28 Kasım 2021

Giriş

Türklerin kader algısı asırlardır tam bir kadercilik teslimiyetine dönüşmüştür. Bu dönüşümün sebebi Maturidî gelenekten gelen Türklerin zamanla Eşarî geleneğe yönelmeleridir. Bunu İslâm’ı yorumlamadaki kolaycılığa yahut siyasî erkin arzusuna bağlamak mümkün olabilmektedir. Kerbela’da İmam Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra Emevi saltanatı kaderciliği topluma kabul ettirmiştir. Bu kaderci anlayış Semerkant uygarlığının kurulduğu coğrafyada da daha sonraki yüzyıllarda egemen olmuştur. Hâlbuki Semerkant topraklarında yaşamış İmam Mâtüridî (852- 947), insanın kendi fiillerindeki hürlüğü düşüncesi konusunda ileri noktalara varmıştır. Abdülhamit Sinanoğlu İmam Mâtürîdî'nin Düşüncesinde İnsan Hürriyeti Sorunu isimli çalışmasında “Onun yaşadığı dönemde Merkezî İslam dünyasında din ve siyaset iç içe girmişken Orta Asyadaki serbest tartışma zemininin bulunduğunu unutmamak gerekir. Ehl-i Sünnet’in diğer kanadı olan Eş’arîlik’te ise aynı serbestliği bulmak mümkün değildir. Çünkü Eş’arîlik tepkisel bir hareket olarak doğmuş, bu meseleye o dönemin siyasîleri çeşitli biçimlerde müdahil olmuşlardır” (Sinanoğlu, 2016: 265) demektedir. Maturidî gelenek seçme hürriyeti ve sorumluluğu birlikte ele almış ve kesb etme yani kişinin fiillerini edinmesini, kazanmasının kendisine bağlı olduğunu da ifade etmiştir. Recep Önal,  Osmanlı Coğrafyasında Sünnî Düşüncenin Resmî İdeoloji Olarak Benimsenmesi Üzerine Sosyo-Jeopo-Teolojik Analizler isimli çalışmasında:

“Eş‘arîlik, Osmanlı ilim hayatında hâkim konumda olmuş, Mâtürîdîlik ise ikinci planda kalmıştır. Bu durum bilhassa medreselerde daha belirgin hale gelmiş, eğitim programlarında Mâtürîdî âlimlerinin eserlerinden daha ziyade Eş‘arî geleneğine mensup âlimlerin eserleri tercih edilmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak Osmanlı düşünce hayatındaEş‘arîlik hâkim konuma gelmiştir”(Önal, 2018: 1272) tesbiti ile bu gerçeği teyit etmektedir. 

Anadolu coğrafyasında akılcı Maturidîlik yerine nakilci Eş’arî geleneğin artışı Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra İstanbul’a Eşari âlimlerini getirilmesi ile başlamıştır. Bu gelenek zamanla Türk halkının anlayışını da etkilemiştir. Halen Türk halkı Maturidî itikad ekolüne dâhil olduğunu beyan etse de uygulama ve kader yorumları Eşarîlik anlayışı çerçevesinde kalmaktadır. Mehmet Niyazi Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği başlıklı eserinde Eşarî anlayışın yerleşmesini şu şekilde açıklamaktadır: 

“Yavuz Sultan Selim Mısır’ı ülkenin bir parçası haline getirdikten sonra bine yakın bilim insanı ve sanatkârla İstanbul'a dönmüştür. Müslüman olan kalabalık Arap camiası da Osmanlı'ya dâhil edilmiştir. Böylece itikatta Eş'ariliği benimseyen Araplardan Kadı, Beylerbeyi gibi bürokrat yetiştirmek medreselerimizin görevleri arasında yer almıştır. Medreselerimizde okutulan Eş’arilik zihniyet olarak belki de hiç farkına varmadan ilim dünyamızda zamanla benimsenmiştir”(Niyazi, 2007: 35).

Eş’arîlikte yaratılışta hikmet ve sebep aranmazken Maturidîlikte sebepler akılcı ve Kur’anî bir yöntemle anlaşılmaya çalışılır. Eş’arîlikte iyilik ve kötülük akılla bilinmezken Maturidîlikte bilinmektedir. Metin Özdemir’in Matüridî’nin Kötülük Problemine Yaklaşımı makalesinde Matüridî’ye göre kader kavramı “her bir nesnenin kendisine uygun olarak varlık alanına çıktığı ilahi ölçüdür”(Özdemir, 2011: 401). Maturidî  “Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir”(Nisâ Suresi/79.) ayetini örnek vererek kader kavramına açıklık getirir. Maturidî “insanın fiillerini gerçekleştirmede hür olduğu bilincine sahiptir”(Özdemir, 2011: 402) böylece kaderi kadercililikten ayırmıştır.

