Kültür – San’at Yazıları

‘Kaptan’ mahlası ile Türk edebiyatının bilhassa şiir alanında mihenk taşlarından birisi olan Attila İlhan, bir cumhuriyetçi ve inkılâp savunucusudur. Fakat cumhuriyetçiliği, klasik cumhuriyetçi aydınların kahir ekseriyeti gibi onda eski değerlere dair bir düşmanlık ve reddiyecilik yaratmamış; bilhassa da edebî olarak eski değerlerin kıymetini şuurlu bir biçimde idrak etmiş ve savunmuştur. Attila İlhan, her şeyden önce edebî türlerin kendilerine has özellikleri olduğunu savunan ve bu konuda muhafazakâr bir tutum sergileyen bir aydındır. Ona göre mensur düzeyde mısraların alt alta dizilmesi onun bir şiir olduğu anlamını taşımaz. Şiir, her şeyden önce estetik ve âhenkli olmalı ve kendi içinde mânâlar barındıracak kapalılıklar barındırmalıdır. Bunun da ancak ‘derin’ mânâlar taşıyan kelimelerden ve o kelimelerin oluşturacağı cümlelerden ortaya çıkabileceğini belirtir ki; bu hususta divân edebiyatı onun için eşsiz bir hazinedir.

Attila İlhan, bu konudaki ilk atılımlarından birini ‘Garip’ hareketine karşı oluşturduğu ve kurduğu dergi ile aynı adı taşıyan ‘Maviciler’ akımı ile yapmıştır. İlhan, ‘Garipçiler’ ile başlayan ve ‘İkinci Yeniciler’ ile devam eden, şiirin şeklini bozduğuna inandığı bu akımlara tepki koymuş ve şiirde anlam kapalılığı ile ‘derinliği’ savunmuştur. Şiirlerinde sık sık divân edebiyatının biçim özelliklerinden ve imgelerinden yararlanan İlhan, ayrıca bazı şiirlerinin içinde Bâkî, Fuzûlî ve Nedîm gibi divân şairlerini anmayı da ihmal etmemiştir. Şiirin derinliğinden hareketle dilde kullanılan kelimelerin de derinliğini savunan İlhan, bu husustaki fikrini en açık şekilde şöyle belirtmiştir:

"Yeni Türkçe'deki 'uydurulmuş' kelimeler; bin yıllık kelimelerimizin çağrışım gücünden mahrum olduğu için, şiirimizin ve edebiyatımızın klâsiklerini derinliği olmayan metinlere dönüştürmektedir."(1)

Görüldüğü üzere Attila İlhan, cumhuriyetçi aydınların kahir ekseriyetinin aksine dil inkılâbını körü körüne savunmamış, ondaki yanlışlıkları ve eksiklikleri ‘şuurlu bir aydın’ olarak dile getirmiştir. Attila İlhan, derinliği bulunmayan ve sırf süslü ifadeler ihtivâ ediyor diye rastgele yazılmış mısralarla ilgili de bir ropörtajında şöyle bir örnek vermiştir:

“Çocuk, şiiri yazıyor. Ben diyorum ki, şimdi sen bu şiirin ilk bendini al, kaldır, ortaya koy. Ortadaki bent yukarı çıksın. Oku, okunuyor. Yine oluyor. Peki diyorum, sen şimdi bu şiiri aşağıdan yukarı oku bana. En alttan başlıyor, yukarıya doğru okuyor. Yine oluyor. Yani şiirde hiçbir şey değişmiyor. Peki diyorum, sen şimdi al bakalım şu şiiri, Yahya Kemal Bey'in şu şiirini aşağıdan yukarı dene bakalım oluyor mu? Olmuyor... Şu şiiri al bakalım. O da olmuyor. Çünkü onlarda bir şiir mimarisi var. Bir şiir kurgulaması var. Bir kurgu yapmış. Yukarıdan aşağıya bir bütünlük taşıyor. Sen aşağıdan yukarıya okumaya kalkınca olmuyor. Ama ötekinde hiçbir kurgu olmadığı için, rastgele laflarla yazıldığı için bunu buraya koy, onu oraya koy, yine olur.” (2)

Attila İlhan’ın şiirin şekli ve dil konusundaki görüşleri apaçık malumdur. O, edebiyat ve dil bakımından eski değerlerin bir hazine olduğunu idrak ettiğinden asla tenkit ve reddiye yoluna gitmemiş, eski değerlerin yeni anlayışlarla harmanlanarak daha da zenginleştirilmesini savunmuştur. Zirâ serbest şiir denilen vezinsiz şiir türüne dair de “onun dahi bir ölçüsü vardır” diyerek fikrini belirtmiştir (3). Çünkü şiir her şeyden önce bir ‘dil mûsikîsidir’ ve bu mûsikînin de ancak âhenkli ve mânâlı bir kelime-cümle kullanımıyla hakkı verilebilir ve bu şekilde kusursuzca icra edilebilir.

Attila İlhan, bilhassa dil ve edebiyatta eski değerler hususundaki düşüncelerini şu hayıflanan sözleriyle ifade etmiştir:

"16.yy'da yazılmış bir Fransız şiirini okuyan herkes anlayabiliyor. Ama aynı dönemde yazılmış bir şiirimizi doğru dürüst kimse anlamıyor. Böyle giderse yakında Türkler geçmişlerine dair hiç bir şey öğrenemeyecekler. Bu bir toplum açısından ne kadar acı bir durum." (4)

Attila İlhan’ın bu düşüncelerinin, dil ve üslup bakımından ülke edebiyatının içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında ne kadar isabetli olduğu bugün tüm çıplaklığıyla görülmektedir. Sadece okuyucuya karakterler üzerinden bohem bir hava vermek üzere yazılan sıkıcı cümlelerle bezeli eserler, son yıllarda Türk edebiyatının dört bir yanında yayılmaktadır. Bilhassa da bu tür eserlerde kullanılan cümleler, diyaloglar ve monologlar; derin mânâlar taşıyan bir ifadeden yoksun ve sadece sosyal medyada ‘ileti’ olarak paylaşılması kaygısıyla yazılan yüzeysel ifadelerden ibarettir. Bu tarz dilin estetiğinden, âhenginden ve derinliğinden yoksun cümleler Attila İlhan’ın deyimiyle ‘Bin yıllık kelimelerimizin ve cümlelerimizin çağrışım gücünü’ öldürmekte, dolayısıyla zengin ifade gücü ihtiva eden ve binlerce yıllık bir çınar olan dilimizin gövdesini kurutup yapraklarını günden güne dökmektedir.

Attila İlhan, dilimizin estetiği ve kadim değerleri hususunda en çok da divân edebiyatı ve divân edebiyatı ile meşhur aruz veznine önem vermektedir. İlhan, tıpkı Tanzimat edebiyatçıları gibi divân edebiyatına savaş açan cumhuriyet sonrası edebiyatçıları arasında onun kıymetini bilen ve idrak eden bir şuur abidesidir. Divan şiirine savaş açan ve eskiyi red yoluna giden edebiyatçılar dahi zaman zaman bu konu hakkında tezata düşmüşlerdir. Örneğin Ziya Paşa, meşhur ‘Şiir ve İnşâ’ makalesinde divan edebiyatına sert eleştirilerde bulunmuştur. Daha sonra ‘Harâbât’ adlı antolojisinin önsözünde bu fikrinden dönüş göstermiş fakat Nâmık Kemal’in ‘Tahrîb-i Harâbât’ eserindeki tenkidiyle tekrardan divânı eleştirme yoluna sapmıştır. Hemen hemen aynı dönemin edebiyatçılarından Şinâsi’nin bu konudaki tutum ve tezatı ise daha gariptir. Şinâsi, divan edebiyatçılarını bilhassa da Bâkî üzerinden ‘saray şairleri’, ‘padişah yalakaları’ olarak itibarsızlaştırma yoluna gitmiş fakat batı hayranlığı ile ünlü bu edebiyatçı, Tanzimat Fermanı’ndan sonra Mustafa Reşit Paşa’yı peygambere ve Tanzimat Fermanı’nı ‘Allah ayeti’ne benzeten bol methiyeli kasideler yazmıştır. Cumhuriyet sonrasında ise bu düşmanlık ve düşülen yanılgılar, bilhassa Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülbâki Gölpınarlı’da açığa çıkmıştır. 1930 yılında Ankara’da toplanan Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’nde divan şiirinin lise müfredâtından kaldırılmasını teklif eden Tanpınar daha sonra bu konudaki yanılgısını şöyle ifade edecektir:

“Eski şiirin tadı gittikçe beni daha fazla sarıyor. O kadar ki, divanlardan ayrı geçirdiğim zamanlara acıyasım geliyor. Bir zamanlar ben de onu kâh yaşa kâh etrafımdaki havaya uyarak ihmal etmiştim; şimdi içimde onu her şeklinde daha mütekâmil ve yüksek bulmaya çalışan bir taraf var.” (5)

Abdülbâkî Gölpınarlı ise divân edebiyatı konusundaki yanılgısını, bir mûterif edasıyla şöyle ifade eder:

“Vaktiyle ben bir ‘Divan Edebiyatı Beyanındadır’ yazmıştım; bu eser oldukça gürültü koparmıştı, hatta rahmetli Ataç bile ‘Ayıp derler senin yaptığına Abdülbaki, Neşâti’yi biz senden öğrenmedik mi?’ diye serzenişte bulunmuştu. İtiraf edeyim; gerçekten de ayıptı, yerilirdi, yergilerin çoğu da hâlâ doğru. Divan Edebiyatı Beyanındadır’ı yazdığımdan dolayı da beni ayıplamayın artık olmaz mı?” (6)

Bütün bu örneklerden sonra dilimizin kadim ve kutsal değerlerini her daim savunan ve bu savunuculuğundan taviz vermeyen Attila İlhan ise, odasına çekilip Nedim’in, Bâkî’nin, Şeyh Gâlib’in, Nâilî’nin şiirlerini teybe okuyup daha sonra saatlerce dinlemiş; aruzun içine, aruza rağmen yerleştirdikleri o görkemli sesi yakalamaya çalışmıştır.(7) Aruz vezni, gerçekten de şiiri en mükemmel hale getiren kalıptır. Başta aruzun notası olan te’filelerle birlikte medler, imâleler, zihaflar ve daha birçok teknik, aruz vezniyle yazılan şiirin adeta müthiş bir ses estetiği olmasını sağlar. Hece yahut serbest vezin ile yazılan bir şiir ile aruz vezniyle yazılan bir şiir peş peşe okunduğunda, aruz vezninde kelimelerin ağızdan nasıl âhenkli ve estetik döküldüğü hissedilir. İşte İlhan, Türk dilinin binlerce yıllık gücünü burada yakalamıştır. O, kulağını teyp hoparlörüne dayayarak dinlediği sesinde dilin o estetik akışını ruhunda hissetmiş ve öz değerlerimizin kıymetini anlayarak ona duyduğu özlem ile her zaman şuurlu bir savunucu olmuştur. İlhan, divân şiirine duyduğu özlemi Tarz-ı Kadîm adlı şiirinde şu hayıflanan ifadelerle dile getirmiştir:

olmuyor neyleyim 
olmuyor velinimetim efendim 
olmuyor yirminci asırda 
tarz-ı kadim üzre gazeller söylemek 
beşiktaş'a yakın hanesi yerle yeksan oldu nedim'in 
baki o enis-i dilden 
bir yahya kemal kaldı hal-i hazırda 
ayıptır efendim iç bade güzel sev demek 
var ise akl-u şuurun 
ayıptır bu zamanda yar deyip yar işitmek 
kıvılcımlar kaymalı 
insanlarım dedikçe şair kaleminden 
zaten ömrümüz rüzgarlı sular gibi dalgalı 
kimseler başlamaz medar-i maişet derdinden 
kim okur kim dinler siham-i kazayı? 
yalnız alıp verilir bir selam kalmıştır 
nabi efendi'den.

Attila İlhan, bütün bu kadim değerlerin dışında aynı zamanda Osmanlı’ya olan sevgisini fikirlerinde ve şiirlerinde de hissettirir. İlhan’ın Osmanlı-Cumhuriyet konusundaki görüşü, liseden edebiyat hocası olan (8) büyük fikir adamı, otoriter tarihçi, Türkçülüğün bayraktar mütefekkiri ve Türk edebiyatına kalburüstü eserler vermiş olan Hüseyin Nihâl Atsız ile paraleldir. Atsız, Türk tarihinde devletlerin değil hanedanların değiştiğini savunarak "Türkiye Cumhuriyeti gökten zembille inmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun devamıdır. Osmanlı İmparatorluğu, İlhanlı Devleti'nin uç beyliğinden doğmuştur; demek ki onun devamıdır, İlhanlı Devleti Anadolu'daki Selçuklu devletinin devamıdır. Anadolu'daki Selçuklu Devleti ile Batı Türkistan ve İran’daki Harzemşahlar Devleti Büyük Selçuklu Devleti’nin devamıdır. Büyük Selçuklu Devleti; Karahanlılar'ın, Karahanlılar Uygurlar'ın, Uygurlar Gök Türkler'in, Gök Türkler Aparlar, Aparlar’ın Siyenpeler'in, Siyenpiler Kunlar'ın devamıdır” demiştir (9). İlhan da fikirlerinin genelinde bu paralelde Osmanlı’yı batılılar yıktığını ve küllerinden yeni bir Türk devleti yaratıldığını düşünmektedir. Attila İlhan kendisini ‘doğulu bir aydın’ olarak tanımlamakta, tarihine ve köklerine reddiye ile sırtını çevirenleri ise sert bir şekilde eleştirmekteydi. Attila İlhan’a göre bugünkü ulusal kültürün temeli, Selçuklu ve Osmanlı’nın bileşiminden oluşan kültür olmalıydı. Osmanlıca, liselerde okutulmalıydı.(10) Çünkü tarihi vesikalar ve eserleri orijinal dilinden okumak, o zenginliği ve mânâ idrakini kavramayı sağlardı. İlhan, bu görüşleri dolayısıyla bazı cumhuriyetçi çevreler tarafından ‘mürtecilik’ ve ‘ümmetçilik’ ile dahi suçlanmıştı.  

İlhan, şiirlerinde de Osmanlı’ya olan sevgisine yer vermiştir. Bilhassa ‘Osmanlı Kasidesi’ adlı yapıtı, bunun en bariz örneklerinden biridir. Çok sevdiği Bâkî’nin ‘Kanûni Mersiyesi’ adlı yapıtının kâfiyesinden esinlenerek yazdığı Osmanlı Kasidesi’nde, Osmanlı’nın debdebeli günlerine vurgu yaparak iç geçirmektedir. Mevzu bahis kasidedeki şu mısralar, bu hayıflanmasını bariz bir şekilde göstermektedir:

“Kelebek midir derinliklerinde haremlerin / Anne fısıltılarıyla duaları / Bir Allah çekmesinler Budin’den / Medet titretir Bağdad’ı pehlivanları”

“Onlar mıdır Mehmed Hân’a top dökenler / Marangoz ve dülger, berber ve hattat / Bir balık aydınlığı parmak uçlarında / Karanlık Bursa’da ipek çobanları”

“Git ara hangi zaman ufkunda kayıp / O kanlı debdebe Attila İlhan / Rüya boşluklarında yer aranırlar / Ne adları kalmıştır ne sanları”

İlhan’ın ‘An Gelir’ şiirindeki “Evvel zamân içinde kalbur saman ölür” mısrası, Osmanlı’ya ve kadim değerlere duyduğu hayıflanmayı acıklı ve derin bir biçimde ifade etmektedir. Bahsi geçen mısra “Kubbelerde uğuldar Bâkî / Çeşmelerden akar Sinân / An gelir, -La ilaheillallah- Kânûnî Süleymân ölür” diye devam etmektedir ki; burada da neye hayıflandığını işaret etmektedir.

Velhâsıl, Attila İlhân’ın değerlere duyduğu özlemi anlatacak olursak onun “Evvel zamân içinde kalbur saman ölür” mısrasını söylememiz, ‘dilin ifade derinliğini’ anlayabilenler için kâfi olacaktır. Attila İlhan’a göre evvel zaman içinde kalbur saman öldürülmüştür. Ve bunu başka bir şiirindeki o müthiş iki mısrasıyla besleyecek olursak “Cinayeti kör bir kayıkçı gördü / Ben gördüm, kulaklarım gördü” diyerek itmâm edebiliriz. Attila İlhan, ülkemizde az rastlanacak şekilde “şuurlu mütefekkirlik” ve “şuurlu edebiyatçılık” yapmış ender şahsiyetlerden biridir. Ve bu yüzden de bütün kesimler tarafından makbul görülmüş, saygı duyulmuş, fikirlerinin de eserlerinin de kıymeti hiç azalmadan günden güne daha da değerlenerek artmış bir ‘doğulu aydın’ portresidir.

*Bu yazı Mağaradakiler Dergisi’nde yayınlanmış olup, yazarın izni dahilinde sitemizde de yayınlanmaktadır.

KAYNAKLAR

(1) Kimi Sevsem Sensin, Attila İLHAN, T.İş Bankası Yay., 27.Baskı. 2014.

(2) Atilla İlhan İle Şiir ve Roman Üzerine, Yağmur Dergisi, Sayı: 1, 1998. 

(3) Attilâ İlhan İle Şiir ve Roman Üzerine, Yağmur Dergisi, Sayı:1, 1998.

(4) Ölümünün 7. Yılında Attila İlhan, Nur Bostancıoğlu, Türk Solu, Sayı:381, 2012.

(5) Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Divan Şiiri Tartışmaları ve Gelenekten Faydalanma, Necati TONGA, turkoloji.cu.edu.tr, 2007.

(6) Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Divan Şiiri Tartışmaları ve Gelenekten Faydalanma, Necati TONGA, turkoloji.cu.edu.tr, 2007.

(7) Attila İlhan’ın Şiirlerinde Klasik Türk Edebiyatı Etkileri, Cemal AKSU, ayk.gov.tr, 2015.

(8) Nam-ı Diğer Kaptan / Attila İlhan’ı Dinledim, Selim İLERİ, T.İş Bankası Yayınları, 1.Baskı 2002.

(9) 16 Devlet Masalı ve Uydurma Bayraklar, H.Nihal ATSIZ, Ötüken Dergisi, Sayı:65, 1969.

(10) ‘Arapça Yetmez’ başlıklı yazısı, Attila İLHAN, 1983.
Attila İlhan, bu yazıya ‘Ulusal Kültür Savaşı’ adlı kitabında da yer vermiştir.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

21755604