18 Ağustos 2022

Mehmet Akif Ersoy (1873-1936)

Bana sor sevgili kari; sana ben söyleyeyim,

Ne hüviyyette şu karşında duran eş'arım;

Bir yığın söz ki, samimiyyeti ancak hüneri;

Ne tasannu' bilirim, çünkü, ne san'atkarım.

Şi'r için "gözyaşı" derler; onu bilmem, yalnız,

Aczimin giryesidir bence bütün asarım!

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!

Oku, şayed sana bir hisli yürek lazımsa;

Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa.

Mehmet Akif Ersoy

Mehmed Âkif’in poetikası 1900’lü yılların başında Âkif şair olmakla olmamak arasında tereddütler yaşar. Safahat’a almadığı şiirlerinden birinde bu tereddütleri şöyle dile getirir:

Şair olamam, o belli zâten,

Bir nâzım olur muyum acep ben?

Nesrimde rekâket olmasaydı;

Evvelce gözüm de dolmasaydı,

Hiç nazma temayül eylemezdim,

Bir sadece beyt söylemezdim.

Heyhât bir iptilâ imiş bu;

Ben bilmez idim, hatâ imiş bu (Okay, 1998, s. 34)

MEHMED ÂKİF’İN POETİKASI

Tacetin ŞİMŞEK

Mehmet Âkif Ersoy,1873 yılı aralık ayında İstanbul'da,Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi. Annesi Buhara'dan Anadolu'ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova'nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. 1936 yılında Mısır’dan İstanbul’a hasta olarak gelen Akif aynı yıl 27 Aralık’ta Hakk’ın rahmetine kavuştu. Ruhu şâd mekânı Cennet olsun. 

Mehmet Önder şairlerimiz ile alakalı olarak şöyle demektedir: Akif ile ikbal arasındaki ilk mektuplaşma 1930 yılından sonra Akif Kahire'de iken gerçekleşmiştir. Akifin damadı Ömer Rıza Doğru! Konya'da "Mevlana ve ikbal" üzerine bir konferans vermiş ve bu konferansta ikbal'in Akife gönderdiği mektubu okumuştur. Farsça mektubunda ikbal şu cümlelere yer vermektedir: "Türk milletini, modern Türkiye'yi çok seviyorum. Bir gün Türkiye'yi hususen Mevlana-i Rümi'nin Konya'daki mübarek makamını ziyaret etmek isterim. O mübarek toprakların beni, Mevlana'nın naçizane bir müridi olarak kabul etmesini niyaz ediyorum. Gönlümün derinliklerinde bir gül bahçesi görür gibiyim. Ortasında alev alev bir ateş yanmakta ve ben pervaneler gibi o ateşe doğru koşmaktayım. O ateş Mevlâna-i Rümi'nin aşkı ve sevgisidir." ikbal'in bazı eserlerini ilk defa milli mücadele yıllarının Ankara'sında okuyan Akif, haberieşebilme ümidiyle ona Safahat'ını göndermiştir. Sebllü'r-Reşad idarehanesinde kendisini ziyaret eden Hindistanlı Müslümanlara emanet ettiği Safahat'ın ikbal'e ulaşıp ulaşmadığını bilemiyoruz. Bir süre sonra, Hindistan'dan ikbal'in Peyam-ı Meşrik ile Esrar-ı Hodi (yahut Rumüz-i Bi-Hodi) isimli eserlerini alan Mehmed Akif, Mısır'da bir dostuna yazdığı 8 Mart 1925 tarihli mektupta, bu eserin, Safahat'ını ikbal'e vermek üzere emanet ettiği Hintlilerden gelmiş olabileceğini söylüyor ve belli belirsiz bir sitemle: "Şairin kendisi tarafından istanbul'a gönderilseydi, elbette baş tarafında imzası, iki üç kelime yazısı bulunurdu. Ne ise üzümü ye de bağını sorma derler. Biz üzümü seve seve, hatta sarhoş ola ola yedik. Kim gönderdiyse Allah razı olsun" der

ÇAGDAŞ iKi iSLAM ŞAiRi: MUHAMMED iKBAL VE MEHMED AKİF

(Şiirlerindeki Ana Tema ve Motifler Açısından Müşterek Unsurlar Üzerine Bir inceleme)

Yrd.Doç.Dr. İsa ÇELİK*

BÜLBÜL ŞİİRİNİN HİKAYESİ

8 Temmuz 1920’de Ankara üzerine saldırıya hazırlanan Yunan kuvvetleri, Bursa’ya girmişlerdi. Burada geçen olaylar Türk milli mücadele tarihinin en acı ve en hazin olaylarını teşkil eder. Bursa’ya giren Yunan ordusunda teğmen olan başvekilleri Venizelos’un oğlu Sofokles (ki daha sonraları başbakan olarak ülkemizi ziyaret etmiştir) doğruca Osmanlı devletinin kurucusu olan Osman Gazi’nin türbesine girmiştir. Orada sandukaya ayağını dayayarak çektirdiği fotoğrafı dünya basınında yayınlanmıştır. - “Kalk koca Türk!.. Senden ırkımın intikamını almaya geldim. Bak kurduğun devlet parça parça oldu. Bursa’yı eski sahibine iade ettik. Zelil neslin şimdi elimizde bir köle durumunda bulunuyor. Kalk!.. Seni bir kere daha öldüreyim de ırkımın intikamını alayım!..” Bir müddet türbenin içinde kılıcını sallayarak dolaştıktan sonra zafer kazanmış bir kumandan havasına bürünen Venizelos’un oğlu, ayağını sandukanın üzerine koyup kılıcına dayanarak fotoğrafçıya şöyle seslenmişti: “Çek bakalım bir Bursa hatırası… Bu haberler Türk basınında da yankı buluyordu. Bütün ülke kan ağlıyordu. Artık Yunan orduları Ankara üzerine saldırıya geçmişlerdi. Şehirlerimiz birer birer el değiştiriyordu. Ordularımız ve ordu birliklerimiz son savunma hatlarını teşkil edecek Sakarya’nın doğusuna çekilmeye başlamışlardı. Yunan yanlısı Batı basınında hemen her gün manşetten verilen savaş haberleri ile bütün dünyanın gözleri Ankara önlerine çevrilmişti. Bu acı olayların haberi bütün vatan sathında bir alev dalgası gibi dolaştığı sıralarda Ankara’da TBMM’de Burdur mebusu olarak vazifesine devam eden Mehmet Akif Bülbül adlı şiirini bu kederli ortamda bir gece içinde tamamlar. Akif’in yanında bulunan ve bu şiir yazılırken çekilen çileleri sonraları yayınlanan hatıralarında çarpıcı bir şekilde nakleden oğlu Emin Ersoy, Mehmet Akif’in bütün gece hem ağladığını hem de yazdığını söyler.

 

BÜLBÜL

Eşin var, aşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;

Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?

O Zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun;

Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,

Bugün bir yemyeşil vadi, yarın bir kıpkızıl Gülşen,

Gezersin, hanümanın şen, için şen, kâinatın şen.

Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-i ser-bazı,

Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervazı.

Değil bir kayda sığmazsın, kanatlandın mı, eb’ada;

Hayatın en muhayyel gayedir ahrara dünyada,

Neden öyleyse matemlerle eyyamın perişandır?

Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır?

Hayır, matem senin hakkın değil… Matem benim hakkım;

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez afakım!

Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda;

Bugün bir hanımansız serseriyim öz diyarımda!

Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefasız, kansız evladı,

Serapa Garba çiğnettim de çıktım hak-i ecdadı!

Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc-ü merc oldu,

Selahaddin-i Eyyubi’lerin, Fatih’lerin yurdu.

Ne zillettir ki: nakus inlesin beyninde Osman’ın;

Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı Mevla’nın!

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mazi serap olsun;

O kudretler, o satvetler harap olsun, türap olsun!

Çökük bir kubbe kalsın mabedinden Yıldırım Han’ın;

Şenaatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!

Ne haybettir ki: vahdet-gahı dinin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me’vasız kalan dindaş!

Yıkılmış hanımanlar yerde işkenceler altında kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslam’ın harem-gahında namahrem…

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil matem!

MEHMET AKİF ERSOY

II. Meşrutiyet’in büyük etkisinde kalan Âkif, arkadaşı Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin’in çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908'de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı oldu. Balkan Savaşı, Çanakkale Muharebeleri ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde çeşitli görevlerde bulunup, Balıkesir'e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağnos Paşa Camii'nde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul'a döndü

1921'de Ankara'da Taceddin Dergâhı'na yerleşen Mehmet Âkif, 500 lira ödül konularak açılan İstiklâl Marşı yarışmasına başta katılmadı. Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Beyin teşvikiyle ikna oldu. Onun orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye'de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17:45'te Milli Marş olarak kabul edildi. Âkif, ödül olarak verilen 500 lirayı hayır kurumuna bağışladı. Kurtuluş Savaşı ve zafer sonrası uzunca bir süre Mısır’da yaşayan Milli Şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy, 17 Haziran 1936’da tedavi için İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da, Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda vefat etti, Edirnekapı Şehitliğinde yatmaktadır. En önemli iki eseri İstiklal Marşı ve şiirlerini yedi kitap halinde topladığı Safahat’tır

Derleyen İbrahim SAĞIR

Yazar Hakkında:

İbrahim SAĞIR