Kur'an'ın haber verdiğine göre cahiliyye müşrikleri de şöyle diyecek kadar kaderciydiler: “Şirk koşanlar dediler ki: Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız asla şirk koşmazdık.”  (Enam Suresi/ 148. Ayet). İslâm toplumlarında zaman içinde siyasetin dini araç haline getirmesi ile kader olgusu kadercilik hurafesi ile yer değiştirmiştir. Hâlbuki henüz 8. yüzyılda Hasan el-Basrî’nin (642-728) Kader Risalesi’nde “Allah'ın izni(dileği)” ifadesini “Allah'ın tahliyesi” olarak açıklamaktadır. Bu açıklama Kader Risalesi'nde tahliye, “özgürlük” kelimesinin tam karşılığı olarak kullanılmıştır. Kök anlamı, bir odaya kapatılmış birine “yol vermek, izin vermek, müsaade etmek, serbest bırakmak” manasına gelmektedir. Esasen bu bağlamda kader “iradeyi özgür bırakmak” vurgusuna sahiptir (El-Basrî, 2015: 161-162).

Hüseyin Atay’ın ve Yaşar Nuri Öztürk’ün kadere bakışları Hasan el-Basri ve Maturidî’ye benzemektedir. Her ikisi de kader kavramını “etimolojik olarak miktar: ölçü anlamında ele almakta kaderi ölçülü yaşamak akla uygun hareket manalarına geldiği şeklinde yorumlamaktadır” (Atay, 2013: 121; Öztürk, 2015: 77). Dolayısıyla Türk toplumunun bu noktada kavramları yeniden düşünmesi gerektiği görülmektedir. Mustafa Macit’in Kadercilik eserine göre de kaderci bakış açısı olayların önceden belirlenmiş bir seyir içinde ilerlediğinin itaatkâr bir kabulüdür. Yaşamın tümünün insan iradesi dışı güçler tarafından belirlenmiş olduğuna inanılması nedeniyle “kadercilik”, insan sorumluluğunu oldukça bulanık hâle getirmektedir. İnsanı kendi dışındaki güçlere bağımlı ilan eden ve böylece insan sorumluluğunu bulanıklaştıran, onu pasifliğe iten bu yönünü dikkate alarak Fromm, kaderciliği, insanın kendine yabancılaşması olarak değerlendirmektedir (Macit 2014: 18- 19). 

 

Türk Göç Romanlarında Kadercilik 

Azap Toprakları’nda Batı Trakya Türklerinde kader düşüncesi Ak Hoca ve Kazım Hocanın düşüncelerinde ele alınır. Ak Hoca aydın fikirli bir insan iken Kazım Hoca kaderci tam Yunan hükümetinin istediği biridir: Yunan idareciler Ak Hoca’dan tedirgin olurlar. “Ak Hoca Yunanlılar için tehlike arz etmektedir. Çünkü o dini kuralları hurafelerden arındırmış yorumlarında halkı aydınlatıcı bir dil kullanmaktadır. Kazım Hoca ise Ak Hocanın yerine Yunanlılar tarafından getirilen bir imamdır. Cahil, Yunan hükümetinin yaptıklarına tepki göstermeyen ve insanlara sürekli olarak kaderciliği öğütleyen bir karaktere sahiptir ” (Işınsu, 1980: 79). Kasım Hoca Gümülcine'de Müslüman mezarlığının yerine park ve otel yapılmasını köylülere “ -Demek ki Allah öyle istemiş, abe hiç o emretmese bu gavurlar dokunabilirler miydi mezarlarımıza! diye vaaz vermiştir” (Işınsu 1980: 80). Bu sözlerinde de görüldüğü gibi Kasım Hoca tipik bir kaderci insandır. Bir kanaat önderi olarak Batı Trakya Türklerini kader hususunda yanlış yönlendirmektedir. İki Kasım 1943romanında kaderciliğe Karaçay’da bahsedilen bir ermişin şu sözü örnek gösterilebilir: “Dağ önünde bir halk olur/Güneş altında yok olur” (Bayramuk 1995: 39). Köylü bu sözle sürgünü ermişin haber verdiği kuruntusunu taşımaktadır.  Bu romanda Gokka’nın nedense Puşkin'in sözleri aklına gelmiştir: "Nerede olursan ol, kötü yazgıdan kurtuluş yoktur” (Bayramuk 1995: 166). Kaderciliğe Viran Dağlar romanından şu sözler örnek verilebilir:

