29 Temmuz 2021

Dijital/Biyo-teknoloji Çağında Müslümanların Gelecek Tasavvuru Var mı?[i]

Nazife ŞİŞMAN

Gün geçmiyor ki, geleceğin ütopik ya da distopik manzarasına dair haberler gündemimizi işgal etmesin: sağlık alanında yenilikler, mucizevi tedavi yöntemleri, gençlik iksirleri, yapay organlar, robot hizmetçiler, yapay zeka... Şu bir gerçek ki, tarım toplumu, sanayi toplumu, enformasyon toplumu derken, yeni bin yılla birlikte yeni bir çağa da adım atmış olduk. Her şeyin birbirine bağlandığı ve akıllı makinelerin yönetiminde, bilgisayarların üç boyutlu üretim yaptığı bir çağda yaşıyoruz. Endüstri 4.0’a geçiş yaptık. Bunlar hep duyduğumuz tanımlamalar: Dijital çağ, biyoteknoloji çağı, ağ kültürü. Ben dijital-biyoteknoloji çağı diyeceğim... Neden böyle tanımlıyorum?

Esasında zamanı dönemlere ayırmak, değişimi, dönüşümü kavramamızı kolaylaştırır ve dönemleştirmeyi bir yerden bakarak, bir yerde durarak yaparız. İçinde yaşadığımız dönem nasıl bir dönem ki onu dijital/biyo-teknoloji çağı diye tanımlıyoruz? Bu sorudan başlayarak yol alalım.

Yirminci yüzyılın sonunda tüm dünyaya çerçeve çizen iki husus öne çıktı: 1- dijital devrim, 2-biyoteknolojik devrim. Bir tarafta “Alet işler, el övünür,” esprisini aşan, yani sadece insanın uzantısı olmaktan çıkan teknolojiler var karşımızda: Yapay zeka, siborg ve biyonik protez gibi unsurlarla adeta insana dahil olan, ona dijital bir boyut ilave eden teknolojiler; internet, ağ, sanal gerçeklik gibi teknolojiler. Diğer tarafta ise tıp teknolojisi yer alıyor: Yapay ya da ödünç organlarla takviye eden, genetik müdahaleyle mükemmelleştirmeyi vadeden, hayatı uzatma gibi imkânlarla, ölüme ve yaşama hâkim olma iddiasında olan bir teknoloji.

İlginçtir yirminci yüzyılın ilk yarısında yazılan iki distopik romandan biri iletişim alanına, diğeri biyoteknoloji alanına dairdir. George Orwell’in 1984 ve Aldoux Huxley’in The Brave New World adlı romanları. 1984 romanındaki gözetleyici ekranın adı olan “Büyük Birader”/ “Big Brother” artık sadece romana gönderme yapmıyor. Günümüz gözetim toplumunu nitelemek için, sürekli izlemeye ve izlenmeye dayalı toplumsal yapıyı ifade etmek için kullanılan bir metafor, bir kavram gibi. Aynı şekilde “Cesur Yeni Dünya”/ “The Brave New World” ifadeleri de sadece bir romana gönderme yapmıyor, neredeyse bir kavram haline gelmiş durumda. “Cesur yeni dünya”, insanın laboratuvarlarda üretildiği, genetik manipülasyonla mükemmelleştirilmesinin hedeflendiği bir gelecek tahayyülünün metaforu olarak kullanılıyor.

Mustafa Özel’e hak vermemek elde değil, romancılar dünyanın gidişatını anlamakta sosyal bilimcilerden daha başarılı.[1] Bu açıdan distopik olduğu için bize korkutucu ve tedirgin edici gelse de 1984 ve Brave New World, yirminci yüzyılın başında geleceğin tarihini yazan romanlardır desek abartmış olmayız.

Dijital gözetim ve biyoteknolojinin tahripkâr boyutu, hep gündemde olsa da yeni bin yıla bu iki teknolojinin işbirliğiyle başarılan “insan genom projesi”nin ilanı ile girdik. Yirminci yüzyılın ilk yarısında hızlanan pek çok hastalığa karşı tedavi imkânları, yüzyılın sonunda biyolojiyi teknolojiyle buluşturmanın sınırlarını zorlamaya başladı. Sonuçlar sağlıklı ve uzun bir ömrü vadetmeleri açısından mükemmel görünüyordu. Dijital/biyo-teknoloji çağı derken işte böyle bir dönemden bahsediyoruz.

Yuval Noah Harari, 2018 Davos zirvesinde insan ırkının geleceği ile ilgili çok çarpıcı bir konuşma yapmıştı.[2] Bu konuşmasında özetle şöyle diyordu: Bizler “Homo Sapiens”in son temsilcileri olabiliriz, yani bundan iki yüz yıl sonra insan denilen varlık, zihni, bedeni ve beynini farklı örgütleyen, bizden çok farklı bir varlığa dönüşecek. Harari’ye göre, ekonominin merkezinde de işte bu mühendislik bilgisi yer alacak. 21. yüzyılın ekonomisinde tekstil, otomobiller ya da silahlar değil; bedenler ve zihinler veri olarak merkeze oturacak.

Harari’nin anlattıkları, Netflix’te yayınlanan “Altered Carbon” dizisindeki gelecek tahayyülünden çok da farklı görünmüyor. Söz konusu dizi, zihinlerini/hafızalarını, çip taktıracak parası olmayan, bunu tercih etmeyen[3] ya da bir suçtan mahkum olduğu için bu hakkını kaybeden başka bedenlere yükleyerek, yüzlerce yıl yaşayabilen insanları konu alıyor. “Altered Carbon” adlı dizide, insanlık tarihi boyunca var olan baskı, sömürü ve ayrımcılık, yeni bir ırkçılık tarzında yeniden ortaya çıkıyor. Yeni ırkçılık, bedenlere ve verilere sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki ayrım üzerinden uygulanıyor. Yani bazıları beş yüz yıl yaşamalarımı mümkün kılacak, kendilerini her an yenileyebilen, genç bedenlere aktarabilen seçkin bir sınıfa mensup iken, bazıları ancak bu sınıfın uzatılmış hayatını mümkün kılan beden deposu işlevi görüyor.

Bu bir film deyip geçebiliriz. Ama John Gray adlı bir İngiliz bilim adamı, hücre yaşlanmasını önleyebileceği ve böylece yüzlerce yıllık yaşamı mümkün kılacak bir teknolojiyi müjdeliyor; Elon Musk uzayda bir yerlerde yurt arıyor insanlık için; Davos’ta konuşan Yuval Noah Harari, yüz yıl sonra bugünkü insanın Neandertal gibi kalacağını “müjdeliyor”. Yani çağdaş gelecek tahayyülleri, ütopyalar/distopyalar ve bilim kurgu üzerinden ifade bulmaya devam ediyor.

Harari’ye göre de Netflix dizisindekine benzer gelişmeler bir ‘dijital diktatörlük’ ortaya çıkarabilir. Hatta ona göre, insanlığı bekleyen neredeyse kaçınılmaz son bu. İnsanların dijital desteklerle bedenlerini mükemmelleştirecekleri ya da zihinlerini/hafızalarını makinelere, hatta küçücük bir çipe yükleyerek bedensiz bir varoluşu tecrübe etme imkânı bulacakları bir gelecek tasavvuru... Bilimsel tahayyüle de bilim kurgu dünyasına da bu tasavvur şekil veriyor.

İçinde yaşarken hayret duygumuzu yitirdiğimiz için göz ardı ettiğimiz ya da sadece magazin haberi mesabesinde dikkat kesildiğimiz önemli bir takım gelişmeler yaşandı son yıllarda. 2017 yılı Ekim ayında bir robot ilk kez vatandaşlık statüsü kazandı. Hem de Suudi Arabistan’da. Parklarda yaşlılara ve ziyaretçilere yardım etmek üzere tasarlanan Sophia adlı Suudi vatandaşı robot, uluslararası bir teknoloji konferansında yaptığı konuşmada “Aile kurmak istiyorum, aile çok önemli bir yapı” diyordu. Bir robot, kadın olarak tasarlanmıştı ve aile olmaktan bahsediyordu.

Aynı günlerde, Philip Dick’in Blade Runner (Bıçak Sırtı) adlı romanından uyarlanan filmin ikincisi vizyona çıktı: Bıçak Sırtı 2049. Robotların doğurarak insani haklarını kazanacakları bir geleceğin duygusal alt yapısını hazırlayan bir bilim kurgu filmi. Adı üzerinde kurgu, ama bilim ile kurgunun, hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Son birkaç yıldır sık sık Japonya’da genç erkeklerin anime karakterlerle evlendiğine dair haberlere rastlıyoruz. Sıcaklık, yumuşaklık, itaat gibi geleneksel kadın rollerini ifa eden, ama gerçek hayattaki gibi ilişkisel sorumluluk yüklemeyen, dolayısıyla “sorun” çıkarmayan kadın figürlerle... Blade Runner 2049 filminin, robot vatandaş haberi ile aynı sıralarda vizyona girmesi de ayrıca düşündürücü. Robot haklarını tartıştığımız bir dönemde “İnsan nedir?” sorusunu daha ontolojik bir noktadan sormaya ihtiyacımız var.

Bu gelişmelerden bahsedince şaşırıyoruz, tedirgin oluyoruz. Ama hangi mesafeden ve hangi araçlarla değerlendireceğimizi bilemiyoruz. Böyle bir durumda öncelikle nereden baktığımızı netleştirmemiz gerek. Çünkü aşırı teknolojikleşmenin “insan doğası”ndan bahsedemeyeceğimiz bir gelecek tasavvuruna geçit verebileceği dikkate alındığında, en büyük tehlike perspektif yoksunluğudur.

Peki, böyle bir dünyada bize ne oluyor? Bu soruyu sormaya çalışıyorum, on yılı aşkın bir süredir. Yeni İnsan kitabında, genetik mükemmelleşmeden, ölümsüzlük stratejilerine, kusursuz çocuk idealinden bireyselleşen sağlığa, kaderle tasarım arasındaki insana dair yazdım. Dijital Çağda Müslüman Kalmak’ta ise “İşitmenin yerini görmenin aldığı, görüntünün gerçekten daha gerçekmiş gibi kabul gördüğü bir dünyada feraseti ve basireti nasıl kuşanacağız?” sorusundan yola çıktım. Hayatımıza katılan her teknolojik yenilik, gündelik hayat örgütlenmemizi de zihniyet dünyamızı da dönüştürüyor. Bu değişim ve dönüşümle yüzleşmek zorundayız.

Dijital teknoloji ve biyoteknolojinin bize vadettiği gelecek henüz gelmeden üzerinde düşünmek, sonraki kuşaklara borcumuz. Bilim ve teknolojiyi dışarda bırakan bir gelecek tahayyülünün gerçekçi olma ihtimali yok. Çünkü son iki yüzyılda hızlanan icatlarıyla teknoloji, önümüzdeki yıllarda dünyanın çehresini tamamen değiştirecek. Hemen herkesin beklentisi bu doğrultuda. Görüş farklılığı, değişen çehrenin neye benzeyeceği ve bu konuda bizim bir söz hakkımızın ve dahlimizin olup olamayacağı sorusuyla birlikte ortaya çıkıyor.

Bir tarafta, bir şey icat edilmişse tedavüle girer, mutlaka uygulanır diyenler var. Yani atom bombası icat edilmişse kullanılmalıdır, diyenler; de facto’nun hâkimiyetini ilan edenler. Bu düşüncenin sahipleri: teknokratlar, silikon vadisi, teknoloji şirketleri, tekno-kapitalistler. Onlara göre organ nakli mümkün, o halde yaşama karşı çıkmamalısınız. Klonlama mümkün, o halde teknolojik ilerlemeye karşı olmamalısınız. Eğer Luddist, yani teknoloji karşıtı ya da güç savaşında yenilgiyi baştan kabul eden biri olarak nitelenmek istemiyorsanız tabi.

Neden yeni teknolojileri bu kadar önemsiyoruz? Makineler her daim insanlarla birlikte değil miydi? Elbette. İnsanlar ilk çağlardan beri alet kullanmışlardır. Hatta tarih devirlerine damgasını vuran bir takım aletler söz konusudur. Mesela saban. M.Ö. 3000’lerden önce dünyanın bir yerlerinde kullanıldı ve tahıl yetiştiriciliği ile hayvan besleyiciliğini birbirine bağımlı kılarak çok önemli değişikliklere sebebiyet verdi. Bir başka alet, buharlı makina. 1770’lerden itibaren kullanılmaya başlandı ve Sanayi Devrimi’ni mümkün kılarak dünyadaki üretim dengesinden mesafe ve ulaşıma kadar pek çok şeyi dönüşüme uğrattı. Uzaklar yakın oldu. Hammaddeler demir yolları ile taşınmaya başlanınca ekonominin dengeleri değişti. İnsanlar zamanlarını ne ürettiklerini bilmeden çalıştıkları fabrikalara kiraya verdiler. Kişinin ürettiği ile arasına yabancılaşma girdi. İnsan, zaman, üretim, tüketim her şeyin doğasını değiştiren ivmeyi buharlı motor başlattı.

Fotoğraf makinası, insanın gözü yerine merceği yerleştirerek gören ve görülen arasındaki hiyerarşiyi altüst etti. Görmeyi bir iktidar aracı, görülmeyi yegâne varoluş vasatı olarak belirleyen yeni görsel kültürün temel araçlarından biri haline geldi, fotoğraf makinası ve kamera.

Teknoloji ve insan arasındaki ilişki kadim bir ilişkidir. İnsan pek çok tanımının yanı sıra homofaber, yani alet yapan canlı olarak da tanımlanmıştır. Aletle ilişkisinde bugün farklı olan, yani son dönem teknolojisini geçmiştekinden farklı kılan ise aletin insana galebe çalmasıdır. Teknoloji felsefesinin yetkin ismi Jacques Ellul başta olmak üzere pek çok sosyal bilimci, değişenin sadece alet değil, teknolojinin bir sistem olarak insanı teslim alması olduğunu söylüyor. Ellul’a göre teknik kendi ideolojisini beraberinde getirdiği için modern dünyada en tehlikeli belirlenim şekli teknolojik fenomendir.[4]

Bazıları ise içinde yaşadığımız dönemi “sadece aletlerin değiştiği, yeni teknolojinin hâkim olduğu, öncekilerin devamı olan bir çağ” olarak tanımlayamayacağımızı     vurguluyor.[5]  Kullandığımız dijital teknolojiler,                  ağ teknolojileri, sadece bir alet kullanmaya benzemiyor. Kişinin zamanı ve faaliyetleri “elektronik mübadele parametreleriyle giderek daha yoğun biçimde” bütünleşiyor. Çağdaş ilerleme, zaman ve deneyimin amansızca ele geçirilişi ve denetlenişinden ibarettir. [6] Son yüz elli yıla damgasını vuran değişim, şiddetini artıran bir ritimde; hızdan dolayı yadırgatıcı ve güçsüzleştirici bir etkiye sahip.

Esasında her çağ zorlukları ve imkânları ile birlikte gelir. Ama bazen imkânlar insanların gözünü o kadar büyüler ki zorlukları ve maliyetleri görünmez kılar. İçinde yaşadığımız döneme kolaylıkların büyüsü ve hızın döngüsü hâkim. İşte bu yüzden bize neyle muhatap olduğumuzu, neyi yaşadığımızı anlayacağımız fırsatı bırakmıyor. Teknolojinin hızı bizi önüne katıp götürüyor. Halbuki İnsan/Müslüman olabilmek, İnsan/Müslüman kalabilmek için sürüklenmek değil, şahit ve dâhil olmak gerekir. Müslüman olmanın bu çağa özgü bir zorluğu varsa, o da bilim-teknoloji-kapitalizm sarmalının içinde olduğumuzu fark etmemizi zorlaştıran bir atmosferle kuşatılmış olmamızdır.

Müslümanlar bir tarafta “İslam terakkiye manidir” şeklinde özetlenebilecek oryantalist yargının baskısı altında, diğer tarafta ise ekonomik ve siyasal açıdan yaşanan yenilgi ve olumsuz koşulların baskısı altında bakıyorlar meseleye. Böyle olunca, güç devşirmek, yenilgiden kurtulmak için en yeni teknolojiye ulaşmak, bir çözüm gibi görünüyor ve bu sebeple de eleştirel mesafe tamamen kayboluyor. Müslüman ilahiyatçıların biyoteknoloji ve tıp endüstrisindeki yeni gelişmelere yaklaşımları hem şaşırtıcı hem de düşündürücü. Bu konuda söylenenlerin alt metninde “İslam bilimle çelişmez” şeklinde bir ifade yer alıyor. Hem de vurgulu bir şekilde.

Esasında bu sadece Müslümanlara özgü bir tutum değil. Tüm dünyada normatif tartışma süreçlerini ezip geçen hızlı bir gelişme yaşanıyor. Çünkü gerek nükleer gerekse biyogenetik araştırmalar, yatırımcının kâr güdüsüyle ve ulusal hükümetlerin başarı hırslarıyla kol kola gidiyor. Teknoloji eleştirisi yaparken bu hususu mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Bu arka plan çerçevesinde “Dijital/biyo-teknoloji çağında Müslümanların gelecek tasavvuru var mı?” sorusunu merkeze alan bir değerlendirme yapmak ve soruya açıklık kazandırarak bir durum tespiti yapmamızı sağlayacak birkaç örnek üzerinden yol almak istiyorum.

I- Müslümanların tıp endüstrisinin vaatleri karşısındaki tavrı

Bir sempozyumda bir ilahiyat profesörü “Çocuk kimin yatağında doğarsa onundur” mealindeki hadise dayanarak çocuğun tamamen taşıyıcı anneye ait olduğunu, doğan çocuğun mahremiyet ilişkisi açısından yumurta donörü kadın ve sperm donörü erkekle hiç bir ilişkisinin olamayacağını iddia etmişti, hem de kesin bir dille. Gündeminde genetik anne babalık diye bir konu yoktu. Hatta taşıyıcı annenin çocuğu, yumurtayı bağışlayanın çocuklarıyla evlenebilirdi bile. İlahiyatçı fetvayı vermiş, kendince meseleyi çözmüştü. Daha derinlikli ve şümullü bir ele alışa ihtiyaç olduğunun farkında bile olmadan.

Seküler cinsel etikte yetişkinler arasında rızaya dayanan her tür ilişki etik açıdan kabul edilebilir niteliktedir. Fetvacı biyoetik yaklaşımına sahip Müslümanlar arasında da, sanki buna benzer bir tavra rastlanıyor. Öne çıkarılan mesele, mahrem yerlerin görülmesi ve evlilik bağı. Bu tarz yaklaşım için “evli çiftler arasında ise her şey mubahtır” şeklinde bir genelleme yapılsa, yanlış olmaz. Halk arasında tüp bebek diye bilinen in vitro döllenme ile ilgili fetvalarda başka hiç bir unsura dikkat edilmemesi de bu yaklaşıma dayanıyor. Hatta iki eşi olan bir erkeğin bir eşinin döllenmiş yumurtasının öteki eşinin rahmine yerleştirilebileceği yolunda fetvalar verenler bile var. Bu fetvalar da aynı mantığa yaslanıyor. Hâlbuki bu uygulama, mutlaka şu sorularla birlikte ele alınarak değerlendirilmeli:

Bir çocuğun bir kaç biyolojik ebeveyninin olması ne anlama gelir?

Ya da ille de kendi genlerinden çocuk sahibi olma arzusu normatif açıdan “İslami ilkeler”le ne kadar uyum halindedir?

“Allah dilediğine çocuk verir” mealindeki ayetin takdîrî boyutu, çocuk sahibi olma ile ilgili teknolojik çabalara normatif bir sınır çizmekte midir? Bu düzeyde düşünülmediği için bu gibi soru ve sorunlar pek gündeme gelmiyor.

Günümüzde İslami biyoetik dendiğinde fetvalardan başka bir malzeme akla gelmiyor. “Müslümanlar bu konuda ne düşünüyor?” diye bir soru sorulduğunda, hemen fetvalara müracaat ediliyor. Biyoetiği fetvalar üzerinden değerlendirmek, kader ve ilahiyat ile ilgili temel soruları göz ardı ettiğinden İslam ilahiyatına, hukuka ve biyoetiğe dair merkezi öneme sahip bir takım meseleler dikkate alınmıyor. Hâlbuki fetva külliyatı İslami biyoetikle alakalı düşünce ve tartışmaların bütününü temsil edemez.

Elbette fetvalar insanların hayatını dine uygun yaşamaları için gereklidir, fakat belirli bir konuda “İslam ne söyler?” sorusuna cevap teşkil etmek bakımından yeterli olamaz. Belli bir konuda “İslam ne söyler?” sorusunun cevabı katmanlı bir cevap olmalıdır. Felsefi ve metafizik düzeyden fikir ve bilgi düzeyine, oradan da hukuk ve siyaset düzeyine doğru bir düşünce akışı zaruridir. Özellikle, insan, hayat, ölüm gibi varoluşsal meseleler söz konusu olduğunda.

II- Dijital gözetim/teşhir kültürü çağında mahremiyeti yeniden düşünmek

Biz mahremiyeti hep kadın bedeni, kadının örtünmesi, kadının toplum içindeki konumu üzerinden tartışageldik. Çünkü kadınlar ve örtünme meselesi modernleşme dönemi boyunca merkeziliğini korudu. Konunun güncelliği, hâlâ da belli ölçüde devam ediyor. Mahremiyeti, cinsellikle ve cinsiyetle bağlantısını dikkate almadan ele almak tabii ki söz konusu olamaz. Ama sadece bu bağlantıya teksif edildiğinde, peçeli bir kadının sosyal medya hesabında ev içi fotoğraflarını ya da gündelik hayatının ayrıntılarını paylaşıyor olmasını nasıl yorumlayacağız? Mahremiyeti sadece cinsiyetle bağlantılı düşünmek, bu noktada hiç yardımcı olmadığı gibi bir körlüğe de yol açıyor.

Meseleyi sadece “örtünme” ve kadın cinselliği üzerinden okumanın nasıl bir algı çarpıklığına sebebiyet verdiğini vurgulamamız gerekir. Bu sebeple, Müslüman bir toplumun yeni teknolojileri benimserken, mahremiyet, görme/görünme, teşhir ve ifşa gibi meseleleri algılayışında ve uygulamada nasıl bir dönüşüm geçirdiğini gözlemlemek, tahlil etmek ve yorumlamak ayrıca önem arz ediyor. Müslüman bir toplumda mahremiyet ele alınırken İslami, akidevi ve tarihsel çerçevenin dikkate alınma zorunluluğu varsa da, mahremiyetin mekânsal, öznel, değişken ve yaşayan bir gerçeklik olduğu hususu da asla unutulmamalıdır. Mahremiyet, ne yalınkat fıkhi bir kavramdır ne de sadece görmek/görünmekle alakalıdır. Günümüzde daha ziyade gözetleme-güvenlik ilişkisi ve ifşa kültürü üzerinden ele alınıyor, hâlbuki kültürel ve tarihsel olarak farklı katmanlarda ele alınması gerekir. Görünmeyenin yok kabul edildiği bir ortamda mahremiyeti sadece kadınların örtünmesi üzerinden tartışmak hem sığ hem de isabetsiz bir yaklaşımdır.

Kullandığımız teknoloji, insanın insanla, insanın tabiatla ilişkisini etkiler. Son kırk yıldır teknoloji, ben ve öteki, ben ve yabancı arasındaki ilişkiyi değiştirip dönüştürdü. Ben ve yabancı arasında çizilen çizgi, Facebook ve benzeri mecralar tarafından belirsiz hale getirildi. Dolayısıyla kamusallığın doğası da değişti. Bu sebeple, kamusallığı ve öteki ile ilişkiyi, benliği, mahremiyeti, yeni teknolojiler üzerinden ve yeniden konuşmamız gerekiyor.

Şunu sık sık hatırlayalım. Bilimin iyiyi tayin edebilirliğini eleştirmek, teknolojinin tartışılmazlığına karşı çıkmak, bizi gerici ya da fundamentalist yapmaz.

Mesela... Dijital sonsuz yaşam vaadi, ebedi ahiret yurdunun yerine mi geçecek? Bu soruyu sormalı değil miyiz?

Müslümanlar insanı “ölümlü”, bu dünyayı “imtihan”, ahireti “asıl yurt” kabul ederler. Bu bakımdan tekno-bilimsel meseleler, sadece pratik olarak değil, felsefî, metafizik, kelamî açıdan da Müslümanların gündeminde olmalı.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz.

İnsan haddi zatında kendi sınırlılıklarını aşma çabasında olan bir varlıktır. Günümüzde biyoteknoloji bu çabayı sadece bedene teksif ediyor ve mükemmel bedenler vadediyor. Dijital teknolojiler ise bedenden azade, makinelere yüklenebilen, bedenden bedene ya da “bulut”a aktarılabilen zihinsel bir varoluşun peşinde. Verilerin, algoritmaların ve sayıların soluk aldığımız dünyayı tanımladığı, şekillendirdiği ve yönettiği bir “metrik kültür” içinde yaşıyoruz. İnsanların dijital desteklerle bedenlerini mükemmelleştirecekleri ya da zihinlerini/hafızalarını makinelere (küçücük bir çipe) yükleyerek bedensiz bir varoluşu tecrübe etme imkânı bulacakları bir gelecek tasavvuru, bilimsel tahayyüle de bilim kurgu dünyasına da şekil veriyor.

Böyle bir gelecek tasavvuru karşısında Müslümanlar, “Batının tekniğini alalım, kendi ahlakımızı muhafaza edelim” anlayışına sığınmaya devam edebilirler mi? “İslam ve terakki” meselesi, tarihsel bir bagaj olmaya devam ettiği için, Müslümanların, son bir kaç yüzyıl ile yüzleşirken “İslam terakkiye manidir” yargısına cevap üretmenin dışında bir tavır geliştirmeleri pek söz konusu olamadı. Böyle olunca da çağdaş teknolojiye teslimiyet, “bilim”le barışık olmanın göstergesine dönüştü.

19. yüzyıl için, dokuma makineleri, tren yolları, silah sanayii vb. sahalarda “Batı”dan gelen bir unsurdu teknoloji. Ama algoritmaların algıları yönetmesinden, organ nakli ticaretine, mahrem bilgilerin veri olarak işlenip pazarlanmasından genetik manipülasyona... karşı karşıya olduğumuz meseleleri, “Bunlar Batı teknolojisinin sorunları” diyerek göz ardı edebileceğimiz bir dünyada yaşamıyoruz. Bizzat “Batı”yı yaşıyoruz. O yüzden çağdaş teknolojinin sorunları, onu ortaya çıkaran “maddi medeniyet”ten kaynaklanıyorsa da içinde yaşamamız hasebiyle bizim sorunumuz. Öncelikle bu gerçekle yüzleşmek gerekiyor. Yüzleşme olmayınca şu iki tavırdan birine teslim oluyor Müslümanlar: Ya “Bunlar hep Batı” deyip kenara çekilme ya da “İslam bilim dinidir” deyip tekno-bilime teslim olma.

Oysa muhatap olduğumuz ve dijital, metrik, ağ, akışkan vb. sıfatlarla tavsif edilen kültür, hem “insanlık” anlayışımızı, hem de hayatı ve ölümü tecrübe edişimizi derinden etkileyip dönüştürüyor. Aşırı teknolojikleşme ve biyoteknolojinin “insan doğası”ndan bahsedemeyeceğimiz bir gelecek tasavvuruna geçit verdiği süreç açısından en büyük tehlike, perspektif yoksunluğudur. Dijital ağların zamanı ve deneyimi amansızca ele geçirdiği ve denetlediği, biyoteknolojinin de uzun ömür vaadine karşın ölümü ve yaşamı ekonomik bir meta olarak kodladığı gerçeğiyle yüzleşmek, helal/haram çerçevesine sıkışan dar bir fıkhî bakışla mümkün olmayacaktır. Felsefi, iktisadi, ahlaki, metafizik..., çok boyutlu bir bakış ve ele alış gerekiyor, ama ondan da önce nasıl bir dünya içre olduğumuzu anlamayı sağlayacak bir tasvir gerekiyor. Zira tasvir olmadan tahlil, tahlil olmadan da teklif yani çözüm söz konusu olamaz. Bu yüzden şikâyet cümlelerine değil, olmakta olanı anlayacak keskin gözleme, derinlikli analize ve doğru sorulara ihtiyacımız var.

 

Dipnotlar

[1] Mustafa Özel, Roman Diliyle Siyaset. İstanbul: Küre yayınları, 2018.

[2] https: //www.youtube. com/watch?v=bg27nJb7Rck

[3] “Altered Carbon” adlı dizide cennete gitme ihtimalini kaybetmemek için kendisine çip taktırmayan ve bedeni ölünce ölmeyi tercih eden dindar bir Hıristiyan ve bir de Müslüman karakterin olması dikkat çekici.

[4] Bkz. Jacques Ellul, Technological Society. Vintage Books, 1964.

[5] Bkz. Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu. Çev. Nedim Atlı, Metis yayınları, İstanbul, 2015.

[6]          A.g.e., s. 48.

-------------------------------

[i] Dijitalleşme, Değerler ve Din Sempozyumu, 4-5 Nisan 2019, Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Diyarbakır

Bu kategorideki Makalelerden