1 Şubat 2023

O;4 Eylül 1942’de Maraş’ın Elbistan İlçesi’nin Maraba (Ça­tova) Köyü’nde dünyaya gelmiş, ilkokulu köyünde, ortaokulu Elbistan’da, liseyi Maraş’ta okumuş, daha lisedeyken okulun açtığı marş yarışmasında birincilik kazanan şiiri “Maraş Lisesi Marşı”  olarak bestelenmiş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuş; ülkemizin çok çeşitli liselerinde edebiyat öğretmenliği ve Gazi Eğitim Enstitüsünde müdür yardımcılığı yapmış Kıble yürekli, “Gül” gönüllü, Hilâl bakışlı, turkuaz düşünceli ve Türk Dünyası’na sevdâlı bir güzel insandır.

Kalemlerle ararız bilgi definesini

Tatmışız çalışmanın zevkini hevesini

Yakında bulacağız bu yolun zirvesini

Engizek Yaylasından çiçekler deriyoruz.

Çınlarken ufuklarda gençlerinin gür sesi

Adını duysun her yer yaşa Maraş Lisesi

Her sınıfın uğurlu birer mabet köşesi

Seni yükselteceğiz sana söz veriyoruz[1]

O; 1979-1982 yılları arasında Film Radyo ve Televizyonla Eğitim Merkezi’nde program yazarlığı yaptıktan sonra araştırma görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’ne geçmiş, 1985’te Yapalak ve Ekinözü Ağızları adlı teziyle yüksek lisansını  tamamlamış, 1982 yılından îtibâren Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Türk Dili Okutmanı olarak çalışmış, 1996’da emekli olduktan sonra 1999-2000 öğretim yılında Kazakistan Ahmet Yesevî Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak vazife almış, lise yıllarından günümüze kadar şiirle, kâğıtla ve kalemle ünsiyetini bir an bile koparmamış olan Türk edebiyatının seksen yıllık bir ulu çınarıdır.

O; Kız Evi Naz Evi” isimli piyesi 1969 yılında İstanbul Radyosu tarafından radyo programına uyarlanan; muhteşem el yazısı gibi çok güzel karakalem resimler yapan; Divan, Doğuş Edebiyat ve Kanat dergilerinin yayınlanmasında öncülük eden;  Ötüken,  Töre, Hisar, Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Kardaş Edebiyatlar, Erguvan,  Dolunay başta olmak üzere kitapların dışında kalan bâzı şiirleri de çok değişik dergilerde yayınlanan ve hâlen Kardeş Kalemler Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini büyük bir titizlikle sürdüren, Türkiye’nin yaşayan en önemli şairlerinden birisidir.

O; “Masal Çağı”[2], “Kuş Sofrası”[3], “Eylüle Beste”[4], “Turna Göçü”[5], “Erenler Dîvânında”[6] isimli beş şiir kitabı yayımlanan, 2018 yılında bunlar “Bütün Şiirleri”[7] ismiyle bir araya toplanan ve “Gökte Ay Portakaldır”[8] adlı bir masal kitabı da bulunan;  Türkiye Yazarlar Birliği’nin  “1991 Yılı Çocuk Edebiyatı Dalında Yılın Şâiri Ödülü”nü alan, 1993’te Kazakistan’ın başkenti Almatı’da gerçekleştirilen II. Türk Dünyası Şiir Şöleni’nde “Mağcan Cumabayulı Ödülü”ne lâyık görülen, Kosova’da yayınlanan Türkçem Çocuk Dergisi tarafından  “2004 Yılı Şiir Ödülü” verilen, 2005’te İtalya’nın Venedik kentinde düzenlenen 57. Şiir Bianeli’nde ve 2007 yılında 20. Moskova Kitap Fuarında Türkiye’yi temsil eden, 2019’da “Selçuklu Vakfı Edebiyat Ödülü”ne, 2020’de Gönüllerde Birlik Vakfı  “Muhsin Yazıcıoğlu Edebiyat Ödülü”ne ve 2022 yılında Türk Edebiyat Vakfı tarafından da “Yaşayan Dede Korkut Ödülü”ne lâyık görülen Türk şiirinin günümüzdeki yüz akıdır.

O, edebiyat hocası olmasının verdiği dil hâkimiyetiyle Türkçenin bütün inceliklerini bilen; günümüz Türk şiiri içinde yeni bir ses, yeni bir nefes, yeni bir renk, yeni bir âhenk ve yeni bir mihenk olan; şiire mükemmeliyet hassasiyetiyle yaklaşan,   şiirin teknik ve estetik yönüne önem veren, şiiri ciddî bir iş olarak gören, uykusuz gecelerini şiire hasreden,  güçlü şâirliğini, edebî sanatları kullanmadaki mahâretini,  rûhunda yaşayan çocuğun ve çocukluğunun duygu dünyasını hep canlı tutarak şiirlerine taşıyan gerçek bir erbâb-ı kalemdir.  

O; yazdığı her dizeyi hayatın ve tabiatın şiire yansıması olarak algılayan, şiirlerinin arka planındaki derin bir bilgi birikimiyle; insana,  eşyaya ve olaylara hikmet nazarıyla bakan, geleneğin mîrasını geleceğe aktarmak için klasik Türk şiirinden modern şiire geçerken, serbest şiirde de iç kafiyeyi ve sembolleri çok büyük ustalıkla kullanan, her hangi bir edebiyat akımına bağlı olmayan, damıtılmış şiirlerin sâhibi olan, dildeki büyük titizliğini şiir üslûbuna da yansıtan şiir semâmızın yıldızlarındandır.

Leylânın başına örttüğü tül kadar ince

Dolunay bir buluta bürününce

Şiir oluyor

...

Apansız bir yıldız düşüyor göğümüzden

İçimize köz düşüyor

Şiir oluyor

 

Siyeci bozulmuş viran bahçelerde

Güller soluyor

Şiir oluyor[9]

O, şiirle hayâtını anlamlı kılan bir ehl-i kalem olarak; edebiyat dünyasının hâkanı, nazım ve nesir ülkesinin sultânı, gönül dilinin tercümanı ve fetânet imbiğinden süzülen duygu çiçeklerinin elvan elvan açıldığı efsunkâr bir fesâhet gülistanı olan şiiri çok önemseyen bir şâirdir. O; Doğu’nun ve Batı’nın şiir geleneğiyle Türk şiirinin usta şâirlerini ve şiirin ana malzemesi olan dilimizin bütün inceliklerini çok iyi bilen, kendine has üslubuyla basit gibi görünen çok derin ifâdeleri dizelere döken;   ârızasız, sağlam ve yarınlara kalacak şiirlerin müellifidir.

Ey şiir, kanayan yaramsın benim

Göğsümde taşırım, gören gül sanır.

Ağıdım, feryâdım, nâramsın benim

Uzaktan duyanlar, bir bülbül sanır.

 

Söz düşmüş payıma Bezm-i Elest’te

Bir vefâsız yâre oldum Dilbeste

Çırpınır dururum hep bu kafeste

Söylemem derdimi tahammül sanır.[10]

O; türkülerimizden, masallarımızdan, vecîzelerimizden, folklorumuzdan, coğrafyamızdan, halk şiirimizden, divan edebiyatımızdan ve tasavvuf anlayışımızdan gelen unsurlarla şiir dünyasını şekillendirmiş, klasik motif ve mazmunlara yeni anlamlar yüklemiş, yeni tasvir ve tabirlerle modern bir tavır sergilemiş; stilize edilmiş bir hece, hecenin uzunlu kısalı kalıpları serpiştirilerek âhenk hâlinde yansıyan bir aruz, kısa hatta tek kelimelik mısra yapısının ustaca kullanıldığı bir serbest tarz ortaya koymuş, demlenmiş bir dille yazdığı şiirlerinde genellikle lirizmden çok; ses uyumunu, aliterasyonu, ritmi ve iç musîkiyi ön planda tutmuştur.    

Yıldızlar

İri şehlâ gözlerdir

Geceyi gamlı kılan

Uzaktan süzerler bizi

El değmemiş ter ü tâze tenleri

Ölmüş ergen kızlardır

Yıldızlar

 

Yıldızlar, 

Derin, Harran göklerinin

Solmaz çiçekleri, naz çiçekleri

Her gece perişan düşerler suya

Yıldız saya saya varır bebek uykuya

Dökülür yastığa bir mavi rüyâ

Onlar ki en hazin ninniyi söyler

Öper öksüz çocukların alnından

Saz benizli ecemizdir

Yıldızlar

 

Yıldızlar

Bahtımız, yalnızlığımız

Leylâ demeye gör

Gök yankılanır

Okşar yeryüzünü bir kuş kanadı

Bu en güzel kadın adı

Havvâ’dan beri

Kim bilir nasıldı elleri?..

Hey eski zaman güzelleri

Arzu, Şirin, Züleyhâ,

Dilberler dilberi Meryem

Kem gözlere mahrem

Kızlardır 

Yıldızlar[11]

O; şiirlerini bir Anadolu kilimi gibi bize âit renk, desen ve motiflerle süslemiş, dizeleri Hoca Ahmet Yesevî’nin, Yunus Emre’nin, Mevlânâ’nın bedesteninden alınan ipek ipliklerle örmüş, mısrâlarında çocukluk hâtıralarını, köyünü, memleketinin her hâlini, insanlarını, börtü böceğini, soğuğunu sıcağını, kurdunu kuşunu, sıla hasretini,  vatandaki gurbeti, Ay-Yıldız aşkını, gönlünün hudutlarına aslâ sığmayan sevdâsını ve hayatını şekillendiren mukaddes dâvâsını; bâzen bir çocuk edâsıyla, bâzen Korkut Ata nidâsıyla, bâzen hazin bir gariplik, bâzen yüreklere sığmayan bir sevinç içinde ve zarif bir biçimde dile getirmiştir.

O; “Çiçekler ve Kuşlar” şiirinde, medeniyet kültürümüzde her birinin ayrı bir anlamı ve değeri olan “Sümbül, Güvercin, Lâle, Leylek, Gül ve Bülbül” kelimelerinin şiir diliyle târif ederken, çok güçlü bir lirizmle, klasik motiflere yeni bir bakış açısı getirerek sembolize etmiş ve şunları yazmıştır:

“Sümbül

Bir sülüs besmeledir

Ulu mâbetlerde süs

Buram buram Türk kokan

Sultanlar tuğrasıdır

Sümbül

 

Güvercin

Hû çeken derviş

Yüce ayvanlarda,

Semâda bir Mevlevî

Hünkârdan el tutmuş

O’ndan gayrı herkes unutmuş

Akıllı kuş,

Güvercin

 

Lâle

Bir Leyle-i Kadîr’de kandil

Bir yürek kan içinde

Kalmış efgan içinde

Değil piyâle

Lâle

 