“1910 yılında hemen her köyde ya da yakınında her gün yeni bir terör olayı yaşanıyordu. Can mal güvenliği kalmamıştı. Makedonyalılar arasında Kaderci bir görüş yaygınlaştı. Dillerde “Allah sonumuzu nasıl yazdıysa öyle olur”, “kısmetten fazlası elden gelmez”, “ecel her gün gelir kapımızı çalarsa hoş geldi sefa geldi”, sözleri dolaşır olmuştur. Sırasız ölümler doğal karşılanmaktadır. Bütün bu olanlar Makedonya Türkleri arasında yeni sonuçlar yaratmıştır. Doğup büyüdükleri topraklar üzerinde günlerinin dolmuş olduğuna karar verenler İstanbul'a, İzmir'e, Anadolu'nun başka yerlerine göç etmeye başladılar. ” (Cumalı, 2012: 76). 

Bulgar ve Sırp komitacıları Türk köylerini basmakta, samanlıkları ateşe vermekte çoluk, çocuk, yaşlı demeden öldürmektedirler. Uçana’ya bir saat mesafede Köseler köyünde bir düğünü basan Bulgar çetecileri, evi ateşe verirler. Korkudan gelin ile yedi genç kız arkadaşı evin bodrumuna sığınır ve dumandan boğularak ölür. Bulgar köylerinde çetecilerin bulunması için bölgedeki güvenlik kuvvetleri aramalar yaparlar. Yüzlerce kişi tutuklanır. Çetecilere yataklık eden yedi kişi köylerinde kurşuna dizilir. Viran Dağlar’da Hz. Musa’nın kutsal göçü ile Balkan göçünü kaderci bir anlayışla Hüseyin Ağa birleştirir. Hüseyin Ağa: 

“Çıktık bir yola gideriz ama nereye, sonumuz ne? Bilemeyiz! Ne zaman Alasonya’dan düzüldük yola, dağa doğru tırmanırız, bir iki saat geçti geçmedi hem arabayı sürerdim hem düşünürdüm. Anladım kitaplar ne yazmıssa hep doğru. Musa, İsa, Hazreti Muhammet efendimiz ne demişler ne buyurmuşlarsa doğru! Eski kitaplar hep doğru yazar. İnsanın en büyük çilesi göç! Musa’dan beri değişmeyen çilesi! Ne mutlu doğduğu yerde yaşlanıp ölenlere! Yakup’un oğulları yersiz yurtsuz oradan oraya süründüler durdular. İbraniye’den Mısır’a göçtüler, firavuna köle oldular. Onların başında Musa peygamber vardı. İndirdi değneğini, Kızıldeniz’i yardı, kavmini karşı kıyıya geçirdi, firavunun askerlerinden kurtardı. Kim geçirecek bizi Yunan’ın içinden? Kim yaracak o kan denizini?” (Cumalı, 2012: 191) diyerek dinî örnekler vermektedir. 

Hüseyin Ağa'nın peygamberler üzerinden vermiş olduğu örnekler Balkan göçlerinin sebeplerini ve sonuçlarını kadere bağlamaya uygun değildir. Çünkü peygamberler mücadele sahibi ve kendilerine verilmiş olan aklı en üst düzeyde kullanan insanlardır. Hz Musa Tanrıya yalvarırken “İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk eder misin?” (Araf Suresi/155.Ayet) diyecek kadar kaderciliği değil kaderin miktar/ölçülük anlayışını sergilemektedir. Sokrates’in ahlakın önemli bir ilkesi olarak ölçülülüğe işaret etmesi de filozofun kader algısının arka planını göstermektedir.

Hasan Kayıhan’ın Acı Su romanında Akbalta Azam Hocaya “her şey Allah'tandır. Amenna. Lakin kader nedir hocam? Ya kaderi şer olarak bulmak nedir? Hayra değil şerre sarılmak nedir?” diye sorar. Azam Hoca cevap verir: “ Haddini aşan sabır rıza göstermektir!”(Kayıhan, 1978: 116). Akbalta ile Azam Hoca arasında geçen konuşma kaderciliğin kaderden farklı olduğunu gösteren hakikate işaret etmektedir. Akbalta akılcı bir Kırgız Türkünün olayları doğru kader algısı içinde sorgulamasına örnektir. Azam Hoca’da bu yaklaşıma katkı da bulunarak Ruslara gösterilen aşırı sabra tepkisini anlatmak istemektedir. 

Emine Işınsu’nun Tutsak romanında Ceren’in çocukluğundan beri hassas devam eden içine kapanık kaderci bir karakteri vardır. İsteklerinin dikkate alınmaması yahut herhangi bir arzusunun reddedilmesi onu üzmüştür ve içe dönük bir çocuk olmuştur. Kuşkucu, mutsuz insanlara güvenmeyen biridir Kocasını koruyucu bir liman gibi görmektedir. Fakat beklediği gerçekleşmez tam tersi Orhan’ın beklentileri küçük şımarık bir çocuk gibidir. Çocuklarında ailesini kırmamak için vaz geçtiği istekler evliliğinde kocası Orhan’ın tutumu ile daha da artacaktır. Artık onun için kadercilik kaçınılmaz olmuştur. Ceren sorunlarının tutsağı olduğunu anlayamamıştır. Tarık’la tanışmasına kadar bu devam edecektir. Ondan sonra kendi ayakları üzerine durarak kaderinin inşasında kendisine düşen kısmını yazmaya başlamıştır.

Sonuç

Kader ve kadercilik algılarının biri birinin aynı değil tam tersine zıddı olduğu anlaşılmadığı takdirde, Türk Milleti kendi kendine çok tehlikeli engeller çıkarmaya devam edecektir. Üstelik bu engelleri de ilahî bir sebebe bağlayarak dinî olmayanı dinî bir takdir olarak kabullenecektir. Bu ön kabullerin sorgulanması ve her alanda kullanılan kavramların zihin ve günlük hayatımızda yeniden ele alınması şarttır. 21. yy kadercilerin yeryüzünden silindiği bir yüz yıl olacaktır. Bu cümlenin aşırı bir yorum olduğunu düşünenler; Türk yurtlarının birer birer kaybedilişini ve göç facialarımızı okumaları gerekmektedir. Ev sahibi iken önce azınlık sonra sığıntı daha sonra da top yekûn sürgün ile TÜRK vatanlarının kaybediliş acılarını hissetmeleri yeterlidir. Kazan, Sibir, Astargan, Kırım, Kuzey Kafkasya, Balkanlar, Doğu Türkistan ve Türkmeneli gibi nice kadim TÜRK coğrafyaları bunun şahitleridir. Günümüzde Beş Bin yıllık TÜRK YURTLARI’nın asli sahipleri öz vatanlarına dönme mücadelesi yahut o topraklarda tutunabilme çabası vermektedir. Vatan “Kadercilik” anlayışı ile ebediyen kaybedilebilir. Kaderi, ölçülü/dengeli ve sorumluluk bilinci içinde “bir gelecek tasarımı” olarak algılayanlar ise ebediyen Tanrı’nın hikmetini insanın hakikati ile tevhit ederler. Bu tevhit vatanı ebediyen TÜRK kılar ve VATAN TÜRKLERLE KORUNUR.

“TÜRK VATANI KORUSUN VE YÜCELTSİN” SORUMLULUK BİLİNCİ İLE YAŞAYANLARA SELAM OLSUN. 

KAYNAKLAR
Sinanoğlu, A. (2016). “İmam Mâtürîdî'nin Düşüncesinde İnsan Hürriyeti Sorunu”, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C: 15, No: 30, ss. 249- 267.

Önal, R. (2018).  “Osmanlı Coğrafyasında Sünnî Düşüncenin Resmî İdeoloji Olarak Benimsenmesi Üzerine Sosyo-Jeopo-Teolojik Analizler”,  e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi,  C:10, No: 4 (22), ss.  1258- 1275.

Niyazi, M. (2007). Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği, Ötüken Yayınevi, İstanbul.

Özdemir, M. (2011). Matüridî’nin Kötülük Problemine Yaklaşımı, Mâtürîdî’nin Düşünce Dünyası, Ed: Şaban Ali Düzgün, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara.

El-Basri, H. (2013). Kader Risalesi ve Şerhi, çev. Mustafa İslâmoğlu, Düşün Yayıncılık, İstanbul.

Atay, H. (2013). Kur’an’da İman Esasları ve Kader Sorunu, Atay Yayınları, Ankara.

Öztürk, Y. (2015). Özgürlük ve İsyan, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

Macit, M. (2014). Kadercilik, Ötüken Neşriyat Yayıınları, İstanbul.

Işınsu, E. (1980 ). Azap Toprakları, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Bayramuk, H. (1995). İki Kasım Bindokuzyüz Kırküç, (Aktaran: Yılmaz Nevruz), Ötüken Yayınevi, İstanbul.

Cumali, N. (2012). Viran Dağlar, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul.

Kayıhan, H. (1978). Acı Su, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Işınsu, E. (1979 ). Tutsak, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden