Kültür – San’at Yazıları

Yazar Hakkında

Metin SAVAŞ

Bir yücelik efsanesidir her kanat vuruşunda senden işittiğim

Tan vakitlerinde müjdelersin erdem güneşinin doğuşunu

Işığın parıldar bağışlanan demir cevherinin kızıl mayasında

Geceden sabaha sözünle uyanır berrak su ve kara toprak 

Dağların doruğunda ağ bulutlar arasından yükselir tuğlar sancaklar

Umay Ana süt sağar ufuk ötesi yıldızların sağmal emceklerinden

Samanyolundan alazlar toplar cihangir oğulların yüksek alınlarına

Sonra tanık tutup senin kanadını bengü taşlara kazır künyesini

Rüzgâr eğleşir kurt kulası donlu yeğin kısrakların yelesinde 

Bozkıra kokusunu verir dağ çiçekleri vadiler boyunca

Bahar toyunda nağmeler çığrışır kopuzun esrik tellerinden

Birliğin çağlarında doruklara kanatlaşın gönüllerin ülfetidir

Sen gökte uçarsın izin ak toprağı kutsar yakarışlarla

Sevgilerin izdivacıyla yeşerir kayın ağacında yaprak

Ulaklar han okuntusu götürür gün doğusundan gün batısına

Kanatların altında toplaşır ulu millet keneşi ebed-müddet üzre

Sen gölge düşürdükçe fetih ordusunun muzaffer akınlarına

Akça töreli niyetlerde çoğalır Oğuz barışının bin muştusu

Yetimler için uzak iklimlerde gülümser nevruz çiçekleri 

Varıp mührünü vurur viranelerin abadlığına Devlet-i Hümayun

Hüma Kuşu bir kuş olmanın ötesinde, bir yüceliktir. Onun yerleştiği yüce dağı somut olmayan bir yücelik mekânı olarak tasavvur etmemiz gerekiyor. Hüma Kuşu esas itibarıyla içimizdeki tanrıçadır. Tâlih ve uğur ondan gelir. Hüma Kuşu ile Umay Ana her bakımdan aynı varlıktır. Hayat Ağacı’dır. Bu ağacın dallarında yeryüzündeki insanların sayısı kadar yaprak bulunuyor. Hayat Ağacı’nda bir yaprak bittiğinde bir insan varlık kazanır. Hayat Ağacı’ndan bir yaprak düştüğünde bir insan ölerek yeryüzünü terk eder. İnsanoğlunun sonsuz varoluşu Hayat Ağacı’ndaki kuttan ötürüdür. Henri Bergson buna hayat enerjisi diyor. Hüma Kuşu’nun tan vakitlerinde müjdelediği erdem güneşi yine onun kendisi olarak Umay Ana’dır. Çünkü Umay Ana güneşimizdir.

Bahaeddin Ögel’den öğreniyoruz ki Sümerlerin Gılgamış destanındaki cennet, kutsal sedir ağaçlarıyla kaplı bir dağ üzerinde bulunuyor. Bu dağın yanından bir nehir geçmektedir. Kur’an’da sözü edilen cennetteki dört ırmak bir rivayete göre kaynaklarını hep hayat ağacından almaktadırlar. Bütün bu nehirler esas itibarıyla âb-ı hayat dediğimiz cansuyumuzdur. Su hayattır dediğimizde bilerek veya bilmeyerek Hüma Kuşu’na göndermede bulunmuş oluyoruz.

Kâinat her dem yeniden yaratılmaktadır. Tasavvufta bulduğumuz bu inancı günümüzde artık kuantum fiziği teorileri de dile getiriyor. İşte bu sebeple Hüma Kuşu tan vakitlerinde erdem güneşinin yeniden doğuşunu (kâinatın her dem yeniden yaratılışını) müjdeler. Demir cevherinin kızıl mayası diğer canlılardan farklı olarak sadece insanlığa bağışlanmış olan zekâdır. Demir medeniyet demektir. Kızıl maya kültürdür. Bitkilerde ve hayvanlarda bulunmayan cevher işte budur. Türk mitlerinde demire bu derece önem atfedilmesi yersiz değildir. Kanımızda bile demir bulunuyor. Demir cevherinin kızıl mayasında Hüma Kuşu’nun ışığının parıldaması insana bahşedilmiş olan zekâya, kültüre ve medeniyet hamlelerine işarettir. Bu ışık insanlıktaki cevherin ışığıdır. Uygur harfli Oğuz Kağan destanında Oğuz Kağan’ı doğuran kadın Ay Kağan’dır. Destan diyor ki: “Ay Kağan’ın gözü parladı ve bir erkek çocuk doğurdu.” Ay Kağan’ın gözünde parlayan kut Hüma Kuşu’nun ışığıdır. Hüma Kuşu veya Ay Kağan esasen güneştir. Ay biliyoruz ki ışığını güneşten alır.

Yakut Türklerindeki Kübey Hatun doğum tanrıçasıdır. Bir kayın ağacının içinde yaşar. Hayat Ağacı’nın ruhudur bu. Kâinat her sabah yeniden yaratıldığında, geceden sabaha Hüma Kuşu’nun yani hayat enerjisinin sözüyle uyanır berrak su ve kara toprak. Çünkü, dedik ya, Kübey Hatun doğum tanrıçasıdır. Evreni her dem doğurur. Onun doğum sancıları her sabah tekrarlanır. Uygur harfli Oğuz Kağan destanındaki Oğuz Kağan kendisini doğuran Ay Kağan’ın sütünü yalnızca bir defa emiyor. Bir daha hiç emmiyor. Niçin böyledir? Çünkü bu evrende bize yalnızca bir kez can veriliyor. Tâlihlerimizi kendi özünün mayasında yuğuran Hüma Kuşu biz çocuklarını bir kez emzirerek dünyaya salıyor. Bizim onunla birlikte sonsuzluğa ermemiz ise ölümdür. Hüma Kuşu veya Umay Ana veyahut da Kübey Hatun biz çocuklarını dünyadan çekerek yanına aldığında artık sonsuzluk başlıyor. Bengüsu içiriyor çocuklarına. Onun sütü bizim kanımızdır.

Dağların doruğunda ağ bulutlar arasından yükselir tuğlar sancaklar; Umay Ana süt sağar ufuk ötesi yıldızların sağmal emceklerinden. Yıldızlar ki Umay Ana’nın kırpıntılarıdır. Ağ bulutlar arasından yükselen tuğlarla sancakların tırmandıkları doruklar ise Gılgamış destanında karşımıza çıkan o sedir ağaçlarıyla kaplı ulu dağdan başka bir yer değildir. Tanrı dağlarıdır. Allahuekber dağlarıdır. Coğrafya değişse bile Hüma Kuşu’nun o kutlu mekânı hep aynıdır. Nerede okumuştum şimdi hatırlamıyorum… Anadolu’daki bütün dağların aslında Torosların uzantıları olduğunu yazıyordu kim bilir hangi kitap? Hüma Kuşu için de böyledir. Bahaeddin Ögel diyor ki: “Hayat ağacı ile hayat suyu yeryüzünde en çok yayılmış inançlardır. Hayat ağacı ile hayat suyunun yanında üçüncü önemli bir motif daha vardır ki, o da Hüma Kuşu’dur.” Biz de zaten az evvel Hüma Kuşu’nun o kutlu mekânı hep aynıdır demiştik. Mekân ve zaman değişse bile hayat enerjisi değişmiyor. Umay Ana’nın süt sağdığı ufuk ötesi yıldızlar gökte gördüğümüz yıldızlardan ibaret kalmıyor. Göremediğimiz yıldızlara kadar uzanıyor. Ruhumuz uçtuğunda, Umay Ana biz çocuklarını ölüm dediğimiz gerçeklik ile yanına çektiğinde, kısacası uçmağa vardığımızda göremediğimiz yıldızlara kavuşacağız.

Samanyolundan alazlar toplar cihangir oğulların yüksek alınlarına! Bu alazlar hem Umay Ana’nın hayat ışınlarıdır hem de kendisinin kırptığı yıldızlardır. Ateşli insan dediğimizde zihinlerimizde uyanan çağrışımlar o alazlardan mülhemdir. Bengü taşlara kazıdığımız künyeler de ışığın çıktığı yer olarak Hüma Kuşu’dur. Hüma Kuşu’nun kanatları bize can ve ruh veren Umay Ana’nın kuşlarıdır. Bunlar hep hayat ağacının kuşlarıdır. İşte bu nedenle bizler çocuklarımıza seni leylekler getirdi diyoruz. Kurt kulası donlu yeğin kısrakların yelesinde eğleşen rüzgâr Hüma Kuşu’nun soluğudur. Canın bedenden çıkması kuşun yuvadan uçmasıdır. Bu yuva fâni yuvadır. Hakiki yuva uçmaktadır ki Umay Ana’nın sonsuz rahmidir. Gündelik hayatımızda ‘can kuşu bedenden uçtu’ diyorsak çok eskilerdeki başlangıcımızı kırık dökük hatırladığımız içindir. Yeğin kısraklara rengini veren kurt ise Börteçine’dir. Börteçine Kübey Hatun’dur. Kolu kanadı kırık çocuklarını emzirendir.

