Kültür – San’at Yazıları

Birçoğunun çok eksik olarak sadece “Mihriban” Türküsünün şairi olarak tanıdığı Abdurrahim Karakoç’u ortaokul yıllarımın sonu, lise yıllarımın başlarında gıyaben tanıdım. “Tanıdım” dememe siz bakmayınız. O zaman hiç karşılaşmadım tabii ki.

Bir gün HASAN’A MEKTUPLAR adında küçük ebatta basılmış bir şiir kitabı elime geçtiğinde Abdurrahim Karakoç’la tanışmıştım. Şiirlerinde tanıdığım kadarıyla yiğit, meydan okuyan bir üslubu vardı. Beni bu yürekli söyleyişler cezp etti önce. Duygularıma, söylemek isteyip de söyleyemediklerime kapılar aralıyordu okuduğum her şiir. Coşkun, “bendini çiğneyip aşan”, sanki sevgime de, öfkelerime de reçeteler sunan şiirleri okuduğumda rahatlıyor, mutluluklar duyuyordum. Karakoç’un şiirlerinin birçoğunu bu dönemlerde ezberledim. Bu şiirler sanki ona yürüyen, ona bağlanan bir yol gibi uzayıp gidiyordu. Ben de bu yolculuktan hiç usanmıyordum. Böylece yıllar geçti…

Yıllar sonra Anadolu’muzun bir köyünde öğretmenlik yaparken bir vesileyle kendisiyle mektuplaşmaya başladık. Bayram tebriklerinin dışında kısa, çekingen mektuplar yazmama rağmen ondan sıcak, samimi ve içten duygularla kaleme alınmış satırlara muhatap oldum. Şiirleri kadar sarı kâğıtlara daktilo ile yazılarak son satırı imzalanmış bu cümleler de beni heyecanlandırıyordu. Çünkü bu cümlelerde ne soğuk bir resmiyet ne de araya konan bir mesafenin kırıntısı bile yoktu. Karşımda, yüz yüze konuşmakta olduğum biri var gibiydi. Karakoç’u bir zaman da böyle tanımaya çalıştım, mektuplarında yazdıklarıyla onu zihnimin bir köşesine, capcanlı bir kişilik olarak yerleştirdiğimi hatırlıyorum.

Bu gıyabi tanışıklık 1985 yılının, sanırım bir kış ayında son buldu. Çünkü yeri geldiğinde ilerde yazacağım gibi 1985 yılı yüz yüze tanışmak ve bir dostluğun temellerinin başlangıcı değil artık yükselmesi oldu. Birçok insanı önce gıyaben tanıdıktan sonra yüz yüze geldiğimde beni hayal kırıklığına uğrattığını hatırlıyorum. Ama beni yanıltmayan ender şahsiyetlerden birinin Abdurrahim Karakoç olduğunu rahatça söyleyebilirim. Çünkü şiirleri ve mektuplarından yola çıkarak zihnimin bir köşesine yerleştirdiğim kişilik ile karşılaştığım, artık sözlerine ve davranışlarına şahit olduğum Karakoç arasında neredeyse hiçbir fark olmaması beni ziyadesiyle huzurlu kılmıştı. Söylediğini ve yazdığını yaşayan, yaşadığını yazan bütün maskeleri indirmiş bir şair…

Artık yazdıklarıyla kişiliği arasındaki çelişkiler olabileceği şüphesinden tamamen arınmıştım. Hakkındaki duygularımı, düşüncelerimi yazmalıydım. Bu niyetle daha sonra Karakoç ve şiiri ile ilgili kitaplık çapta yazılar yayınladım. Etrafımda konuştuğum birçok kalemin Karakoç’u sevdiklerini dile getirmelerine rağmen kimsenin onun şiiri hakkında fazla yazı yazmadığı veya yazamadığı zamanlarda dergilerde kalan yazılar yazdım. Bu yazıların yayınlanmasında kendisiyle yakinen görüşmelerimizin, sohbetlerimizin etkisi olduğunu söyleyebilirim. Hatta ilgili yazıları bir kitapta toplamak amacıyla Dolunay dergisini çıkarmakta olan ağabeyi Şair Bahaettin Karakoç’a durumu ilettim. O zaman dergide yazılar da yazıyordum. Bahaettin Karakoç da bana üzgün olduğunu ifade eden şu cümleleri yazmıştı: “Keşke imkânım olsaydı da kitabınızı ben bassaydım. Matbaada basılmış bir kitap bekliyor, paramız olmadığı için kapağını bile geçirttiremiyoruz.” Kısaca bu çalışmalarım bir netice vermedi.

Dost şair Abdurrahim Karakoç ile ilgili bazı hatıralarımı ilgili bölümde aktarmaya çalışacağım. Bu dostluğumuzda her zaman şiirlerinde tanıdığım Karakoç’la dost Karakoç’un ne kadar birbirine benzediği çok dikkatimi çekmiştir. Bu bakımdan o beni hayal kırıklığına uğratmayan ender insanlardan biriydi. Yani şiirlerini okuyarak tahayyül ettiğim Karakoç kişiliği ile yıllarca tanıma şansına sahip olduğum Karakoç da hiçbir tenakuz yoktu. O yaşadığı gibi yazan, yazdığı gibi yaşayan ender şahsiyetlerdendi. Halk tabiri ile söyleyecek olursak “fikri ne ise zikri de o” olan bir insandı. Hep öyle yaşadı.

Zaten izah etmeye çalışacağım, anlatacağım Karakoç da gerçek hayatında olduğu kadar şiirlerindeki, eserlerindeki Karakoç’tur. Çünkü onun kişiliği de eserleriyle uyumlu bir kişiliktir. Bir sanat eserine sanatkârının ruhu, coşkuları, duyguları ve fikirlerinin yansıdığını bildiğimize göre, biz de Karakoç’un şiirlerinden hareket ederek Abdurrahim Karakoç’u tanımağa çalıştık. Daha sonra yaşayışının, öfkesinin, fikrinin ifadelerine, tavırlarına yakinen şahit olmamız da onu tanımamıza yardımcı olmuş, asıl olan bilgiler kazandırmış, eksik bilgilerimizi tamamlamıştır. Çünkü Karakoç önce bir dost, bir ağabey olduktan sonra komşum olmuştur. Son on yıldır komşuluğun, yakınlığın getirdiği görüşme ve konuşmalarımız sanırım dostluğumuzu daha da pekiştirmiştir.

Öncelikle belirtelim ki Karakoç iki parantez içerisine sığdırılacak ve o şekilde ifade edilecek bir hayat hikâyesi ile anlatılabilecek biri değildir. Gönlüne hudut çizdirmeyen Karakoç hayatına da sınır çizdirmez. Çünkü cenaze namazına gelenlerin farklı kimlikleri bile onun nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu gösterdiği gibi, bundan sonra onun eserlerinin kalemlerde, yüreklerde, duygularda, düşüncelerde yaşayacağı ve yer bulacağı da bir gerçektir. Ancak onun da her fani gibi başlayan fakat eğilmeden ve bükülmeden süren, “emredildiği gibi dosdoğru olmayı” ilke edinen, şiirine giydirdiği sözünü korku nedir bilmeden söyleyen ve sonunda kendisinin ifadesiyle “Karşı Kıyı”ya göç eden bir hayatı vardır. Bir de bundan sonra şiirleriyle devam edecek hayatı… Zaten o “dünyayı dünyada boşayan” kişiliği ile her zaman dikkat çekmiştir. Pervasızdır ama kaba değildir, ince bir ruhu vardır. Ne malda, ne makamda, ne de şan ve şöhrette gözü olmamıştır. Kendinde keramet gören bazılarının her şiir toplantılarında arzı endam etmesini o hep tebessümle karşılamıştır. Karakoç öyle her toplantıda, her yerde görünmeyi pek istemeyen, bundan da hoşlanmayan biri olmuştur hep. Bu tür birçok daveti gücendirmeden geri çevirme davranışı içinde olmuştur. Onun kişiliğinin bu yönü birçok şiirinde de dile getirilmiştir.

Tanıdığım Karakoç’a bir konuşmamızın arasında sormuştum “Peki Abdurrahim Ağabey nasıl biri olduğunu sana sorsalar ne dersin?” diye. Yüzüme ciddi bir şekilde bakarak, her samimi insanın kendisini pek tarif edemeyeceğini söyledikten sonra şu cümleleri eklemişti: “Benim nasıl biri olduğuma sizler, yani beni tanıyanlar şahittir. Eğer yalancı şahitlik yapmazsanız iyi yanımı da kötü yanımı da söylersiniz. Öyle değil mi, ben kendimi nasıl izah edeceğim…” Karakoç bu konuşmanın sonunda yazdıkları ile yaşadıklarına bakarlarsa kendisini daha iyi tanıyabileceklerini de cümlelerinin üzerine basarak söylemişti.

Şair bir kişilik olarak imgelerin kâşifi, duyguların orijinal ifadelerinin mucidi, dilerse kavramlara kanat takan dilerse onları yerlerde süründüren ama neticede şiir mekânında ağırlamayı da başaran ender şairlerdendir Karakoç. Kendisinin ifadesiyle gölgede duranın gölgesi olmayacağını çok iyi bildiğinden hiçbir şair otağına konuk olmamış bir başına kendi şiir otağını kurmayı başarmış ve bunu da dost düşman herkese göstermiştir. Onun bu dik duruşundan rahatsız olanlar ya ona saldırma, ya onu kabullenir görünme ya da onu yok sayma bukalemunluğu ile ancak komik duruma düşmüşlerdir. Bu arada onu şair saymayanlar da olmuştur elbette(!) O ise bunlara hiç aldırış etmemiş, “sevenler olduğu kadar sevmeyenler de olacaktır” diyerek bildiği yolda devam etmiştir. Ancak “Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir” gerçeğini de her zaman hatırlatmıştır.

Abdurrahim Karakoç "Ne Dostlarımız, kabul ettiğimiz derecede iyidirler nede düşman saydıklarımız, tahmin ettiğiniz derecede kötü. Beni böyle değerlendiriniz" derken bile bizlere bir insanı değerlendirme ölçüsünü vermeyi ihmal etmemiştir. Evet, o manevi ve milli samimiyetinden zerre kadar şüphe edilemeyecek kadar iyi biriydi ama maalesef kötü bir tarafı da vardı (!). Karakoç aynı zamanda son nefesine kadar bütün çıkar ve beklentilerin üstünde milli hassasiyetini ve öfkesini yüreğinde taşımıştır. Bu hassasiyeti, bu öfkeyi şiir ve yazılarında ayan beyan ortaya koymasına rağmen onu anlama cehdinden yoksun bulunanlar da çıkmıştır. Onu döneklikle suçlayanlar, davasına ihanet ettiğini söyleyenler ve benzeri laf edenler de olmuştur. Oysa O “ben aynı yerdeyim, siz nerdesiniz?” sorusuna hiçbir cevap alamamıştır.

Tanıdığım Abdurrahim Karakoç’un şiirlerinde nasıl ki ince bir hiciv, keşfedici taşlama örnekleri yer tutarsa günlük hayatında ve düz yazılarında da nüktedan kişiliğinin her zaman öne çıktığı görülmüştür. Öyle ki bir konuyla ilgili istihzası bile insanları düşündürmeye, gülümsetmeye yeterdi ve hatta artardı bile. Çoğu defa günlük sohbetlerimizde dinlediğim, daha sonraları bazı düz yazılarında da gördüğüm fıkraları onun kişiliğinin bazı yönlerini bizlere yansıtırdı. Siyasi veya sosyal bir olayla ilgili görüşlerini, düşüncelerini anlatırken çoğu defa meseleyi manidar bir fıkraya bağlamayı çok severdi. Karakoç’un anlattığı ve yazdığı fıkralar bir araya toplansa herhalde bir kitap meydana gelir. Toplumun yapısındaki bir çelişkiyi, insanlardaki bozulmaları işaret etmek için anlattığı ve daha sonra bir yazısına da almış olduğu onlarca fıkralardan sadece bir tanesini burada aktarmak istiyorum:

“Adamın biri köyünde yaşarken ekmek derdine düşmüş. Ne yapsın? Doğduğu köyünden çıkmış, bir şehre doğru yollara düşmüş. Düşüncesi, umudu orada çalışıp para kazanmak. Elbette o zamanlar şimdiki gibi yıldız sayısına göre değeri olan oteller-moteller yok. Geldiği şehirde sırtındaki yorganını ve çıkınını bir hana indirmiş. Karnını doyurmak için çarşıya çıkmış. Bakmış bir kişi kebapçı dükkânının önünde ha bire bağırıyor:

-Gelin gelin! Köftenin 40 tanesi bir kuruş!

Adam bakmış o günün hesabına göre oldukça ucuz bir fiat. Hemen girmiş dükkâna ve ödemiş bir kuruşu. Kendisine verilen 40 köfteden yiyebildiği kadar yemiş ve artanını da hana götürmüş.

Adam bu ucuzluktan öyle memnun olmuş ki sorma. Ertesi günü aynı dükkâna yine gelmiş ve “Bana 40 tane köfte getir” diye dükkân sahibine seslenmiş. Kırk köfte gelmiş. O da yediğini yemiş, geri kalanını sarmış sarmalamış, çıkarken de dükkân sahibine 1 kuruş uzatmış.

Dükkân sahibi “Ne bu hemşerim, 40 kuruş vereceksin” deyince de:

-Ama ben dün köftenin kırk tanesini 1 kuruşa almıştım. Bir günün içinde değişen ne? Diye sorunca, dükkâncının cevabı şöyle olmuş:

-A bre hemşerim her gün eşek ölmez, köftenin kırkı 1 kuruş olmaz!”

Hazırladığım kitapta, hatırlayabildiğim veya bazen kaydettiğim sohbetlerimizden ve hatıralarımdan, Abdurrahim Karakoç ile yaptığım röportajlardan da örnekler vermeye, bir bakıma yine de Karakoç’un dilinden Karakoç’u anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Kısaca belki tam olarak anlatamasam da tanıştığım ve tanıdığım Karakoç’un en azından bir şair olarak, bir insan olarak portresi okuyucuların gözünde canlanacaktır sanırım. Hatıralar, sohbetler, kendisiyle yaptığım röportajlar okunduğunda, şiirlerini ve yazılarını okuyan okuyucular Karakoç’u daha yakından tanıyacaklardır.

(İhsan Kurt. Dünyayı Dünyada Boşayan Şair Abdurrahim Karakoç. Anonim Yayıncılık. İstanbul-2013,s.77-81)

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

36392312