu toplumlardan ödünç alarak kendi ticaret hayatına aktarmıştır (Braudel 2004: 499). Yine Braudel Selçuklu ve Osmanlı toplumunun devlet-girişimci-ticaret ilişkisine yönelik zihniyetinin de zamanın Batı medeniyetinin konuya bakış açısından oldukça ileri olduğuna dair bilgiler aktarırken, girişimciliğin Türk toplumundaki ve devlet felsefesindeki üstün yerine dikkat çekmektedir.

Braudel’e göre 13. yüzyılda Batı Avrupa toplumunun ticaret ve girişimcilik zihniyetinin, yabancı tüccarları ülkelerine çekmek için “ünlü kişileri kar arzulayan büyük toptancıları ve küçük perakendecileri davet ediyoruz. Ülkemize kim gelirse gelsin, burada ikamet edebilir, istediği gibi gidip gelebilir, borç alarak refaha katkıda bulunan ve borç vererek iyi bir iş yapanın yolculuğu Allah’ın rızasına dâhildir” şeklinde bir hükümet kararnamesi yayınlanması mümkün değildir. 15. yüzyılın ikinci yarısı sürecinde ise Osmanlı toplumunda padişaha, ticaret ve girişimciliğin ülke bazında gelişmesine yönelik uygulamaları takip etmesi adına verilen nasihatler şöyledir: “Ülkedeki tüccarları teşvik et, onları her zaman gözet, kimsenin onlara kötü davranmasına emir vermesine izin verme; Çünkü ülke onların ticaretleri sayesinde müreffeh olur ve malları sayesinde dünyada ucuzluk egemen olur” (Braudel 2004: 500). Başta İslam medeniyeti olmak üzere Osmanlı öncesinde toplumun bu ticaret zihniyeti, ticaret merkezli Batı Avrupa’nın ilerleyen zaman dilimindeki başarısının temel dinamiğini oluşturmaktadır. Avrupa kapitalizminin başlangıcının, İtalyan kentlerinden başlayan uzak mesafe ticareti esasında Roma’dan türemeyip,11–13.yüzyıllar arasında İslami ticari başarısından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla İslamiyet çok sayıda sanayi ve üretimin, ihracat merkezli bir zihniyet ile gerçekleşmesinin teşvik ve takipçisi olmuş bu gelişmede, oldukça fazla miktarda büyük çaplı ekonominin,  meydana çıkmasına yol açmıştır(Braudel 2004:500). Bütün bu tarihsel toplumsal olgular değerlendirildiğinde, Batı kapitalizminin ithal etmiş olduğu bir şey varsa bunun, her halükarda İslam medeniyetinden geçmiş olduğu söylenebilir. Bu aynı zamanda batı medeniyetinin, İslam medeniyetinin başlangıcından buyana sahip olmuş olduğu kolaylıkları bilmediği anlamını da ifade etmektedir (Braudel 2004:501).

Yine 13.yüzyılda Osmanlı Türk devletinin temellerini atan Edebalı’ nin de bir girişimci ve sanayici olması(ahi), Osmanlı toplumsal kuruluşunun felsefi kökenlerinde de girişimcilik ve sanayi zihniyetine sahip lider(önder) kişiliğin bulunması, bir tesadüf olarak kabul edilemeyecek kadar gerçeklik yönü kuvvetlilik taşımaktadır. Böylece vatan yapıcı din anlayışından hareketle(Ülgen 2004:304)milli girişimci ile milli sanayi kurularak, Osmanlı sanayi “Devleti”ni inşa eden bir yol açılmış olmaktadır. Ülgener’de alp-eren tipleştirmesiyle ”er”lik ile yani yiğitlik ve saldırganlık-dinamiklik ile “ermişlik”-kendi iç huzur ve sükûnu içinde kaybolmanın–aynı kişide amaçlandığını (Kozak 1999:163) belirterek dönemin ideal insanı olan “insanı kâmil”in sanayi ve girişimcilik faaliyetini vatan oluşturucu din anlayışı çerçevesinde ele almıştır.

Buna göre Türk-İslam medeniyetinin zihniyet anlayışı; ticaret hayatını, girişimciliği ve ekonomik yapıyı, Batı sosyo-kültürel sisteminde var olan niteliğinden oldukça farklı ele alma zenginliği ve bilgisine sahip olduğu anlaşılmaktadır.  Bu anlayış, ele alınan tarihsel süreç içinde- Selçuklu ve Osmanlı devlet felsefesinin ve toplum zihniyetinin bilinçli isteği olup, kendisini, Batı değer sisteminden ve bu sistemin ortaya çıkardığı kurumların niteliklerinden bilinçli olarak uzak tutmuştur(Genç 2000: 54).

Osmanlı toplumu ticaret, girişimcilik ve sanayiye; bayındır, müreffeh ve insanların ihtiyaçlarını gidermek için ucuz üretim yapan toplum kalkınmasını ve dayanışmasını hedef alan toplumcu bir zihniyetle yaklaşmıştır (Şimşek 2004:114–115). Bu yönüyle de Osmanlı Türk-İslam medeniyeti bu özellikleri, Batı medeniyetinin girişimcilik, ticaret ve sanayi hayatını yönlendiren ve ona tavır inşa eden Batı kültür-zihniyet dünyasından çok daha ileri köklü bilgi ve tarihsel toplumsal bir arka plana sahip olması çerçevesinde oluşturduğu ifade edilir.

2. ÜLGENER‘İN ZİHNİYET KAVRAMININ ÖZGÜNLÜĞÜ ve BİLGİ SOSYOLOJİSİ MERKEZLİ YAKLAŞIM

Ülgener’in zihniyet kavramının özgünlüğünün en kapsamlı bir şekilde ortaya konması için araştırmada izlenilen metot açısından bilgi sosyolojisinin bakışa çerçevesinden hareketle, Batı da ortaya çıkan Aydınlanma, pozitivizm ve bunların çerçevesini çizmiş oldukları kapitalist–liberalist zihniyetin temel öncüllerini ve toplumsal alandaki açılımlarına değinilerek konu mukayeseli analiz bağlamında derinleştirilmek istenmektedir.

2.1. BİLGİ SOSYOLOJİ AÇISINDAN BATI VE TÜRK SOSYAL BİLİM ANLAYIŞININ DİNAMİKLERİ

Bu bölümde öncelikle bilgi sosyolojisinin tanımı ve ilgi alanı belirtildikten sonra Ülgener’in zihniyet analiz yöntemini bilgi sosyolojisi bağlamından hareketle, Batı girişimciliğini oluşturan zihniyet dünyası ile Türk-İslam girişimcilik zihniyetinin mukayeseli analizi irdelenmek istenmektedir. Bunun içinde önce Batı modern girişimcilik zihniyetini oluşturan toplumsal evreler ve onların toplum düşüncelerine değinilme ihtiyacı bulunmaktadır. Burada öncelikle modernliğin temellerinin atıldığı 18.yüzyıl Aydınlanma düşüncesini, onun 19.yüzyılda pozitivist toplum felsefesinin tabanını inşa etmesi ve bu temellerle biçimlenen kapitalist-liberalist girişimcilik zihniyetinin toplumsal değerlere bağlı olarak nasıl geliştiği açıklanmaktadır.

Bilgi sosyolojisi; insan bilgisi, bilinci ve tasavvurları ile bunların meydana getiren toplumsal yapı ve olgular arasındaki ilişkileri araştırmak ilgi alanını oluşturur. Bilgi toplumsal bir olgu olması nedeniyle ahlak, politika, dil, din, hukuk, ekonomi gibi toplumsal alanlardaki bilgiler, toplum yapısının kendine has olan yönlerini taşırlar. İnsanın bilgisi üzerinde toplumun etkisinin bulunur. Buna karşılık bireylerin ve sosyal kurumların da toplumdaki yaygın bilgi yapısı ile uyum içinde bulundukları da bir gerçekliktir ( Ergün 1992:9).

Tüm eğitim sistemleri “doğru bilgiler” verdiği iddiasını taşıdığından dolayı buna göre temellendirildiğinden, ”doğru” ve ”hakikat” paradigmaları tarafından değiştirilinceye kadar, “bilgi sistemi” olarak önerilen her şey, mutlak kabul edilirdi. Doğrular bilim içi ve bilgi gerekliliklerinden dolayı değil, tarihsel-toplumsal gerekliliklerce belirlenirler. Bundan dolayı “bilgi sosyolojisi, var oluşa bağlılığı ile ilgili bir anlayışın ortaya konulup geliştirilmesini ve tarihsel–sosyolojik bir araştırma dalı olarak da bu “var oluşa bağlılık”ın geçmişin ve şimdiki zamanın bilgiyle ilgili çeşitli içeriksel değerleri doğrultusunda vurgulanmasını üstlenmektedir. Genel olarak bütün eğitim ve bilgi sistemleri, toplumsal bir temel üzerine inşa edilmiş olduğundan, bilgi sürecini de toplumsal süreçler yönlendirmektedir” (Konuk 2003:278).

Aydınlanmacı sosyal bilim tanımlaması da, kendi amacını insanın zihin dünyasını çepeçevre saran “paganları” belirlemek olarak gören bilgi sosyolojisine bağlıdır. Çünkü doğuşundan günümüze değin bilgi sosyolojisi, sosyal bilimlerin temel görevi olarak belirlenen bilimsel hakikat/doğru arayışı ilkesine hep bağlı kalmıştır. Bu iki faaliyet yani, sosyal bilim ve bilgi sosyolojisi birbirlerine bağımlıdırlar (Hekman 1999: 17–18).

Maquet, bilgi sosyolojisini; zihinsel ürünlerin toplumsal veya kültürel faktörlerle ilişkili analizi olarak ifade eder (Hekman 1999: 51).

İngilizcesi Enlightenment olan Aydınlanma, Batı’da 18.yüzyılda başlamış olan ve aklın kullanılmasını temel alan bir anlayıştır. Başlıca Aydınlanma düşünürleri olarak; Locke, Hegel, J.J.Rousseau, Kant, Hume, Montesquieu, Voltaire, sayılabilir. Din, bilim ve metafiziğin geleneksel düşüncelerine karşı çıkan bu filozoflar, akıl merkezinden hareket eden düşüncelerin ancak bilimin konusunu oluşturduğunu söylerler (Gutek 2001:166).

Bir entelektüel hareket olan Aydınlanma 1688’de ki İngiliz Devrimi ile başlamaktadır.1789 Fransız Devrimi ile de en üst noktasına ulaşmıştır. Aydınlanma, Batı toplum hayatında, ticaret ve sanayileşme yolu ile burjuvazi ve orta sınıflaşmanın gerçekleşmesine bağlı olarak çok yönlü gelişen tarihsel dönem veya sürecin kültürel ifadesi olarak belirtilir.

Kapitalizmin doğup geliştiği ülke olan İngiltere ‘de başlayıp, daha sonra Fransa’da zirveye çıkan, feodal sosyal yapı sorunları nedeniyle de Almanya’ ya erişen ve 20.yüzyılda da Batı sanayileşme kültürünün temel düşüncesini oluşturan Modernizm ile de ifadesini zamanımızda bulan Aydınlanma, her şeyden önce mutlak bir akılcılığa dayanır. Buna göre insan davranışının biricik rehberi gelenek ya da din olmayıp, tabiat yasalarının “sürekliliğini” ve “düzenliliğini” gözlemleyen akılın, tabiattaki bu süreklik ve düzenliliği sosyal bilimlere taşımasıdır. Böylece Aydınlanma, kendisi dışında başka hiçbir kaynağı dikkate almayan “akıl”a olan inanç ile karakterize edilmektedir.

Aydınlanma felsefesi temellerini Batı toplumunda atmış olduğundan Hıristiyanlık (din), metafizik ve bunların beslediği mili insanı inşa eden milli eğitim zihniyeti aydınlanmanın baş düşmanları, bilim de en büyük kahramanı haline dönüştürülmüştür. Bu anlayış, yıkılan eski putun(paganın) yerine geçirilmiş olan yeni pagandır(Cevizci 2002: 12).Böylece insanı güç, kazanma ve iktidara sahip olmaya sadece ampiristik bilgi çerçevesinde teşvik eden Aydınlanma düşüncesi, faydacı eksenli liberal bir iktisat ve toplum düşüncesini geliştirir.

Bu açıklamalardan hareketle Aydınlanma felsefesi, sosyal bilimlere tarihsel ve kültürel önyargılardan uzaklaştırılmış insan tabiatına yönelik ezeli ve ebedi hakikatler merkezinden hareket eden bir sosyal bilim yöntemi geliştirmeyi dayatmıştır. Bunun içinde insan hakkında bilimsel yasaları formüle etmek içinde tabiat bilimlerini kullanarak, tabiat bilimlerinin nomolojik-tümevarımcı metodunu takip etmek gerektiğini belirterek bilimsel yöntemini bu zihniyete göre belirlemiştir (Hekman1999:17).

18.yüzyıl Aydınlanma felsefesi, tabiat kanunlarının düzenliliği, sürekliliği ve benzerlik gösterme özelliğini ve salt aklı, bilimsel bilgi üretmenin temeli olarak kabul etmiştir. Bu felsefe,19.yüzyılda pozitivist felsefenin kurulmasına yol açmıştır. Pozitif felsefe, 19.yüzyılda sistemleşen liberalist kapitalizmin temel felsefi düşüncesini oluşturarak, liberalist-kapitalist zihniyet merkezli endüstriyel girişimciliğin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Tabiat kanunlarından esinlenerek geliştirilen yapısal değişme, aynı zamanda sanayi çağını yani modernizmi ifade etmektedir.

İlk kurucu sosyologlardan günümüze sosyologlar, bilginin toplumsal özelliği üzerinde durmuşlardır. Bilgi sorunu epistemolojinin “insan bilgisini” doğrudan insan teki ile açıklandığı bilgi sorunu, Marsks’da sınıf ve ideoloji,  Durkheim’de kolektif bilinç, Weber’de rasyonalite kavramalarıyla, olarak izah edilmektedir. Ayrıca A.Comte’da, Aydınlanma düşüncesinden esinlenerek kurmuş olduğu pozitivist felsefenin Batı toplumunu “Üç Hal Yasası”na, önce teolojik sonra metafizik ve en sonunda da bilimsel düşünüşün hâkim olduğu pozitif aşamaya ulaşacağını belirtir. Buna göre teolojik aşamada toplumda asker ve monarşik siyasal organizasyonlar ortaya çıkar. Metafizik aşamada ise kilisenin(Batı toplumu olduğu için) ve hukukçuların egemenliği bulunur(Comte 1964: 19). Ancak pozitif aşamada ise toplumun sosyolojik önderleri, tabiat kanunlarının özelliklerini sosyal bilime aktaran pozitivist bilim adamları ve aydınlanma düşüncesinin beslediği “bırakınız yapsınlar”cı pozitivist liberalist-kapitalist iktisat zihniyetine sahip girişimcilerdir. Bu aşamada toplumu,  pozitivist felsefi düşünceye sahip bilim adamları ve liberalist-kapitalist zihniyete sahip girişimciler yönetmelidir(Kızılçelik 1996: 12–13).

Batı toplumunda Aydınlanma ve ondan beslenen pozitivist felsefe taraftarları, bilgi sorununa epistemolojik olarak yaklaşırlarken Aydınlanma ve pozivist felsefeye karşı çıkan gruplardan olan yorumsamacılar da bilgi sorununu, epistemolojik değil ontolojik (varlık bilgisi) (Heidegger, Gadamer, gibi) bağlamından hareket etmektedirler (Duman 2005:194).

Batı da 18.yüzyıl Aydınlanma düşüncesine ve buna bağlı gelişen 19.Yüzyıl pozitivist felsefesine karşı ciddi eleştiri getirenler olmuştur.Bunlardan birisi E.Boutroux dır.

E.Boutroux, 1874’de “Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu Üzerine” adlı eserinde pozitivizmin toplumun değerler alanını tabiat kanunlarının sürekliliği ve tekrarlanıcılığını kullanarak sosyal alanı, bu “zorunluluk” kanunlarıyla tanzim etmesine karşı çıkar. Bunun içinde ahlak alanındaki “zorunsuzluğu” göstermek için tabiatta meydana gelen fiziğin, kimyanın, mekaniğin, biyolojinin, matematik ve fizyolojinin ilgi alanlarında aslında bir “zorunluluk” dan değilde  “zorunsuzluktan” bahsedilmesinin gerekli olduğunu belirterek bu düşünceyi isnat ederek pozitivist zorunlulukçuluğu eleştirmiştir (Boutroux1988:6).

Karl R.Popper’ da “Tarihselciliğin Sefaleti “adlı eserinde pozitivizmin, bilimsel bilgi üretmesinde kullandığı gözlem, deney, ampirizm, doğrulanabilirlik veya tümevarım metoduna ciddi eleştiri getirmiştir. Pozitivizmin tabiat kanunlarındaki süreklilik ve düzenli tabiat olaylarının gelişimini gözlemleyerek, bu düzenlilik ve sürekliliği sosyal bilimlere aktararak önceden elde edilen bu tür bilginin (öndeyi de bulunmanın) bilimsel bilgi olduğu görüşüne Popper şiddetle karşı çıkmıştır (Popper1995:26).

Aydınlanma düşüncesinden beslenen pozitivist felsefeyi eleştiren düşünürlerden biriside T.Khun’dur.

T.Khun, bilim tarihini, bilimsel girişimin kesintisiz bir birikimi şeklinde olmayıp, bunun tam zıttına bilgiyi büyük kesintilere hatta kopmalara uğratan devrimci dönüşümlerle yani paradigmatik geliştiğini belirterek(Kuyaş 1995:9),pozitivizmin ampiristik bilgi metodolojisini eleştirir.

Aydınlanma ve pozitivizmi şiddetle eleştiren gruplardan bir başkası ise yorumsamacılardır. Yorumsama; genel olarak insanın gerçekleştirmiş olduğu eylemlerinin, sözlerinin, meydana koyduğu ürün ve kurumların anlamını kavrama ve yorumlama faaliyetidir. Başlıca yorumsamacılar olarak Dilthey, Weber, Heidegger, Gadamer belirtilebilir.

Yorumsamacılardan olan Gadamer, yorumsamacı yöntemi, pozitivist felsefi yöntemin tabiat bilimlerinin den esinlenerek ortaya koyduğu gereksiz daralmadan kurtulunması için tek geçer bir metodolojik yöntem olarak belirtmektedir(Gadamer 1990: 81–82). Çünkü O’na göre insanın bilincinin anlamlar dünyasından bağımsız olması mümkün olmadığından, önyargılarla hareket etmek durumunda kalmaktadır. Bunun için anlamayı ilk planda mümkün kılanın peşin hükümler veya önyargılardır. Bu konuda Heidegger’de pozitivizmin nesnellik iddiasını ve onun anlamaya bakışını eleştirerek insan bilgisinin her zaman öncelikle bir ön-anlama sürecinden geçerek ilerleyebileceğini belirtir. Bunu da kanıtlamak için; insan bir şeyi anlamaya başlayınca ona sıfırdan başlamaz, daha önceden oluşan bir ön yargısı bulunmaktadır. Böylece anlama, önceden yorumlanmış olanın yeniden yorumlanması ve yeniden anlamlandırılmasıdır. Burada yapılacak olan sadece insanın sahip olduğu ön yargıları açığa çıkarmaya çalışmak olmalıdır (Duman 2005:194) diyerek, Aydınlanma düşüncesinin inşa ettiği pozitivizme, onun bilgi türüne, nesnelliğine yani her yerde aynı olan deney ve gözleme dayalı bilgi yöntemine karşı çıkmıştır.

Böylece Aydınlanma felsefesini,18.Yüzyılda Batı Avrupa ‘da Hıristiyanlığa karşı aklı öne çıkaran bir felsefe olarak, Batı toplumsal yapısının bir yandan Hıristiyan metafiziğinin sorunlu olmasından öbür yandan da feodaliteden sonra serveti elinde bulunduran Yahudi unsurlarının(Sombart,2005: 24) etkisine bağlı olarak geliştiği söylenebilir. Sombart’ın “Kapitalizm ve Yahudilik” Adlı eserinde de belirttiği gibi Batı Avrupa’daki Yahudi unsurlar, bir tarafdan toplumsal düşünce(toplumun soyut alanı) alanında salt akıl ve tabiatın hareketliliğini vasıtasıyla seküler bilimi zihniyetini geliştirmişlerdir. Diğer tarafdanda ekonomik alanında (toplumun maddi alanı) liberalizm-kapitalizm ekonomi modelinin gelişimini desteklemişlerdir(Sombart 2005: 24). Bu iki alanı birlikte ele alan “bütünleştirici” bir sistem aracılığıyla, anti-Hıristiyan içerikli(ama bunlar, Sombart’a göre tekrar tekrar sahneye Hıristiyan olarak çıkmaktadırlar) düşüncenin hâkim olduğu Batı modern devlet oluşumunun sistemleştirici etkisini ortaya koymuşlardır.

19.yüzyılda A.Comte’nin Aydınlanma düşüncesinden esinlenerek bilimsel bilgiyi sadece “dış”a (madde veya nesneye) bakan, onu inceleyen doğrulanabilirlik adı altında tümevarımcı bir yöntemle ele almıştır. 20.yüzyılın başlarında Popper ise buna karşı çıkarak asıl bilimsel bilgi, bilginin yanlışlanması sonucu elde edilebileceğini söyleyerek tümevarıma karşı,  sadece tümdengelim metodunu savunmuştur.

1960’larda T. Khun ise bilimsel bilginin ne sadece tümevarımsal nede sadece tümdengelimsel yolla elde edilemeyeceğini ifade ederek, daha önce ifade edildiği gibi paradigma kavramı yolu ile bilimsel bilginin, sıçramalar yoluyla elde edildiğini belirtmiştir. Yani bilimsel bilgi hem tümevarım hem de tümdegelimin ikisinin “birlikteliği”nde ele alınmasıyla ancak oluştuğunu belirtmiştir.

A. K. Bilgiseven ise Türk-İslam medeniyetinin bu sorunu 7.yüzyılda çözüme kavuşturduğuna yönelik izahatlar vererek, hem ”iç”(tümdengelim) in hem de ”dış”ın (tümevarım) ancak birlikte ele alınarak bilginin üretileceğini belirtir.  Bu iki bilgi üretme yönteminin yani tümevarım ve tümdengelim metotlarını birleştiren paradigmanın işaretlerini A. K. Bilgiseven, Kuran’da yer alan bilimsel bir ifadeye dikkat çekmektedir. Mülk suresinin 3–4. ayetlerine göre “O,yedi göğü birbiri üzerine tabaka tabaka yarattı… Gözünü döndür bir bak, bir bozukluk görüyormusun. Sonra gözünü iki kez daha döndür bak. Göz (aradığı bozukluğu bulamayarak) hor, hakir bitkin ve ümidini kesmiş olarak sana döner.” Söz konusu açıklamaya göre “Yedi göğün yaratılması”-kâinatın yaratılması; tümdengelim metoduna vurgu yaparken,”Gözünü döndür bir bak… Sonra gözünü iki kez daha döndür bak “ ifadesi ise tümevarım metoduna dikkat çekerken, bilimsel bilginin ancak iki metodik yöntemin “birlikte” kullanılmasıyla elde edilebileceğini ortaya koymaktadır. Böylece “bir”lik düşüncesinden şüphe duyarak, her biri kendi ölçüleri içinde birer gök realitesi olan atomlardan kâinata kadar bütün yaratılmış realitelere (tümdengelim), gözümüzü deneme ve gözlem yoluyla tekrar tekrar (tümevarımı kullanma) yöneltilmesinin gereği belirtilir. Buradan hareketle bu ikisini birlikte kullandıran “bütünleştirici paradigma”  ile soyut fakat en geniş ve kapsamlı bir bilgi edinme yöntemine kavuşulmuş olunmaktadır (Bilgiseven(2) 1992:74–75). Buna göre Batı medeniyetinin ve bilim anlayışının ancak 1960’lar da tümevarım ve tümdengelim birlikteliğini kullanmanın gerekli olduğu düşüncesine ulaşmasına karşın, Türk toplumu ise bu paradigmayı, bilim yöntemi olarak Batı’ya liderlik ettiği orta çağ döneminde dahi oldukça rahat kullanmaktaydı(Bilgiseven(2) 1992: 78). Böylece sadece akıl merkezli bilgi üretmenin yetersizlik taşıyacağı, asıl bilgiye ulaşmanın, tümevarım ve tümdengelimin birlikte oluşturduğu analiz gücüne sahip olmakla gelişeceği söylenebilinir. Bu metodoloji gereklidir, çünkü akılın tek başına bir şeyi meydana getirme özelliği bulunmamaktadır. Yani akıl, örneğin gezegenlerin yörüngelerindeki davranışlarını anlar, fakat gezegenleri ve o düzeni kurmaya yönelik yaratma gücü bulunmadığından, bilginin bütüne sahip olama açısından yetersizlik taşımakta olduğundan bir “sınırlılık” içinde bulunmaktadır. Tek başına akıl merkezli bilgi, bütününe ulaşmada sorun içermektedir. Ancak öte yandan bu durum, aklın önemini “hiç”leme anlamına da gelmemektedir. O’nun bütünü anlamadaki kısmi öneminin de, ihmal edilmemesi gerekmektedir.

Sonuç itibariyle Ülgener takip ettiği metot itibariyle, Durkheim-Gökalp çizgisinin pozitivizmin karşı Alman Tarih Okulunun Weber ve Sombart ile ekolleşen anlamacı/yorumlayıcı yaklaşımını kullanmıştır (Yılmaz 2003: 492). Dolayısıyla Ülgener’in zihniyet analiz yöntemi özünde, bir şeyin dışına bakılarak asla tam olarak bilinemeyeceğini onun “iç”ine de nüfuz edilmesi gerektiğini belirtir. İşte tam bu noktada en kapsamlı ve geniş bilgi edinme yolunun bunları(iç ve dışı) kendisine araç edinmiş olan zihniyet analiz yöntemi olduğudur. Böylece zihniyet” konusu, Batı Aydınlanma ve pozitivist felsefenin epistemolojik bilgi yönteminin inşa ettiği kapitalist-liberalist bakış açısına, ondan daha geniş bir bilgi yöntemi ile bakmayı ve olumsuzluklarını daha üst seviyedeki bir toplum düşüncesi (tümevarım+tümdengelim) ile ortaya koymayı başarabilmektedir.

