Konuk Yazarlar

Yazar Hakkında

Ahmet İNAM

Erosefe Üstüne Bazı Düşünceler[i]                                

Prof.Dr. Ahmet İNAM

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Böyle bir toplantı, ülkemizdeki felsefenin var olması ve yaşaması açısından çok anlamlıdır. Onun için düzenleyen arkadaşlarımızı kutluyorum, elbette üniversiteyi ve üniversitenin değerli rektörünü ve yöneticilerini de, çok önemli bir etkinlik düzenlemişler. Dinlediğimiz bildiriler çoğunlukla çok aydınlatıcıydı ve felsefenin bu ülkedeki geçmiş yıllarına (benim öğrenciliğim 40 sene önceydi), dönüp baktığımızda, Türkiye’de felsefenin değişik açılardan bir açılım kazandığını söyleyebiliriz. Hiç değilse nicelik olarak ülkemizde felsefeyle ilgilenenlerin sayısı artıyor. Hem akademik olarak değişik felsefe bölümleri açılmaktadır hem de insanların, aydın veya münevver dediğimiz insanların, felsefeye gösterdiği ilgi giderek artmaktadır. Felsefe kitapları eskiden çok zor satardı, şimdi daha çok ilgiyle karşı karşıya. Ama bu felsefenin ülkemizde özlediğimiz biçimde yaşandığı anlamına gelmiyor, daha yürünecek çok yolumuz var ve karşımızda bizi bekleyen değişik sorumluluklar var. Bütün bunlara rağmen, bu tip etkinliklerle, genç insanlar kendilerinden önce doğmuş deneyimli insanlarla karşılaştıkça, yurdumuzun değişik bölgelerinden felsefecilerle, felsefeyle ilgilenen genç arkadaşlar, akademisyenler birbirleriyle konuştukça, etkileştikçe, sanırım felsefe ışığı, felsefe meşalesi aydınlatabileceği kimi karanlıkları aydınlatabilir diye de düşünebiliriz.

Bugün bu bitiş konuşmasında, bir hoca gelmediği için (programda iki kişi gözüküyoruz), zaman bana kaldı. Biraz şans, biraz şansızlık belki. Ama sizi çok sıkmamaya çalışarak, önerdiğim bir kavramı, nicedir üzerinde düşünmekte olduğum ama hala kafamda netleşmemiş, netleşmediği için de bu tip toplantılarda tartışmaya açmaya çalıştığım; seminerlerde, derslerde öğrencilerimle ve meslektaşlarımla konuştuğum bir kavramı ele almak istiyorum. Bu da erosefe kavramıdır. Erosefe belki, batı dillerinde mesela İngilizce de erosophy olarak anılabilir. Bu erosefeye nerden geldim, nereden vardım?  (“Nereden de vardım” deseydim, bu tümce Türkçede bir pişmanlık anlatıyor olabilir mi?)

Konuşmamın daha başka safhalarında daha netleşebilir belki, ama önce kavramı açmak istiyorum. Neyi kastediyorum erosefeyle? Efendim, erosefe felsefeyi bir yaşama üslubudur. Felsefe yapma üslubu da olabilir, elbette. Erosefe, felsefeyi yaşama tarzlarından birine verdiğim bir addır.  Nasıl bir şey olduğu ve kökeni hakkında biraz bilgi vereyim: Biliyorsunuz, “felsefe” sözcüğü Arapça üzerinden Türkçeye geçmiş. filya, sofya sözcüklerinin belki etimolojisine giderek anlaşılabilir. Zaten benden önce konuşan arkadaşlar da bunu sık sık tekrarladılar. Bir bilgelik yahut hikmet dostluğu, sevgisi, arkadaşlığı. Oradaki filia ve filiayı yaşayan, dost olanla; sofiayı yaşamakta olan, yaşama katkısı olan bilge sofos ilişkisinden yola çıkıp, felsefenin doğuş yıllarından itibaren gelişip yürüdüğü yola bakarak, erosefe kavramının, erosefe tarzının, felsefeyi erosefe biçiminde yaşamanın, felsefeye, dünyaya erosefe açısından bakmanın nasıl bir şey olduğunu açıklamaya çalışayım. Türkçemizdeki fel, filiayı gösteriyor sefe ise sofia’yı. Dolayısıyla Türkçede erosefe dediğim zaman belki çoğunuzun aklına eros gelebilir. Elbette öyle ama erosla birlikte erosefede eirôneia var. Eirôneia bugün ironi dediğimiz kelimenin Eski Yunancadaki köküdür. Erosefe dediğimiz zaman hem eros, hem ironiyi kast ediyorum.

Eirôneia’nın, Eski Yunan dilinde kullanım biçimlerini göz önüne alıp, Latincedeki benzerlerine baktığımızda, Batı dillerinde dissimilation diyebileceğimiz bir sözcük üzerinden, Türkçede farklı olma, farklı gösterme, farklılıklarla yürüme biçiminde dile getirebileceğimiz bir kavrama ulaşırız. Ama bu “dissimilation” sahtekârlık anlamına da gelebilir. Oysa en azından Sokrates’in veya onun ardından gidenlerin ironiyi felsefi çerçevede nasıl kullandığını incelendiğimizde, özellikle on dokuzuncu yüzyılda büyük bir başarıyla Kierkegaard’ın yorumuyla ironiyi anladığımızda, bir sahtekarlık anlamının olmadığı görülür. İroninin amacı, karşı tarafı kandırmak değildir. İroni, daha çok, Türkçede yaptığı çağrışımla, benim zaman zaman eğleni dediğim şeydir. Türkçede eğleni diye bir kelime yok ama biraz şakayla, biraz da Nietzsche’den çıkarak söylersek, ironin şenlik boyutu da vardır. Bir neşe vardır, biraz sevinç vardır ironinin içinde. Ama ironi bir anlamıyla, muallâkta bırakmak, boşlukta bırakmak anlamına geliyor. İroni, ironi olduğunu anladığınızda ironi olmaz, onda öyle paradoksal bir yapı var. Örneğin ben çok akıllı bir arkadaşa, “yahu ne kadar da aptalsın!” veya aptal sandığım bir arkadaşa “ sendeki de zekâ maşallah!” dediğimde, ironi olur. Ha, bu kişi, “hoca benimle dalga geçiyor” derse orada ironiden söz edemiyoruz. Burada karşı tarafı gerçekleştirdiğiniz ironi ile boşlukta, sallantıda bırakmanız gerekiyor. Sokrat’ın ironisinin de, bir açıdan böyle bir özellik taşıdığını söyleyebiliriz. Elbette bu yorumum tartışmaya açıktır. Eros, idealara yükselmeyi sağlayan bir yaşam enerjisi anlamında, ruhun üçlü yapısını dikkate aldığımızda, thumosla birlikte, özellikle Devlet’in değişik bölümlerinde tartışılır. İdea yolcusu, özellikle Şölen ve Faidros diyaloglarında bir anêr erôtikos, erotik insandır. Devlet Adamı ve Sofist, belki de Timaios  diyaloglarında öne çıkarılan matematiksel düşünme biçiminde, olanca eksikliğine karşın bir dianoia  olarak eros-thumos itkisiyle tamlığın, yetkinliğin ideası olan iyi’ye ulaşmada önemli bir işlevi olduğunu görüyoruz. Eros bir arzudur, bir epithumia, bir himeros, çok güçlü bir arzu; bu arzu ruhun bölümleri arasında bir ahenk, bir harmonia sağlanabilirse felsefe etkinliğini harekete geçirip sürdüren bir güçtür. Şölen’deki vurgusuyla, eros,  sonsuzluğu istemedir. Felsefe de bunun ardındadır. Nietzsche yorumlarıyla ünlü Amerikalı düşünür Laurence Lampert, Yale Üniversitesi Yayınlarından 1993’de çıkan Nietzsche and Modern Times adlı kitabının üç yüz yirmi dördüncü sayfasında şunu söylüyor: “Platon için olduğu gibi Nietzsche için de “felsefe” sözcüğü yanlış bir adlandırmadır; Bilgelik filia’yı değil, eros’u talep eder, bilgelik âşıkları, en yüksek derecede erotik insanlardır.” Eros, ironi, ve logosla harmanlanabildiğinde, canlı, heyecanlı bir felsefe yolculuğu başlar.(Devlet’te -475a 3-5- Glaukon, logos aşkına erotik olduğunu kabul eder! Çevirmenler buradaki logos’u genellikle “tartışma” olarak çeviriyorlar. Herakleitos’a yakın bir anlamıyla logos olarak yorumlanabilir, belki. Stanley Rosen, 1965 yılında Review of Metaphysics dergisindeki “The Role of Eros in Plato’s Republic” adlı çok önemli makalesinde buna yakın bir yorum yapıyor.

Bir önceki oturumda ve dünkü oturumlarda çok ilginç şeyler tartışıldı bu eros ve ironiyle ilgili olarak. Benim konuşmam, başarabilirsem, bunları belki bütünleyecek veya bunlardaki noktaları tekrar derin biçimde ele alacak şekilde olabilir. Neden eski Yunan’da sofos’tan, sofia’dan filosofia’ya geçiş oldu? Bu sorunun kendimce bir yanıtını erosefeye bağlı olarak anlatacağım, bu anlatımımın, erosefeyi biraz daha açık kılmaya katkısı olabileceğini umuyorum.

Şimdi efendim, soylu erkekler, eski Athena’yı düşünürsek örneğin, bir açıdan üç gruba ayrılabilirdi: Bir sofistes grubu vardı,  bir sofos grubu, bir de filosofoslar vardı. Şimdi elbette filosofia’nın bu kültürden ortaya çıkmasını bir mucize diye açıklamak çok anlamsız bir şeydir. “Hıristiyanlığa duyulan tepkiden” veya işte o “Aydınlanma döneminin aklı yücelten, o zamanın Avrupalı insanının kendi kültürel köklerini ararken Hıristiyanlığı kısa devre edip, hemen atlayıp pagan kültüre dönerek, “bu müthiş bir kültürdü ve dolayısıyla burada insanlar mitostan, batıl inançlardan ve din denen o saplantılı etkinlikten kurtuldular ve burada aklın ışığıyla yürüdüler” gibi ifadeler çok gerçekçi gözükmüyor. Daha doğrusu, onların yapmaya çalıştıkları belki bir geçmiş yorumlamasıydı. “Neden eski Yunan’da çıkmıştır felsefe etkinliği?” Bu soruyu sorarken bir kabulle yola çıkıyorum: Ben felsefe etkinliğinin Eski Yunan kaynaklı olduğunu düşünürüm. Elbette çok itiraz edenler oluyor, Çin felsefesi, Hint felsefesi, Japon felsefesi gibi sözler edilebilir ama genellikle buradaki felsefe sözü hikmet anlamındadır. Her kültürün bir hikmeti vardır, sofia’sı vardır; (hikmetin belli bir anlamı için konuşuyorum). Ama her kültürde, felsefe yoktur. Felsefe ayrı bir etkinlik. Dolayısıyla o farklılığın ne olduğunu anlayabilmek için, işte kadim Yunan’a dönerek, orada felsefenin hangi ortamda nasıl bir iklim içinde ortaya çıktığını,  örneğin agorada dolaşan insanların ne duyduğunu, ne kokladığını ne tattığını bilmek lazım. Bazılarınıza tuhaf gelecek ama zeytinyağı ve şarap var altında felsefenin arkadaşlar, bu iklim var ve sofistler var, agora var, çünkü birçok kültürde ‘agora’yı bulamazsınız, eski Yunan’daki gibi agora’yı bulamazsınız. Felsefe, bana sorarsanız, deyim uygunsa, agoraik bir etkinliktir, yani meydanda yapılır. Bu etkinlik, insanların, özel hayatlarında birbirlerinin kulaklarına gizli sırları fısıldar gibi fısıldadıkları yapıp etmeler değildir. Belki eski Mısır’da rahipler birçok şeyi biliyorlardı ama kendi aralarında kapalı bir topluluk halinde bilgilerini yaşıyorlardı. Oysa Sokrates, diyelim ki agoraya çıktığı zaman, herkesle her şeyi tartışmaya hazırdır, insanlara açıktır. Dinlemeye ve anlamaya olan açıklık eski Yunan yaşam biçiminden çıkan bir şeydir. Tiyatro var orada, yani theoria, seyir kültürü. 50 bin kişilik bir kentte veya 30 bin kişilik bir kentte 20 bin kişilik, 15bin kişilik tiyatrolar olabiliyor, biraz abartarak söylersek. Oraya gelenler, büyük bir sabırla dinliyorlar, seyrediyorlar, seyretmek çok önemli bir terbiyedir. Dinleyebilmek önemli bir terbiyedir. Bu sempozyumda bazı arkadaşlar, bu arada benim eşim de, konuşmacılardan bazılarının kâğıttan okuyarak bildiri sunmasından yakındılar.  Çaresi yok, felsefe yolcusu iseniz, dinleyeceksiniz, burada artistik bir gösteri, bir şovmenlik yapılmıyor. (belki ben şimdi burada yapıyor olabilirim ama bu durum bir istisna!) Kâğıttan okunabilir, sabredip dinleyeceğiz. Derrida’nın bir konuşmasına gitseydiniz, toprağı bol olsun, onun orada kâğıttan okuyarak gerçekleştirdiği sunumunu örneğin, üç saat dinlemek zorunda kalacaktınız. Sözleri, fikir kaynıyor, espri kaynıyor, onu büyük bir sabırla anlamanız ve dinlemeniz gerek. Düşünebilmek, anlayabilmek, daha doğrusu düşünerek felsefi anlamda yolculuk yapabilmek, dinlemeye hazır olma terbiyesi ile gerçekleştirilebiliyor.

Filomathês eimi diyen bir Sokrates’le, “ben öğrenmeyi severim, öğrenmeye açığım” deniyor. Burada, bu sözü ile ironi mi yapıyor, yoksa kafasının içinde bir şey var da “öğreniyor”um numarası mı yapıyor, sorgulanabilir. Böyle bir “açık oluş” Platon’un öngördüğü felsefeye yolculuğunda çok önemlidir. Dolayısıyla eski Yunan hayat tarzının içerisinde sofiadan filosofia’ya dönüşü hazırlayacak hem ekonomik faktörler var, iklimle ilgili, ekolojik etkenler var, hem sosyo-psikolojik etkenler var. İnsanların birbirleriyle olan iletişim biçimlerine, yaşam biçimlerine, hayat tarzlarına baktığımızda muhabbet kültürünün, seyir kültürünün, konuşma kültürünün, apologia’nın, savunmanın olduğunu görürüz. Zaten onlar, tartışmayı, yarışmayı, çatışmayı seviyorlardı. Tartışmaları sırasında ya da mahkemeye düştükleri zaman kendilerini savunmak durumundaydılar.

Eski Yunan yaşamı çok yoğun bir etkileşim içinde sürmüştür, çoğu zaman. O kadar sıkı etkileşim ve o kadar yoğun duygusal ve düşünsel bir hayat tarzı içindedirler ki,  kavga ediyorlar, çatışıyorlar,  küsüyorlar, barışıyorlar, sevişiyorlar, yemek yiyorlar. İşte bu çok hızlı ateşli bir yaşam içerisinden de felsefe ortaya çıkmıştır. Susmayı seçip, konuşmaktan kaçan insanların çoğunlukta olduğu, gülmenin, esprinin, şaka yapmanın olmadığı bir kültürden doğmadı felsefe. Tartışmadan, konuşmadan keyif alan, soruşturmayı, araştırmayı seven bir kültürdü, genel yapısıyla Eski Yunan kültürü. İşte o heyecanın, işte o yaşama sevincinin erosun, o farklılıkların izlerini süren ironinin yaşandığı bu kültürde ortaya çıktı felsefe. Bir erosefe olan bu etkinlik, felsefe olarak ete kemiğe büründü. Belki de bunda, yaşanan büyük toplumsal, siyasal dönüşümlerin etkisi olmuştur. Bu nokta ayrıca incelenmeye değer ilginç bir noktadır. Eğer bu savım bir abartı, bir çarpıtma değilse, o zaman bir erosefe olan bu düşünme ve yaşama etkinliğinin nasıl olup da felsefe olarak yaşamını sürdürdüğü sorusu dikkatimizi çekebilir. Helenistik dönemdeki gelişmeler, Roma imparatorluğundaki kültürel ortam ve Hıristiyanlık, bu noktada, felsefeye bakışta belirleyici olmuş olabilirler.

İroniyi, örneğin, erosefenin çekirdeğinde olan o temel tutumu, Şölen diyalogunda yer yer gözleme olanağımız var. İşte felsefe etkinliğinin içinde olan farklılıkları görmek, ayrımları görmek, diyalog boyunca konuşmacıların birbirlerinden farklı konuşma çabalarında kendini gösterir. Dikkat ederseniz, örneğin Sokrates ve diğer filozoflarda da, eleştirdikleri insanların yaşam biçimlerine “saygısızlık” yoktur. Yine de yaşamın tuhaf ironilerinden biri gerçekleşmiş, politik çekişmelerin sonucu olarak belki, toplumun kutsal değerlerine saygısızlıktan dolayı Sokrates ölüme mahkûm edilmiştir.

Genellikle o dönem filozoflarında, yaşadıkları kültürün değerlerini küçük görme, o değerlere saygısızlık yapma eğilimi yoktur, diyebiliriz. Görebildiğim kadarıyla Aristoteles’te , hele Platon’un diyaloglarında, eski bir deyimle söylersem “müeddep”, edepli bir hava vardır. Örneğin mitolojide yer alan birçok saçmalıkları görmüyorlardı. Faidros diyalogunda Sokrates sürekli olarak mitosa başvurmasına rağmen onlardan farklı bir şey söyleyeceğini söyler. Örneğin, “bütün bunlar saçmadır, bırakın bunları!” demez.

Arkadaşlar, şunu iyi anlamak gerek: Bu insanlar, nasıl yaşıyorlardı?  Felsefe o yaşamın kendi içinden çıktı, çünkü. Felsefe bir hayat tarzıdır, bir meslek falan değildir ve entelektüel bir jimnastik de değildir. Sen bir şey söyleyeceksin ben itiraz edeceğim, oturup tartışacağız, kavramları açıklayacağız falan. Felsefenin altında can var, kan var, hayat tarzı var, işte eros orada.

Eros ve Afroditê tanrı figürü olarak görünüyor, sevgi kavramının simgeleri olarak yorumlanıyorlar Platon’un bazı diyaloglarında.  Eros ve onunla ilgili olarak, eramai, eraô fiillerinden yola çıktığımızda, bu kavramların cinsel anlamı, pornografik bir boyutu olmakla birlikte, daha çok metinlerde, hasret dolu, özlem dolu bir isteği, bir yerlere kavuşma isteğini yansıttığını görüyoruz. Dolayısıyla onu o bağlamda aldığımız zaman, eros’tan ne murat ettiğimizi, eros’la neye varmaya çalıştığımızı anlayabiliriz. Şölen diyalogunda (206b) sevginin şöyle bir tanımı vardır:  İlkin, sevgi bir, tokos’tur eski Yunan dilinde, doğurmadır. Sevgi bizim şimdi bu çağda anladığımız gibi yalnızca bir duygu değildir.  Sevgi bir üretim, bir katkı, bir doğurmadır. Peki, neye göre doğurmadır? Bakın, sevginin içinde, erosefeyi anlatmak açısından söylüyorum,  Şölen’in sadece o cümlesine bakarak, en azından dört temel kavram bulabiliriz. Tokos’tur, ama neye göre? Kata ta sôma, bedenden geçerek, bedenle, bedenin katkısıyla bir doğurmadır. Dolaysıyla belki Freud açısından da bakarak, felsefede beden vardır, felsefede can vardır, felsefe erotik bir etkinliktir, diyebiliriz. Felsefe içi geçmiş, canı çıkmış,  yılgın, bıkkın, kötümser insanların entelektüel barlarda, ona buna laf sokuşturmak için gerçekleştirdikleri doyumsuz, tatminsiz bir mastürbasyonu olamaz. Felsefe büyük bir coşkudur ve beden kaynaklıdır. Kim bunu onaylıyor? İşte Nietzsche.  Erosefik  gelişimi izlemiş olsak, ve sorsak: “Acaba felsefe tarihinde yalnız Platon’un Şölen’inde, Faydros’unda mı tükendi erosefik tutum?” Yanıt: Yok, devamı var. İşte erosefik filozoflar var.  Bedeni zangır zangır duymuş ve beden düşünce ilişkisini çok yoğun biçimde anlamış ve bugün beden üzerine belki özellikle işte 1940’lardan sonra Frankofon felsefede, mesela Merleau-Ponty üzerinden yapılan beden çalışmaları, mesela Amerika pragmacılarının bedenle ilgili çalışmaları söz konusu. Çünkü Batı Kültürünün bedenle ilgili sorunları var. Vaktimiz olsa da onlara girsek.

Evet, neydi,  sevgi? Bir doğurma. Peki, neye göre doğuracaksınız? Bedenden geçerek, bedeni katarak, bedenin katkısıyla, yalnızca beden katkısıyla değil ama. Kata ten psükhen, ruhu da katarak (Ruh ve bedeni, Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu can ve ten diye Türkçeleştirmiş), can ve ten aracılığıyla ama en kalô, güzellik içinde. Demek ki dört kavram sevginin içinde vardır: Güzellik, iyilik, (Güzellik, kalos’la, iyi agathos aşağı yukarı örtüşen kavramlardır!)  doğurma, ten ve can. Nasıl bir gidiş söz konusu? Güzellik içinde doğurma, ama bunun içerisine bedenden ve tenden geçerek doğurmak. Sahici bir şey var felsefede, arkadaşlar! İçselleştirebildiğimizde, hayatımızın her parçasıyla bizi insan kılan özelliklerimizle yaşayacağımız güzel bir yaşantılar zinciri. Sevgiyi böyle aldığımızda bu eros’tur, filia değil. Bu sevgiyle yaşanan bilgelik, erosefedir, felsefe değil.                 

Burada düşünceler doğurabilmek, yeni fikirler oluşturabilmek önemli. Şölen’de, bu sevgi tanımından biraz sonra, doğurabilmenin bir bitimsizliğe, sonsuzluğa, ölümsüzlüğe doğru bir adım olduğu söylenir. Çünkü insan ölümlü ölümsüz bir varlık olduğu için ölerek ölümsüzlüğe yürür. Ben ölebilirim ama benim kendi bedenimle, ruhumla, düşüncelerimle ve çevremle, toplumumla, kültürümle içinde yaşadığım doğayla oluşturduğum düşünceler, benden sonraki kuşaklara gider, oradan diğer kuşaklara uzanır; böylece, eros egemenliğinde güzellik içinde yürünen etkinlik, bizi ölümsüzlüğe doğru götürür. Sanki Şölen’in o kısımlarında artık sevginin kendisi bir anlamda tam felsefe olur. Ama filia anlamında değil, çünkü filia dayanışmayı da içeren bir dostluktur. Dostluktur ama biraz omuz omuza vermeyi gözeten, içinde coşkunun ve insanı göğe doğru yükselten bir dostluk. (Göğü burada metaforik olarak anlayabiliriz). Hayatı seyredebileceğimiz bir konuma doğru bizi sıçratan bir enerji eros. İşte Nietzsche de bir dürtüdür, bir Trieb. Çok yaşamsal bir dürtüdür, düşünmek bir dürtüdür Nietzsche’de.

Bana öyle geliyor ki, Sokrates takındığı ironik tavırla, sorgulayıcı tavırla, sanki ciddi bir adam değilmiş gibi görünür. İşte devamlı paradokslar yaratan, problemler oluşturan, aslında zaman zaman hakikati arıyormuş gibi gözükse de karşı tarafla dalga geçen bir insan gibi görünüyor Sokrates. Karşı tarafa kendi inançlarını çok da belli etmeden, dayatıyor mu acaba? Durum böyle midir? Platon’un diyaloglarında çok değişen bir Sokrates vardır.  Örneğin, Yasalar’daki Sokrates çok farklıdır, artık kimseyi dinleyecek durumda değildir. Çünkü Platon düş kırıklığına uğramış, Syrakusa’dan büyük yenilgiyle dönmüş, depresif biridir. 7. mektubunda da çok rahat görülebileceği gibi, acılı ve kederli bir Platon var. Hani Platon erotikti, coşkuluydu, ironi falan vardı! Adamı çökmüş vaziyette görebilirsiniz.

Platon, özellikle 20. yüzyılda Anglo-Amerikan felsefesinde genellikle küçük görülen bir filozoftur. Ben de Platon’u felsefede dışlamak isteyen bir havada yetiştim. Platon, çok aşağı anlamıyla “metafizik” yapan bir insan gibi yorumlanıyordu. Bu bakış, Popper’in “Platon kapalı bir toplum önermiştir” yorumuyla birleşince, onun tamamen kaçınılması gereken berbat bir filozof olarak tanınmasına yol açmıştır. Artık,  farklı bir Platon görmeye başlıyoruz. Platon’un elbette ideaları aramaya, daha doğrusu göğe doğru yönelmiş; erotik, şiir dolu, matematikle, logosla bezenmiş bir yaşamı vardı. İdealar dünyasına çıkıp, oradan fenomenler dünyasını seyredebilecek, orada olup bitenlere yeni anlamlar getirebilecek bir özlem içindeydi. Özlemi vardı, işte bu özlemin adı eski Yunan’da erostu. Felsefe bir özlemdir, değil mi?  Novalis söylemişti, Alman romantiklerinden, “Felsefe bir yurt özlemidir” diye. Bir özlemdir; varmaya çalıştığımız, uzanmaya çalıştığımız, bir arama, araştırma, aranma çabasıdır. Dolayısıyla erosu bu anlamda aldığımız zaman, bize burada büyük enerji verecek, büyük coşku kaynağı olacak bir yaşama ve düşünme enerjisi ile karşılaşıyorsunuz.

Efendim, eros diye başlarsak felsefenin o soğukkanlı tutumu, o mesafeli duruşu, analitik eleştirel tavrı ortadan kalkmaz mı? Sulu sepken, öyle aklına geldiği gibi konuşan insanların gerçekleştirdiği bir etkinliğe dönüşmez mi felsefe? Ne oluyor bu erosla? Bizim kültürümüzde, eros’un karşılıklarından biri, bir anlamıyla, şevktir. Şevksiz insanların, felsefe denilen o uzun yolculuğu nasıl yapacakları sorulabilir. Daha yolun başında takılır kalırsınız. İçinizdeki bir ateş, sizi sürekli katkıda bulunmalı arayışınıza. Bedeniniz el verdiği sürece, insanlarla ilişkiniz araştırmanıza ket vurmadığı, bunamadığınız, hasta olmadığınız sürece, artık felsefi yolculuğa girmişseniz, nasıl kaçabilirsiniz? “Hadi bana eyvallah ben oynamıyorum!” olmuyor, çünkü içinizdeki ateş buna izin vermiyor, sürekli yanan bir ocak var içinizde. Eros içinize girmiş.

Şairleri kovan Platon’la, eros taşıyan, coşkulu ve çok iyi de bir edebiyatçı olan Platon aynı mı? Galiba Aydınlanma düşüncesinin yoğun etkisiyle olacak erostan korkulmuş, biraz da Hıristiyanlık etkisi olabilir. Çünkü kilise, pagan kültürden bir şekilde çekinmiş. Eski Yunan paideia’sında, eğitim düzeninde, insanlar, öğrenciler tüm varlıklarını felsefeye vererek felsefeyi yaşıyorlardı. Orada felsefe okulları, şimdiki gibi, derslik dediğimiz dört duvar arasında yaşayıp, ders bittikten sonra çok farklı bir hayata geçtiğiniz bir düzen içinde değildi. Oraya gidiyor, yaşıyorsunuz uzun bir süre. Sizin gibi sevdalı insanlarla birlikte yiyip içiyorsunuz, şarkı söylüyorsunuz, jimnastik yapıyorsunuz, oradaki tanrı-tanrıça heykellerine dua ediyorsunuz. Dolayısıyla içinde bulunduğunuz kültürü, hikmeti, hayat tarzını değerleri çok yoğun şekilde içselleştiriyorsunuz, yoğuruyorsunuz, onun üzerine de yeni düşünceler inşa ediyorsunuz, doğuruyorsunuz. Bu belli bir hayat tarzı içinde oluyor, dikkat edin! “Anne şimdi beni rahatsız etmeyin ben felsefe çalışacağım“ deyip, odanıza kapanarak, olmuyor. Felsefe agorayla oluyor, etkileşimle oluyor, birbirimizle konuşmayla, söyleşmeyle ortak yaşamayla var oluyor. Bizim kültürümüzdeki eskilerin deyimiyle rû be rû, yüz yüze ilişkilerle gerçekleşiyor. İnsanların birbirinin gözlerinin içinde bakarak konuştuğu, birbirlerine değdiği, kavga ettiği, muhabbet ettiği ortamlarda ortaya çıkıyor.

Neden arkadaşlar? Orada sofistler vardı, sofistleri anlamadan felsefeyi anlayamazsınız. Sofist o katı şeyleri, kalıpları kırıyor, farklı düşünülebileceğini gösteriyor. İşte erosefenin içindeki ironi ile anlatmaya çalıştığım şey o. Farkı, farklılığı görebilmek. Hatırlarsanız 20.yüzyılın önemli düşünürlerinden Wittgenstein, sanıyorum Not Defterleri’nde, felsefedeki en büyük problemlerinden birisinin Aspekt Blindheit olduğunu söylüyor. Farklı yanları, farklı boyutları farklı açıları, farklı yönleri görememe körlüğünden yakınıyor. İronide bu var işte. İroni size farklı yanları, farklı boyutları görebilmeyi sağlıyor: “Bu böyle de anlatılabilirmiş, bu sorun, başka türlü de görülebilirmiş.” diyorsunuz. Artık düşünceler sizin üzerinize bir moloz gibi yığılmıyor. Nietzsche’nin deyimiyle düşüncelerle dans etmeye başlıyorsunuz, düşüncelerle coşuyorsunuz. Düşüneler size büyük bir şevk, aşk, eros veriyor; o neşe ve sevinç içerisinde kavramsal yolculuğa çıkıyorsunuz.  Elbette, bu yolculuk acılarla, çilelerle, sıkıntılarla doludur. Şen olma gayri ciddi bir şey değildir arkadaşlar. Hani derler ya bizde, mizah çok ciddi bir iştir. İroni de öyledir, eros da öyledir. Sadece sôma’ya indirgenecek, sadece bedenden kaynaklanmıyor eros. Platon açısından, insanı insan kılan o üçlü yapıyı gördüğümüzde belki erosun anlamının ne olabileceği açısından bir bakış açısı elde edebileceğimizi sanıyorum.

