Kültür – San’at Yazıları

Eski İstanbul’da, “Seyr-i Sefâin” ve “Şirket-i Hayriyye” isimli şehir içi vapur taşımacılığı yapan şirketler varmış. Bilhassa Osmanlı’nın son dönemleri ile Cumhûriyet’in ilk yıllarına rastlayan zaman diliminde, bahsedilen vapurlarla ilgili pek çok hoş hikâye ve anekdot anlatılır, hayli çekici tesbîtler yapılır. Bu tesbîtlerden biri, iskelelerde vapura binen İstanbullu hanımefendi ve beyefendilerin kibârlıkları, zarâfetleri üzerinedir. O dönemin vapurları, iklîm kaynaklı sebebler dışında, en çok İstanbulluların birbirlerine “Siz buyurun! Lûtfen siz buyurun!” diye iltifât etmeleri yüzünden tehirli kalkarlar ve bir sonraki iskeleye de aynı sebeble geç giderlermiş.

Şimdiki yürek parçalayan kabalık sahnelerine bakınca, o hakîkaten nâzik ve kibâr insanların ahfâdı olup olmadığımızı, hüzünle soruyoruz. Abdülhak Şinâsî Hisâr’ın diline akseden efendiliği anlatanlar, onun Fransa’daki meşhûr “La Seine Nehri”nden bahsederken bile dilimizdeki birinci tekil şahıs zamîrini kullanamadığını, “Siz Nehri” dediğini kaydederler.

Lâle Devri dediğimiz kısmî yenileşme ve küçük bâzı inkılâbların yapıldığı yıllara, şiirleriyle damga vuran Nedîm:

            “Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sanâ
            Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı âl olmuş sanâ”

derken, Türk insanının hangi nezâket kalıbı ile konuşması gerektiğini, hangi hayrân olunacak tavırları ortaya koyması lâzım geldiğini anlatıyordu. Kaba-saba demir kütlelerinin, haddehânede incelip, bize hizmet edecek âletlere dönüşmesi gibi, Nedîm’in gözündeki Türk güzeli, cümle sakîl ve yakışıksız kısımlarından kurtulmuştur. Kelime kuyumcusu Nedîm, Sevgilisinin al yanağı ile şarap şişesinin rengi arasında bağ kurarken, aslâ bir meyhâne mizanseni çizmiyor. Mısrâlarına dâvet ettiği kelimeler ile, Dünyâ’nın en büyük ve en asîl milletinin nasıl konuşması îcâb ettiğini anlatıyor.

Ömrünün hayli uzun bir kısmını okullarda geçirmiş bir âciz kul olan bu satırların kemter yazıcısı, yaşadığımız günlerde herhangi bir okulun önünden geçmeye, hattâ belli bir mesâfeden okula yaklaşmaya korkuyor. Kız, erkek ayırımı yapmaksızın, talebe ağzından çıkan “kaba” tâbirine rahmet okutacak kerîh sözleri duydukça, kemiklerinin içinin sızladığını hissediyor. Biz, bu hâle nasıl geldik? Bu tarzda, hiçbir ölçüye ve endâzeye vurulamayacak vahşette konuşmayı, bu çocuklara kim öğretti? Gâliba, hepimiz el ele vererek, müşterek bir mesâî ile bu uçurum kenârı manzarasını çizdik. ..

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18849851