Leylek

Bir gurbet türküsü gagasında

Her yaz gelir gider

Yemen’de kınalar ellerini

Beytullah’a yüz sürer

Kuş değil melek

Leylek

 

Gül

İslâm’ın fecridir

Ter ü tâze,

Kucak kucak,

Her seher doğacak

Gül

 

Bülbül

Şadırvan sesi

Selimiye’de, Süleymâniye’de

Kur’ân nağmesi

Tatlı bir elhan

Hâfız ya da mevlithan

Bülbül”[12]

 

O; sanatı ciddiye alan, estetiği muhtevâ ile birleştiren, güzellikleri irtifa ile buluşturan, gelenekle gelecek arasında bir köprü oluşturan ve eskimeyen yeniye yeni boyutlar kazandıran, medeniyetimizin ruhunu, Bozkır kültürünü, Anadolu insanının hasletlerini, hasretlerini ve mihveri köy olan mekânların güzelliklerini bir masal anlatımıyla ifâde eden; şiir dilimizi ve şiir zevkimizi şâhikalaştırırken; milleti millet yapan; din, dil, tarih, vatan, bayrak, kültür, ülkü, ortak kader ve birlikte yaşama irâdesi gibi mensûbiyet şuuru oluşturan değerlerimizi çok veciz bir biçimde dile getiren, Hilâl çiçeklerinin açması ve Al Bayrağımızın gölgesinin artması için bir ömür vakfeden ak saçlıbir gönül süvârisidir. 

O, 1960’lı yıllarda  “ekmek dâvâsı” için mâişet gurbetine çıkıp, Avrupa’ya giden Türk işçilerinin trajedisini, üniversite öğrencisiyken kaleme aldığı “Göç” şiiriyle; gurbeti, hasreti,  anadan, babadan, yârdan yârandan, eşten dosttan, vatandan ayrılığın acısını bir ağıt hâlinde destanlaştırmış, bu derin yaranın kahır dolu, serzeniş dolu, hüzün dolu hazin hikâyesini; dünkü satvetli akıncı ruhuyla, bugünkü perişân hâlimizi karşılaştırarak yürek burkan şu mükemmel mısralarla dile getirmiştir:

Su serperler ya

Gidenlerin ardından,

Dün askere, 

Hind’e Yemen’e…

Bu gün ekmeğe

Yaban ellere…

Dönmezler de ondan;

Yoksa niye serpsinler…

Sirkeci’den tren gider,

Ona binen verem gider.

                      . . . 

Biz hep atla geçtik Tuna’dan,

Böyle geçmedik 

Avrat uşak,

Biz hiç böyle geçmedik, 

Beyler utansın… 

Sirkeci’den tren gider

Varım yoğum törem gider    

Tuna bizden utanır 

Biz Tuna’dan

Yüzüne kapatır ellerini 

Aldırma be Tuna’m

Yiğit çıplak doğar anadan

Sirkeci’den tren gider

Erzurumlu Duran gider  

Burada ezan var,

Orada çan;

Uyaan!

Uyan!                    

Uyan!

Sirkeci’den tren gider,

Bir yaldızlı Kur’ân gider…”[13]

O, şiirlerinde; doğup büyüdüğü topraklara duyduğu hasreti, çocukluk günlerindeki duygularını, hâtıralarını; mensûbu olmakla iftihâr ettiği Türk milletin asâletini, değer yargılarını, kültürünü ve medeniyet anlayışını,  inancını, irfanını şiir diliyle terennüm etmiş,  kökleri çok sağlam ve çok güçlü bir şiir geleneğinden beslenerek yepyeni ufuklara yelken açmış ve anamızın ak sütü gibi tertemiz ve berrak bir Türkçeyle şiirler yazmıştır.

“Siz hiç

Kırda bir göze kadar berrak

Ve bir çocuğun gözleri kadar saf ve temiz

Bakabilir misiniz?

Daha kıyamet kopmuyorsa eğer,

Gökler başımıza çökmüyorsa

Onlar sayesindedir.

Onlar

Bize Rabb’in emânetleri

Onlar Bosna’da, Grozni’de

Uganda’da, Somali’de, Bağdat’ta

Fillerin ayakları altında ezilen karıncalar,

Onlar daha açmadan solan goncalardır.

Vakitsiz ölürse çocuklar

Bir yer altı nehri doğar

Anaların toprağa sızan gözyaşlarından

Bir gizli deniz oluşur yavaş yavaş

Ve sonra bir dağ koyağı,

Yâhut bir fay çatlağı bularak

Tekrar çıkarlar apansız

Berrak bir pınar gibi

Köhne dünyamızın herhangi bir yerinden”[14]

O; Ahmet Cevat’a ithâf ettiği meşhur “Göygöl” şiirinde,  Göygöl’e dair izlenimlerini tarihi ve kültürel arka plânıyla anlatmış, “Gök mavi, göl mavi, her şey semâvî” diyerek bizleri çok başka âlemlere götürmüş, Türk Dünyası’na dâir duygu, düşünce ve hayâllerini sembolik ifâdeler ve şâheser mısrâlarla dile getirmiş ve bir anlamda en güzel şiirine de imzâ atmıştır:

“Bir seher vaktinde vardık Göygöl’e
Burda kızlar gül takıyor kâküle.

Alev alev bir gül attım su yandı
Sunam derin uykusundan uyandı;

Yavaş yavaş araladı perdeyi
Gönlüm göle düşmüş yaban ördeği

Giyip kuşanmaya erinmiş Göygöl
İpekten tüllere bürünmüş Göygöl.           

 . . . 

Gök mavi, göl mavi, her şey semâvi
Arşa çıkar Ateşgâh’ın alevi
Burası Kafdağı tezatlar evi
Çıkar her adımda bir masal devi
Dağlar deve olur bulut güvercin
Bir gümüş sakallı keçi olur cin
Yanılıp Göygöl’ü su sanmasınlar
Bismillah demeden yıkanmasınlar.                     

 . . .

Bir Nevruz sabahı sökerken şafak
Bir şehzâde gelip uyandıracak
Nal sesleri duyacaksın derinden
Öpecek usulca göy gözlerinden
Açma duvağını sır verme ele
Şu fırtına dinsin, yaz gelsin hele
Uyu nâtevanım yaralım uyu
Uyu bahtı kara maralım uyu.                     

 . . .

Mesnevî okuyup geçtim Gence’den
İçime bir sızı düştü inceden
Elvedâ bağlarda üzüm derenler
Üzümü unutup hüzün derenler
Elvedâ adını unutan şehir
Elvedâ akmayı unutan nehir
Ata yâdigârı Gence elvedâ
Dalında kuruyan gonca elvedâ!”[15]

O; bir kuyumcu titizliğiyle işlediği ve sâde bir Türkçeyle kaleme aldığı şiirlerinde bizlere; insan rûhunu kanatlandıran sesler, Mâverâ’dan menzilli adresler, kârîlerini şark bahçelerinden Kaf Dağı’na götüp onlara tayy-i zaman ve tayy-i mekân yaşatan nefesler, çocukluğumuzdan akseden rengârenk kır çiçeklerinin kokusunu teneffüs ettiren râyihâlar duyurduğu gibi; çöle dönmüş ruhları suya kavuşturan gönül sultanlarından ve tarihî destanlardan levhâlar resmetmiş; samîmiyet dolu sımsıcak tebessümlere mesken olan mısrâlarıyla gönül tellerinizi titretmişbir büyük sanatkârdır.

O; bu toprakların sahip olduğu medenî ve tarihî müktesebâtı, Anadolu insanın gönlündeki duygu birikimini, inanç değerlerini, kültürel zenginliklerini, köye ve köy hayatına dâir her türlü folklorik özellikleri, siyâsî ve sosyal temaları,  geçmişe ve çocukluk dönemine yönelik özlemlerini şiirlerinde çok çarpıcı dizelerle dile getirmiştir. O; “makarr-ı ulemâ” ve “makarr-ı şuâra”  olan “Şiirin Başkenti”nde yetişmiş;   kelâmı “laf” olmaktan çıkartıp “güzel söz”e dönüştürmüş,  duygu ve düşüncelerimizi farklı bir idrâk ve ifâde gücüyle buluşturmuş,  kelimelerle hayâl ülkesinin esrârengiz ufuklarını tasvir ederken söz ipliğine mânâ incileri dizmiş ve şiiri; hayâtın teri, hayâtı da şiirin sermâyesi olarak görmüş olan -kelimenin kâmil mânâsıyla- ‘Maraşlı bir güzel adam’dır. 

O; şiirlerinde doğup büyüdüğü toprakları, köyünü, Elbistan’ı, Ceyhan’ı, Şar Dağı’nı,  Maraş’ı anlatmayı da ihmâl etmemiş ve  “Bakıra Övgü” şiirinde güneşin Maraş ufuklarına doğuşunu çok edebî bir üslupla şöyle dile getirmiştir:

Daha gün doğmadan uyanır Maraş 

Uyanır da mor dağlara yaslanır 

Ela gözlü bir Selçuk şehzâdesi

Bir kumru hu husu ve ezan sesi 

Ökkeş sabah sabah bakır dövüyor 

Bir bakır sinide güneş doğuyor 

Çekiş sesleriyle, alın teriyle 

Küçük dükkânlara rahmet yağıyor.[16]

O; basit gibi görünen, fakat çok güçlü bir şiir nefesini gerektiren, billûr duruluğundaki yalın güzellikleri yakalayıp ifâde edebilen, kudemânın târifiyle “sehl-i mümtenî” denilen ve Yunus Emre’ de ifâdesi bulan bu iddialı yalınlığı ve yumuşaklığı günümüz şâirleri arasında en güzel kullananlardan birisi olup,  içindeki hikemî sesin dip dalgalarını muazzam bir biçimde mısrâlaştıran,  az ama öz yazan, zarif, nâif şiirlere imzâ atan; düşlerini, hayâllerini, ideâllerini dizelerine yansıtan, aralarına çok güzel mecazlar sıralayan, “Kendi gönül çocuğuna şiirler yazan ve yazdıran”[17];“Kutlu Taş”, “Göygöl”, “Kazak Mezarlığı”, “Ana Şehir”,   “Öksüz Yurt” gibi pek çok şiiri “gönlümüze dar gelen” hudutların çok ötelerine ulaşan, sesi Türkiye’nin sınırlarını aşıp medeniyet kültürümüzün hükümrân olduğu üç kıtaya yayılan, Turan illerine dâir çok fazla şiir yazanve  “gavim gardaş”ın kanayan her yarasını şiir ile sarmaya çalışan ‘Türk Dünyası Şâiri’dir:

“Kerkük bir öbek kar, çöl ortasında

Ah anamız ağlar el ortasında

Sağır mısın sağır mısın Ankara

Öldük güpegündüz yol ortasında,                     

. . . 

Deryâda yüzen Kıbrıs

Bağrı kan sızan Kıbrıs

Hangimizin derdi çok

Ben Kerkük’em sen Kıbrıs[18]

Tuna altın, Tuna gümüş

Savaşırken yere düşmüş

Bir hanın saat kordonu

Gün vurur da öğle sonu

Baştan ayağa kan akar[19]

O; şiir pergelinin merkez ucunu Anadolu’ya koymuş, diğer tarafıyla da Türk Dünyası’nı ve gönül coğrafyamızı kucaklamış; Kırım’dan Kazan’a, Aral’dan Çanakkale’ye, Bağdat’tan Kudüs’e, Türkistan’dan Kerkük’e, Altaylardan Tuna’ya, Göygöl’den Bosna’ya, Hazar’dan Harput’a, Erzurum’dan Maraş’a, Söğüt’ten Elbistan’a kadar kelimeleri göklere uçurarak ses bayrağımızı dalgalandırdığı gibi;  Azerbaycan Türkü Ahmed Cevat’tan Bahtiyar Vahapzâde’ye, Özbek Türk’ü Çolpan’dan Tatar Türklerinin millî şâiri Tukay’a, Kazak Türk’ü Kasım Amancolov’dan, Saha Türkü Oyunskiy’e, Şehriyâr’dan Cengiz Dağcı’ya, Necdet Koçak’tan Erol Güngör’e, Serdengeçti’ye kadar turkuaz nakışlı şiirler yazmış ve darası alınmış kelimelerle, cümlesine gönül dolusu selâm göndermiştir:

“Hazar kıyısında bir gönül eri,

Göklere uçurmuş kelimeleri

Kimi laçin olmuş, kimi güvercin

Düşmüşler yolara ürkek tedirgin

Nâmeler bağlamış ayaklarına

Mesajlar yollamış düne, yarına

İçlenmiş, içlenmiş denize dalmış

Denizden bir kucak mavilik almış

Boyamış kuşların kanatlarını

Yazmış üzerine beratlarını

Kartal gibi Kaf Dağı’ndan aşırmış

“Erzurum’un Gediği”ne düşürmüş”[20]

O,  güzel sanatların; insan rûhunun tecellilerinin bir tezâhürü olması hasebiyle, evrensel olduğuna inananlardandır. “Allah güzeldir, güzelliği sever[21] hâdis-i şerifi mûcibince, güzel sanatların “Esmâ”dan insana yansıdığına îman edenlerdendir. Güzel sanatların, edebiyatın ve şiirin; Türk kültürü içinde çok önemli bir yeri bulunduğu için; dünya Türklüğünün birlik ve beraberliğini temin edecek olan en önemli unsurlardan birisinin de, güzel sanatların ve edebiyatın ortak paydasında Türk Dünyasının bir araya gelmesi gerektiğini düşünenlerdendir. Bu sebeple şiirlerinde bahar bekleyen düşlerimizi dizelere dökmüş ve “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsünü goncaya durdurmak için mısrâlarıyla zihinlere ve gönüllere rengârenk sevgi çiçekleri fidelemiştir.

O; îmânın derûnî veçhesini oluşturan; takvâda derinleşilmesi, nefsin terbiye edilerek insan-ı kâmil olma istikametinde mesâfe kat edilmesi,  kalbin maddî ve mânevî kirlerden arındırılması prensiplerini “bire bir eğitim” temelinde gerçekleştiren ve “İlâhî aşkla yaşanan bir hayat tarzı” olan tasavvufun derûnî iklimini, bu toprakların Türkleşmesini ve İslâmlaşmasını  “Erenler Dîvânında” isimli şiirinde muhteşem dizelerle anlatmıştır. O;  Efendi Barutçu’ya ithâf ettiği bu uzun ve mânâ yüklü şiirinde “gökyüzünü çadır, güneşi tuğ” bilerek gönül fethine çıkan, her gittikleri yerde karanlıkları aydınlığa tebdîl etmek için nice mânevî kandiller yakan, yetmiş iki millete aynı gözle bakan, irfan ateşinde şekillenen muhabbet nefesiyle gönüllere giren, Muhammedî bir sevdânın ruh enginliğine erişen, fütüvvet ahlâkını ve irfan geleneğimizin efsunkâr güzelliklerini her gittikleri yerlerde en güzel bir biçimde temsil eden ve “Kolonizatör Türk Dervişleri[22] diye vasfedilen “Yesi Güvercinleri”ni / Horasan Erenlerini; Yunusça hece vezni, Mevlânaca aruz âhengi, Âkifçe konuşma dili kullanarak anlatmış ve bir medeniyet tahlili yaparak cevap vermiştir:

“ 

Gökte ay bedir,

Erenler payı

Bir velveledir,

Tuttu semâyı

Binlerce melek

Geldiler tek tek

Kuruldu dernek

Duyunca nâyı

Başladı sema

İnledi sema

Hep medhü senâ

Yüce Mevlâyı

Yunus huşuyla,

Apak başıyla

Aşk yoldaşıyla

Çeker sevdayı.     

. . . 