İnsan somatik bir varlıktır. Dolayısıyla, “Ben derin düşüncelere daldıkça bedenimden arınıyorum” düşüncesiyle insana bakmak, eksik bir bakıştır. Böyle bir bakış sanırım biraz Hıristiyan’ca bir boyut taşıyor. Daha önce de söylemiştim, kilise bu pagan kültürü bir tehdit olarak görüyor. Tehdit olarak görüyor çünkü o felsefe okulları bir therapeutik okullardı. Orada her şeyinizi konuşuyorsunuz. Orada sadece doksa, malumat ardında ya da sadece epistêmê, bilgi ardında değilsiniz. Orada olmaya çalışıyorsunuz, orada bilginizle olmaya, bilginizi içselleştirmeye çalışıyorsunuz, bilginizi yaşamaya çalışıyorsunuz. Bilgi yaşanıyor orada.. Onun için bedenle ilgili. İçselleştirildiği için thumosla ilgili. Örneğin, Devlet’in 4. kitabındaki insan ruhunun üçlü yapısına baktığımızda, epithumia ile ilgilenen çok aşağı bir tabakamız var, arzular, istekler var (“iştiha” diye bizim eski çevirilerde geçiyor). Orada acıkan, yemek yemek isteyen, susayan, cinsel dürtüleri ile yaşayan bir insan var. Bir o tarafımız var, ona somatik diyelim. Bir de noetik boyutumuz var, düşünsel. Ama thumos aradadır. Bir yandan bizim beden olan yanımız, hayvanlarla bir olduğumuz özelliğimiz öbür yandan bizi göğe doğru götürebilecek, bizi düşüncelere, bilime, sanata götürebilecek noetik düşünsel yanımız var. İşte eros, bir anlamıyla thumosla örtüşüyor. Eros, bu anlamıyla, benim bütünsel bir varlık olmamı, bedenimle, düşüncemle yaşayan bir varlık olmamı sağlayacak güçlerden biridir. Ben içimdeki bu üç gücün “orkestrasyonunu” yapabilirsem dünyaya karşı müthiş nağmeler, senfoniler katabilirim. Bedenim bir saz çalacak, aklım bir başka saz, thumos da bir saz çalacak ya da belki yönetecek, belki hem yönetecek hem çalacak ve bu üçlünün birlikteliğinden çıkan bir orkestra oluşacak. Burada belki “bâki kalan hoş bir seda oluşacak gök kubbede.” Ama öyle olmuyor; aklımız yerine bedenimiz, bedenimiz yerine aklımız çalıyor. Kim bilir thumos belki oralarda çok fazla dengeyi sağlayamayıp bir öfke olarak çıkabilir ortaya, parlayabilir. Kıskançlık olabilir, daha çirkin bir duygu haline gelebilir. Bütün bunların orkestrasyonu işte erosefe dediğim kavramın içerisinde oluyor.

Arkadaşlar, erosefe, ironi ve erosun bu kısıtlı zaman içinde açıklamaya çalıştığım anlamlarını kuşanarak felsefe tarihinde gelişimini sürdürmektedir diye düşünüyorum. Bu bir tarzdır ve bütün saygın filozofların erosefik filozoflar olması gerektiği gibi bir sav çok ayıp bir sav olur. En azından erosefik tutuma uyan bir şey değildir. Bu bir karakter meselesidir ve felsefeyi yaşama işidir. Bir coşkuyla yaşayabilirsiniz. Bazı insanlar daha soğukkanlıdır, heyecanlarını belli etmezler, belki onların erosu daha içten patlamalıdır, daha dengelidir, değil mi? Yani erotik serüvene baktığınız zaman, işte biraz bizim Stoada hafif denge meselesini görürüz. Felsefe tarihini belki o açıdan yeniden okumak lazım. Ama en azından benim hemen söyleyebileceğim, erosefik dört filozof var, Platon, Nietzsche, Hume ve Rousseau; belki beşinci olarak Heidegger’i de sayabiliriz, ben biraz erosefik buluyorum onu. Onda da müthiş bir şey var, bir tutku olduğunu söyleyebiliriz, varlığın sesini dinlemeye olan tavır, Gellassenheit, varlığı fazla müdahale etmeden seyredebilecek, onunla uyum içinde, soğukkanlı, coşkulu bir tavır. Soğukkanlı ama içindeki ateşin hiçbir zaman sönmediği bir bakış biçimi. İşte erosefik tavır, erosefik yaşama, insanı insan kılan bütünlüğü göz önüne alarak, onu bütün kılan öğelerinin bir arada yoğun etkileşim içinde olmasıyla gerçekleşmeye başlar. Elbette son sözü yine akıl söyleyecektir, erosunu, ironisini kuşanmış logos söyleyecektir. Erosefe, felsefeyi sığ, şekilsiz bir edebi dille, bir retorik alanına çekme çabası değildir. Erosefe, felsefe geleneğinin bir devamıdır, bir yoruma göre bu geleneğin başındadır.

Arkadaşlar, bu toplantının sonuna gelmiş bulunuyoruz, onun için benden bir bitiş konuşması yapmamı, toplantılar hakkında, kapanışla ilgili görüşlerimi de söylememi istediler. “Anadolu topraklarının çok zengin bir hikmeti vardır”, savıyla başlayayım. Gerçekten bu hikmet hakkında çok yeterli bilgiye sahip olduğumuzu da sanmıyorum.  Bu hikmet sadece Türklerin ya da İslam’ın bu topraklara hâkim olmasıyla başlayan bir hikmet değil. Öncesi var, önceleri var, Yunanla da başlamadı, daha önceleri de var. Ama hepsinin harmanlandığı inanılmaz bir zenginlikle karşı karşıyayız. Bu zenginlik üzerinde durup da bu zenginliğe gâfil bir hayat sürmek,  bu zenginliği anlamaya çalışmadan, işte oradan buradan edindiğimiz bir takım malumat yığınlarıyla felsefeye yapmaya çalışmamız bu topraklara yakışmadığımızı gösterir. Biz evrensel bir insan etkinliği olan felsefeye bu topraklardaki hikmetten beslenerek bakabiliriz, çünkü o kadar zengin ki. Hikmet deyince bazı arkadaşların ödü kopuyor. “Herhalde bu dini bir şeydir”, deyip ürküyorlar. Ne alakası var efendim!  Hikmet sözünün elbette İslami bir rengi vardır ama hikmet bilebildiğim kadar h-k-m kökünden gelen, Arapça hüküm, hakim, hakîm, hakem, hekim bütün bunları kuşatan müthiş bir sözdür, sofiadır. Dolayısıyla biz neden sofiamızın değerini bilmeden felsefeyle ilgileniyoruz? Felsefeyi, felsefedeki metinleri Almanca okursak kendimizi Alman sanıyoruz, İngiliz metinleriyle yetişmişsek ki şimdi çoğunlukla öyle oluyor, kendimizi Anglosakson bir Amerikalı sanıyoruz. Zaten “efendim dünya bir köy!” Hepimiz aynıyız”. Kim diyor? Amerika diyor, muhtarı o olunca,  dünya bir köy oluyor, bu çeşitlilik, bu farklılık, bu yerellik, bu insan olma zenginliğinin üstü çizilmiş oluyor. Belki de kıyamet böyle kopacak, birörnek hâle geldiğimiz zaman bitecek her şey. Renkliliğimizin, çeşitliliğimizin, farklılığımızın elimizden alındığı zaman kopacak kıyamet.  İroni ve erosla gelecek coşkunun önü kesildiğinde, içimizdeki yeni olanın, hakikatin, farklı olanın, gerçekliğin nasıl bir şey olduğunun heyecanı söndüğü zaman, biz tükenir, yok oluruz.

Dolayısıyla arkadaşlar, bu tip etkinlikler bu erosefik heyecanı sürdürmede çok önemli. Bu etkinliğin bu heyecana katkısı belki metinler yayınlandığı zaman daha açık görünebilir.  Teknolojinin gelişen olanaklarıyla, böyle toplantıların, görüntülü kayıtlarının alınması da çok önemlidir. Bir sempozyumun değişik konuşmalarını görüntü olarak seyretmekle, dinlemekle, kağıt üzerinde okumak arasında da fark var. Şimdi yine Faidros diyalogunda, lafı çok uzatıyorum ama aklıma geldi, o son kısmında yazma meselesi var, değil mi? Hitabet üzerinde durulur, retor, ve retoriğin ne olduğu konusunda. Şimdi orda Sokrat’ı rahatsız eden bir şey var, yazı ile yalan söylenebildiğini düşünüyor. Çünkü bu Yunanlı işte, dokunan, yüz yüze konuşan, itişip kakışan insan. Yazınca görmüyorsun ki yazan kişi nerede. Yazıya dokunmakla insana dokunmak arasında fark var. Felsefe yazıdan çıkmış değil. Felsefenin arkasındaki o canı ve teni duymak gerek. Onun için de bizim kültürümüzün, hikmetimizin, bilgeliğimizin buna çok uygun olduğunu düşünüyorum. Ve bu toplantının da çok anlamlı olduğu bana açık görünüyor. Aydın’ın Eski Yunan kültürü tüten bir coğrafyada olması o düşünce iklimini duymamıza olanak sağlayabiliyor. Bu toplantıdaki konuşmaların çoğunu, dinleyebildiğim kadarıyla, bizim bu topraklarımızdaki arayışımıza çok yakın; o arayışımız için ümit verecek nitelikte buldum.  Gerçekten genç arkadaşlarımızı büyük bir coşku içinde gördüm. Ve geleceğin Türkiye’sinde erosun, ironinin, felsefenin, hikmetin büyük bir coşkuyla yaşayacağını düşünüyor, umuyor, bu toplantıyı düzenleyen arkadaşlara, siz sabırla bu toplantıları baştan beri izleyen felsefe yolcularına teşekkür ediyorum, sağ olun. Bundan sonra bu toplantılar devam eder diye umuyorum.

------------------------------------------------

Kaynak:

http://www.phil.metu.edu.tr/ahmet-inam/erosefe.htm

[i] Bu yazı, 14-16 Nisan tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Felsefe Bölümünce düzenlenen Antik Yunanda Felsefe ve Çağımıza Etkileri Sempozyumunda yapılan konuşmanın kaydından bazı düzeltmelerle yazıya geçirilmiş halidir.

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

43467568