İlhan Berk’in İcat Ettiği Bir Uçbeyi: Bat İstuau Simon

Muharrem DAYANÇ*

Deneme, günlük, eleştiri, otobiyografi, hatıra, gezi yazısı gibi farklı türlerdeki kalem tecrübeleri, “yazı oburu”/”maymun iştahlı” gibi nitelikleri göz ardı edilmemek şartıyla, İlhan Berk’in üzerinde yoğunlaştığı üç temel alan “şairlik”, “çevirmenlik”, “ressamlık” olarak sıralanabilir. 1988 yılında Düşündergisi adına yapılan söyleşide Bedirhan Toprak’ın “‘Ben sıkıntıyım.’ dediğinizi biliyorum. Buralardaki İlhan Berk’i anlatır mısınız?” sorusuna verdiği cevabın daha başında, “Küçük, dar, fukara bir dünyada yetiştim. Uzun süre de bu çıkmaz sokakta yaşadım. Hep ürküntü vardı. Hep kenara çekildim. Hep yalnız kalmayı seçtim. Kısacası çok içine kapanık, çok utangaç, çok yalnız, çok kendi ve paylaşmayan insan oldum hep. Zaten şairlerin hayatına bakılırsa aşağı yukarı hep böyle insanlar olduğunu düşünürüm ben. Denildiğine göre de çok alınganım.[1]şeklindeki cümleleri, şairin âdeta içten çekilmiş bir fotoğrafı gibidir.

Konuşmasının devamında, daha önce de sıkça dile getirdiği gibi, İstanbul’a olan sevgisine değinen İ. Berk’in “en iyi arkadaşı” tutkuyla bağlı olduğu bu çok renkli/sesli/kültürlü şehirdir. Fakat bu arkadaşlık bir iki saatlik dolaşma süresince varlığını hissettirir, akabinde şair yine evine kapanır. Hiç dinmeyen yazma isteği onu rahat bırakmaz. Sıkıntılı bir süreci de içinde barındıran bu istek, zamanla, “yazmak denilen kansere” ve şairin “kendi cehennemine” dönüşür.

İkinci Yeni’nin Türk şiirindeki yeri neyse İ. Berk’in bu hareket içindeki yeri odur. Kalıpları/tekdüzeliği kıran, şekil/içerik bakımından farklı/yeni olanı arayan, dünyaya açılan. Behçet Necatigil’in tespitiyle Türk şiirinin “uçbeyi” olarak kabul gören İ. Berk, 1994’te Suna Akın’a verdiği röportajın sonlarına doğru “yalnızlık” ve “umutsuzluk” ortak paydasında bu sefer Ahmet Haşim’le arasında benzerlikler bulur, “Bugüne değin şiirimin toplumla olan varlığından mutlu olduğumu söyleyemem. Belki, -o da belki- zaman zaman şu beş yargıya ilgi duyduğumu (hadi sevindiğimi diyelim) söyleyebilirim.” der ve kendisine dıştan bakışı özetleyen beş yargıyı şöyle sıralar:

  • Şiirin kırk türlü yazılacağını göstermiştir (Memet Fuat).
  • Değişmeyi şiirin anayasası yapmıştır (Mehmet H. Doğan).
  • Bir anlatı doymazı (Orhan Koçak).[2]
  • Sanki bilinmeyen şiiri arıyor (Mahir Ünlü-Ömer Özcan)
  • Şiir olmasaydı İlhan Berk onu icat ederdi (Turgut Uyar).”[3]

Sık sık yurtdışı gezilerine çıkan, tuttuğu günlüklerden anlaşıldığı üzere 1964 yılının hemen hemen tamamını Paris’te geçiren İ. Berk, “30 Mart”ta tuttuğu günlükte Sakallı Celal’i, “Lüzumsuz Adam”ın Mansur’unu akla getirircesine; “Birden bire Paris’e geleli iki buçuk ay olduğu halde hiç yıkanmadığım aklıma geldi. Sevmem sık yıkanmayı. Rousseau’yu düşündüm, rahatladım.” der.[4]Bu ifadelerden şairin, ocak ayının ortalarından itibaren Paris’te olduğu anlaşılır. “4 Haziran” tarihli günlüğünde ise; “Fransızların ulusçuluğu anlaşılır şey değil. Neredeyse İngilizler gibi, Allah Fransızdır diyecekler.[5]der ki bu yorum onun Paris’e alışmaya, şehre/insanlara/olgulara eleştirel bir gözle bakmaya başladığını gösterir.

İ. Berk 1988’de Bedirhan Toprak’la yaptığı konuşmada “Ben kendi tarihimin 1964 yılından sonra başladığını düşünürüm. Bu tarihlerde uzunca bir süre Paris’te kaldım.” der ve şairin konuşmada verdiği tarihle günlüklerin tutulduğu tarih örtüşür. Bu zamansal örtüşme, İ. Berk’in yaşadığını iddia ettiği ve aşağıda kısaca özetlenecek olan düşünsel değişimin/dönüşümün Paris’ten döndükten hemen sonra gerçekleştiğini göstermesi bakımından önemlidir. Birçok sanatçının Paris sonrasını çağrıştırmakla birlikte daha çok Yahya Kemal’in 1912 yılında Paris’ten İstanbul’a gelişine çok benzeyen bu dönüş, Türk edebiyat tarihinin yerli kaynakları dış bir tecrübeden sonra keşfetme bahsinin somut birkaç örneğinden biri olması bakımından ilginçtir:

Montaigne: ‘Beni Fransız yapan Paris’tir.’ der, ben de Paris dönüşü kendimi kazandım diyebilirim. Benim yabancı bir ülkede uzunca bir süre yaşamam kendi tarihimizi arama gereğini duyurdu. Ülkeme gelir gelmez ilk işim on iki ciltlik tarihimizi okumak oldu. İlk defa Türk büyüklerini okudum ve kitaplığımdaki Türkçe kitaplarımın azlığını ilk defa o zaman fark ettim ve bundan garip bir şekilde utandım. 

Benim kuşağım için edebiyat demek Fransa demekti, yalnız onları okuyor, onları biliyorduk. Oysa Paris edebiyatın sadece Fransa olmadığını öğretti bana; bana kendimize, kendime bakmayı öğretti. Ne yapabileceksem onu yapacaktım. Kısaca ben olacaktım. Galiba o da oldum. Ben Batılılaşmak isteyen bir ülkenin Batılılaşmak isteyen bir şairiydim ve bu benim şiir tarihimin birinci evresiydi bir anlamda. İkinci evreyse, bu Batılı ozana karşı çıkmak, bir Türk ozanı olmak. Buraya da Batı’ya karşı Batılı olmakla varılabileceğine inanıyordum. Ve öyle de oldu. Bugün baktığımda kendimi bütün olumsuzluklara karşı bir birey olarak koruyabildiğimi görüyorum. Büyük savaşın da bu olduğuna inanıyorum.

Ülkemin tarihine gelince ona da böyle baktım, ne eksik ne fazla. Gene kendimden çıkarak tarih eksikliğimizi fark edebildim. Ben yeryüzünde Türk ulusu yokmuş da Cumhuriyet’le oluşmuş gibi düşünürken, sözünü ettiğim tarihte birden bire ülkemin ve kendimin başka kökenlerimiz de olduğunu fark ettim ve Osmanlı’yı araştırmaya yöneldim. Ve araştırıyorum, dünyaya yeni gelmiş bir adam gibi hep. Dünyaya da böyle bakıyorum.[6]