Hey güzeller

Horasan erleri

Yesi güvercinleri

 İki cihan serveri

Muhammed aşkına 

Biz sizin dîvâneniz

Aylak tozunuz

Yitirdik nerede iziniz

Bu yurt

Osmancığın yurdu

Sizin yurdunuz

N’olur niyâz edin Hakk’a

Bizim kalmadı yüzümüz’

Secdeye kapandı bir pîr

Dediler Akşemsedin’dir

Bir avuç aldı topraktan

Bilmem ne diledi Hak’tan

Üfleyerek sola sağa

Şöyle söyledi toprağa:

 

‘Bozkır,

Benim gevrek ekmeğim

Yağsız aşım

Beşiğim, mezarım, seccâdem

Yavuz’un bindiği doru kısrak

Kalk artık şâha

Sûre-i Tâ-Hâ gibi

Uzan Allah’a

Duâlar , âminlerle,

Horonlar sinsinlerle,

Ardında yüz binlerle

Gelsin artık beklenen

Kaf Dağı’nın ardındaki küçük şehzâdem!.. dedi

Âmîn dediler.        

. . . 

El ele perçin oldular

Derilip yüz bin oldular

Uçup güvercin oldular

Göklere kıldılar seyrân

Bir köşede kaldım hayrân

Gördüm ki,

Her şehrin bir sâhibi var

Her sâhibin bir nâibi var

Hacı Bayram,

Hacı Bektaş,

Adım adım, 

Taş taş,

Mülkü tapulamışlar!”[23]

 

O; yüce dînimiz İslâm’a kâvî bir îmanla bağlı, dilimizin büyülü lîsânı olan Türkçeye kara sevdâlı,  medeniyet kültürümüze ve köklü bir tarih şuuruna sâhip; vatana, bayrağa, örf ve âdetlerimize sâdık yorgun bir Türk milliyetçisidir. O, yumuşak görünümlü yapısının ardında çatal yürek taşıyan, yeri ve zamanı geldiğinde ve inanç değerlerine bir saldırı olduğunda gözünü daldan budaktan ve zâlimler karşısında sözünü dudaktan sakınmayan ve aslâ zulme boyun eğmeyen yiğit bir ideâlist ve serdengeçti bir alperendir. Hâl böyle olduğu için 28 Şubat’ın en ayazlı günlerinde korkusuzca şunları haykırmıştır: 

“Yemenidir yaşmaktır 

Bayraktır başörtüsü 

Şimdi öz vatanında 

Tutsaktır başörtüsü

 

Zulümdür gelir geçer

İnanan kalmaz naçar

Kuytu sularda açar

Zambaktır başörtüsü          

. . . 

İdeâller arzular

Yasağa nasıl sığar

Her gün yeniden doğar

Şafaktır başörtüsü

. . .           

Oyası el örgüsü

Namusun tel örgüsü

Nene Hâtun’un süsü

Ak paktır başörtüsü”[24]

   

O; “Türküler”, “Armağan”, “Huma Kuşumuz”  şiirleriyle türkü nefesli bir şâir olduğunu ortaya koymuş, her türkünün dudağında tüten sözlerin efsunkâr özelliğinden ve ezgilerin gönül tellerimizi titreten güzelliğinden nasiplenmiş; gurbet türkülerinin hasretini, ağıtların hüznünü, uzun havaların derdini, kırık havaların neş’esini, bozlakların sesini, tatyanların nefesini, sürmelilerin güldestesini şiir heybesine doldurmuştur.  Erbâbınca mâlum olduğu üzere, türkülerimiz, hem Türk kültürünün ve tarihinin mîrâsı, hem ferdî, hem de içtimâî bakımdan hayâtımızın aynası,  sözün ve nağmenin hasıdır. Türkülerimiz, her yanımızı esrarlı bir şafak ışığıyla saran gönül dünyamızın mayasıdır. Türkülerimiz; bizi “Biz” yapan kadim özelliklerimizi hikmet diliyle ve bağlamanın teliyle anlatan Türk kültürünün silinmez tuğrasıdır. Türkülerimiz, Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası’nın dört bir yanını gül bahçelerine çeviren bize âit nağmelerin en içli gülümsemesidir. Türkülerimiz; muhteşem ezgileriyle insanımızı yüreğinden yakalayan ve halkımızın ruh dünyasında coşkun ırmaklar gibi çağlayan bu aziz milletin gönül sesidir. Türkülerimiz, insanımızı; millî kimliğimizle, medenî birikimimizle, irfanî geleneğimizle, insânî hasletlerimizle ve edebî kıymetlerimizle buluşturan hudutsuz bir kültür hazînesidir. Türkülerimiz, şâir bir milletin kendi yüreğine doğru yürümesiyle işittiği âşinâ seslerden ve sevdâ gergefinde doyumsuz bir aşkla dokuduğu ışıklı nağmelerden oluşan bir şehrâyindir. Türkülerimiz; hayâllerimizi, ideâllerimizi, duygu ve düşüncelerimizi, gelenek ve göreneklerimizi dile getiren; daha doğmamışlarla yaşayanların ve Âhiret Yurdu’na göçenlerin gönüllerini aynı sevdâ sofrasında buluşturan, İslâm Medeniyetinin ve Türk kültürünün genetik kodlarını içinde saklayan ve duygu penceresinden ömür rüyâsını seyreden bir hayat destanıdır.  O; “Yetik Ozan’ın azîz hâtırasın” ithâf ettiği ve türkülerimizi muhteşem mısralarla anlattığı  “Türküler” şiirini ve “Huma Kuşumuz”u  okuduğumuzda ne demek istediğimiz çok daha iyi anlaşılacaktır: 

“Bin yılda yoğurduk her mısraını 
Yüzüğe kaş ettik Ağrı Dağı’nı 
Dünyaya değişmem bir aksağını 
Gönlüme göredir bizim türküler Türküler bilirim Vanlı, Yemenli, 
Yemen'in yolları güllü çemenli 
Söylemiş gelinler gözleri nemli, 
Künyedir, kuradır bizim türküler.
                

 . . .
Elif ördek olur, göllerde yüzer 
Suyun aynasında saçını çözer 
Ceylanlar peşinde avcılar gezer 
Bir mîrî meradır bizim türküler.
               

 . . .
Bin dereden su taşımış elekle, 
Bin senedir kavgası var felekle 
Tırmanır sırtında ağır şelekle 
Ağrı'dır, Hîra’dır bizim türküler.                   

. . .

Bağlama dediğin üç tel bir tahta 
Ne şaha baş eğmiş, ne taca tahta 
Tüm dertleri özetlemiş bir ah'ta 
Bozkırda nâradır bizim türküler”
[25]

“Yine duman almış Palandöken’i 

Kerem et Mükerrem bir türkü söyle 

Türküler bağrımda bir gül dikeni 

Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

Yükseklerde öten huma kuşumuz

Issız gecelerde can yoldaşımız

Sen söylerken göğe değer başımız

Kerem et Mükerrem bir türkü söyle.

                                 

* * *

İşimiz yok bizim hasetle, kinle

Gam, kasavet dağıt gür nefesinle

Yüce endâmınla yiğit sesinle

Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

 

Dadaş göğsümüze bir velvele sal

Rûhu coştur, çürük aklı yele sal

Birbirine girsin gerçekle masal

Kerem et Mükerrem bir türkü söyle”[26]

O; şiirde esas olanın; düşüncenin borazanlığını yapmak değil, imge ve sembollerle duygu ve düşünceyi bir sentez ve bir denge içinde ve latif bir biçimde ifâde etmek olduğuna inananlardandır. Bu sebeple o; nesirle yapılması gereken “tebliğ” yöntemiyle didaktik şiirler yazmamış, nazmın kollarında şekillenen “telkin” usûlüyle fikriyâtını dizelere dökmüştür. O; şiirlerinde fikrî temâyüllerini ve inanç değerlerini edebî sanatlar  muvâcehesinde sanatkârane bir biçimde ortaya koymuş, “tebliğ” değil, “telkin” etmek için; estetikle fikri, düşünceyle duyguyu, hayâlle ideâli şiirlerinde mükemmel bir biçimde harmanlamış, fikirlerini çayda eriyen şeker gibi şiirlerinin içine katıp eritmiş, hasılı şiiri fikirleştirmemiş, ancak fikirlerini şiirleştirmiştir. 

O; şiirlerinde belli bir şekil endişesi gözetmemiş, yazacağı şiirin hece mi, serbest vezin mi, aruz mu olacağını o anki duygu ve ilham sağanağının belirlediğini söylemiştir. O; zarif buluşlarını ve imge çeşitliliğini şiirlerine yoldaş eylerken, gözden kaçan mahzun güzellikleri de soylu bir romantizm, yalın ancak vurgulu bir tarzda anlatmıştır. O; estetik bir söyleyişle duygularını dile getirmiş, kelime seçiminde çok titiz davranmış, mısralarını aliterasyon ve asonanslarla beslemiş, ses ve ritim armonisinin oluşturduğu müzikâl bir âhenkle dizelerini şekillendirmiş ve gelenekle modern şiir arasında güzel bir terkip meydana getirerek nev’i şahsına münhasır özel bir şiir üslûbu oluşturmuştur. Bu şiir dış estetiğiyle Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Behçet Necatigil formunda görünse de; öz ve muhtevâ olarak Yunus Emre, Yahya Kemal, Necip Fâzıl ve Arif Nihat Asya çizgisindedir. 

Gün kısaldı, virdimiz oldu elfâz-ı güz

Soldurur her çehreyi güller gibi emrâz-ı güz

 

Gül solar, bülbül susar, efgân olur has bahçede

Yükselir dağdan dağa ah bir hazin âvâz-ı güz

 

Bir ölüm raksıdır her şey kuş, böcek, yaprak, çiçek

Dem tutar dallarda rüzgâr inledikçe sâz-ı güz

                        . . .

Demledik deryaya karşı erguvan akşamları

Sâyesinde şîr olduk ismi pinhân, râz-ı güz

 

Sıkletinden kurtul Akbaş, hemdem ol yapraklara

Rûzigâr alsın götürsün başlıyor pervâz-ı güz[27]

 Hâsılı O; îman dolu bir yüreğin sâhibi kâmil bir Müslüman,  Hac vazifesini de edâ eden samimi bir mü’min, tarih şuuruyla tebellür etmiş bir münevver,  düşünce ufkumuza yeni güzellikler katan bir muallim,  millî değerlerimizin savunucusu gerçek bir entelektüel edip,  irfanî sevdâyı ve Tûrânî düşünceyi baş tacı eden mümtaz bir ülkücü, “millet, ümmet, beşeriyet” halkalarını içten dışa doğru kucaklayan bir ehl- dil, Türk Dünyasının dertleriyle hemdert olan ve Dünya Türklüğünün hürriyet mücâdelesine en asil duygularla sâhip çıkan çilekeş bir milliyetperver, yüreği sevgi deryâsı olan bir güzel insan, kelimenin kâmil mânâsıyla Türk şiirinin günümüzdeki yüz akı olan bir büyük şâir ve mükemmel bir dil mîmârıdır…

O;Kevser akan, Gül kokan[28] kutlu bir sevdânın müftehiridir.

O; “Sirkeci’den tren gider / Evim barkım viran gider” diyenGöç”ün[29] şâiridir.

O; “Bin yılda yoğurduk bir mısraını” diye başlayan Türküler[30] şiirinin müellifidir.

O; “Bir sırr-ı Hüdâ’dır ölüm[31] diyerek son yolculuğun esrârını târif eden biridir..

O; “Erenler Dîvânında”, “Aşk bir alev, gönül fânus[32] diyenlerin sır dolu nefesidir.

O; “Tuna”ya[33]veAral’a Ağıt[34] yakan Türk’ün en içli ve en samîmi sesidir.

O; Türküler gülistanından dost gönüllere deste deste “Armağan[35]  verendir.

O; “Eğer mâverâdan gelirse dâvet / Bir ziyâfet gibi gelir şahâdet”[36] şuuruna erendir.

O; “Türk-İslâm Ülküsü”yle tuğrası çekilmiş kelâm ve kalem erbâbı bir asâlet fermânıdır.

O; “Ben bir deli Türk’üm dilimde türkü”[37]diyenlerin duygularının tercümânıdır.

O; “Gül” gönüllü bir mü’min ve “Vicdânını kaybeden bir devrin vicdânı”dır.[38]

O; hatırşinas bir insan, kadirşinas bir ağabey,  hudutsuz bir vefâ ve sahilsiz bir sevgi ummânıdır.

O; her şiiri içli bir destan, sevdâsı vatan ve mefkûresi Tûranolan turkuaz bir nakkaştır.   

O; Türk Dünyası’nın hissiyâtına nigehbân olan “Ağlayan göz gibi buğulu Göygöl”le[39] sırdaştır. 

O; şiirlerinin güzelliğinde ve türkü tadında hayırlı, uzun ömürler dilediğimiz ALİ AKBAŞ’tır.

Dipnotlar

[1] Ali Akbaş, Erenler Dîvânında, Maraş Lisesi Marşı, 98

[2] Ali Akbaş, Ocak Yayınları, Ankara, 1983.

[3] Ali Akbaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991; Kuş Sofrası, 2000 yılında Mariya Leontiç tarafından 

   Makedonca’ya çevrilmiştir.

[4] Ali Akbaş, Bengü Yayınları, Ankara, 2011.

[5] Ali Akbaş, Bengü Yayınları, Ankara, 2011.

[6] Ali Akbaş, Bengü Yayınları, Ankara, 2011.

[7] Ali Akbaş, Bengü Yayınları, Ankara, 2015.

[8] Ali Akbaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.

[9] Ali Akbaş, Eylüle Beste, Şiir Oluyor, 9-10

[10] Ali Akbaş, Turna Göçü, Şiir, 9

[11] Ali Akbaş, Eylüle Beste, Harran Gökleri, 9-10

[12] Ali Akbaş, Eylüle Beste, Çiçekler ve Kuşlar, 15-17

[13] Ali Akbaş, Eylüle Beste, Göç, 82-84

[14] Ali Akbaş, a.g.e., Filler ve Karıncalar, 66-67

[15] Ali Akbaş, Erenler Dîvânında, Göygöl, 40-45

[16] Ali Akbaş, Erenler Dîvânında, Bakıra Övgü, 56 

[17] Dr. Mustafa Tatçı,  Ali Akbaş'ın Şiir Dünyasında Çocuk

[18] Ali Akbaş, a.g.e., Kerkük Üstüne, 101

[19] Ali Akbaş, a.g.e., Tuna, 102

[20] Ali Akbaş, Erenler Dîvânında, Yankı, 46

[21] Müslim, Sahih-i Müslim, Îman, I, 93

[22] Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri, 49; Vakıflar Dergisi’nden Seçmeler - III, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları,  Ankara, 2013.

[23] Ali Akbaş, Erenler Dîvânında, Erenler Dîvânında, 9-15

[24] Ali Akbaş, Turnalar Göçü, Başörtüsü, 48-49

[25] Ali Akbaş, Turna Göçü, Türküler, 28-33

[26] Ali Akbaş, a.g.e., Huma Kuşumuz,  40

[27] Ali Akbaş, Eylüle Beste, Güz Gazeli, 130-131

[28] Nurullah Genç, Rüveydâ, Rüveydâ, 65

[29] Ali Akbaş, a.g.e., Göç, 82

[30] Ali Akbaş, Turna Göçü, Türküler, 28

[31] Ali Akbaş, a.g.e., Şeb-i Yeldâ, 81

[32] Ali Akbaş, Erenler Dîvânında, Erenler Dîvânında, 10

[33] Ali Akbaş, a.g.e., Tuna, 102

[34] Ali Akbaş, a.g.e., Tuna, 80

[35] Ali Akbaş, Turna Göçü, Armağan,  34

[36] Ali Akbaş, Erenler Dîvânında, Cepheden Mektup,702

[37] Ali Akbaş, Erenler Dîvânında, Kutlu Taş, 53

[38] Cemil Meriç

[39] Ali Akbaş, a.g.e., Göy Göl, 40 - 43

Yazar Hakkında:

Mehmet GÜNEŞ

Yazarın diğer makalelerinden: