Kültür – San’at Yazıları

Suzan ÇATALOLUK

Evvelâ o yaratıldı, sessizdi, sakindi, küçüklerin en küçüğü, zerrenin de zerresi, yani nokta…         

Yüceler Yücesi murat eyledi, noktayı var eyledi… 

Böylece yaratılışla başlayan noktanın serüvenini de emreyledi Yüce Mevla!                 

Ardından çizgi geldi, noktaların çocuğu idi. Sonra çizgiler sonsuz parçalara bölündü. Külli irade dileyince, çizgiler şekilleri, biçimleri, boyutları, evrenleri meydana getiriverdi. Yüce Rabbin musavvir sıfatı sonsuz kere tecelli etti anın sonsuzunda.        

Yüce iradenin ışığı yaratmasıyla evrenler kandilleşince, renkler yaratılmışların arasında yerini buldu, elbette gölge de…   

Yüceler yücesi, en yüce Sanatkâr Allah musavver sıfatı ile tecelli etti. Zira "Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir." (Kur’an-ı Kerim, Taha Suresi, 50)

Ama bütün bu görünür, görünmez güzellikleri tarif için söz gerekti. Söz de sesi diledi Yüce Allah’tan. 

Sesi de murat edince Yüce Yaratıcı, musiki evrenlerde gönül tellerini titreten ılık, güzeller güzeli sevgi yelleri olup dile geldi.

Ve.. Yüce Allah Âdem’e kelimeleri öğretti, böylece şiir de evrenlere “merhaba” deyiverdi.   

Böylece… Resim, şiir, musiki bütün güzel sanatların anası oluverdiler. Zira ilahi takdir böyleydi…

Sonrası mı? Sonrası hakikatte şöyle midir acep: Anın içinde sonsuz zamanlar geçirmek, bir rengin içinde sonsuz renkleri görebilmek, bir sözden dolayı yollara düşüp ebediyeti aşıp yine o söze gelmek, bir nidadan yola çıkıp muhteşem besteleri dinleyebilmek, ardından ilk sese, ilk nefese dönüvermek.      

Ve… Bu gizemin içindeki asıl, hakikati yakalamak, gerçek güzelliği bulmak.  Sanatkârın işi olsa olsa budur. Eğer hakikat yakalanırsa saf sanat ile karşılaşmamız da ne güzel bir mukadderat.       

İşte bu saf sanattan bir zerrecik ilham sanatkârın gönlüne düşerse gerçeklerin dünyasına iniveren güzellikler kimi zaman bir besteye ses, bir resme desen, bir şiire fısıltı oluyor.       

Bir kelebek kanadına nakşedilmiş harika renklerle süslü simetrili desenden ceylanın gözlerindeki masum güzelliğe, denizin en dibinde yaşayan canlıların vücutlarında taşıdıkları rengârenk, olağanüstü nakıştan gök adalarındaki ışık patlamasına kadar uzanan muhteşem şölen Âdemoğluna sanat adına neler neler ilham etmemiş ki.       

Mekân içinde lamekânı keşfetmek isteyip zaman içinde zamanın ve zamansızlığın düşünü kuran, sonsuzlukları hayal eden insanoğlu eğer hakikaten sanat ikliminin erbabı ise bu kutlu esrar karşısında, onu bütün kalbiyle hissetmeye çalışıyor, sonra ancak ve ancak boynunu büküp gönlünün bütün güzellik bahçelerine inen- az ya da çok – ilham ile elinden geldiğince eser meydan getirmeye uğraşıyor besbelli.

İşte bu sanat eseri kimi zaman bir resimdir, kimi zaman bir beste, kimi zaman söz vadisinden eser. Kimi zaman muhteşem bir mimari yapıdır, kimi zaman hayranlığımızı doruklara çıkaran bir film.

Bu eserler bazen üstat sanatçıları dahi derin hayranlık duyguları ile coşturuyor. Bir misâl verelim: Ünlü Fransız heykeltraş Rodin “Milo Venüsü’”nü görünce hayranlığını bu heykele uzun bir mektup yazarak dile getiriyor ve diyor ki:

“Ey Zafer Tak’ı, gerçeğin köprüsü, zarafetin halesi Venüs”(1)

Bir başka misâl de şiir vadisinden: Halk edebiyatının şahikalarından olan Erzurumlu Emrah Sivas’ta bir kahveye uğrayıp dinlemeye gelenlere kalbini açıyor. “Gelenler de Emrah’ın sade çalıp çağıran bir (âşık) değil, (hakikat)e agâh bir derviş olduğunu anlıyor. Kimi onun için:

Sözü bir ilhamdır gelir Hüdâdan

Lamekândan gelmiş lamekân ister,

Diyor.

Kimisi de:

Ulum-ı esrardır dersi (Emrah)ın

Anlarsa bu ilmi ârifan anlar

Diye övünüyor”.(2)

Bir misâl de müzik deryasından getirelim: Abdulkâdir Meragî’nin “Rast Kâr-ı Muhteşem’”ini dinlerken eser bizi alıp nerelere götürmüyor ki?

Misâller uzatılabilir. Ama biz bam teline dokunup esas soruyu soralım: Aslında sanat nedir?

Aslında bu soru nasıl da yaşlı! Binli yaşları çoktan aştı. Yapılan her tarif mutlaka bir yerde eksik kalıyor. Konuyu bir örnekle açıklayalım. Rudolph Arnheim diyor ki:

“Sanat her zaman insan göz ve kulağının, dünyayı ve yaşamın özünü yorumlamasına yardımcı bir araç olarak anlaşılıp kullanılmıştır. (3)

İnsanın göz ve kulağının dünyanın ve hayatın özünü yorumlamaya yardımcı araç sadece sanat mıdır? Soruyu şöyle de sorabiliriz: Sanatın tarifinde göz ile kulak algılaması yeterli midir? Ya insanın iç dünyasını, sezgilerini nereye koyacağız bu tarifte?

Sanatın tarifini yaparken sadece dış dünyada, özellikle mavi gezegenimizde olanlarla mı yetineceğiz? O zaman 7. Sanat kabul edilen sinema sanatlarındaki fantastik ve bilim kurgu filmlerini sanatın dışında mı kabul edeceğiz? Zira bu filmler başka dünyalarda, başka gök adalarında ve başka yaşam formlarıyla beraber yaşanılan maceraları anlatmaktadır, meselâ “Star Gate” adlı film ve ardından çevrilen dizileri. Üstelik bu filmler ve diziler en çok da sanata yönelik ödüller almışlardır.