2.2. TÜRK SOSYAL BİLİMİ AÇISINDAN ÜLGENER’İN SOSYAL BİLİM ANLAYIŞININ ÖZGÜNLÜĞÜNE MUKAYESELİ YAKLAŞIM

Türk sosyal bilimi açısından S.F.Ülgener’in zihniyet analizi merkezli sosyal bilim anlayışının özgünlüğünü ve önemini gereğince anlayabilmek için öncelikle Batı medeniyetinin sosyal bilim anlayışının temel öncüllerini ve bu öncüllerin oluşturduğu Batı sosyal bilim paradigmasının tarihsel, toplumsal, kültürel, iktisadi ve siyasi anlayışı niteliğinin ortaya konması gerekmektedir. Daha sonrada Türk-İslam sosyal bilim paradigmasının temel toplumsal öncüllerine değinilerek, söz konusu karşılaştırma ile S. F. Ülgener’in Türk sosyo-kültürel yapısı için 20.yüzyılda özgünlük taşıyan din-ekonomi-toplum merkezli analizinin önemi ortaya konulmak istenmektedir. Bu mukayeseli analizi gerçekleştirebilmek içinde öncelikle, Ülgener’in zihniyet merkezli Türk-İslam sosyal bilim anlayışı ile Batı sosyal ilim anlayışı arasındaki farkı, iki ana çerçevede yani kurumlar sosyoloji ilkeleri ve bilgi sosyoloji ilkeleri çerçevesinde mukayeseli olarak ele alınmaktadır.

Ülgener’in zihniyet analiz merkezli Türk sosyal bilim anlayışının Batı sosyal bilim anlayışından hiç de geri olmadığı, hatta bu yöntemle, Türk sosyal biliminin, zamanımızda, kapitalist-liberalist bilgi dayatmasına karşı özgün şeylerin üretilebileceği, bütünleştirici merkezli, insanı ve toplumu kuşatıcı zengin bir Türk-İslam sosyo-kültürel bilgi sosyolojinin bulunduğunu ortaya koymakta olduğu görülecektir. Bu yöntemin kullanılmasıyla aynı zamanda, Batı sosyal biliminin tekçi (insan-madde merkezli),  insanı ve toplumu birlikte ele alamayan, ikisini beraberce kuşatmaktan uzak, sadece toplumun girişimci sınıfını içine alan elitist ve yeterli olmayan bir Batı sosyal bilim anlayışını var olduğunun da farkına varılabilinecektir.

Buna göre bu alt bölümde din-ekonomi-toplum etkileşimi bağlamında, kurumlar sosyolojisi açısından Ülgener’in zihniyet analizi değerlendirildiğinde; Türk ve Batı medeniyeti sosyal bilim değerlerini zihniyetten hareketle karşılaştırıldığında, bu toplumsal yapılardaki değerlerin; insan-insan ve insan-eşya ilişkilerini en kapsamlı ve en objektif bir şekilde nasıl anlamlandırdığı ortaya çıkmaktadır.

Bütün toplumlarda sosyal temel kurumlar bulunur. Bunlar din, ekonomi, eğitim, siyaset ve ailedir (Fichter 2004: 144).  Toplumdaki işlevler bu kurumlar vasıtası ile gerçekleşir. Tüm toplumlarda bulunan bu temel kurumların birbirleri ile etkileşimi sosyal ilişkilerin içeriğini ifade eder. Bu kurumlar aynı zamanda toplumlardaki “insan” unsurunun zihniyet dünyasının oluşmasında da belirleyici rol üstlenirler. Bu kurumlar isim itibariyle toplumlarda aynı “ad” altında bulunmalarına rağmen, içerikleri toplumdan topluma göre değişmektedir. Örneğin Batı medeniyetinde din kurumu teslis (üçlü Tanrı)inanç merkezli(Baş/İnci 2003: 61), ekonomi kurumu; tekelci kapitalist-liberalizm (Braudel 2004:511)dir. Eğitim kurumu ise pragmatist eğitim felsefesi merkezli (Berktin1961:121, Gutek 2001:214), siyaset kurumu; kapitalist-liberalist felsefeye dayalı demokrasi (Bilgiseven(2)1992;51–52), aile kurumu ise liberal içerikli ve nispi yapısı itibariyle de ağırlıklı olarak çekirdek aile yapısı (Erkal 1993: 95- 96)  çerçevesinin etkisiyle insanını inşa etmektedir. Bu aile yapısında mülkiyet ve sorumluluklar tamamen bireyselleşmiştir (egosantrikleşme) (Topçu 2001:111) ve bu durum ailede heteremorfik ilişkiyi ortaya çıkarmaktadır(Erkal 1993:102). Bu kurumların belirtilen felsefi içerikli öğretilerine dayalı inşa edilen insan da, bütün sosyal eylemlerini, insan ve eşyaya karşı tutum ve tavır alışlarını bu kurumlar vasıtasıyla öğretilen kültür ve zihniyet dünyasına bağlı olarak geliştirir. Oysa Türk-İslam medeniyetinde aynı kurumlarının içeriği farklı kültür ve zihniyet dünyasına göre şekillendiğinden bu kurumlar Batı medeniyetinden farklı bir “insan” ve onun zihniyetini oluşturmaktadır.

 Türk-İslam medeniyetinde din kurumu tevhit merkezli bir inancı esas alırken(Bilgiseven 1985;404), ekonomi kurumu anti-tekelci bir çerçevede “denge” merkezli bir üretim ve bölüşümü amaçlamaktadır (Genç 2000: 84). Eğitim kurumu ise dayanışmacı (diğergamlık) zihniyeti öğretici bir nitelik taşırken(Bilgiseven(1) 1992:182), siyaset kurumu adalet merkezliliği esas alan anti–tekelci demokrasi anlayışını (Bilgiseven(2) 1992: 47), aile kurumu ise dayanışmayı ve bütünleşmeyi esas alan egosantrik bireyci olmayan geniş ve çekirdek aile düzenini savunmaktadır. Buda bütünleşme ve aynılaşmayı ifade eden “isomorfik” aile ilişkisini ortaya çıkarmaktadır(Erkal 1993:102). Böylece Türk-İslam medeniyetinde bu kurumlar, Batı medeniyetinin insanını inşa ettiği birey tipolojisinden çok farklı olan bir “insan” tipini ortaya çıkarmaktadır. Bu duruma aynı zamanda girişimcinin de bir toplumsal yapıda yaşıyor olması ve o toplumun kültür ve zihniyet dünyasından etkilenerek girişimcilik faaliyetini geliştirmesi bağlamında,  Türk sosyo-kültürel ve Batı sosyo-kültürel yapısının girişimcilerinin de ayrı sosyal kurumlardan beslenmesi nedeniyle farklı girişimcilik faaliyeti, eylemi ve zihniyetlerini ortaya koyması oldukça mümkündür. Buna göre, bu sosyal kurumların Batı medeniyetinde antroposentrik, faydacı girişimci birey tipolojisini inşa etmesine karşın(Şimşek 2005:132),Türk–İslam medeniyeti anti-tekelci olan dayanışmacı zihniyete sahip girişimci birey tipolojisini ortaya çıkarmaktadır. Bütün bu farklılıkların temelinde ise belirgin olarak sosyo-kültürel yapı farklılaşmaları ve bunların inşa ettiği insan unsurunun zihniyeti bulunmaktadır. Bu sosyo-kültürel yapı farklılaşmalarından hareketle, bir sosyo-kültürel yapının kalkınmışlığının belirgin göstergesini sosyolog Sorokin; anlamlar, araçlar ve insan unsurunun etkileşimi sonucu kültürün, millilik özelliğini geliştirerek sosyo-kültürel sistemin devamlılığını sağladığını(Sorokin 1972:167) belirtir. Burada anlamlar; toplumun din gibi soyut değerleri, araçlar; toplumun sahip olduğu teknik unsurlar yani maddi kültür(teknoloji ürünleri), insan ise bütün bunları birleştiren, sistemin can damarı noktasında bulunan kültürü taşıyan aktif öznedir(Yazıcı 2004:258). İnsansız sosyo-kültürel sistem bir mumyaya dönüşmektedir. Bunlardan herhangi birinin eksikliği sosyo-kültürel sistemi zaafa uğratır. Dolayısıyla insan, ait olduğu kültürü, davranışları ile temsil etmesiyle, sosyo-kültürel sistemin ana etmeni pozisyonundadır. Bu yönüyle sosyo-kültürel sistemi, girişimcilik açısından ele aldığımızda; bir sosyo-kültürel sistemin kalkınmışlığının göstergesi diğer faktörler yanında anlamları içselleştirmiş ve bunu da araçlarla(madde dünyasıyla) bütünleştirmiş girişimci insan unsurunun inşası ile sağlanabilmektedir.

Sorokin’in, 20.yüzyılın başında yapmış olduğu anlam-araç-insan etkileşimine dayalı bu açıklamasını doğrular biçimde yine aynı yüzyılda W.Sombart’ın yukarıda da ifade edilen ”Kapitalizm ve Yahudilik” adlı eserinde Yahudilerin kapitalizmi geliştirmelerine yönelik sosyolojik izahında yine anlam (Yahudilik dini ilkeler)-araç(kapitalist sanayi)- Yahudi girişimci insanın etkileşiminin, modern kapitalizmi geliştirdiğini anlaşılmaktadır. (Sombart 2005: 24).

Weber’ e göre sermaye sahipleri ve girişimcileri hatta işçi kesiminin eğitimli yüksek tabakasını, özellikle de endüstriyel iş alanlarındaki yüksek vasıflı teknik veya ticari eğitim görmüş olan meslek sahibi personelin, inanç olarak genellikle Protestan dinine mensupturlar.(Weber 1997: 30). Calvin’ in ise meslekte, Allahın kurtuluşa çağrısı bulunuyor sözünden hareketle Weber, bu fikirlerden kapitalizmin, tipik bir Protestan şekli olduğunu ifade etmiştir. O, mükemmel bir Protestan ahlakına sahip dindarın, dünyada Allah’ın bir aleti durumunda olduğunu belirtir. Bu dindar Protestan birey, kendini Allahın önünde, meslek faaliyetlerinin ahlaki değeri ile ispat etmektedir. O ahlaki değerle kurtuluşa davet edilmiştir. Bu durumda din, dünyayı kötü olarak görebilir. Çünkü günah orada hüküm sürmektedir. Ancak dindar Protestan birey, işinde ahlaki değeriyle kendini kurtarabilir.(Mensching 2004:106).Böylece söz konusu edilen ahlak ise kapitalizm ruhuna yöneliktir.   Bu ahlak anlayışının(Ethos’ un), iyi veya kötü olup olmadığı burada sorgulanmamaktadır. Burada esas olan püriten insanın, inanç anlayışı ve dolayısıyla onun yaşam biçiminin kapitalist ruh felsefesine göre daha çok kazanmanın, ama nasıl olursa olsun kazan anlayışının “ahlak” olarak donatılmış bir eylem olup olmadığıdır. Buradan hareketle sadece Batı Avrupa’da görülen kapitalizmin ruhu kavramının içerdiği din merkezli girişimcilik zihniyetinin özel anlamına ulaşılmış olunmaktadır (Weber 1997: 45).

Weber, Batı da görülen bu Hıristiyan-Protestan girişimci insan tipolojisinin ekonomik gelişmeye katkısını daha önce diğer hiçbir toplumda görülmemiş olan “Servet Biriktirme” düşüncesinden kaynaklandığını belirterek, bu düşüncenin ilk olarak Batı’da kapitalist girişimci-tüccar ve sanayicilerde ortaya çıktığını ifade etmektedir( Giddens 2000: 608). Böylece Weber’in kuramının özü, kapitalizmin ruhu içinde yer alan düşüncelerin Hıristiyanlığın Protestan inancından kaynaklandığı şeklindedir. Weber, kazanma, yeniden yatırım, tasarruf etmek gibi girişimcileri etkileyen ticari tavırların, Hıristiyanlığın içinden özellikle de Protestanlığın etkisi altında geliştiğini görüşünden hareketle, modern kapitalizmin ruhunun sadece Batı da görülen kendi tekliği içinde, tarihi gerçeklikten elde edilen parçaları bir araya getiren bir zaman sürecinde oluştuğunu belirtir. (Weber 1997: 41). Weber, kapitalizmin, Hıristiyanlığın içinde bir mezhep olan Protestan anlayışının girişimcileri aktifleştirici yönünün güçlü olmasına bağlayan açıklamalarına karşın Sombart ise konuya gizli Yahudilik açısından yaklaşmaktadır. O’na göre Hıristiyanlığın içindeki Protestan ahlakının kapitalizmi geliştirmesini, Hıristiyanlığa değil ancak Hıristiyan olduğunu ifade eden fakat Yahudi (yani sözde Hıristiyan) asıllı olan Protestanlardan kaynaklandığını belirtir(Sombart 2005; 25). Ayrıca Protestanlık ahlak ilkelerinin de, Yahudi ahlakı,  Yahudi yaşama tarzı özelliklerini büyük ölçüde taşıdığını belirtir(Sombart 2005:182). İşte asıl kapitalizmi geliştiren Hıristiyanlık olmayıp, Yahudi yaşama stilini ifade eden Yahudi girişimcilik zihniyetidir. Bu ilişkiyi şöyle açıklanır: Sombart modern kapitalizmin gelişim sürecini incelerken her önemli olayda mutlaka Yahudilerle karşılaştığını belirtir. Batı Avrupa’da 1500’lü yılardan itibaren ticaretin ve para piyasasının geliştiği tüm kentlerde, bu işin başında Yahudilerin olduğunu belirlemiştir. Ticaret ve borsanın oluşumunu da incelerken, Yahudi gözükmeyenleri de araştırdığında, bu kişilerinde büyük çoğunlukla, gizli Yahudiler olduğunu görmüştür.

Yahudiler’in İspanya sürgünü sonucu göç etmek zorunda kalmaları onların Almanya’ya, İtalya’ya, Hollanda’ya ve İngiltere’ye yayılmalarına yol açmıştır. Yahudiler bu ülkelerin bir kentine yerleştikleri andan itibaren, o kent, kısa bir sürede ticaret ve para merkezi haline gelmiştir. Bu durum, bir yandan kentin Hıristiyan yerlilerinde Yahudi düşmanlığını artırıyorken gelişmeleri Hıristiyanların krallara şikâyetleri sonucu Yahudilerin yeniden sürülmelerine yol açmıştır. Fakat Yahudilerin sürülmeleriyle birlikte terk edilen kentlerin ticaret hayatı da birden bire çöküşe geçmiştir. Ama Yahudilerin yerleştiği yeni kentler ise ticari hayatın canlanmaya başlaması görülmüştür.

Bir ülkenin düşüşü ve peşi sıra bir diğerinin yükselişi olayını Braudel, Wallerstein, Arrighi gibi bilim adamları İspanya, İtalya, Hollanda Almanya ve İngiltere’deki gelişmeleri kapitalizmin döngüsel gelişimi bağlamında açıklamalarına karşın (Fırat 2005:9) Sombart, yükseliş ve düşüş olgusunu çok erken tarihte, doğrudan Yahudilerin hareketliliği ile açıklamaktadır.  Sombart bu görüşünü diğer birçok iktisatçının başvurmadığı, fakat gerçek bilgi ve belgelere dayanarak açıklama yolunu seçmiştir. Bundan dolayı Sombart’ın tezinin gerçeklik payı son derece yüksektir. Öte yandan da özellikle Marksist iktisatçılardan oluşan Batı iktisat eliti, bu durumu özellikle gözlerden uzak tutmaya çalışmış, olayı sadece soyutlama düzeyine indirgeyerek konuyu ele almaya çalışmışlardır (Fırat 2005: 10).

Sombart bu teziyle de Weber’in püritenlerinin, aslında gizli Yahudiler den başkası olmadığını ispatlamıştır(Fırat 2005: 11).

Sombart kapitalizmin gelişmesinde Yahudiler’ in etkisine yönelik gözlemlerine tezini güçlendirme adına şöyle devam etmektedir:

O, Yahudi dini ile Hırıstiyanlık arasında yaptığı karşılaştırmalarda pek çok ilginçliklerle karşılaşmıştır. Örneğin gizli Hıristiyanlığın olmamasına karşın, gizli Yahudilik vardır. Çünkü Yahudiler için dinleri, gerekirse gizli sürülecek kadar, bağlayıcı olmaktadır. Hıristiyan dini yoksulluğun, keşişliğin, çileciliğin üstün bir meziyet olduğuna yönelik bunlara övgü yaparken, Yahudi dinide, zenginliği, akılcılığı övgü konusu yapmaktadır. Hırıstiyanlıkta reklâm günahtır. Yahudilikte ise o serbesttir. Yani kapitalizmi ortaya çıkaracak özellikler Yahudilikte serbest olup Hıristiyanlıkta ise yasak boyutunda bulunmaktadır. Bundan dolayı da Yahudi dini, kapitalizme uygun bir din olma niteliğini taşımaktadır.

İkinci bir örnek olarak Sombart Hıristiyanlıktan farklı olarak Yahudilikte, dinin ırk ve cinselliğe olan yönlendirici etkisine vurgu yapmıştır. Yahudiler açısından başka din ve ırkla evlilik yasaktır. Böylece soyun temiz kalması sağlanmış olacaktır. Cinsellik çok sıkı bir denetim altına alınmıştır.  Sombart buradan kapitalizm için iki temel güdünün çıktığını ifade etmiştir. Bunlardan birincisi, kontrol altında tutulan cinselliğin ekonomik girişimciliğe kanalize olmasıdır. İkincisi ise, ırk evliliğinin Yahudilere aşiret yapısını kazandırmış olmasıdır. Bu aşiret yapısı belli bir zaman sonrasında, her ülkeye yayılmış durumda bulunan Yahudilerin, uluslararası bir ekonomi şebekesinin temsilcileri olmasına yol açacaktır. Bu gelişme Yahudiler bakımından, dünya ticaret ve para piyasasını kontrolleri altında tutmak için önemli bir avantaj sağlayacaktır. Bundan dolayı Yahudilerin gayrimenkule değerlere değilde, nakit para ve menkul değerlere yatırıma özen göstermişlerdir. Bu, bir bakıma sürgün korkusundan da kaynaklanmaktadır. Yahudiler,  sürülecekleri kentlerde gayrimenkul satın almamaktadırlar. Ama bir noktadan sonra, elde hazır tutulan menkul değerler, onların herkese hükmetme gücüne ulaşmalarına imkân verir hale dönüşmektedir. Yahudilerin bu özellikleri başta Batı feodalite döneminde ve sonrasında pek çok Avrupa hükümdarının, Yahudilerden borç alarak savaşabilmesiyle ancak iktidar olabilmelerine kadar ileri gitmiştir. Nakit gücü bulunan Yahudi, artık borç vererek her şeyi satın alabilmektedir. Üstelik tefecilik karı yolu ile de bu menkul değerlerini süratle artırabilmektedir. Sombart bütün bu incelemelerinden sonra son söz olarak: Homo Judeus=Homo Capitalisticus (Fırat 2005: 13–14)der.

Öte yandan Yahudiler, elde ettikleri bu güçle yüzlerce yıl, dönemin hâkim görüşlerine karşı ekonomik etkinliklerde liberalizm adı ile formülleştirilen bireysel özgürlüğü savunmuşlardır. Savundukları görüşleri şöyle belirtmek mümkündür: Birey herhangi türden düzenlemelerle sınırlı olmamalıdır. Birey “özgür ticaret” yapmalı, ne üretimin de nede başka bir uğraşla diğeri arasındaki katı ayırım açısından kısıtlanmamalıdır. Yahudi birey istediği sosyal mevkiyi alabilmeli ve bunu herkese karşı savunabilmelidir. Başkalarının zararına olsa bile, eğer kendisi yapabiliyorsa, başarabiliyorsa onun öne atılamaya hakkı bulunmalıdır ve böyle bir hakkı vardır. Ayrıca bu yolda mücadele silahları olarak da Yahudi birey, zekâ, kurnazlık, ustalık gibi bireysel yeteneklere sahiptir. Genel olarak ekonomik rekabette yasayı çiğnemekten başka bir düşünce bulunmamalıdır. Bundan dolayı bütün ekonomik etkinlikler sadece birey tarafından, en etkili sonuçları elde etmek amacıyla o, neyin iyi olduğunu düşünüyorsa o şekilde düzenlenmesi gereklidir. Yahudi bireyin bu istekleri çerçevesinde gelişen “serbest ticaret” ve “serbest rekabet” fikri ile “ekonomik rasyonalizm” fikrinin temelleri atılmış olmaktaydı. Böylece ekonomik rasyonalizasyon düşüncesine modern ekonomik bakış açısının (kapitalist-liberalist zihniyetin) şekillenmesinde Yahudilerin nihai etkisi değilse bile bu düşüncenin sistemleşmesinde büyük bir rol sahibi olmuşlardır(Sombart 2005:147–148).

Yukarıda daha önce değinildiği gibi M.Weber püritenlikle kapitalizm arasındaki ilişkiyi göstermiştir. Sombart’a göre esasında bu ilişki, sorunludur (Sombart 2005:181). Çünkü Sombart, Weber’in püritenlikle ilgili söylediklerinin aynı şeklini belki de daha büyük ölçüde Musevilik için de geçerli olup olmadığını sorgulayarak (Sombart 2005:182), bu sorunlu ilişkiyi ifade eder. Bu sorgusuna cevap olarak da ”yaşamın akılcılaştırılması Yahudi doğaya karşı(ya da onunla yan yana) olan bir yaşam tarzına ve böylece, aynı şekilde doğa ya karşıt (ya da onunla yan yana)olan kapitalizm türünden bir ekonomik sisteme alıştırdı. Aslında kar yapma fikri, ekonomik akılcılık, Yahudi dininin Yahudi yaşamını şekillendirmesini sağlayan kuralların ekonomik etkinliklere uygulanmasından başka bir şey midir? Kapitalizm gelişmeden önce tabii insan, tanınmaz ölçüde değiştirilmeliydi ve onun yerine akılcı bir zihin taşıyan mekanizma getirildi. Bütün ekonomik değerlerin değerlendirilmesi yapılmalıydı. Peki, sonuç ne oldu? Homo Judeus’a çok yakın olan homo capitalilisticus; bunların her ikisi de aynı türe, homines rationalistic artificiales türüne aittir. Böylece Yahudi yaşamının Yahudi dini tarafından akılcılaştırılması, eğer kapitalizme yönelik Yahudi yeteneğini gerçekten doğurmamış olsa bile, kesinlikle onları artırdı ve yükseltti” (Sombart 2005: 214- 215) diyerek Yahudilik ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi cevaplamaktadır. Böylece Yahudiliğin Aydınlanma felsefesinden başlayarak tabii insanın değiştirilmesi süreci başlatılmış olmaktadır.

Sonuç itibariyle Sombart’ın yaklaşımı çerçevesinde, kapitalizmin gelişmesindeki ana unsur olan Yahudi insan tipolojisi, Yahudi değerleri(mana) ve araçlar alarak da kapitalist sanayi ve teknoloji sidir. Buradan hareketle de Weber’in kapitalizmin ruhunun Protestan ahlakı ile geliştiği yönündeki tezinin hatalı olduğunu belirtmek mümkündür. Tezin doğru olan kısmı ise din–ekonomi ilişkisinin etkileşimine yönelik kısmıdır. Yani dinin ekonomi üzerindeki etkisinin bulunduğudur. Buda sadece Hırıstiyanlıkta değil Yahudilik ve İslam medeniyetlerinde de bulunmaktadır.

 Türk-İslam medeniyetinde Osmanlı toplumunda (aşağıda değinileceği gibi)dinin ekonomiyi diğer toplumsal kurumsal özelliklerle birlikte etkilemesi ve onun üzerinde yönlendirici olması, zaten kültürün birey ve toplum açısından dünya ve ahiret başarısını sağlamanın ana temasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla Weber’in din–ekonomi ilişkisi doğru olmakla birlikte, bu doğruluğu ifade etmek için daha sonraki süreçte(1930’da Parsons’ Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu”nu tercüme sürecinde), dinin kapitalist zihniyeti tek başına değil diğer faktörlerle(mit beteiligt) birlikte olan etkisine dikkat çeken açıklamaları bulunur. Ancak mit beteiligt; birlikte olarak sözünün Parsons’ ın İngilizce çevirisinde “atlamış” tır(Sayar 1998:270- 271). Buna göre, Parsons çevirili ”Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eserinde Hıristiyan dininin Protestan zihniyetinin, zenginliği ve modern kapitalizmi oluşturduğuna yönelik açıklamalarının tek boyutluluk içermesinden dolayı, sorunluluk taşıdığı sonucuna ulaşmak mümkün görülmektedir.

Öte yandan Sombart’ın açıklamaları da dikkate alındığında, Protestanlık zihniyeti, esasında Yahudilik ahlakı içerdiğinden, onun üzerine kurgulanmış olduğundan, Hıristiyan-Protestanlık şeklinde görüntülenen Yahudiliğin, kapitalizmin gelişmesindeki en güçlü faktörlerden biri olduğu ortaya çıkmaktadır.

20.yüzyılda Batılı iki büyük düşünce adamından Sorokin, sosyo-kültürel gelişmeyi, anlamlar-araçlar-insan etkileşimine yönelik genel teorisini açıklamıştır. Yine aynı yüzyılda Sombart ise 15.yüzyıldan başlayan Yahudi girişimci bireyin anlamlar-araçlar ve insan unsuru etkileşimi bağlamında, Yahudilik ile kapitalist-liberalizmin etkileşiminden hareketle, toplumun gelişimini aynı model ile açıklamış olduğu görülmektedir. Böylece modern girişimci insanın, toplumun kültürünü taşıyan onun zihniyet özellikleri çerçevesinde insan–eşya ilişkisini gerçekleştirdiği yönüne vurgu yapıldığı anlaşılmaktadır.

Türk–İslam toplum felsefesinin zihniyeti de, 13.yüzyılda Türk bilgini Edebali’ nin Osmanlı toplumunu inşa sürecinde de başta kendisi olmak üzere anlam-araç ve insan unsurunu kullandığı görülmektedir. Çünkü kendisi tasavvuf bilgini olması yönüyle din kurumunu (anlamlar dünyasını) temsil etmektedir. Ahi olması nedeniyle de sanayici ve girişimcilik yönünden dolayı araçlar boyutunu da ihtiva etmektedir. Hem tasavvufi metafizikçi yönü hemde ahi sanayici ve girişimci yönüyle ile birlikte İnsanı kâmil olması nedeniyle de sosyo-kültürel gelişmeyi sağlayan üç temel unsur olan anlamlar-araçlar ve insanı bünyesinde barındırmış olmaktadır.  Edebali’nın bu sosyo-kültürel unsurları bünyesinde barındırması, kendisinin bireysel maharetinden değil ait olduğu kültür sistemin insan- eşya ve insan-insan ilişkisinin çerçevesini çizen zenginliğinden kaynaklanmaktadır.

Buna göre “Edebali tipolojisi” kültür merkezli milli bir toplum inşa edici yönüne ilaveten, coğrafyayı vatan yapıcı toplum felsefesiyle de, din-ekonomi-ahlak etkileşimine dayalı olan sanayi ve girişimcilik faaliyetini gerçekleştirmiştir. Yine “Edebali tipolojisi” din-ekonomi-insan bağlamında da, Weber’in püriten tipolojisine göre hem çok daha erken bir dönemde (13.yüzyıl) kurulmuş, hem de konu ile ilgili parametreler arasında gerçek olan bir “denge” ilişkisini sağlaması açısından da, çok daha ileri bir model olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylece Türk-İslam medeniyeti girişimcilik zihniyeti; Batı kapitalizminden çok önceleri ve sadece birey merkezli olma darlığından uzak, hem bireyin hemde toplumun menfaatlerini gözetici bir içerik taşımasından dolayı anti- tekelci ve anti-kapitalist bir iktisat ahlakını bünyesinde bulundurur. Diğer yandan “Edebali tipolojisi”, bir yandan Anadolu’yu vatan ve Balkanlar’ı fetheden (bu bölge toplumlarına adaletli yönetimini açan) bir nitelik taşır.  Öte yandan da idealist kültürün inşa ettiği ahi tipolojisiyle de, girişimci insanının milli kültür merkezli bir kimlik taşıdığı ama asla ekonomik ve toplumsal kaynakları sömürücü bir zihniyet taşımadığı gerçeği ile Weber’in hırslı, tamah, egoist kapitalist püriten girişimcisinden oldukça yüksek bir insani, kültürel ve ekonomik vasıflar taşıdığı anlaşılmaktadır.

Böylece 20.yüzyılda Batı medeniyeti, girişimcilik, toplumsal gelişme ve kalkınmada; anlamlar, araçlar ve insan unsurunun bilişimini ancak anlar bir duruma gelip bunu yorumladığı görülmektedir. Bu bileşeni, Türk-İslam kültüründe, din-ekonomi bağlamında 13.yüzyılda girişimcilik sanayi ve insanı kâmil biçiminde en geniş ve yapıcı çerçevesinin çizilmiş olduğunu ifade etmek mümkündür. Bundan dolayı din-ekonomi ilişkisi ve onun tabii uzantısı olan girişimcilik ve sanayi zihniyeti olgusunu, Weber püritanizmi ve Batı medeniyeti eksenli bir çıkışta aramak yeteli bir yaklaşım olmamaktadır. Çünkü bu yaklaşım;  tek yanlı, sınırlı tarih anlayışına (a historical) dayalı toplum düşüncesi üretmeye ve ideolojik bakış açısına yönelik izahatları bilimsellik adı altında öne çıkardığından, bu yaklaşımı, sözde bilimsel bilgi faaliyetleri olarak görme gereği bulunmaktadır.

İşte Ülgener’in zihniyet analizi metodunda kullandığı ”farklılıklar” ve “benzerlikler” in mukayeseli toplum çözümlemesinde; her toplumun kendi doğrularını, hakikati ve özgün bakış açısını üretmesi açısından, Türk sosyal biliminin “bilme tarzına” yönelik “bilinç” sağlayıcı katkısının önemli olduğunu ifade etmek mümkündür.

S O N U Ç

Sosyolojik açıdan girişimciliğe yaklaşıldığında öncelikle girişimciliğin gelişiminde, milli ve manevi kültürün birlikteliğinin, bireyin aktifleşmesinde (motive edilmesinde) oynadığı rolün öneminin ortaya konulması gerekmektedir. Bu konu diğer girişimciliği geliştirici başlıkları etkilemesiyle de, girişimcilik konusuna ana bir şemsiye rol çizmektedir.

Esasında bütün büyük medeniyetler(Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam) girişimcilik olgusuna önem vermişlerdir. Bir toplumsal yapıdaki girişimcilik olgusu hiç şüphesiz o toplumsal yapını kültür ve zihniyet dünyasının inşa ettiği “insan “ unsuru ile iç içedir. İnsan kültür taşıyan ve bunuda sosyal eylemleri ile gerçekleştiren bir özne olarak, toplumsal alandaki tüm insan-insan ve insan –eşya ilişkilerini sahip olmuş olduğu zihniyet dünyasının yönlendirdiği toplumsal davranış kalıplarına göre faaliyetlerini belirler. Bu durum bir toplumsal yapının kalkınmasının sağlayan en önemli faktör olan “girişimci insan“ olgusunda açık olarak görülmektedir.

Batı medeniyetinde, 18.yüzyıldan itibaren Aydınlanma felsefesinin temellerini attığı ve 19.yüzyıldan itibaren de pozitivist felsefe ilkelerince belirlenen kapitalist-liberalist iktisat felsefesi ve onun ilkeleri çerçevesinde gelişen kapitalist–liberalist girişimcilik ortaya çıkmıştır. Bu girişimcilik, bir yandan Batı medeniyetini seküler toplum tasarımının bir önderi olurken, öbür yandan da Batı ırk merkezli “ulus-devlet” milliyetçiliğinin de kurucu unsuru olmuştur.

Batı medeniyetinde kapitalist-liberalist girişimcilik, toplumunda seküler toplum tasarımını gerçekleştirmesin de;  Aydınlanma felsefesi ve pozitivist felsefenin geliştirdiği akıl, bilim, sadece ampiristik bilgi ile hareket eden tekelci girişimcilik, kapitalist güç anlayışı ve kapitalist-liberalist girişimcinin menfaat maksimizasyonun sağlamaya yönelik “özgürlük” düşüncesi gibi özgün sosyal düşünceler kaynaklık etmiş olduğu görülmektedir. Bu özgün Batı toplum düşüncesi, Batı kapitalist-liberalist girişimcisini zihniyetinin bir sonucu olarak, kapitalist-liberalist toplumsal davranışı geliştirmesine yol açmıştır.

Kapitalist-liberalist kültür, tekel karını azamileştirmek için kar-fayda maksimizasyonu peşinde koşan bireyin iktisat zihniyetini geliştirmekle aynı zamanda, söz konusu zihniyete dayalı bir girişimcilik tipolojisini de ortaya çıkarmış olmaktadır. Bu kültürel zihniyet, devlet-girişimci insan ve üretim-piyasa ilişkilerinde izlenecek yolu ortaya koyduğundan milli kültür, milli girişimci tipolojisini ve onun bu kültüre dayalı davranış kalıbının oluşmasında da etkin bir rol üstlenmiştir. Dolayısıyla girişimciliğin toplumsal kültür ve bireyin de iç dünyasında taşımış olduğu kültürü dış dünyadaki davranışlarına yansıtması sonucu, kültür-zihniyet ve girişimci birey etkileşiminin, girişimcinin toplumsal kültür taşıyıcılığının ve buna bağlı gelişen sosyal değişme olgusunun en temel yapı taşlarından birisini oluşturduğu söylenebilir.  Ancak gerçek böyle iken, Türk toplum düşüncesi adına bakıldığında, Ülgener zihniyet metodolojisinin “ortaklıklar” yanında “farklılıklarında” bulunması gerçeğini dikkate almadan analize yönelinmesi durumunda, konu, yetersiz ve kapitalist-liberalist okumaların tekrarına yönelik tek taraflı dayatmacı ideolojik bir kurgu ile ele alınmak zorunda kalındığından, konunun özü dikkatlerden kaçmış veya kaçırılmakta olduğu görülmektedir. Çünkü kapitalist-liberalist kültür, tek boyutlu (madde merkezli) toplum düşüncesi ve buna dayalı ampiristik zihniyet ile girişimcilik konusuna yaklaştığından, sosyal bilimlerde ”farklılıkları” da görme zarureti ihmal edilmiş olduğundan hatalı sonuçları gerçekmiş gibi kabul etme yanlışlığına düşülmüş olunmaktadır.

Aynı şekilde Türk sosyo-kültürel sistemi de sahip olmuş olduğu Türk-İslam medeniyetinin gerektirdiği insan-insan ve insan-eşya ilişkisine göre genelde sosyal etkileşimini ve özelde de girişimcilik davranışlarını geliştirdiğini görmeme, onu analize tabi tutmadan “yok”muş gibi kabul etme yanlışlığına düşülmüş olunabilinmektedir.

Oysa Türk-İslam medeniyetine göre girişimciliğe, insanın gelirinin %90’ı ticaret, sanayi ve girişimcilik sosyal eylemlerinden karşılanmaktadır gibi oranla ifade edilebilecek kadar bir önemin verildiği bilinmektedir. Bu yüzden Türk-İslam medeniyetinde toplumsal alanda ticaret, sanayi faaliyetleri ve girişimciliğin bu denli yaygın olması, toplumsal adaletin korunması, sosyal barışın muhafazası, toplumsal gelir dağılımının bozulmaması açısından bu kesimin anti-tekelci bir ticaret, sanayi ve girişimcilik zihniyeti taşıması gerektiğini belirterek, toplum düşüncesine uygun bir girişimci tipolojisinin davranış kuralları belirlemektedir.

KAYNAKÇA

Aron, Raymond; ”Sınıf Mücadelesi” Çev: E.Güngör, Dergâh Yayınları, İstanbul,1992.

Arıkan, Semra; “Girişimcilik, Temel Kavramlar ve Bazı Güncel Konular”, Siyasal Kitapevi, Anakara, 2002.

Baş, Erdoğan-İnci, Salih; “Ana Hatlarıyla Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam” Erkam Yayınları, İstanbul, 2003.

Braudel, Fernand; “Uygarlıkların Grameri”, Çev: M. Ali Kılıçbay, 2.Baskı, İmge yayınları, Ankara,2004.        

Bilgin, Vedat; “Değişimin Anlamı”, Feodaliteden Küreselleşmeye Temel Kavramlar ve Süreçler, Edi; Tevfik Erdem, Lotus Yayınları, Ankara, 2006.

Bilgiseven, A. Kurtkan; ”Din Sosyolojisi”, Filiz Kitapevi, İstanbul,1985.

Bilgiseven, A. Kurtkan; Sosyolojik Açıdan İslamiyet ve İslami Kavramlar, Filiz Kitap 1992, İstanbul.

Bilgiseven, A. Kurtkan; Eğitim Sosyolojisi, Kavramlar, Teoriler, Eğitim Yolu ile Kalkınmanın Esasları, Genişletilmiş 5.baskı, Filiz Kitapevi, 1992, İstanbul.

Berktin, Cezmi Tahir; Eğitim Teşkilatı Ve Felsefesiyle Amerika, Ajans Türk Matbaası, 1961, Ankara.

Boutroux, Emile; Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu Üzerine, Batı Klasikleri, Çev: H. Z. Ülgen, M. E. G. S. B.Yayınları, İstanbul, 1988.

Buğra, Ayşe ; “Devlet ve İşadamları”, İletişim Yayınları, İstanbul, 1995.

Canbey Özgüler, Verda; ”Ekonomik Dalgalanmalar”, www.yeniekonomi.com. 2006.

Cevizci, Ahmet; “Aydınlanma Felsefesi”, Ezgi Kitapevi, Bursa, 2002.

Comte, Auguste; The proggres of Civilization trought Three States, Social Change, Edit. Amitai and Eva Etzioni, Basic Books Newyork-London,1964.

Duman, Fatih; “İdeoloji Kuramları”, Feodaliteden Küreselleşmeye Temel Kavramlar ve Süreçler, Edi; Tevfik Erdem, Lotus Yayınları, Ankara, 2006.

Erdoğmuş, Nihat : “Girişimci İşadamlarının Kariyer Gelişimi”, Kişisel gelişim merkezi, insan Kaynakları. Com, İstanbul,2005.

Ergün, Mustafa; Eğitim ve Toplum (Eğitim Sosyolojisine Giriş), 2.Baskı, Ocak Yayınları, Ankara, 1992.

Eröz, Mehmet;  İktisat Sosyolojisine Başlangıç, 3.Baskı, Filiz Kitapevi, İstanbul,1982.

Hekman, Susan; Bilgi Sosyolojisi ve Hermeneutik, Mannheim, Gadamer, Foucault ve Derrida, Çev: H. Arslan-B. Balkız, Paradigma Yayınları, İstanbul,1999.

Gadamer, Hans-George; Tarih Bilinci Sorunu, Toplum Bilimlerinde Yorumcu Yaklaşım, Der: P.Rabinow, W.Sullivan, Çev:T.Parla, Hürriyet Vakfı yayınları, İstanbul,1990.

Genç, Mehmet; “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi”, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2000.

Giddens, Anthony; “Sosyoloji”, Ayraç Yayınevi, Ankara, 2000.

Gutek, Gerald L.; Eğitime Felsefi ve İdeolojik Yaklaşımlar, Çev: Nesrin Kale, Ütopya yayınları, Ankara,2001.

Gökçe, Fırat; “Sunuş: Sombart’ı Takdim”,Kapitalizm ve Yahudiler, W.Sombart, İleri Yayınları, İstanbul, 2005.

İbn-i Haldun ; “Mukaddime–2” Şark İslam Klasikleri, Çev: Zakir K. Ugan,  Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları No:481, İstanbul, 1996.

Joseph Fichter;  “Sosyoloji nedir?”, Çev; Nilgün Çelebi, 7.baskı, Anı yayınları, Ankara,2004.

Kapar, M. Ali;  “Hz. Peygamber’ in Gerçekleştirdiği Toplum Yapısı ve Özellikleri”, Diyanet İlmi Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) Özel Sayısı: 2, Ankara, 2003.

Kobi Efor; “Girişimci Türkiye”, Aylık Sanayi ve Ekonomi Dergisi, Sayı: 48, İstanbul, Eylül 2003.

Konuk, Osman; Toplum ve Eğitim, Sosyolojiye Giriş-İhsan Sezal, 2.Baskı, Martı Yayın Evi, Ankara, 2003.

Kozak, İ. Erol; “İnsan-Toplum-İktisat, İbn-i Haldun’dan Yola Çıkılarak Çok Yönlü Bir Tahlil Denemesi”, Değişim Yayınları, Adapazarı,1999.

Kuyaş, Nilüfer; “Çevirenin Sunuşu”, Bilimsel Devrimlerin Yapısı”, Çev: N. Kuyaş, Alan Yayıncılık, 4.Baskı, İstanbul,1995.

Kızılçelik, Sezgin; “Pozitivizm ve Eleştirileri”, Saray Kitapevi, İzmir,1996.

Mc Clelland David C.; The Achieving Society, D. Van Nostrand, New Jersey, Company, Inc Princeton, 1976.

Mensching, Gustav; “Dini Sosyoloji”, Çev: M. Aydın, Din Bilimleri Yayınları, 2.Baskı, Konya, 2004.

Mollaer, Fırat; “Moderniteden Postmoderniteye: Rasyonalite, Bilim, Kapitalizm”, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi-Postmodernizm, Sayı:21, Lotus Yayınları, Ankara, 2005.

Mucchielli, Alex; “Zihniyetler”, Çev. A.Kotil, Cep Üniversitesi İletişim Yayınları, İstanbul,1991.

Nişancı, Şükrü; 15–16. Yüzyıllarda Osmanlı İktisat Zihniyeti, Okumuş Adam Yayıncılık, İstanbul, 2002.

Özakpınar, Yılmaz; “İnsan Düşüncesinin Boyutları”, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2002.

Özakpınar, Yılmaz; “İslam Medeniyeti ve Türk Kültürü”, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2003.

Par, A.Hikmet; “Ata Sözleri”, Örnek Açıklamalı, 4.baskı, Serhat yayın-dağıtım, İstanbul,1991.

Parsons, T. ,Smelser, N.J.; ”Economy and Society”, Routledge, Kegan Paul, London-England, 1984.                  

Popper, Karl, R.; “Tarihselciliğin Sefaleti”, 2.Baskı, Çev: S. Orman, İnsan Yayınları, İstanbul, 1995.

Saraçoğlu, Metin; “Kamu Yararı ve Rant Kollama Faaliyetlerinin Ekonomik Analizi”, Kamu-İş Dergisi, C:5, S:2, Ankara, Ocak 2000.

Sayar, A. Güner; “Bir İktisatçının Entelektüel Portresi” Sabri F. Ülgener, Eren yayıncılık, İstanbul, 1998.

Sombart Werner; “Kapitalizm ve Yahudiler”, Çev: Sabri Gürses, İleri yayınları, İstanbul, 2005.

Sorokin, A. Pitirim; “Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefesi”, Çev. Mete Tuncay, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1972.

Schumpeter, Joseph A.; “Entrepreneurship as İnnovation”, Entrepreneurship, The Social Science View, Edi. By:Richard Swedberg, The British Council, Oxford University Press, Newyork, 2000.

Şimşek, Osman; “Türk Kobilerinde Sermaye Birikiminin Kültür Temelleri”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Hacettepe Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2004, Ankara.

Şimşek, Osman;  “Zihniyet Kavramı Ekseninden Batı Medeniyeti ve Antroposentrik Liberalist Girişimcilik”, Kamu-İş Dergisi, Cilt:8, Sayı:3, Ankara, 2005. 

Topçu, Nurettin; “Sosyoloji”, Bütün Eserleri:17, Dergah Yayınları Hazırlayanlar: E. Erverdi, İ.Kara,   İstanbul,2001.

Ülgen, H.Ziya; “Türk Tefekkür Tarihi”, Yapı Kredi Yayınları, 2.Baskı, Cogito129, İstanbul, 2004.

Ülgener, Sabri F.; “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası”, Toplu Eserler- 2 Derin Yayınları:76, İstanbul, 2006.

Ülgener, Sabri F.; “Küreselleşme  ve Zihniyet Dünyamız”, Edi:Murat Yılmaz, T.C.  Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2007, Ankara.

Ülgener, Sabri F.; “Zihniyet ve Din, İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı, Toplu Eserler- 3, Derin Yayınları:77, İstanbul 2006.

Ülgener Sabri F.; “Zihniyet Aydınlar ve İzm’ler”, Toplu Eserleri- 4, Derin Yayınları:78 İstanbul, 2006.

Yazıcı, Erdinç; Yirminci Yüzyılda Gelenekten Moderniteye Türk Sosyo-Kültürel Yapısında Gözlenen Değişmeler”,Yirminci Yüzyıldan Yirmi Birinci Yüzyıla Türkiye ve Dünya, Edi: E.Yazıcı, İlke-Emek Yayınları, Ankara, 2004.

Yılmaz, Murat; Sabri Fehmi Ülgener, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Muhafazakârlık, Cilt: 5, İstanbul, İletişim Yayınları, 2003: 490–508.

Yüksel, Ahmet Turan; Bir Tacir Olarak Hz. Peygamber, Diyanet İlmi Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed(SAV) Özel Sayısı:2, Ankara, 2003.

Weber, Max; “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu”, İstanbul, Hil Yayınları, İstanbul. 1997.

Medeniyet Tasavvuru

C. Stephen EVANS
Din Dili Problemi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

36079298