İ. Berk’in Montaigne’den alıntıladığı söz ile Yahya Kemal’in Camille Julian’nın “Fransız milletini, bin yılda Fransa’nın toprağı yarattı.” özdeyişine yaptığı vurgu tavır bakımından hemen hemen örtüşür. C. Julian’la birlikte Albert Sorel, Albert Vandale, Emile Bourgoix, Louis Renault, Michelet, Maurice Barrés, Fustel de Coulange gibi müverrihlerin Fransız tarihçiliğine katkıları ile Yahya Kemal’e etkileri bir bütün olarak düşünüldüğünde şairin aydınlanma ikliminin çerçevesi hemen hemen çizilmiş olur.[7]Paris ve Paris sonrasının Yahya Kemal’deki etkisini adım adım takip etmek mümkün iken İ. Berk bu bahiste ketum davranır ve on iki ciltlik Türk Tarihi’ne yaptığı gönderme dışında konuyu derinleştirmez. İ. Berk’te yüzeyde seyreden bu öze dönüş hadisesi, Yahya Kemal’in yaşadığı derin dönüşümün parodisi gibidir. Bu fark ediş ve değişim/dönüşüm İ. Berk’in Türk tarihine ve yerli kaynaklara bakışını -ciddi anlamda- etkilemiş olabilir. Fakat bu etki, şairin şahsiyetiyle birlikte şiirlerini şekil ve içerik bakımından değiştirip dönüştürecek kadar tesirli olmamıştır.

İkinci Yeni’nin değişim ve gelişime en açık/uç şairlerinden biri olan İlhan Berk, Türk ve dünya şiirini anlama ve anlamlandırmayı bazı temel ilkelere dayandırır. Bu temel ilkeleri, onun şiire/şaire bakışındaki ana şablonlar olarak da düşünmek mümkündür. 

İ. Berk, 9 Eylül 1968 tarihinde Budapeşte’dedir. Bu şehirde Kortarsadlı bir derginin yöneticiliğini yapan -kendi ifadesiyle tanınmış- Macar şairi olan Bat Istuau Simon ile karşılaşır. Bu şairden ve şairin çıkardığı dergiden hareketle yaşadıklarını günlüğüne aktaran İ. Berk’in notlarında “şiir ve şair” bahsiyle ilgili önemli bilgilere rastlanır:

Dergiye (Kortars) giren şiirlere bakıyorum. Çoğu ölçülü, koşuk şiirler. Simon’un şiirleri de öyle. Özgür koşuk şiire pek açık değil dergi. Bunun için bir başka dergi var: Yeni Edebiyat. Simon 42 yaşında, bir köy çocuğu, 15 kitap yayınlamış. Yazarlar Birliği’nin de sekreteri. Kimi kitapları üç kez basılmış. Kitaplarına baktım, hep koşuk şiirler. İtalyanca, Rusça, Almanca biliyor. Lorca’yı, Rilke’yi seviyor. Eski biçimlerle yeni konuları işlemekte bir güçlükle karşılaşıp karşılaşmadığını soruyorum. Hayır diyor. Ve eski biçimlerle bağdaşmasının sakıncalarını anlatmaya çalışıyorum. Ve içeriğin biçimi yaratmasının gerekliliğinde direniyorum. Böylece de uluslararası şiirin olanaklarının daha artacağını söylüyorum. Kalıpların, şiirin bir dünya şarkısı olmasına engel olabilecekleri üzerinde duruyorum. Uluslararası bir biçime gitmenin şiiri herkesin malı yapabileceğini savunuyorum. Nâzım Hikmet’in eski kalıpları kırışını bu amaçla yaptığını anlatıyorum. Nâzım’a Walt Whitman’ı da ekliyorum. Dünyalık bir anlatım biçimi bulmanın ilginç olduğunu söylemekle yetiniyor. Onun için bu konuda daha direnmiyorum.[8]

*Simon ölçülü şiirler yazan bir şairdir ve bu tercihinden vazgeçmeye, serbest ölçülü şiirler yazmaya çok da açık değildir. (Bu durum, Türk edebiyatında aruz ve heceyle şiir yazan ve bu tercihlerinden hemen hemen hiç taviz vermeyen Ahmet Muhip Dıranas, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar[9], Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Mehmet Akif Ersoy gibi şairleri akla getirir.)

*Macar şairler, ölçülü şiir yazanlarla serbest ölçüyü kullananlar şeklinde ikiye bölünmüştür. (Bu durum Türk edebiyatındaki kırılmayı akla getirir. Çünkü bizde de bir taraftaBüyük Doğu, Hisar, Hareket,Türk Düşüncesi, Serdengeçtidiğer tarafta Varlık, Yeditepe, Papirüs, Pazar Postası, Ses, Adımlargibi dergiler[10]bulunur. Ayrıca, Türk edebiyatındaki hece-aruz tartışmaları bu bahsin bir diğer örneği olarak düşünülebilir.[11])

*Simon üç yabancı dil -İtalyanca, Rusça, Almanca- bilmektedir. (Bu durum Birinci ve İkinci Yeni’nin evrensele açılma bağlamında dil bilmelerini ve çeviri yapmalarını akla getirir. Fakat dil bilme bahsi her zaman, Yahya Kemal örneğinde olduğu gibi, şekilsel anlamda geleneksel olandan vazgeçmek, yeni/modern/avangard şekiller denemek anlamına gelmez.)

*Simon, eski biçimle yeni konular anlatıyor ve bu durumu şiirin doğasına çok da aykırı bulmuyor. (Bu durum, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in modernist olup olmadıklarını tartışmalı hale getiren, şiirin şekilsel bağlamda geleneksel tarzından (aruzdan) vazgeçmeme özelliklerini akla getirir.)

*İ. Berk, Simon’a serbest ölçüyle şiir yazmasını önerir. Bu tercih onun uluslararası şiirle arasındaki mesafeyi kapatacaktır/kısaltacaktır. Bu bahsin İ. Berk’e göre en güzel örneği Nâzım’dır. (Nâzım Hikmet ismi, iki şairin de, Marksist dünya görüşüne bağlı olduğu fikrini akla getirir. 1950’li yıllarda şiirlerinde kullandıkları ölçüler, şairlerin isimlerinin, neredeyse, bir dünya görüşüyle birlikte anılmasına neden olur. Edip Cansever’in, “O yıllarda serbest nazımla yazan şairlere komünist damgasını vuruyorlardı hemen. Yaprakdergisi çıkmaya başlamıştı. Onu bile Gelibolu’ya indiğim zaman alıyor, bir kuytuda okuyor, bazen O. Veli’nin bir şiirini ezberledikten sonra yırtıp kıtaya dönüyordum.[12]sözleri bu görüşü doğrular.)

*Simon, İ. Berk’in kendisinden çeviri yaptığı Lorca ile eserlerini okuduğu Rilke’yi sever. (Alıntıda adı geçen Walt Whitman’a Arthur Rimbaud, Ezra Pound, E.E. Cummings, Guillaume Apollinaire, René Char, T.S. Eliot, Eluard gibi şairler de eklenince İ. Berk’in şiirinin Batı yakasının bir kısmı ortaya çıkar ki bu durum modern Türk şiirinin bir yönünü göstermesi bakımından mühimdir.)

Yaptığımız araştırmalar, bir şekilde gözümüzden kaçmadıysa, Bat Istuau Simon adlı bir Macar şairinin olmadığını gösteriyor. İ. Berk’in 9 Eylül 1968 tarihinde Budapeşte’de tanıştığını söylediği ve günlüklerinde kendisine hatırı sayılır bir şekilde yer ayırdığı bu şair acaba kim ola ki? Gerçekten böyle bir şairle tanıştı mı İ. Berk? Böyle bir şair yoksa bu insan, şairin iç beni/iç sesi olabilir mi? Bat Istuau Simon, Tanpınar’ın Huzur’undaki Suat’ı akla getiriyor çünkü. Bu isim, İ. Berk’in takma adı mı acaba? Yoksa, yeni bir İ. Berk muzipliğiyle mi karşı karşıyayız? Şair, daha önce direkt olarak dile getirdiklerini bu yolla pekiştirmeye mi çalışıyor? Veya İ. Berk düşüncelerini şairlerin/edebî süreçlerin isimlerini açık açık yazarak ifade etmiyor da dolaylı bir yolla, birçok konuya ve şahsa uyarlanabilecek çok anlamlı/bağlamlı bir metin icat etme yoluna mı gidiyor? Bu ihtimallerden hangisi doğrudur hangisi yanlıştır bilemeyeceğiz, fakat böyle bir icadın/durumun edebiyat tarihimiz açısından şaşırtıcı olduğundan hiç şüphe yok.

Muzaffer Erdost 19 Ağustos 1956 tarihli Son Havadis’teki yazısının başlığında “İkinci Yeni” ibaresini kullanır. Bu kullanım, birçok araştırmacı ve eleştirmenin İkinci Yeni Hareketi’nin isim babası olarak Muzaffer Erdost’u göstermesine neden olur. İ. Berk, Muzaffer Erdost’un TRT 2’de yaptığı bir konuşmaya atıfta bulunarak, kendisi de geçmişte yaşanan bu hadiseyi unutmuştur, İkinci Yeni’nin isim babasının, değişik yerlerde tam tersi ifadelerde de bulunmasına rağmen,[13]aslında kendisi olduğunu ima eder[14]:

Bir kez daha söyledim: İkinci Yeni tarihi, Sezai Karakoç’u da katarak yazılmayı bekliyor. İkinci Yeni herkesçe dışlandı. Herkesi de etkiledi başlangıçta. Yeri ve önemi bugün daha da belirginleşti, yarın daha da büyüyecek. Geçenlerde ‘Sözün Büyüsü’ programında, TRT 2’de Muzaffer Erdost konuştu. Pazar Postası’nı Muzaffer hazırlardı. Gazeteye de İlhami Soysal bakardı. Kısa sürede Pazar Postasıyeni şiirlerle tanındı. Bu şiirlerin kokusunu ilk Muzaffer Erdost anladı, ilk büyük yazıyı da benim için o yazdı. Zaten her gün beraberdik. İlhami Soysal bu şiiri tanıtmak istemiş ve bir ad konsun diye Muzaffer’e soruyor. Ben de Muzaffer’leymişim. Yazı makineye verilecek. Muzaffer bana soruyormuş, ne diyelim diye. Ben, Birinci Yeni-Garip’e karşı olduğum için ‘İkinci Yeni’ demişim. Ben bunu unutmuşum, bu konuşmadan öğrendim.[15]

Ece Ayhan bir konuşmasında, şekil ve içerik bakımından hiçbir yenilik vadetmeyen şiirleri/şairleri “yurttan sesler korosu” metaforuyla yerer. İ. Berk ise, kendi sesini bulamayan şairler için “yazılan şiir kalabalığı”[16]anlamında “koro” nitelemesini kullanır. Daha yakından bakınca “koro” kavramının, bir ömür boyu aynı nazım şekliyle aynı konularda şiir yazan (özgün olamayan/tekdüze söyleyişi kıramayan), bireysel ve toplumsal anlamda bir hareket/topluluk/akım beğenisinin dışına çık(a)mayan veyadaha öz bir ifadeyle söylemek gerekirse Yahya Kemal’den Nâzım Hikmet’e kadar sanat hayatının önemli bir bölümünde söze/anlama dayalı şiirde karar kılan bütün şairleri içerdiği görülür. İ Berk’in, bu bağlamda, genç şairlerle ilgili bir değerlendirmesini, ki T.S. Eliot’ın “Gelenek ve Bireysel Yeti” yazısını akla getirir, buraya almakta yarar var:

Genç şairler yazılan şiirin dışına atamıyorlar şiirlerini. Dahası orada rahatlamış bile buluyorlar kendilerini. ‘Terbiyeli’ şiir yazmak istiyorlar. Partal giyinmekten korkuyorlar, hiçbir yeri aksamayan şiirler yazmak istiyorlar. Yanlışa dayanma güçleri yok. Acemiliklere el kaldırmak şöyle dursun, utanıyorlar ondan. Yetkin şiirler yazmak istiyorlar. Seslerini koroya göre ayarlıyorlar. Hemen kitaplaşıyorlar.[17]

Bütün yollar Turgut Uyar’ın “Efendimiz Acemilik”[18]yazısına çıkıyor. Aklıma gelmişken söyleyeyim, İstiklâl Marşı’nda niçin hiç “biz” zamiri geçmez de her şey “ben” üzerine inşa edilir?

*İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Not: Bu yazı “Türk Edebiyatı”nın Şubat (2019) nüshasında neşredilmiştir.

 

DİPNOTLAR

[1]İlhan Berk, “Yazmak Benim Cehennemim”, Kanatlı At (Söyleşiler), YKY, İstanbul 2005, s. 107-108.

[2]Bu ifadeyi şair de sık sık kullanır: “Anlatı doymazıyım ben. Her kitap, bazen de her şiir öyle vardır benim için. Şiirimin tarihi, dilin, tekniğin tarihinden başka bir şey değildir.” (Bilgi için bkz. İlhan Berk, “Dille Anlamla Cebelleşe Cebelleşe Büyüdüm Ben”, Kanatlı At (Söyleşiler), YKY, İstanbul 2005, s. 153.)

[3]İlhan Berk, “Gelenek mi? Gelenek Benim”, Kanatlı At (Söyleşiler), YKY, İstanbul 2005, s. 178-179.

[4]İlhan Berk, “Paris, 30 Mart 1964”,El Yazılarına Vuruyor Güneş, YKY, İstanbul 2016, s. 70.

[5]İlhan Berk, “Paris, 4 Haziran 1964”, El Yazılarına Vuruyor Güneş, YKY, İstanbul 2016, s. 72.

[6]İlhan Berk, “Yazmak Benim Cehennemim”, Kanatlı At (Söyleşiler), YKY, İstanbul 2005, s. 97.

[7]Nihat Sami Banarlı, “Tarih Merakı”, Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1997, s. 42-49.

[8]İlhan Berk, “Budapeşte 9 Eylül 1968”, El Yazılarına Vuruyor Güneş, YKY, İstanbul 2016, s. 96-97.

[9]Tanpınar’ın bir kere bile olsa İkinci Yeni’yi anmaması ilginçtir. Bilgi için bkz. (Muharrem Dayanç, “İkinci Yeni ve Tanpınar”, Hece -Ârafta Bir Süreklilik Arayışı Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar-, Sayı: 61, Mart 2016, s. 422-435.) 

[10]Erdal Doğan, Edebiyatımızda Dergiler, Bağlam Yayıncılık, İstanbul 1997, 223 s.

[11]Hasan Kolcu, Türk Edebiyatında Hece-Aruz Tartışmaları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993, 417 s.

[12]Edip Cansever, “Zaman İçinde”, Şiiri Şiirle Ölçmek, YKY, İstanbul 2012, s. 68.

[13]İlhan Berk, “Dille Anlamla Cebelleşe Cebelleşe Büyüdüm Ben”, Kanatlı At (Söyleşiler), YKY, İstanbul 2005, s. 151.

[14]“İkinci Yeni” adının İ. Berk’ten çıkmış olabileceğini gösteren bir başka imayı buraya almak isteriz: “Ya ‘İkinci Yeni’ adı? Daha önce, ama o sıralarda, Son Havadis’te yazdığım bir yazının başlığı. İlhami Soysal yazı gelmedi diye sıkıştırır, ben yazıyı bitirmişim, bir ad bulmakta zorlanıyorum, attım bir başlık, ‘İkinci Yeni’ diye, öyle yayınlandı yazı. Kısa bir süre sonra da bu şiirin ‘tabela’sı gibi oturacaktır tepesine. İlhan Berk’in önerisiyle.” (Bilgi için bkz. Muzaffer İ. Erdost, “İkinci Yeni İçin Yeni Türevler ‘Anlamsızlığa Kadar Özgürsün’”, Argos, Şubat 1989, s. 147.)

[15]İlhan Berk, “Şiirde En Büyük Tehlike İhtiyar Doğmuş Şiirde Yatar”, Kanatlı At (Söyleşiler), YKY, İstanbul 2005, s. 49.

[16]İlhan Berk, “Yazmak Benim Cehennemim”, Kanatlı At (Söyleşiler), YKY, İstanbul 2005, s. 105.

[17]İlhan Berk, “Yazmak Benim Cehennemim”, Kanatlı At (Söyleşiler), YKY, İstanbul 2005, s. 97.

[18]Turgut Uyar, “Efendimiz Acemilik”, Korkulu Ustalık -Şiir Üzerine Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar Bir Şiirden-, Haz. Alâattin Karaca, YKY, İstanbul 2014, s. 261-264.

Yazar
Muharrem DAYANÇ

Muharrem Dayanç, Sakarya, Geyve, Karaçam Köyü’nde doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Adapazarı’nda tamamladıktan sonra, 1990 yılında, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Daha sonr... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen