27 Temmuz 2021

Bilgeliğin Toplumdaki Rolü[i]

 

Prof.Dr. Sadık TÜRKER[ii]

Ne hayvanların ne de insanların dünyayla olan iletişimi dolaysızdır. Hayvanlar içgüdüleriyle tanımlanmış bir doğanın içinde yaşarken insan, aklıyla kavramlaştırdığı bir kültür dünyası içinde yaşar. Hatta insanın dünyayla olan etkileşimine aracılık yapan ilkel veya hayvanlardan milyonlarca yıl içerisinde tevarüs edilmiş tasavvurlar bulunduğu düşünebilir.[1] Böylece hayvan ile doğa arasında içgüdü aracılığı bulunuyorken, insan ile doğa arasında akıl ve onun yarattığı kültür ve gelenek aracılığı bulunur.

Bütün canlıların çevresiyle olan ilişkisi, kültürümüzde nefs veya can denilen kategorik bir ‘yaşama güdüsü’ tarafından belirlenir. İçgüdü, canlı için yaşamsal çevreyi oluşturan belirli algısal ve duygusal uyarılara bireysel cevap olarak ortaya çıkan, özbilinçsiz ve bireysel olmakla birlikte, gerek canlı bireyin gerekse türün yaşamsal hedefleri için çoğu kez mükemmel sonuçlar üreten tümel davranış kalıplarıdır.[2] İçgüdüyü basitçe tarif edersek o, ne yaptığını, nasıl yaptığını, ne amaçla yaptığını ve davranış zincirindeki sıralamanın önemini bilmeksizin hayvanın amacına başarılı bir şekilde ulaşmasını sağlayan bir uyarı-cevap programıdır.[3] İçgüdüsel davranışlar, davranış kalıpları olmaları bakımından tekil değil tümeldir; çünkü belirli tür uyarılar için bir canlının hangi içgüdüsel davranışta bulunacağı kalıpsal olarak önceden belirlidir. Dolayısıyla içgüdüsel kalıplara göre ortaya çıkan hayvan davranışlarında sürpriz yaratıcılıklar yoktur. İçgüdüsel davranışlar bilinçsiz olmakla birlikte, canlı birey veya tür için doğurduğu mükemmel sonuçlara yol açacak şekilde bilinçli bileşenlere sahip olup, bu bileşenlere sahip olmayan refleksler gibi değildirler.[4]

İnsan, aklıyla kavramlaştırdığı bir dünya içinde yaşar. İnsan, düşünce ve davranışlarını kendinde dünyaya göre değil, kavramlaştırdığı dünyaya göre ortaya koyar. Dünyayla aklının ürettiği bilgiler aracılığıyla etkileşim kurabilen insan, kavrayamadığı hiçbir şeyi idrak edemez, onunla ilgili sorunlara çözüm getiremez; hatta kavrayamadığı sürece duygulanamaz bile. Bir hayvan, doğal ortamında hangi doğru yiyeceği hangi miktarda alacağı konusunda neredeyse yanılmazken insan hem hangi yiyeceği yemesi gerektiği hem de hangi miktarda alması gerektiği konusunda bilgilenmek zorundadır. İnsan söz konusu olduğunda yaşamın sürdürülmesi, aklın bilme sürecinden bağımsız değildir. Başka bir deyişle bilgi, her ne kadar üretimi özel koşullar gerektirse de, bir boş zaman veya konfor etkinliği değildir; asli olarak o, yaşamsal bir etkinliktir.

Yaşamı sürdürebilmek için çevreye uyum (çevresel koşulları algılama ve uygun tepki verme) süreci olarak tanımlayabileceğimiz aklın dinamik ve çevresel değişimlerle senkronize kullanımı, her insanın sahip olduğu bir özellik değildir. Çevredeki değişimleri kavramlaştırma, herkesin üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Bunun için her toplum, bilgelik adını verebileceğimiz bir kurumu doğal olarak geliştirir; hatta gereği halinde eskisini ortadan kaldırıp yenisini inşa eder. Bilgeliğin kültürlerde oluşumu, siyasi bir motivasyonla değil, doğal bir motivasyonla meydana gelir. Yani her kültür, kendisine özgü bir bilgeliği doğal bir refleksle meydana getirir. İster ilkel isterse gelişmiş diye nitelensin yeryüzündeki bütün kültürlerde bir tür tedavi kurumu bulunur; çünkü dünyadaki her insan bireyi hastalanır. Kurumsallaşmış bir tedavi kavramı evrenseldir, çünkü hastalık evrenseldir. Sorun evrenselse çözüm arayışı da evrensel bir nitelik kazanır. Benzer şekilde bütün kültürlerde dünyayı ve evreni anlama sorununa çözüm üreten bir kurum vardır. Dünyayı anlama, gelmiş geçmiş bütün toplumların karşı karşıya bulunduğu bir sorun olduğunu için her toplum bilgelik adını verebileceğimiz kendisine özgü bir kurumu doğal olarak geliştirir. Akademia, Medrese veya Üniversite gibi adlar altında, kimi zaman devletler tarafından desteklenen kurumlar bu görevi üstlenirler. Bu kurumların ürettiği düşünür tipi kimi toplumlarda filozof, kimlerinde hakim, kimilerinde aydın diye isimlendirilmiştir. Kurum ve düşünür tiplerinin farklı olmasının sebebi, sadece lisanların ve kültürlerin farklı olması değil, bilgiyi doğuran ihtiyaç, sorun ve paradigmaların farklı olmasıdır. Bu farklılık toplumdan topluma değiştiği gibi, aynı toplumun değişik zamanlarında da söz konusudur. Sözgelişi çağımızda felsefenin veya filozofun ne olduğunu anlama konusunda teriminin etimolojisi (yani philo-sophia: bilgelik sevgisi), pek az yol gösterici, hatta yanıltıcıdır. Dolayısıyla aynı Batı kültürünün kendi tarihi içinde, halen kullanılmakla birlikte filozof denilen düşünür tipi, geçmiştekiyle aynı anlama gelmez.[5] Düşünürler, toplumların dünyayı anlamaları konusunda onlar adına hareket ederler. Çünkü düşünür, toplum denilen gövdenin sinirleri gibidir; sinirler çevreden doğru haberler vermezse, insan bedeni kendini koruyamaz. Düşünür, toplumsal uzlaşım tarafından bu gücü kullanma ve uzlaşım doğrultusunda yöneltme yetkisi verilmiş bir kişidir. Böylece düşünür, kendi kültürünün temellerini iyi anlamış bulunan, ancak dünyaya bu çerçeveyle sınırlı olarak bakmayan kişidir.

Bilgi ne kadar yaşamla ilgili olup çevreye uyum süreci olarak tanımlansa da, insan için yaşam ve çevre, hayvandakinden oldukça farklıdır. Doğal amacı bakımından içgüdü ile akıl birbirine ne kadar benzese de, insan söz konusu olduğunda canlı benin dışını ifade eden ‘çevre’ kavramı hayvanlardaki gibi verilmiş olarak kalmadığı gibi, yaşam da ‘hayat’ biçiminde karmaşıklaşır. Hayvanda ‘daha iyi yaşam’ veya ‘ahlaklı yaşam’ gibi bir ideal yoktur; sadece önceden programlanmış yaşama güdüsü vardır. Öte yandan içgüdüsel katılımın yeni nesillere aktarılmasında bir enformasyon erozyonu veya zenginleşmesi söz konusu değilken insanlarda bilgi geliştirilebileceği gibi, zihnin yorumlayıcı veya algılamanın yanıltıcı veyahut kültürün şekillendirici etkilerine maruz kalarak değişebilir. Nihayet hayvanda kendine veya çevresine şekil verme gibi bir ideal de yoktur. Biyolojik fonksiyonu bakımından çevreye uyum süreci olarak tanımlayabileceğimiz aklın dinamik ve çevresel değişimlerle senkronize kullanımı, insanın bireysel olarak yapabileceği bir şey olmayıp, toplumsal ve kültürel dinamiklerle yakından ilişkilidir.

Bilgelik görevini üstlenmeyen bireylerin ‘aklını kullanması’ndan söz ederken, onun varolmayan yeni kavramlar ve yargılar üretmesinden ziyade, karşılaştığı bireysel bir sorunun çözümünde gelenekten kazandığı hangi düşünce/tercih/davranış kalıbını kullanmasının doğru olduğuna karar vermesi kastedilir. Onlar genellikle bilgi değeri olmayan, bununla birlikte gözlemden kaynaklanıp bilginin inşasında önemli bir yeri olan ‘S vardır’ biçiminde haber verici (informative) malumatları üretirler.[6] Bazen mevcut bilgilerin geçersiz olduğu yargısı, bazen varolmayan tasavvurların inşası, bazen de yeni kavram bağıntıları kurmak biçiminde ortaya çıkan bilgi üretimi, geleneğin matrislerini kusursuz şekilde izleyen birinin yapabileceği bir şey değildir.

Bilgi üretiminin anahtarı, insanın ihtiyaç ve sorunlarıdır. Onlar ilgi ve dikkatin belirli bir nesne veya süreç üzerine yoğunlaşarak, sorunun kaynağını oluşturan kavramın veya kavram bağıntısının oluşmasını sağlayacak yeterlilikte tecrübenin elde edilmesini sağlarlar. Schopenhauer’ın belirttiği gibi akıl, çoğunlukla sorunlar veya ihtiyaçlarla harekete geçen bir yetidir.[7] Dolayısıyla Aristoteles gibi, insanın doğası gereği bilmek istediğini düşünen filozoflar bu konuda yanılmış görünüyorlar;[8] zira insan bilmek istediği için veya bilmek için değil, aslında bilmeye mecbur olduğu için bilir. Örneğin Yeniçağ başında yeni kıtaların keşfedilmesini çoğu yazar Avrupalı insanın merakına bağlar. ‘İnsan yediğidir’ (Der mensch ist was err isst) Alman atasözünü hatırlatan Pollard’a göre, Amerika’nın 1492 dolayında keşfinin gerçek sebebi, Doğu Akdeniz’deki ticaret yollarını Avrupa’ya tamamen kapatan Türklerdir. Bunun sonucu olarak Avrupa’lı toplumlar, bilinçli yahut bilinçsiz olarak Asya’ya, özellikle Hindistan’a açılan yeni yolları arama çabası içerisine girmişlerdir. Yeni bir kıtayla tanışılması, oraların işgal edilmesi, servetin Avrupa’ya akmaya başlaması, büyük bir sermaye ve deniz gücünün oluşması, en baştan hesaplanan amaçlar değil tamemen tesadüfi sonuçlardır.[9]

… insan ile çevresi arasında karşılıklı bir etkileşim vardır; [sürecin] sonraki aşamalarında insan etkinliği daha belirleyici bir etken haline gelir. Bununla birlikte bu etkinliğin ne kadar fazla bilinçsiz olduğunu, yani ürettiği sonuçlara kasıtlı olarak yönelmediğini görmek hayret vericidir. (…) Bizim liberal siyasi sistemimizi inşa etmiş olanların, sömürge imparatorluğumuzu kuran ve geliştiren vasıtaları bize sağladıkları hakkında [başlangıçta] en ufak bir fikirleri yoktu. (…) Bu etkinliklerin iktisadi sonuçlarını öngörmek yahut bilinçli olarak hesaplamak, insanoğlunun takatinin ötesindedir. Böylece [gelişmenin] bütünü, büyük ölçüde bu amaçlara bilinçli olarak yönelmemiş insan etkinliğiyle ortaya çıkmıştır.[10]

Sorun ve ihtiyaçlar, bilgi üretiminin bütün nedenlerini olmasa bile resmin büyük bölümünü açıklayabilecek güçtedir. Bu yüzden entelektüel ilgi yoluyla değil, yaşanılan sorun ve ihtiyaçlar tarafından motive edilerek kazanılan kavramlar, beraberinde, entelektüel ilgi yoluyla kazanılan kavramların yüklü olmadığı sistemsel normlar içerirler. Devinduyumsal (Kinestetik) biçimde tamamen öznel olarak meydana gelen sistemsel normlar, söz konusu kavramların ne anlama geldikleriyle değil, gelenek veya kurum içerisinde hangi sistemsel fonksiyona ve öneme sahip olmaları gerektiğiyle ilgili düzenleyici manalara sahiptir. Bu yüzdendir ki bir kültürde doğmuş bilginin başka birine tercüme yoluyla kazandırılmasında filolojik ve tecrübi koşullar yapay şekilde sağlansa bile, söz konusu normların aynı şekilde yaratılması imkansızdır. Yani kavramın anlamı başarıyla kazandırılsa bile o kavramla ilgili sistemsel normlar kazandırılamaz. Aynı sebepten dolayı A kültüründe kurumsal gelenek yaratan bir kavram veya bilgi, B kültüründe yaratmaz. Çeviri, cümlenin veya eserin başka bir lisanda uygun biçimde karşılanmasını sağlasa bile, onda ifade edilmemiş olan ve sadece o kültürün mensuplarının anlayabileceği düzenleyici manaları karşılayamaz. Doğrudan doğruya sorunlar ve ihtiyaçlardan kaynaklanan bu manalar, sadece belirli bir kültüre özgü olan paradigmayla yakından ilişkilidir.

Dünya hakkında, miras alınmış belirli bir paradigma üzerinde, sorunlara çözüm ve ihtiyaçlara cevap olarak ortaya çıkan bilgiler, sıradan insanların kolayca edinebileceği gelenek kalıpları haline gelir; yani geleneği oluşturur. Paradigma terimiyle burada kastettiğim, –ister duyusal ister zihinsel kökenli olsun— kavramları oluşturmak üzere tecrübeleri düzenleyerek çeşitli kavramlar arasında olumlu veya olumsuz biçimde yorumlanmış sebep-sonuç, öncelik-sonralık, eşitlik-eşitsizlik, aynılık-başkalık gibi bağıntılarla –başka kültürlerden farklı– bir veya kavram uzayı oluşturan ve çeşitli teorilerin gelişimini sağlayan temel akli yöneliş veya ivmedir.[11] İzlenemeyecek kadar uzun bir kültür geçmişinden kaynaklanan paradigmanın taşıyıcısı, bilimden ziyade geleneğin folklor, din, mimari ve şiir gibi olması gerekeni somutlaştırma kabiliyeti bulunan sahalarıdır. Paradigmanın kurduğu kavram bağlarının sistemsel normları ne kadar yüksekse, paradigmanın bilimsel teoriye veya teknolojiye dönüşme imkanı o kadar fazladır. Bununla birlikte sistemsel normların engelleyici etkileri ile sorunlar da, belirli bir bilgi kümesinin teknolojiye dönüşmesinde olumlu veya olumsuz rol oynayabilir. Üç asırlık batılılaşma maceramızı hepimiz biliyoruz; bu macerada çeviriler yapmak, modern okullar kurmak, sanayi tesisleri açmak gibi bir çok teşebbüse rağmen yeterince yol alamadığımızı da. Doğru eserlerin doğru zamanda uygun biçimde Türkçeye kazandırılmaması gibi etkenler bir yana, Levis’in belirttiği gibi, geleneksel İslam kültürünün doğanın dengesini bozabilecek her teşebbüse olumsuz bakan normlara sahip olması, oldukça önemli bir etkendir.[12] Böyle bir ifade, muhtemelen klasik İslam literatüründeki hiçbir eserde açıkça ifade edilmiş değildir; ancak bu kültürün mensubu hemen herkesin çeşitli derecelerde inandığı bir paradigmadır.

Dünyayı, genel olarak verilmiş-duyusal olanı, insanın geçersiz isteklerine (klasik bir terimle insanın ‘hevâ’sına) göre yeniden tasarlamak, aslında bütün geleneksel ontoloji anlayışlarına aykırıyken, kaderi çizilmiş mümkün dünyaların değil muhtemel dünyaların peşinde olan modern ontolojinin tam da özünü ifade eder. Öyle olmayan insanları modernleştirme amacındaki ideolojilerin neredeyse ütopik denilebilecek tarafı, geleneksel ontolojik inanç ve değerlerin, akılla olan sıkı bağlarını gevşetmeksizin böyle bir ontolojik tutumu hukuk veya eğitim reformlarıyla yaratmanın imkansız olması;[13] söz konusu inanç ve değerleri gevşetmeninse, ideolojik eğitimle veya hukuksal reformla değil, ancak radikal hayati zorunlulukların toplumsal olarak algılanmasıyla mümkün olmasıdır. Kinestetik bir algılama konusu olan bu zorunluluklar, yalnızca bir kültürün kendi yapısı ve tarihsel müktesebatının evrimi içerisinde oluşabilir; tercüme edilemezler, humanism örneğindeki gibi çoğu durumda yabancısı tarafından kavranılamazlar; böylece ihraç edilemeyeceği gibi ithal de edilemezler. Batı toplumu, bir ve aynı insanda biri ahlaki (moral) öbürü ahlakdışı (amoral), bir bakıma birbiriyle çelişik, psikiyatrik bir terimle şizofrenik bir kimlik yaratmıştır.[14] Gerek Reform’un, gerekse laiklik kavramının dayandığı sosyo-psikolojik kimlik budur. Ateist bireyler Batı toplumunda yalnızca dar kültür vahalarında yaşama imkanı bulup sayıca son derece azken, şizofrenik insan modelinin mensubu bireyler, modernlik tarihi boyunca toplumun çoğunluğunu oluşturmuştur.

Son dönem Osmanlı’da ve Cumhuriyet Türkiye’sinde devlet teşkilatında ve medyada etkili ve/veya yetkili bir gurup insanın, ülkemiz insanını moderleştirmenin tek yolunun ancak, ―avami anlamıyla― toplumu dinsizleştirmekten geçtiğine inandıklarına ilişkin güçlü bir kanaat vardır. Bu şekilde inanan kimselerin olgusal olarak örnek aldığı Batı toplumunun tamamının veya büyük bölümünün veyahut hiç değilse Batılı düşünürlerin çoğunun dinsiz olduğu kanaati, şüphesiz yanlıştır. Dinsizlikle suçlanmış olsalar da Descartes, Pascal veya Darwin gibi düşünürler, hiçbir şekilde dinsiz değildirler. Sadece kendi öznellikleri içinde Hıristiyan olan ve olmayan, bir bakıma şizofrenik iki alan yaratmışlardır. Toplumumuzda, modernliğin yarattığı ―pejoratif anlamda olmayan― şizofrenik insan modeline ilişkin en ufak bir fikrin bulunmaması, gerek sıradan halk insanının, gerekse aynı kumaştan imal edilmiş devlet adamının kafasında aynı insanda aynı zamanda bir araya gelmesi mümkün olmayan ‘dindar’ ve ‘dinsiz’ iki insan tipi tasavvurunun oluşmasına yol açmıştır. Aynı sebepten dolayı anayasamızın 2. maddesinde geçen ‘laik’ teriminin de sosyo-psikolojik, dolayısıyla olgusal bir karşılığı yoktur. Nasıl ki kültürümüzde humanism terimi ‘her toplumun farklı insan anlayışı’ veya ‘insan sevgisi’ olarak Batı’daki orijiniyle ilgisiz, saçma bir şekilde anlaşılmışsa, Türk toplumunda bir ve aynı insanda biri ahlaki öbürü ahlakdışı iki öznel alan olgusuna işaret etmeyen laiklik de, nihai olarak dinsizlik biçiminde anlaşılmak durumunda kalmıştır. Entelektüel düzlemde yine aynı sebepten dolayı Batılı bir Hıristiyan düşünür, sözgelişi inanmadığı halde evrim görüşünün tutarlı veya olumlu yönlerinden söz ettiğinde toplumunda dinsiz olarak kabul edilmezken, ülkemizde evrime olumlu bakan birisi dinsiz, olumsuz bakan birisi de dindar olarak görülür. Ahlakdışı gibi terimleri kültürümüzde doğru anlatabilmek, en az mantığın temellerinden birisi olan çelişki kavramını anlatmak kadar zordur. Zira sıradan birine ‘Ali çalışkan değildir’ dediğinizde o kimse ‘Ali’nin tembel olduğu’nu anlayacaktır. Halbuki çalışkan-değil terimiyle mantıkta kastedilen özellikle tembellik değil, çalışkanlık dışındaki bütün ahlaki özelliklerdir. Aynı sebepten dolayı modern insan modeli, kültürümüzde genel olarak ahlaksız insan şeklinde anlaşılmış ve reddedilmiştir.

Aklın bilgi üretimi için kaçınılmaz şartlardan birisi, içgüdüye çok benzeyen geleneklerin akılda meydana getirdiği şartlanmalardan arınmayı sağlayacak yalın bir bakışa sahip olmaktır. Gelenek kalıpları, halk insanı tarafından çoğunlukla sorgulanmadan kullanılır ve işe yaradıkları için onların önemini vurgulayan normlar geliştirilir. Halk insanının düşünmesi veya sorun çözmesi, gelenekten kazandığı hangi düşünce/tercih/davranış kalıbını kullanmasının doğru olduğuna karar vermesiyle sınırlıdır. Gelenek kalıplarına ilişkin normlar, yaşamsal sorunların çözümlenmesiyle ilgili olduklarından, insan yaşamının odak noktasında konuşlanmış transendent varlık inancına bağlanmıştır. Gelenekler doğduklarında güncel ve etkili olsalar da, zaman içerisinde güncelliklerini yitirirler ve onlarla ilgili normlar, çoğu kez yeni bilgilerin onlarla yer değiştirmesinde direnç kaynağı haline gelir. Dolayısıyla gelenekler, gerçekleşme veya tezahür etme biçimi değişen evreni ve insanı doğru yorumlamada, sorunları isabetle teşhis edip onlara çözüm üretmede başarısız hale gelir. Geleneğin çözümlediği sorun ortadan kalktığı veya gelenek ilgili olduğu sorunu çözemediği halde uygulanmaya devam eder. Böylece gelenekler muhafazakarlaşırlar; hatta sorun çözmede veya ihtiyaç gidermede ne kadar az işe yarıyorsa gelenek etrafındaki savunma kalkanı o kadar güçlenir ve sertleşir. Bütün bunlar, geleneğin ve onun ortaya çıkmasına neden olan sorunların ilgili olduğu dünyanın yeniden kavramlaştırılmasını, hatta düşünür/bilgin modelinin gözden geçirilmesini veya yeniden yaratılmasını gerektirir.

Bir şey veya olay hakkında hiçbirşey bilmeyen birisinin anlayış isabeti, onunla ilgili, özellikle köklü gelenekler içinde sanatkarane malumat kazanmış birinden daima fazladır. İnsan ne kadar malumat sahibiyse, bu malumatın yol açtığı akli şartlanmadan dolayı şeylerin gerçekliğine nüfuz etmesi o kadar zordur.[15] Türkçe felsefi yazında genellikle sezgi veya görü diye karşılanan intuition teriminin burada en uygun karşılığı, aslında yalın idraktir. Yalın idrakin, genel olarak soysuzluk, çıplaklık, apaçıklık, ansızınlık, dolaysızlık ve köksüzlük gibi dünyagörüşsel çağrışımları da bulunan yalınlığın, modern bilgi anlayışındaki önemi bundan kaynaklanır. Modern bilgi anlayışının tümdengelişli değil tümevarışlı özelliğinin nedeni de aynıdır.

Kavramlar, [çalışmamızın] başka yerlerinde de göstereceğimiz gibi, genellikle birlikte çiftler halindedirler ve iki karşıtı tasavvur ettirirler. İki karşıt bakış açısından gözlemlenemeyen, nihayet iki hasım kavram altında toplanamayan somut bir gerçeklik bulmak zordur. Böylece bir sav ve karşısavı mantıksal olarak uzlaştırmak için boşuna çalışırız; zira [şeyin] dış açılarından alınan kavramlar ve gözlemlerle bir şeyi yapmak imkansızdır. Fakat nesneden yalın idrakle (intuition), pek çok durumda iki karşıt kavrama kolayca geçeriz ve aynı zamanda iki kavramın nasıl karşıt olduğunu ve nasıl uzlaştırılabileceğini anlarız.

Bu amaca ulaşmak için aklın alışılagelen çalışma [tarzını] tersine çevirmemiz gerektiği bir gerçektir. Düşünme, şeylerden kavramlara değil, genellikle kavramlardan şeylere geçmekten ibarettir. Bir gerçekliği bilmek, ‘bilmek’ kelimesinin alışılagelen anlamıyla, hazır [kalıp] halinde tutulan kavramları almak, parçalara ayırmak ve gerçekliğin elverişli bir eşdeğeri elde edilinceye kadar birleştirmek demektir. Fakat aklın normal çalışma [biçimi]nin, kişisel elverişlilikten uzak olduğu hatırlanmalıdır. (...) Bir kavramı bir nesneye uyarlamaya çalışmak, basitçe nesneyle ne yapmak istediğimizi ve onun bizim için ne yapabileceğini sormaktır. Bir nesneyi belirli bir kavramla işaretlemek, nesnenin bize önereceği eylem veya davranış türünü kesin şekilde belirlemektir.[16]

Mevcut yazında berrak şekilde ayırt edilmemişse ve amatör okurlar tarafından farkedilemesi  son derece zor olsa da, inançları kanıtlar tarafından belirlenen düşünür tipi ile inançlarına göre tanıklık gösteren veya kanıt uyduran hatip tipi yazarlar ve onların ifadeleri birbirinden tamamen farklıdırlar. Genel olarak, (i) öznel duruşu ‘inancıma göre düşünmek zorundayım’ yerine ‘tanıklıklara ve kanıtlara göre inanmak zorundayım’ kategorik emriyle belirlenen ve (ii) bulduğu deliller doğrultusunda inançlarını, hoşlanmadığı halde değiştirebilen kimse düşünürdür; bu iki özelliğe sahip olmayan, bununla birlikte çeşitli okumalar yapıp malumat sahibi olan ve dili hitabet sanatının gerektirdiği biçimde etkileyici kullanabilen kimse hatiptir. Hem düşünürün hem de hatibin yazısı yayımlanabilir: ikisine de kitap denir, iki kitabı kaleme alana da yazar denir. Ancak bunlardan birisi gerçeğin açıklanmasıyla ilgilenirken, diğeri kendi inançlarının, insanları etki altında bırakarak yayılmasıyla ilgilenir. Birisi dogmasızdır, en azından dogmadan kurtulmaya çalışır; diğeri dogmalara sahip ve dogmalarına sadık bir skolastiktir. Bu yüzden iki çeşit yazardan birincisi bilgi sahibi olan bilge veya düşünür-yazar, ikincisi malumat sahibi olan hatip-yazar, Eskiçağ felsefesi terimiyle safsatacıdır. Aynı sebepten dolayı birincisinin yazısı eserdir, ikincisininki sadece yazıdır. Birincisinin eseri bilimsel olarak ve evrenin herhangi bir yerindeki herhangi bir akıllı varlık için değerliyken, ikincisinin yazısı ideolojik olarak ve sadece o ideolojinin geçerli olduğu topluluk ve zaman için değerlidir. Düşünür ‘olan’ın peşindedir, hatip kendi dar dünyasındaki ‘olması gereken’in. Bu, düşünürün ‘olması gereken’ hakkında konuşamayacağı anlamına gelmez; sadece ‘olan’la ilgili düşünceleri ile ‘olması gereken’le ilgili düşüncelerini birbirine karıştırmaz. Bilgelik ahlakının en önemli yasası, ‘tanıklıklara ve kanıtlara göre inanmak zorundayım’ kategorik emridir. Bilgelik ahlakının kategorik emrine itaat etmeyen, yani aklı bilgilenmede biricik ve nedensiz biçimde otorite olarak görmeyen birisinin, Aristoteles’in onaylayacağı üzere insan olup olmadığı tartışma konusu yapılmasa bile, bilge olamayacağı, toplumun sorunlarını göremeyeceği ve dünyayı okuyamayacağı kesindir.

Her insan, doğası gereği bilmek zorundadır. Özellikle karmaşık bir örgütlenme biçimi olan kültürün bilgilenme ihtiyacı bireyinkinden daha süreklidir. Bundan dolayı her kültür, beslenme, üreme, korunma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere nasıl kurumlar geliştiriyorsa kendisini devamlı olarak bilgilendirecek insanları yetiştiren bir kurum meydana getirir. Özgün göreviyle bilgelik tıpkı hekimlik, demircilik ve askerlik gibi bir kültürün ihtiyaç ve sorunlarıyla doğrudan orantılı şekilde, yapay değil doğal olarak onda gelişen bir kurumdur. Şaman, kahin, filozof, alim, hakim, bilim adamı, aydın belirli kültürlere, hatta belirli zamanlara özgü olan bilgelik tipleridir. Birbirine benzer veya ortak tarafları olmakla birlikte her kültürün bilgi ihtiyacı ve bilge tipi aynı değildir. Bu farklılıkta, ihtiyaçların, sorunların ve dünya görüşlerinin farklı dinamiklere sahip olmasının önemli bir yeri vardır. Gerekli özelliklere sahip bilge tipi yaratmayan veyahut içinde bulunduğu koşulları kavrama güçlüğü çeken bir düşünür sınıfına sahip toplum, merkezi sinir sistemi hasar görmüş bir canlı gibidir. Buradaki temel sorun, varolan sorunu idrak edecek sinirlerin hasarlı olması veya sinirlerin hiç olmamasıdır. Çünkü eğer sorun varsa ve hissedilebiliyorsa, çözüm mutlaka yaratılır; çünkü çözüm olarak meydana gelen bilgi kararlı bir sorunun varlığına, sorunun idrak edilmesine ve bu sorunla sürekli olarak ilgilenebilecek ayık bir bilince bağlıdır. Sorun olduğu halde çözüm üretilemiyorsa, sorun idrak edilemiyor demektir. Toplum bünyesi söz konusu olduğunda, sorunu idrak edemeyen ve çözüm üretmeyen, bilgelik kurumunun mensuplarıdır.

KAYNAKÇA

Bergson, Henri 1912. An Introduction to Metaphysics, çev. T.E. Hulme, 3. Bsk, New York – Londra: G.P. Putnam’s Sons.

Cunningham, W. 1900. An Essay on Western Civilization in its Economic Aspects: Medieval and Modern Times, 2 c, Cambridge: The University Press.

Durant, Will 1962. The Story of Philosophy: The Lives and Opinions of the Greater Philosophers, New York: Time Inc.

Kuhn, Thomas 1996. The Structure of Scientific Revolutions, 3. Bsk, Chicago – Londra: The University of Chicago Press.

Levis, Bernard H. 1997. Müslümanların Avrupa’yı Keşfi, çev. Nimet Yıldırım, Erzurum: Birey Yay.

Minkenberg, Michael 2003. “The Policy Impact of Church-State Relations: Family Policy and Abortion in Britain, France and Germany”, Church and State in Contemporary Europe: The Chimera of Neutrality, ed. Madeley, John T.S. - Enyedi, Zsold, Londra: Frank Cass, s. 189-211.

Morgan, Lloyd 1912. Instinct and Experience, New York: The Macmillan Co.

Pollard, A.F. 1907. Factors in Modern History, New York: G.P. Putnam’s Sons.

Reichenbach, Hans 1961. Experience and Prediction: An Analysis of the Foundations and the Structure of Knowledge, 6. Bsk, Chicago – Londra: Phoenix Books –University of Chicago Press.

Stephen, Karin 1922. The Misuse of Mind: A Study of Bergson’s Attack on Intellectualism, Londra: Kegan Paul, Trench, Trubner & Co.

Titchener, Edward Bradford 1907. An Outline of Psychology,  Londra-New York: Macmillan & Co. – The Macmillan Co. 

Türker, Sadık 2012. Batı Düşüncesinde Üçleme /Trichotomy Sorunu: Geleneksel Batılı Akılcılığın Temelleri Üzerine Sistematik bir İnceleme, İstanbul: Külliyat Yayınları.

Türker, Sadık 2013. “Malumat-Bilgi Ayrımı ve Bilginin Teşhisi Üzerine”, Muhafazakar Düşünce, 36: 3-15.

Türker, Sadık 2015. “İslam Ahlakı ve Kültür Siyaseti Bakımından Güncel İnsan Sorununa Bakış”, Ortak Yaşama Kültürü ve Felsefesi, ed. Celal Türer, Ankara: Türk Felsefe Derneği, s. 223-245.

Windelband, Wilhelm 1958. A History of Philosophy, 2 c, 1. Bsk, New York: Harper & Row Publishers.

Wundt, Wilhelm 1902. Outlines of Psychology, çev. C.H. Judd, 2. Bsk, Leipzig-Londra-New York: Wilhelm Engelmann – Williams Norgate – Gustav E. Stechert. 

Dipnotlar

[1]    Reichenbach (1961, s. 222-223).

[2]    Wundt (1902, s. 310-311).

[3]    Morgan (1912, s. 204-205).

[4]    Titchener (1907, s. 261-262).

[5]    Türker (2012, s. 269).

[6]    Türker (2013, s. 14).

[7]    Durant (1962, s. 293).

[8]    Windelband (1958, s. 23).

[9]    Pollard (1907, s. 35-36).

[10] Cunningham (1900, II, s. 270-271).

[11] Thomas Kuhn’un paradigma terimiyle kastettiği, örnek veya model olarak kabul görmüş bilimsel teorilerdir. Bkz. Kuhn (1996, s. 23-24). Benim kastettiğimse, örnek veya model anlamı bulunmakla birlikte, teori olmamasına rağmen teorilerin doğmasını sağlayan, geniş bağlantılara sahip kavramlar arasında kurulan ilişkileri belirleyen akli yönelişler veya ivmelerdir. Bir bakıma bu yönelişler, boşlukta varsayılan ve uzayı belirleyen vektörler olarak da görülebilir.

[12] Levis (1997, s. 276).

[13] Anayasal reformlarla düzenlenmek istenen din-devlet ilişkisinin, daha derin politik gerçekliklerle ilişkili olduğuna dair. Bkz. Minkenberg (2003, s. 191-206).

[14] Türker (2015, s. 229).

[15] Stephen (1922, s. 15).

[16] Bergson (1912, s. 39-40-41).

 

------------------------------------------

[i] Bilgeliğin Toplumdaki Rolü - The Role of Wisdom in Society, Urla Felsefe Günleri, yay. Ş. Ural - M. Tolon, 45-58, İzmir: Etki (2017)

[ii] Kırklareli Üniversitesi Felsefe Bölümü

Bu kategorideki Makalelerden