Uzatmayalım; sanata dair tariflerin çoğu bir felsefi akıma veya bir teoriye dayanılarak yapılmıştır. Helenistik dönemden klasik döneme kadar uzanan tanımlamalarda da moderniteye bağlı olan veya post modern akımlara dayalı bulunan tariflerde de genellikle tenkit edilecek bir yön vardır.

Sanatı tarif konusunda tartışmalar henüz durmamıştır, durulmamıştır. “Çağdaş felsefede sanatın tarifi de tartışmalıdır. Diğer tartışmalı maddelerdeki tarifler ne kadar başarılı ise sanatın tarifinde de o kadar başarılıdır. Ayrıca sanatın tarifi felsefeyle ilgili fayda açısından da tartışılmıştır.

“Çağdaş sanat tarifleri iki ana kola ayrılıyor. “(4) Biri çağdaş, diğeri geleneksel olan bu tarif denemelerini yapan uzmanlar kendi aralarında da anlaşamamışlar, sanatın tarifini çeşitli bakış açılarından yapmışlardır. Kimileri tarihi bir bakış açısını üstün tutarken kimi sanatın fonksiyonlarını önemsemiş, kimi de katı bir gelenekçi görüşle sanatı tarif etmeye çalışmıştır.

Sanat, esasen meydana getirilen bir eserin genel adı veya meydana getirilmek istenen kimi eserlerin yapılma süreci. Bu süreç işlerken ve eser meydana getirilirken sanatkârın bilgisiyle birlikte tecrübesi, duyguları ve heyecanları çok büyük bir paya sahip. Öyle ki uzak ve yakın çevresi, dış dünya ile yaşadıkları tecrübeleri ve özellikle hissettikleri iç dünyasına sembolleşerek akıyor çoğu zaman ve iç dünyasında duyguların, en derin hislerin ve iç yolculuğundaki keşiflerinin manzumesi olarak zihninde tasarı haline geliyor. Bu tasarı sanat eserinin doğuşunda ilk adımlardan biri ve belki de doğum sancılarının en önemlisi.

Ama sanatı tarif ederken en çok dayanılan kavram yaratıcılıktır.

İnci San yaratıcılığı şöyle tarif ediyor: “Sanatsal alanda başyapıtların ortaya çıkmasına neden olan süreçler bütünü ve ayrıca bir tutum ve davranış biçimidir. (5)

İsmail Hakkı Baltacıoğlu da sanatta yaratıcılık ile ilgili olarak şu görüşleri ifade ediyor: “... Sanat bir yaratıcı değil, bir uyandırıcı, bir coşturucudur. Estetik duygu insanda var olan ancak bilinçaltında kalan biyo-psikolojik ya da sosyo-psikolojik duyguların uyanması, bilinç üstüne çıkmasıyla meydana geliyor. Böyle olunca her sanat eseri değer kuramında sıraladığımız, duygulardan birini aşılayan değil, bilinçaltında yaşayan türlü duyguları canlandıran, bilinç üstüne çıkartan bir teknik demektir.” (6)

Dikici diyor ki: “Yaratıcılık; özgün buluşlar ortaya koyma becerisidir.”(7)

Zaten sanatı sanat yapan da bu özel hâl değil mi? Tam da bu noktada akla şu soru geliyor: Sanatkâr sanat eserini meydana getirirken neyle besleniyor? Bilgiyi nereden alıyor, duygularını nasıl zenginleştiriyor ve tazeliyor, heyecanlarının kaynağı nedir?

Bu sorunun cevabını sanatkârların eserlerinden alalım ve bir şiirle misâllere başlayalım: Arap dünyasının en önemli şairlerinden kabul edilen Lazkiye’li Ali Ahmad Sa’id (Adonis) “Minare” isimli şiirinde şöyle diyor:

“Ağladı minâre

Yabancı gelip satın aldığında onu

Ve kurduğunda üzerine bir baca. (8)

Adonis, Batı’yı çok iyi tanıyor. Arap Birliği’nin UNESCO nezdinde temsilciliğini yapmış, Sorbonne’da okumuş. Buna rağmen içi yanarak yazdığı şiirlerinde emperyalizmin bölgesine neler ettiğini hüzünlü, yürek burkan kelimelerle dile getiriyor.

Bir başka misâle daha bakalım: 1920’lerde ABD’nde Siyahi Edebi Rönesans Hareketinin en önemli temsilcilerinden biri olan Langston Hughes  Afro –Amerikan hayatın acı gerçeğini, Kunta Kintelerin derin hüznünü kendi kültüründen kaynaklanan bir dille pek güzel ve sanatkârane bir biçimde ifade ediyor. İşte bir şiiri:

         

            ADA

            İki nehir arasında,

            Parkın kuzeyinde,

            Sokaklar karanlık

            Daha da karanlık ırmaklar gibi.

            Düş içinde düş,

            Bizim düşümüz ertelendi.

            Günaydın babacığım!

            Sesini duyan mı olmadı.”(9)

            Bizden de bir misâl verelim. Ahmet Yesevi’den bir dörtlük:

            Âşık olsan, aşk yolunda fena ol sen;

            Didar izleyip huzurunda tamamlan sen;

            Merhem olup gerçek dertliye deva ol sen;

            Güzel huylunun canını alışta âsân kılar.(10)

Tasavvufta bir okyanus olan Ahmet Yesevi’nin eserlerini meydana getirmek için nereden beslendiğini anlatmaya gerek var mı?

Batı’da Sanat Hangi Kaynaktan Nemalanmaktadır? 

Avrupa’ya bakalım: Meselâ Roman Sanatı: “10. yüzyıldan başlayarak 12. yüzyıla kadar Avrupa sanatına yön veren sanat anlayışına verilen Roman ismi, 19. yüzyılda konmuş bir sanat terimidir. Avrupa kıtasının değişik bölgelerinde değişik tarihlere göre farklı özellikler gösteren bu sanat akımı yoğun bir dinî propagandayı hedeflemiştir. Bunun için de bu devirde yapılan bütün sanat eserleri yoğun bir dinî özellik göstermiştir.” (11)  Neredeyse bütün mimari yapılar dinî konuları muhtevi heykellerle, fresklerle ve büyük boyuttaki dinî resimlerle süslenmişlerdir. Yazılan kitaplar da dinîdir genellikle ve dinî resimlerle süslenmiştir. Misâl getirirsek Münih Devlet Kütüphanesinde bulunan ve Aziz Luca’dan ilhamını alan Otto III. ün “İnciler Kitabı” bu döneme aittir ve resimleri dinî konulara göre yapılmıştır.

Bu özellik 12. yüzyıldan 15. yüzyılın ortalarına kadar süren Gotik sanatında da devam etmiştir. Güzel sanatların bütün alanlarına Hristiyan dini ve kültürü adeta damgasını vurmuştur.

Ardından gelen Rönesans Sanatı genel olarak yine dinden çok faydalanmıştır. Özellikle Hz. İsa ve Meryem ana başta olmak üzere dinî konular bütün sanat alanlarına konu teşkil etmiştir.

Daha sonraki Manierizm kısmen din dışı konuları işlemiş, ancak ardından gelen Barok sanat anlayışı sanatın her alanında yine Hristiyan dini ile ilgili konuları kullanmış ve Hz İsa başta olmak üzere Meryem Ana ve azizleri anlatan eserler çok belirgin bir şekilde ağırlığını koymuştur. Bu sanat anlayışıyla farklı ülkeler farklı kültürleri dolayısıyla farklı üsluplar geliştirmişlerdir. 

Yine misâl verelim: Manierizm akımına uygun olarak Fransa’da saray ve etrafındaki aristokrat sınıfını resimleyen ressamların yanında halk tabakasının günlük hayatını fırçaya aktaran sanatkârları da görüyoruz.

Gelelim Barok sanatına. Bu akımı özetlemek adına yine dönemin en parlak eserlerinden bir örnek vereceğiz: Hamburg Sanat Galerisinde bulunan ve Adam Elsheimer’in “Vaftizci Yahya’nın Söylevi”… Elbette resmedilen konunun çok işlenen dini temalardan biri olduğunu söylemeye gerek yok.

Dini eserlerin yanında sanatkârlar, özellikle ressamlar bulundukları coğrafyanın kültürlerini yansıtan mitolojik ögeleri, kendilerini himaye eden derebeylerin veya devlet adamlarının, koruyucu sülalelerin mensubu kişilerin resimlerini de yapmışlardır. Bu eserlerde o coğrafyanın kültürü son derece incelikli bir şekilde ortaya konmuştur. Ünlü Medici sülalesi pek çok resmi yapılan sülalelerden biridir. Bu resimlerde resmi yapılan kişinin kılığından duruşuna, bulunduğu yerin özelliklerine kadar her şey o kültürün özelliklerini yansıtmaktadır.

Bu hâl sanat müziğinde de kendini göstermiştir. Konular yine aynı kaynaklardan beslenmiştir. Bestekârlar dinî konuların yanında yine kendi kültürlerinin kaynaklarını eserlerine konu etmişlerdir. Bu tespitle ilgili pek çok misâl getirilebilir. Handel’in ünlü oratoryosu Messiyah, birçok bestecinin dinî temalarla dolu librettoları konuya sadece iki örnektir.         

Tekrarlarsak, ilerleyen yüzyıllarda sanatta gelişen çeşitli akımlara mensup sanatkârlar dinin yanında yaşadıkları memleketlerinin kültürlerinden çok faydalanmışlar, eserlerinde yine kendi kültürlerine ait temaları işlemişlerdir. Empresyonist Ressam Renoir yaşadığı çevredeki sosyal ve kültürel hayatı resimlerinde çok açık ve çok zarif bir ustalıkla işlenmiştir. 1868’de yaptığı “Irmak” adlı tablosundaki kıyafetler dahi döneminin bütün özelliklerini göstermektedir.         

Şu noktayı da unutmadan geçmeyelim: Batı kendini Helenistik dönem ile Roma’nın tabii mirasçısı kabul etiğinden bu iki dönemin mitolojisinden de çok faydalanmıştır. Misâl getirirsek İtalyan Rönesans’ının “Primitif” ve “Klasik” diye adlandırılan iki devresi arasında geliştiği için iki anlayışın, iki tekniğin izlerini kişiliğinde toplayan “İtalyan ressam Sandro Boticelli” (12) hem Helenistik dönemi mitolojilerinden faydalanmış hem de Hristiyan dini ile ilgili tablolar yapmıştır. Misâl getirelim: “Venüs’ün Doğuşu” ve” Meryem’e Tapma” kompozisyonları bu vadideki eserlerinden en ünlüleridir.         

Batı sanatından son misâlimiz Shakespeare. Eserlerinde yaşadığı dönemin sosyolojik ve kültürel hayatıyla ilgili sahneler sunan ünlü İngiliz yazar ayrıca Roma Döneminin en önemli karakterlerini de tiyatro eserlerine taşımıştır. Bu alandaki en tipik misâl “Kleopatra ve Antonius” adlı tiyatro eseridir.         

XIX ve XX. yüzyılda da pek değişen bir şey olmamış, Batı dünyasında meydana gelen felsefi akımlara bağlı olarak gelişen sanat akımlarına bağlı sanatçılar eser verirken yine yaşadıkları kültürel ortamdan pek müteessir olmuşlar ve bu kültürü meydana getiren bütün ögeleri değerlendirmişlerdir.     

       

Hakikaten Işık Doğu’dan mı Geliyor…         

Gelelim Doğu’ya… Sanat denilince Çin, Japonya ve Hindistan başta olmak üzere Asya’yı dile getirmek elbette gerekiyor. Özellikte Çin kendi tarihi seyri içinde gerçekten ileri bir sanat seviyesi yakalamıştır. Çeşitli sülaleler dönemlerinde Çin heykel ve resim başta olmak üzere bütün sanat dallarında çok ileri seviyeye ulaşmıştır. Resim sanatında, özellikle manzara resimlerinde ve dinî konularda çok başarılı örnekler vermiştir. Bugün Çin resmi çok önemli bir seviyeye ulaşmışsa bu başarı, bir ustanın, dâhi seviyedeki bir ustanın, Hsieh- Ho’nun MS 5. yüzyılda koyduğu ilkeler sayesindedir. “Bu altı ilke, hemen hemen bütün Çin sanat anlayışının temel kuramını teşkil eder. (13) Dünyanın sayılı müzelerinden olan Shangai Müzesi bu eserlerle doludur, Avrupa sanatında olduğu gibi genel olarak o coğrafyanın kültüründen yola çıkılarak yapılmıştır.         

Çin yüzyıllardır mimarisinde de kendine has, başka milletlere benzemeyen bir tarz geliştirmiştir. Bugünde yüksek binalarda dahi aynı mimariden geliştirilen tarzlar uygulanmaktadır.         

Dev nüfusu ve müthiş bir kalkınma hızıyla gelişen bu ülkede sanatkârlar bütün sanat dallarında kendi millî kültüründen besleniyor.         

Ve… Şimdi karşımızda duran baskın kültür olma yolunda hızla ilerleyen bir Çin’dir.         

Aynı durumu Hindistan ve elbette Japonya için söyleyebiliriz.         

Japonya sanatıyla ilgili olarak minyatürden örnek verirsek kendine has bir minyatür tarzı geliştirdiklerini görürüz. Yüzyıllardan bu tarafa Japon minyatürü birbirini izleyen belli devirler geçirir: Nara, Heian, Kamakura, Azuchi Momoyama ve Edo dönemlerinde minyatür sanatçıları pek güzel eserler meydana getirirken kendi millî kültürleri onlara müthiş bir kaynak olmuştur. Meselâ; Japonya’nın XII yüzyıl, Heian Dönemi minyatürleri yine dönemin dinî inançlarını anlatan figürlerle doludur.         

Çağdaş Japon resim sanatına göz attığımızda sanatçıların yine çağdaş akımlara bağlı olarak resim yaparken, kendi millî kültüründen renkleri, çizgileri ve anlayışlar kullandığını görürüz. Ressam Hisashi Tenmyouya, birçok eserinde çağdaş minyatürden örnekler vermiştir ama eserlerine baktığımızda arka planında Japon kültürünü görürüz.         

Hindistan’a bakalım: Budizm, Hinduizm ve Brahmanizm, Jainizm, Sihizm… Daha pek çok yerel pagan din ve inanışlar dolayısıyla çok renkli bir kültür geçmişi olan bu büyük ülkedir Hint ülkesi. İslamiyet öncesi dönemlerde de her alanda çok zengin bir sanat geçmişine sahiptir.  Bu kültüre bağlı olarak yapılan resimler, heykeller, müzik, edebiyat eserleri, mimari eserler, tekstil ve el sanatları ve bu renkli kültür adına meydana getirilen her şey bugün Hindistan’ın sanatkârlarının önemli beslenme membalarındandır.         

Ramayana, Mahabharata destanları başta olmak üzere baş tanrı Vişnu ve diğer tanrılarıyla ilgili olan ve bütün sahalarda ortaya çıkan eserler, mimarideki dinî yapıları, racaların saraylarını süslemiş, el sanatlarının da en önemli kaynağını teşkil etmiştir.         

Bu ülkede, Babür İmparatorluğundan sonra İslami eserlerin de verilmeye başlandığını, özellikle tezhip sanatında pek güzel el yazmalarının ortaya çıktığını görüyoruz. Özellikle el yazması Kur’an-ı Kerimler ve tezhipleri  sanat açısından üstün bir kalite göstermektedir. Bir eserle örnek verelim: “Nasir al Din Tusi’ye atfedilen ve rika ile yazılan el yazması eser Babür dönemine has tezhip tarzında çeşitli stilize çiçeklerden meydana gelen bezeme ile süslenmiş olup Peygamberi, kızı Fatima’yı ve on iki imamı anlatmaktadır.” (14)         

Bu dönem mimarisi de zamanına imza atmıştır. Misâlimiz ünlü Cihan Şah –Mümtaz Mahal aşkının sembolleştiği Tac Mahal. Her ziyaret edene Babür imparatorunun bu efsanevi aşkını, ama aynı zamanda dönemin sanatlarını da anlatmaktadır.         

Çağdaş Hindistan Sanatları da yine kendi kültürel kaynaklardan ilham almıştır. Ünlü ressam Debabrata Chakrabarti başta olmak üzere günün Hintli sanatçıları çağdaş sanat akımlarını da yorumlayarak kendi kültürlerinden eserler yapmışlardır. Bunlardan bir örnek aşağıda sunulmuştur.        

Gelelim Bollywood’a, yani Hint sinemasına: Fazla söze gerek yok, dünya sinemasında artık söz sahibidir ve kendi kültürünü ve değerlerini dünyaya dayatmaya başlamıştır.                  

Acaba İran’da Ahval Nasıldır… 

İran kültürü de çok renkli bir özelliğine sahiptir. İranlılar kendi kültür tarihlerini İslam Öncesi Kültür, İslam Sonrası Kültür ve Modern Dünya Kültürü devreleri şeklinde sınıflandırmaktadırlar.         

Kaynaklara göre Ahamenişiler, Sasaniler, İslami dönem olmak üzere üç ayrı devirden geçen İranlılar bu dönemlerin özelliklerine göre önemli sanat eserleri meydana getirmişler ve Rönesans Avrupası’na Osmanlılarla birlikte önemli ölçüde tesir etmişlerdir. Özellikle Sasani döneminin heykel ve freskleri pek sanatkâranedir.         

İslami dönemde yetişen ve İran kültür tarihinde çok önemli yer tutan Molla Sadra, Ömer Hayyam, gibi büyük şahsiyetler bugün de tesirini sürdürmektedir. Özellikle Ömer Hayyam zamanımızda dahi Batı’da edebiyat ve felsefe alanındaki çok önemli yerini hâlen muhafaza etmektedir.        

            Yine İran şiirinin şahikalarından olan Şirazlı Hafız’ın ve Ömer Hayyam’ın şiirleri, Sadi’nin Gülistan, Haristan ve Bostan’ı hâlâ hayranlıkla okunmaktadır.

Döneminde çok tanınmış sanatkâr ve mutasavvıf olan Türk kökenli Gence’li Nizami’yi, Mevlana’yı ve kimi sanatkârları İranlılar kendilerinin saymakta, gençler arasında Nizami’nin eserleri neredeyse ezbere bilmektedir.

İran’ın musikisi zengindir. İran klasik musikisi de ülkenin hemen her yerinde icra edilmektedir. Bu musikide tar, kemençe, santur, ud, kanun çalgı aletleri kullanılarak millî İran musikisi alanında ve “destgâh” adı verilen 7 ana üslupta eserler bestelenmekte, uygulanmaktadır.         

Günümüzde devlet konservatuarları ve özel müzik okullarında müzik eğitimi yapılmakta, modern ve klasik batı müziğinin yanı sıra geleneksel İran musikisi eğitimi verilmektedir.         

İran’da hâlen çok geçerli olan geleneksel güzel sanatlarda da eserler verilmektedir. Bu sanatların en mühim dallarından olan hüsn-i hat sanatı ile Kuran ayetleri, hadisler ve büyük İslam şahsiyetlerinin veciz sözleri yazılmakta ve İran’a ait tezhip üslubu ile süslenmektedir ve pek revaçtadır.         

Minyatür ve minyatürden yola çıkılarak meydana getirilen İran millî resim sanatı elbette en çok İran tasavvufu ve edebiyatından yararlanmaktadır. Ayrıca İran’a ait efsane ve destanlar resim sanatına çok önemli bir kaynak teşkil etmektedir. Örnek verirsek “Isfahan ilinde doğan ünlü Mahmut Ferşçiyan, Muhammet Bager Agamiri “Mecid Mehrigan…” Bu minyatür sanatkârı ressamlar eserlerini yaparken İran millî kültüründen nemalanmışlardır. (15)         

Tarihi çok eskilere dayanan İran mimarisi İslam öncesi ve sonrası farklı özellikler gösterir. İslam öncesi döneme ait Taht-ı Cemşid, Kuruş Kabri, Tak-ı Kesr v.s…  sanat eserleri bu gün de çok ilgi çeken en eski tarihi eserler arasındadır. İslam Dönemi İran Mimarisi ve çağdaş mimari de bu ülke kültüründen kaynaklanan kendine has bir tarz geliştirmiş ve dünya çapında ödüller almıştır.         

Yedinci Sanat olarak kabul gören sinema İran’da kendi kültüründen beslenen pek çok eser vermekte, İranlıların deyimi ile sinema bir sanayi gibi çalışmaktadır. “Yılda ortalama 60 film üretilmekte ve binlerce kişi bu sektörde istihdam imkânı bulmaktadır. İran filmlerinden bazıları son on, yirmi yılda Cannes, Nantes, Berlin, Chicago ve Locarno gibi önemli uluslararası festivallerde büyük başarılara imza atmışlardır. Sinemanın sanat ve teknik kollarında faaliyet gösteren pek çok kadın sinemacıya ilaveten çok sayıda kadın yönetmen de bu alanda başarıyla varlıklarını sürdürmekteler. İran halkının sinemaya olan ilgisine 182.859 seyirci kapasiteli 295 salonda cevap verilmektedir.         

Yine 1996 yılında 11 bin başlık altında kitap basılmış ve 71 milyon civarında tiraja ulaşılmıştır. Ülke genelindeki 1304 kütüphaneden faydalananların sayısı yılda yaklaşık 31 milyon kişidir”(16)         

Hülasa edip İran’ın bu günkü durumuna bakarsak resimde minyatürden yola çıkarak ulaşılan sanat seviyesi Batı sanat seviyesinden hiç de geride değildir ve bu devlet diğer sanat alanlardaki eserlerle birlikte kendi kültüründen, özellikle kadim edebiyatından çok beslenmiştir.

Ve… Şu konu da inkâr edilmez bir hakikattir ki İran kadim Türk Kültüründen çok beslenmiştir. Minyatür ve müzik bu konuya tipik misâllerdir. Selçuklu, Timuriler ve Safavi dönemlerini Fars tarihinin devamı sayan İran bu zengin tarihi çok iyi değerlendirmiştir.     

Ya Türkler, Hangi Dalda Kaç Gül Açar, Bizim Bülbüllerimiz Neyi Söyler?         

Gelelim bize: Batı çağlar süren kendi sanat gelişim sürecini genel olarak Hristiyan temelli kültüre oturmuş, kimi zaman da Helenistik ve pagan kültürden faydalanmışken, biz ne yaptık, bizim sanatta gelişimiz sürecimiz nasıl oluştur?        

Hani o kimilerinin dediği gibi sadece savaşan ve yağmalayan, hiçbir yerde dikiş tutturamayan idraksiz Türkler miyiz? Demokrasiden bihaber, estetikten yoksun, kaba saba, sanattan nasibini almamış göçebeler miyiz? At üstünde av avlayan garipler miydi atalarımız? Hani ya şiirimiz, nerede resmimiz, evlerimiz bile olmayıp çadırlarda yaşayan konar göçerler miydik? Sanat eseri meydana getiremeyecek kadar “saf” bir millet miydik? Hatta millet bile olamamış mıydık?         

Türkçe kıraç bir dil miydi?         

Elbette bu hainane soruların hiçbirine cevap vermeyeceğiz. Daha doğrusu aşağıda anlatmaya çalışacağımız kültür tarihimizden kesitler cevap verecek:         

Türklerin sahneye çıkmasından bugüne kadar gelen sanat süreci Batı’dan elbette çok farklıdır. Müzik, resim ve edebiyat ve diğer sanat alanlarında fevkalade güzel eserler veren Türklerin bu eserlerdeki kaynağı elbette kendi kültürüdür.         

Türklerin binlerce yıllık tarih yolculuğunda kurulan her devlet, meydana gelen ve çalkantı yaratan neredeyse her hadiseden sonra dilden dile dolaşan efsaneler, destanlar ortaya çıkmıştır. Türk tarihi başka hiçbir milletin sahip olamadığı destanlarla doludur. Oğuz Destanından Şu Destanına, Türeyiş’ten Göç Destanına kadar kahramanlıklarla, hüzünle, kederle, çok güçlü şahsiyet sahibi kahramanlarla dolu nice destanlar birer edebiyat şaheseridir.         

Ayrıca her dönemde büyük devlet adamlarının hayatları ve kahramanlıklarından tebaanın günlük hayatına kadar pek çok konuda her sanat dalında üstün eserler meydana getirilmiştir.         

Devlet adamları da anane gereği sanatçıları korumuş, desteklemiş, hatta saraylarında konuk edip danışman olarak görevlendirmişlerdir. Bir misâl verelim: “Attila’nın ordusunda şairler ve mızıkacılar vardı; onun ziyafetlerinde bu şairler, Attila’nın kahramanlıklarına, zaferlerine dair irşat ettikleri şiirleri okurlardı.” (17)         

Aynı şekilde Türklerin çok zengin bir şiir ve musiki geleneğinin olduğunu biliyoruz. Bengü taş edebiyatı araştırmalarından elde ettiğimiz bilgilere göre Göktürklerin kitabelerinde bu konu ile ilgili pek çok misâl tespit edilmiştir.         

Resim sanatına gelirsek, yapılan araştırmalardan ve belgelerden Türklerin bu sahada da pek güzel eserler verdiğini görüyoruz. Konuyla ilgili ilk misâli Hunlardan verelim: “Hun halkının sanat yaratışlarına ait eserleriyse Ulan Batur çevresinde bulunan Nion Ula eserleri arasında portre özellikleri taşıyan figürlü kumaş parçaları, dokumalar görülür.”(18)         

Türkler çağlar ilerledikçe nereye gitmişlerse oraya kendi sanatlarını taşımışlar, bulundukları coğrafyanın sanatını etkilemişler, kendileri de o bölgede bulunan sanattan beğendikleri ögeleri alıp yeni kaynaklar meydana getirmişlerdir.  Bu kaynaklar öylesine zenginleşmiştir ki bugün dahi dünyanın neredeyse bütün müzelerinde sergilenen eserlerde Türk sanatkârlarının kendine has tarzları ve emekleri bulunmaktadır. Doğu ve Batı Türkistan’da duvar fresklerinde, yazma eserlerde pek çok örnek bulunmaktadır. Hoço’da bulunan Uygur Türklerine ait rengârenk fresklerde dörtnala koşan atlar ilk aklımıza gelen misâllerdendir.         

Orta Asya’da ve Avrasya’da kurulan Türk Devletlerinden, Göktürk’ten Selçuklulara, Anadolu Selçukludan Osmanlı’ya uzanan ve binlerce yıl süren bu uzun yolculukta Türkler her sanat alanında hakikaten muhteşem eserler vermişlerdir. Mimariden resim sanatına, musikiden heykele kadar genişleyen bu yelpazede pek çok kaynak eser bulunmaktadır. Çok özel bir misâl verelim: Muhammed Siyahkalem…         

İki yüz yılı aşan sürede çok gerçekçi resimlerde, minyatürlerde imzasını gördüğümüz Uygur Türklerinden olan bu üstün sanatkârın çizgileri ve renkleriyle çok özel bir tarz yaratıp pek çok öğrenci yetiştirdiği tarihi kaynaklardan anlaşılmaktadır. Son derece natüralist bir anlayışla fantastik resimler ve minyatürler yapan bu üstadın talebelerinin de onun imzasını attığı tahmin edilmektedir. Zira iki yüz yıl süren bir Siyah Kalem imza süreci vardır.         

Muhammed Siyahkalem’in günümüz ressamlarını dahi etkilediği bir gerçek. Bu konuda ünlü ressam Mehmet Güleryüz şunları ifade etmektedir:         

“Siyah Kalem resimlerinin modern Türk resminde saydığımız ustaları birbirlerinden çok farklı yönlerde etkilemesinin sırrını, kanımca, hazırlık aşamalarını geçmiş bir arayışın haberdar taleplerine evrensel bir ressam yetkinliği ile asırlar ötesinden taşıdığı kökten aşılamada bulabiliriz.”(19)         

Bu büyük üstadın yanında Türk hakanlarının, hanlarının, sultanlarının saraylarında bulunan nakışhanelerde çalışan nakkaşlar ve müzehhipler, bestekârlar ve diğer alanlardaki sanatkârlar sayısız nadide eserleri pek lâtif bir şekilde meydana getirmişlerdir. Şahnameler, tarih kitapları, tıp başta olmak üzere bütün ilimleri kapsayan kitaplar hem süslenmiş, hem de konuya uygun minyatürlerle desteklenmiştir.         

Savaş kazanan hakan veya padişah fethettiği ülkenin sanatkârlarını, âlimlerini kendi sarayına getirmiş ve kimi zamanda danışmanları arasına almıştır. Yavuz Sultan Selim Han Şah İsmail’in en ünlü müzehhibi Şahkulu’nu Osmanlı sarayına böylece getirmiş, Şahkulu da Osmanlı tezhibinde zirve olan Karamemi’yi yetiştirmiştir.         

Fatih Sultan da sanatsever bir şair padişah idi. Engizisyon zulmünden kaçan Avrupalı sanatçılar Osmanlı sarayına sığınıp Türk - Osmanlı kültüründen çok etkilenmişlerdi. Bunlardan biri olan Gentille Bellini idi, ünlü Fatih tablosunu yapmıştı.         

Yine dönemin önemli nakkaşlardan Sinan Bey de “Gül Koklayan Fatih” minyatüründe ne kadar tabii ve ne güzeldir.         

Osmanlı’da tezhip sanatında bütün dönemlerin en üstün sanatkârı kabul edilen, Kanuni’nin Hürrem Sultan’a yazdığı şiirlerinin de bulunduğu ünlü Muhibbi Divanı’nı bezeyen Sermüzehhib Karamemi’yi zikretmeden geçmeyelim.         

Kanuni döneminde zirve yapan Türk resim sanatları neredeyse her alan ve yerde kullanılmıştır. Cami süslemelerinden, han, hamam kervansaray ve konaklara, mutfaktaki çanak çömleğe, kalkandan hançer sapına, halıdan kumaşa kadar her yerde tezhip, minyatür, hüsn-i hat sanatlarından örnekler görmekteyiz.         

Osmanlı Sanat Tarihi zirvelerle göz kamaştırmaktadır, Ali İsküdari, Şeyh Hamdullah Karahisari… Minyatürün son üstadı Levni ve daha niceleri…         

Sevgili ve aziz Osmanlı, yani Türk tarihinin parlak yıldızı, yürüyüp giden zamanda o muhteşem görevlerini yerine getirip bize ihtişam dolu kültür hazineleri bıraktı sanat adına.         

Sonrası mı?         

Sonrası hüzünlü bir çöküş… Osmanlı, Batı’ya yüzünü çevirip onun dansını, melodisini, popüler hayatındaki kimi günün geçerli olan davranışlarını – meselâ Avrupa’nın muaşeret kuralları gibi-  medeniyet zannederek taklit etmeye başlamış, ondan silah alıp ona karşı savaş kazanacağını, Hristiyan Batı’nın önüne attığı bazı göstermelik ilim kırıntılarıyla ilimde yol kat edeceğini, medenileşeceğini sanmıştır ne yazık ki…         

Olan olmuş, koca Osmanlı kimi hain, kimi de gafillerin de yardımı ile arkadan hançerlenerek yavaş yavaş, can çeke çeke bitirilmiştir, her alanda olduğu gibi sanatta da yok edilmek istenmiştir.        

Son zamanlarda Zümrüdüanka kuşu gibi küllerinden doğan geleneksel Türk sanatların bu gelişiminde Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in müthiş bir çabası vardır. Kızı üstün sanatkâr Gülbün Mesara da bu özel meşaleyi ondan devralmıştır. Yıllardır büyük bir şevkle öğrenci yetiştirmekte, nadide eserler vermektedir.        

Diğer sanat dallarının hakkında konuşmak için henüz çok erken. Hiçbir şey demlenmiş değil henüz… Ama görünen o ki mukallitlik tarafımız, ne yazık ki, ağır basmakta. Bütün dünyaya dayatılan popüler kültür özellikle müzik dünyamızda menfi tesirlerini göstermektedir.       

Aynı şekilde dünyanın en güzel ve şiirsel dillerinden biri olan zengin Türkçemiz giderek fakirleşmektedir. Bunun sebeplerinden en önemlisini Millî eğitim politikalarının basiretsizliğinde aramalı ve behemehâl tedbir almalıyız.        

         

Sanat ve Millî Kültür Deyince…         

Bütün bu açıklamaların ışığı altında şunu ifade edebiliriz: Sanatçı eser verirken kendi kültüründen beslenmektedir. Bu beslenme dinî veya din dışı konulardan olabilir. Yaşadığı sosyal ortamını, yani dış dünyasını, kendi içine yaptığı sırlı yolculuklarını, keşfettiği duygularını, yani iç dünyasını, gördüğü, duyduğu, algıladığı her şeyi yorumlarken sanatkâr, o ana kadar aldığı kültürü ile fikirlerini, tasarılarını ve hayallerini kendinde demler. Bu demdir ki sanatkârı yaratıcı kılar, bu hoş demlenme ile eser doğar.         

O halde millî kültür ile sanat arasında doğrudan ve müspet bir ilişki vardır. Tam da bu noktada şu soru sorulabilir: Sanat evrensel değil midir?         

Bu, bizce, üstünlüğü ele geçirmiş, müthiş bir teknoloji gücüne sahip kimi devletlerin kendi kültürlerini sanat yolu ile dünyaya dayattıkları çok açık bir hakikattir. Konuya sinemadan örnek verelim: Batı Hıristiyan kültürü Hollywood’a hâkim olan Yahudi kültürü ile birleşmiştir ve bu doğrultuda hazırlanan senaryolar büyük paralar harcanarak her alanda uzmanlaşmış elemanlar ile çalışılarak ses getiren filmler halinde çekilmekte, daha senaryo aşamasında dünya çapında propagandalara başlanmaktadır. Film bitiminde bulunmaz Hint kumaşı olarak dünya kamuoyuna hızla sunulmakta ve durmadan tekrarları yapılmaktadır. Hollywood’da çevrilen en sıradan filmler dahi dünyaya birer sanat eseri olarak tanıtılmakta, düzmece ve kimi milletlerin dinî kehanetleri olan konular gerçekmiş gibi dünyaya takdim edilmektedir. Yalan olduğu ortaya çıkan Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Schindler’in Listesi, İsa’nın Çilesi, bizi yerden yere vuran, tamamı iftira olan Gece Yarısı Ekspresi… Bütün bunlar ve benzeri eserler baskın kültürün dünya kamuoyuna dayattığı filmlerdir.         

Aynı şekilde popüler kültür adı altında dayatılan, çeşitli sanat alanlarında üretilen çalışmalar da dünyanın beynini uyuşturmaya devam etmektedir.          

            İşin ilgi çekici yanı, tek lisan üzerinden yapılan ve bütün dünyaya sunulan bu çalışmalarda çok ciddi dinî propagandalar da yapılmaktadır. Pop müzikten bir misâl verelim: Ünlü müzik topluluğu Boney M “Babylon” adlı şarkısıyla neredeyse bütün dünya gençliğini dans ettirdi. İlk sözleri neydi Babylon adlı parçanın:         

            “Babylone nehrinin kenarında oturduk,

            Kudüs’ü hatırlayınca ağladık…”         

Görüldüğü üzere, çoğu kimse bir dinin kutsal kabul ettiği şehri özlemle anlatan bu parçanın manasını hiç düşünmedi, sadece kafa sallayıp güya raks etti!         

Batı, diniyle, ahlaki değerleriyle, kendi doğrularıyla ve yarattığı hayal âlemi ile kendi popüler kültürünü yoğun bir propaganda ile dünyaya dayatmaktadır. Neticesinde her sanat alanında meydana getirilen ürünler dünya çapında tanıtımlarla insanlara sunulmaktadır. Meselâ, Pop müziği görüntüsünde besteler yapılmakta, çok iyi stüdyo kayıtlarıyla, son teknoloji kullanarak kayıtlar yapılmakta ve her dilden yapılan TV ve radyo programlarıyla özellikle gelişmekte olan ülke gençlerine sunulmaktadır. Birkaç örnek verelim:         

Türkiye kamuoyuna inatla dinletilen kimi radyolarda pop müziği görüntüsünde yabancı dinlerin propagandası yapılmaktadır. Bunlardan birkaç misâl getirelim: Şarkıcı Hillsong, albümü Faith + Hope+Love’da kendi dinini anlatıyor, özellikle “We The Redeemed” şarkısında. Yine “The Liberated Wailing Wall” adlı topluluk “David’s Hope” adlı albümde “Adonai Roi”u söylerken elbette kendi kültürünü ve dinini anlatıyor.         

Amerikan pop müziğinin kraliçesi sayılan Madonna’nın gerçek adını bilen var mı? Oysa Madonna Hristiyan azizelerinden birinin adıdır.         

Konuya ilişkin pek çok misâl getirebiliriz. Ancak gerçek ortadadır. Neredeyse bütün sanat dallarında ve bu dalların uygulandığı veya kullanıldığı alanlarda baskın kültür bize bu ürünleri dayatmaktadır. Yazılı basın ve TV’ler, internet ağları fark ettirmeden kurulan bu baskıyı evimizin içine kadar sokuvermektedir. Amerikan insanının günlük hayatını anlatan ve çok sıradan olan ve ahlaki seviyelerini çok ama çok tartışacağımız ünlü dizilerden tutunuz, seviyesiz polisiye dizilerine kadar bir sürü ürün gençlerimize fark ettirilmeden âdeta ezberletilmektedir. Ama örnek olarak sunulan bu kişilerin ve hadiselerin bize uygun olup olmadığı hiç düşünülmemektedir.         

Ve… Hülasa…  Bize Dayatılan, Doğru Olduğu İddia Edilen Bu Tezler Hakikaten Doğru mudur, Doğru Kime Göre Doğrudur ve Kimin Doğrusudur?         

Yüzyıllardır Hristiyan Batı önümüze koyduğu ve doğru diye dayattığı bir sürü tezle dünyayı inandırmaya çalışmakta, çoğu zaman da başarılı olmaktadır.         

Teoriler, varsayımlar, senaryolar, hatta tıbbi teşhisler bile süslü sunumlarla bize dayatılmakta, bunların doğruluğunun tartışılmasına dahi müsaade edilmeden kabulümüz istenmektedir. Zaman geçince yine aynı Batı kendi yanlışını kendisi itiraf etmektedir.         

Bu şartlar altında doğru olarak önümüze konan şey, eser olduğu iddia edilen çalışma ya da tez gerçekten doğru mudur, neye, kime göre doğrudur? Nasıl tarif edilir?         

Bu doğru diye dayatılan ürünler ve tezler Batı’ya göre doğru ve güzel bulunabilir. Ama bizim ölçülerimize, bizim kültürümüze göre doğru olmayabilir. Bu kararı ancak ve ancak biz vermeliyiz, bizim kültürümüz bizim mihenk taşımız, terazimiz olmalı. Ama gerçek öyle midir?         

Bize göre doğru olmayanlara “doğru” dedirtebilmek için hangi yollar denemediler, neler neler yapmadılar ki!         

Tanzimat’ın ilanından bu yana devşirildik! Beyinlerimiz yıkandı, münevver tarifimiz değişti, münevverlerimiz değişti. Halktan uzaklaştı, yabancılaştı. Halk da kendi köşesine çekildi. Böylece yıllar ve yıllar geçti, hatta yüzyıllar geçiverdi!         

Yukarıdaki satırların ışığı altında ve netice olarak şu sual sorulabilir: “Bu baskıya karşı nasıl dayanacağız ve nasıl karşı koyacağız?”         

Cevabına gelince, şüphesiz tek cevabı var: Kendi kültürümüzü, teknolojimizi geliştirerek. Bu cevap bize sanat ile milliyetçilik arasındaki ilişkinin tartışılmasına götürecektir elbette.        

Hemen bir açıklama getirelim: Biz milliyetçiliği kültürel milliyetçilik olarak kabul ediyoruz. Bu konuda Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal milliyetçiliği tarif ederken şöyle diyor:         

“Milliyet duygusu sadece milletin geçmişine bağlılıktan ibaret değildir. Milliyet hissinin tecelli ettiği diğer bir saha istikbale yönelmiş millî emel, gaye ve düşüncelerdir... Milliyet duygusunun bir inkişaf ve tekâmül âmili olması, işte istikbale müteveccih olan bu dilek ve arzular sayesindedir.” (21)         

Başka bir ifade ile milliyet duygusuna sahip olanlar mensup oldukları milletin hem tarihi hem de geleceği ile sımsıkı bağlar kurarak istikbali bu şekilde oluşturacaklardır.         

İşte bu bağlar kültürle, elbette bütün sanat dallarında meydana getirilecek eserlerle geçmişten geleceğe köprüler kuracaktır.         

Bu şartlar altında resimden musikiye, nesirden nazıma, tiyatrodan sinema sanatlarına, mimariye kadar bilcümle sanat alanlarında kendi kültürümüze özgü eserler meydana getirmek, bu eserleri dünyaya sunmak, baskın yabancı kültürlere karşı durmak ve kendi kültürümüzü ilerletmek için elzemdir.         

Kendi sanat geleneğimizden yola çıkılan bize özgü eserler meydana getirmeliyiz, dedik. Ama bunu yaparken de kendimizi ve kendi kültürümüzü inkâr etmemeli ve küçümsememeliyiz. Zira tarihi fevkalade zengin olan bu milletin mensubu olarak geçmişi geleceğe taşımak pek çok millete göre daha rahat olacaktır. Destandan efsaneye, halk edebiyatından tasavvufa, resimden müziğe kadar pek çok sanat alanında kültürümüz hakikaten pek nadirdir.         

Dolayısıyla bize dayatılan baskın ve yayılmacı, pek çok alanda yozlaşmış bulunan yabancı kültürlere karşı durmak ve kültürümüzü ayakta tutmak şarttır. Bunun için tarihî mirasımızla günümüz öğelerini aynı haznede yoğurup öz kültürümüzü mayalamak, doğru bir şekilde besleyip desteklemek, gelecek kuşaklara görkemli miraslar bırakmak milletimizin geleceği açısından hayati önem taşımaktadır.         

Zira gelecekte sadece yavaş yavaş devrini kapatmakta olan dayatmacı Batı değil, hızla gelişmekte olan Çin, Hindistan, Brezilya ve İran da kendi kültürünü, elbette sanat eserlerini dünyaya dayatacaktır.

Hazırlıksız yakalanmak kaderimiz olmasa gerekir. Evvela var edilen o zerreyi, yani noktayı, çizgiyi, şekli, rengi, gölgeyi, sözü, sesi, mekânı ve zamanı, lamekânı ve zamansızlığı, yani evrenleri ve evrenler ötesini bizim de görmemiz, duymamız ve keşfetmemiz ve –tekrarda fayda var- hakikaten eser meydana getirmemiz şarttır!

KAYNAKLAR

  • Rodin, Rodin’den Milo Venüsü’ne Mektup, Boyut Dergisi, Aralık 1982, s. 20).
  • Eflatun Cem Güney, Çetin Eflatun Güney: Erzurumlu Emrah, Hayatı ve Şiirleri, basılış tarihi yok, İstanbul Maarif Kitaphanesi s. 16-17).
  • Rudolph Arnheim (Çeviri: Mehmet Ergüven, İbrahim Karamehmet) Biçim ve Tüketici, Boyut Dergisi, Ankara,Mart 1983 s. 20.
  • Stanford Encyclopedia of Philosophy: www.plato.stanford.edu/entries/art-definition/)
  • İnci San. Sanatta Yaratıcılık, Oyun, Drama. Yaratıcılık ve Eğitim, Türk Eğitim Derneği Yayınları, Şafak Matbaacılık, Dizi No:17, Ankara, 1995, s.71.)
  • İsmail H. Baltacıoğlu, Sanat Eseri Nasıl Bir Yaratıcıdır? Yeni Adam Gazetesi, Temmuz 1976, Sayı: 899, s.9.)
  • Ayhan Dikici, Sanat Eğitiminde Yaratıcılık, Milli Eğitim Dergisi, Ocak, Şubat, Mart 2001, sayı 149, s.
  • Gürsel Aytaç, Çağdaş Dünya Edebiyatı, Çeviri Seçkisi, TC Kültür Bakanlığı Dünya Edebiyatı Eserleri Dizisi/33, Ankara, 1999, s.120.
  • Gürsel Aytaç, a.g.e. s. 92.
  • Prof. Dr. Kemal Eraslan, Ahmet Yesevi Divan-ı Hikmet’ten Seçmeler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 546, Ankara, 1983, s.214- 215.
  • Dr. Engin Beksaç, Avrupa Sanatı, Troya Yayıncılık, İstanbul,1994, s.11.
  • Nurullah Berk, Sandro Boticelli, MEB Devlet Kitapları, İstanbul, 1970, s. 1.
  • Sezer Tansuğ, Resim Sanatının Tarihi İstanbul, 1993, Remzi Kitabevi,104.
  • J. M. Rogers, The Arts of İslam, Masterpieces From The Khalili Collection, Thames &Hudson, London, 2010, s. 234.
  • 24 Kültür Sanat, İstanbul-Tahran Minyatür Buluşması, 2003, Katalog Kitap.
  • irankulturevi.com./.
  • Ord. Prof. M. Fuad Köprülü, Edebiyat Araştırmaları 1, Ötüken, İstanbul, 1989, s.157.
  • Sezer Tansuğ: a.g.s.68.
  • Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, YKY, İstanbul, 2004, s. 146
  • Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal, Milliyetçilik Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınları Nu:43, İstanbul, 1955, s. 64.
  • Gülnur Duran, Ali Üsküdârî Tezhip ve Ruganî Üstâdı, Çiçek Ressamı, Kubbealtı, İstanbul, 2008.
  • Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1972, s. 82.

           

          

Medeniyet Tasavvuru

Faruk Sümer
Oğuzlar

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

15379288