Bozkıra kokusunu veren dağ çiçeklerinin kaynağı da Umay Ana’nın sütüdür. Bahar toyu ise kimilerinin Hıdırellez kimilerinin Nevruz dediği o kutlu yeniden doğuşun cümbüşüdür. Kopuzun esrik telleri o şölende kendinden geçmiştir. Hayat Ağacı’nın kuş/can yuvalarıyla dopdolu dalları Umay Ana’nın altın sarısı saç telleridir. Kızıla çalan bir sarılıktır bu. Demir cevherinin mayası da bundan ötürü kızıldır. Kopuzun esrik telleri, demir cevheri gibi, sarhoşluğunu o mayadan kotarır. Boğaç Han oklandığında onun yaralarını ağ pürçekli kadın anası dağ çiçeklerine kattığı kanlı sütüyle tımar ediyor. Çünkü süt ve kan özdeştir. Birliğin çağlarında doruklara kanatlmak veya gönüllerin ülfeti doğrudan doğruya Hüma Kuşu’nun rahmine sığınmaktır. Anayla çocuklarının erişip kavuşmalarıdır.

Sen gökte uçarsın izin ak toprağı kutsar yakarışlarla! Ak topraklar kutlu vatandır. Kutlu vatan bizim için Turan’dır ki burada artık “Kızıl Elma neresidir?” sorusu karşımıza dikiliyor. Kızıl Elma her yerdir. Birliğin çağlarının yaşandığı bütüncül yurttur. Ayrılıkların hükümsüz kılındığı yerdir orası. Umay Ana’nın sımsıcak kucağında butün çocuklarının toplanmışlığıdır. Sevgilerin izdivacıyla yeşerir kayın ağacında yaprak! Bu ağaç ha kayın olmuş ha sedir fark etmiyor. Bütün çocuklarının Umay Ana’nın sımsıcak kucağında toplanması gibi bütün ağaçların kökü de hayat ağacıdır. Birden çokluk çıkar ve çokluk bire döner. Çokluk birliğin içinde erir. Vatanların parçalanmışlığı da yegâne vatanda son bulur. Hilmi Ziya Ülken tabiata karşı koymakla gerçeği inkâr etmiş oluruz diyor. Tabiata karşı koyarak değil tabiatla birleşerek hayatlarımıza düzen verebiliriz diyor. Bu tabiat Toprak Ana’dır. Umay Ana’dır. Kübey Hatun’dur. Hüma Kuşu’dur. Sevgilerin izdivacıyla yeşeren tabiat bizim yuvamızdır. Tabiatı yeryüzüyle sınırlarsak yanılgıya düşeriz. Hüma Kuşu’nun kanatlarının gölgesindeki her uzam bizim doğamızdır.

Ulakların han okuntusu götürdüğü gün doğusundan gün batısına kadar her yer Hüma Kuşu’nun kanatlarının gölgesindeki engin vatandır. Bengü taşlara kazıdığımız hikâyelerimizin yaşandığı ve yaşanacağı sonsuz vatan söz konusudur. Ve ulu millet Umay Ana’nın kanatlarının altında ebed-müddet yuğrulup şekillenir. Şâirimiz Ahmet Urfalı’nın bütün bu hakikatler perdesinde görüp seçebildikleri “Sen” dediği Hüma Kuşu’nun düşürdüğü gölgerden ibarettir. Fetih ordusunun muzaffer akınları kuru kuruya kanlı savaşlardan ibaret olmayıp, sonsuzluğun keşfine ve fethine yöneliktir. Sonsuzluk yurdunun bizleri kuşatan töresi Oğuz barışının muştuladığı Umay Ana töresidir. Bu kutlu töre güneşin çocuklarını ısıtan töredir.

Yetimler için uzak iklimlerde gülümser nevruz çiçekleri diyor şâirimiz. Yetimler bizleriz. Umay Ana’nın gurbete bırakılmış çocuklarıyız. Burada yanıp pişeceğiz. Bizi burada pişiren yine aynı güneşin ışıklarıdır. Hakiki vatanın ışıklarında kavrulup küle dönmemek için gurbetteki fetih ordusunun muzaffer akınlarına Umay Anamız mutedil alevlerini gölge gibi düşürmektedir. Çünkü o şefkatlidir. Ve anamız Hüma Kuşu varıp da mührünü vurur viranelere. O viraneler bizlerizdir. Yetim çocuklarına müşfik kollarını daima uzatır. Kim uzatır? Devlet kuşumuz olarak Devlet-i Hümayun uzatır.

Bu yazarın diğer makaleleri

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

40269695