1 Ekim 2022

Ortak yaşama kültürü ve felsefesi[i]

Levent BAYRAKTAR[ii]

Ahlak ve hukuk, insan-insan ilişkisin­den doğar. Sağlıklı her ilişki biçimi bir değeri gerçekleştirmeye yöneliktir. İnsanın, bütün anlamlı eylemleri de değerlerden kaynaklanır.

Birlikte yaşamanın temelinde çoğulculuk yatar. Zira insani-kültürel alan değerlerin şekil­lendirdiği bir alandır. Burada tek tip bir insan ve toplum tasarımı birlikte yaşamanın önünde­ki en büyük engeldir. İnsanoğlu yaratılıştan bir imkânlar bütünü olarak var olagelmektedir. Her insanın kendisini gerçekleştirmek gibi bir ödevi ve sorumluluğu vardır. Ve her insan kendisi ola­bilmek için, özgür bir maddi-manevi çevreye ih­tiyaç duyar.

Özgürlük, sadece bedenen yaşanabilecek bir değer değildir. İnsanın zihnen ve ruhen de özgür olması gerekir. Böylece özgürlük, insanoğlunun kendisini gerçekleştirebilmek için olmazsa olmaz bir değerdir. Fakat bunu bir değer olarak keşfetmek ve yaşamak bir bilinç düzeyi ile alakalıdır.

İnsan kendisini seçerken ötekini de seçer. Yani kendi başına bir varoluş anlamlı değildir. İnsan, öteki ile beraber varolmaya mahkûm bir varlıktır. Bu öteki ile birlikte varolma hem hukuken hem de ahlaken temellendirilmeye muhtaçtır.

Hukuk, insanlar arasında sağlıklı ilişkiler kurabilmek için haklar ve hürriyetlerin çerçeve­sini çizer. Haklar ve hürriyetlerin ihlal edilmesi bir yaptırımı gerektirir. Böylece hukuk objektif yaptırımlar yoluyla toplumsal hayatı düzenleme aracıdır. Fakat ahlak bu düzenlemeyi dış bir yap­tırımla değil, kişinin bir değer varlığı olarak ken­disine kendisi için yakışanı seçmesi ve yaşaması esasına dayalı olarak yapar.

Böylece felsefe yoluyla birlikte yaşama kültü­ründen bahsedebilmek için, temeldeki etik özne­nin, ahlak kişisinin yetiştirilmesi gerekir.

Felsefece tanımlanan bir özne ve şahsiyet, demokratik toplum modelinin ihtiyaç duyduğu temel unsurdur. Felsefe, insanın reşit olmasının kendisine, toplumuna ve bütün bir insanlığa ka­zandırılmasının kısaca evrensel bir şahsiyete dö­nüşmesinin düşünsel temellerini atar. Ortak ya­şama kültürü böylece felsefi tutum kazandırılmış bireyler ile kurulur ve yaşatılır.

Öyleyse insanoğlunun daha yakından tanınması ve bir değer varlığı olarak inşa edilmesi kaçınılmazdır. İnsanoğlu doğada tek başına varlığını sürdürebilecek bir varlık değildir. İlk bakışta büyük bir çaresizlik, zayıflık ve eksiklik gibi görünen bu durum, aslında insan için büyük bir şans ve imkândır. Zira insanoğlu birlikte va­rolmak ve değer üretmek gibi bir türsel yeti sa­yesinde hem tabiatta varlığını koruyup idame ettirmeyi hem de kültür ve medeniyeti yaratmayı başarmıştır. Fakat bu başarı da onu kırılgan bir zeminde yaşamaktan uzak tutamamıştır. Çünkü insanoğlunun kendi türüyle de birlikte yaşaması bazı ilkeler ve kurallar çerçevesinde mümkün olabilmiştir. Tabiatta, tabiat kanunları çerçe­vesinde bir süreklilik varken insan söz konusu olduğunda konu daha da karmaşıklaşmakta ve insan soyunun devamı sadece tabiat kanunları ile betimlenip tüketilmemektedir.

İnsanoğlu bir yanıyla tabiata ait olsa da diğer yanıyla adına kültür denilen ve insan eliyle tabiata eklenmiş olan ikinci bir dünyaya da aittir. Bu yüzden insanın mutlaka başarması gereken en önemli imtihanı; tabiatta varlığını sürdürmekten çok, insan toplumunda birlikte ve ortak bir hayatı idame ettirebilmesidir.

İnsanoğlunun ortak bir hayatı başarabilmesi değerler yoluyla mümkündür. İnsandan değerleri çıkarıldığında geriye tabiatın hem en acımasız hem de güçsüz varlığı kalacaktır. Değerlerden tecrit edilen/yalıtılan insan biyolojik bir organizmaya dönüşür. Tek gayesi hayatta kalmak ve gücü yettiği kadar hâkimiyet kurmak, tahakküm etmek olur. Bu hâkimiyet ve tahakküm de kendinden daha kuvvetli bir tehditle karşılaşana kadar devam edebilir. Mukadder son; sürekli daha kuvvetli ve acımasız olanın hayatta kaldığı bir yıkım ve yok oluş sürecidir.

İnsanoğlunun yeryüzündeki varoluş macerası/ mücadelesi güce ve hâkimiyete dayalı olarak kurgulandığı sürece hep yıkım ve hüsranla neticelenecektir. Şüphesiz çizdiğimiz bu manzara abartılı görünmekle beraber dünya tarihinin pek de yabancısı olduğu bir tablo değildir. Öyleyse insan varlığına bakış açımızı değiştirmek ve onu tabiatta türsel varlığını devam ettirmek için güç ve hâkimiyet mücadelesinin ötesinde bir varlık olarak düşünmek ve eğitmek gibi bir zorunluluk bulunmaktadır.

İnsanoğlu eğitilmeye mahkûm bir varlıktır. Eğitimin temeli de insanın ulvi bir varlık yani bir değer varlığı olduğunun bilincinin kazandırılmasıdır. Zira insan, beden varlığı olmak bakımından tabiattaki herhangi bir “tür”den ibarettir. Onu özel kılan husus; sahip olduğu üstün taraflarının bilincine vararak kültür ve uygarlığı yaratma becerisidir. Dolayısıyla insa­noğlunun ortak bir yaşama formuna neredeyse mahkûm edilmiş olduğu rahatlıkla söylenebilir. İnsanoğlu, insanî bir varoluş formu geliştirmeden varlığını devam ettirememektedir. “İnsanî varoluş formu’ndan ne kast edilmektedir? Öncelik­le insanın ayırt edici özelliği olarak onun dil ve düşünce sahibi olduğu söylenir. İnsan düşünen bir varlık olarak kendini tabiattan ve diğer var­lıklardan ayırabilir. Bu aşama kendisini fark et­mesi için kaçınılmazdır. Ardından kendini diğer insanlardan da ayırarak bir “ben bilinci”ne erişir. Fakat bu aşama bir son değil başlangıçtır. Bundan sonra karşısındaki diğer insanları tanımak ve ile­tişim kurmak yoluyla kendisi gibi “ben”ler olarak tasdik eder. İşte bu noktada adına ben-sen ilişkisi veya “ben ve öteki ben” ilişkisi denilebilecek etik ilişki formu oluşmaya başlar.

Ben-sen ilişkisi değerlerin fark edildiği ve ya­şandığı en temel ilişki formudur. Toplumsal ha­yat, bu iki farklı ben’in bir arada yaşamayı başar­maları ile kurulabilecek bir hayattır. Zira “insanî varoluş formu”, ben’in diğer insanları da “diğer ben”ler olarak kavrayıp kabul etmesi ile kurulur ve yaşatılabilir.

Ben’in oluşumu aynı zamanda özne-varlığın oluşumudur. Özne olmak, bir yanıyla “ben bilinci”ne dayanmakla beraber öte yandan “ben”le eşit ve hatta kutsal olarak diğer benleri de tasdik etmeyi gerektirir. Çünkü özne olmak, özneler arasında mümkündür. Bu yüzden insanoğlu kendisini seçip fark ederken, diğer benleri, diğer özneleri de seçmek durumundadır.

Böylece bir değer varlığı olarak inşa edilen özne-varlık; değerlerin yaşanması ve paylaşılma­sı yoluyla bir ortak varoluş alanı inşa eder. İşte “insanî varoluş formu”nun temelinde, birbirini özne olarak tasdik eden özne-varlıkların oluştur­dukları, insanî değerler kümesi bulunur.

Dipnotlar:

[i] Bizim Külliye, 62. Sayı, 2014, Sf. 48-50

[ii] Yıldırım Beyazıt Üniversitesi ITBF Felsefe Bölümü

Yazar Hakkında:

Levent BAYRAKTAR

Levent BAYRAKTAR

Doç. Dr. Levent Bayraktar 1972'de Ankara'da doğdu. İlk, Orta ve Lise tahsilini burada tamamladı. 1989'da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi. Buradan sırasıyla 1993'te lisans, 1997'de yüksek lisans ve 2003'te de doktora derecelerini aldı. 1995'te mezun olduğu Fakülte ve Bölümde Araştırma Görevlisi, 2004'te Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nde Yardımcı Doçent ve 2011'de de Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü'nde Doçent oldu. Bölümün kuruluşunda rol alarak 2011-2014 yılları arasındaFelsefe Bölümü Başkanlığı görevini yürüttü. Halen Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanlığını sürdürmektedir. İLESAM ve Türk Felsefe Derneği üyeliklerinin yanı sıra Türk Yurdu, Bizim Külliye ve Felsefe Dünyası dergilerinin de yayın kurullarında yer almaktadır. Bergson'da Ruh-Beden İlişkisi (Dergah Yayınları, İstanbul 2010), Felsefe ile ve Türk Düşüncesinden Portreler (Aktif Düşünce Yayınları, Ankara 2014) adlı kitaplarının dışında, Doç. Dr. Fulya Bayraktar ile Prof. Dr. Kenan Gürsoy ile sohbetlerden oluşan Birleyerek Oluşmak (Aktif Düşünce Yayınları, Ankara 2013) ve Arş.Gör. Zeynep Tek ile Bergson’dan Mustafa Şekip’e Gülme (Aktif Düşünce Yayınları Ankara 2015) ve Subhi Edhem’in Bergson ve Felsefesi (Çizgi Kitabevi, Konya 2014) adlı eserlerini yayıma hazırlamıştır. Ayrıca yayımlanmış pek çok kitap bölümü, makale ve bildirisi bulunmaktadır. İLESAM’ın “Teşvik Ödülü” sahibidir.