Şair

 seyrani119. yüzyılın en önde gelenâşıklarından biri olan Seyrânî Develilidir (eski adı Everek). Develi’nin Oruza Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Mehmet olan Seyrânî’nin babası Oruza Cami- si’nde imamlık yapan Cafer Efendi, annesi ise Emine Hanım’dır. Seyrânî’nin doğum tarihi hakkında elimizde net bilgiler  bulunmamakla birlikte şairin 19. yüzyılın başlarında doğduğu kabul edilebilir. Özellikle Seyrânî hakkında ilk bilgi veren kaynak olan Sanihat-ı Seyrânî’de bu tarih H. 1222 (M. 1807/1808) olarak gösterilmiştir. Daha sonraki kaynakların bir İnsan kısmında farklı iddialar gündeme getirilmişse de bu görüşler çok kabul görmemiştir. Mehmet’in ilköğrenimini babasından aldığı daha sonra da Develi’deki Halasiye Medresesi’ne devam ettiği bilinmektedir. Kaynaklarda yer alan bilgilere göre Mehmet bu medreseye iki yıl devam etmiş ancak medreseden icazet almadan ayrılmıştır. Bu ayrılışın sebebi hakkında elimizde net bilgiler bulunma- maktadır. Ahmet Hazım Bey, ayrılışına  sebep olarak medresenin “basık ve kasvetli” olmasını göstermiş ([Ulusoy], 1340, 7); Mustafa İslamoğlu ise âşıklık yeteneği kazanması sebebiyle medreseyi bıraktığını düşünmektedir (İslamoğlu, 2002, 16).

Mehmet’in bir bayılma ve ortadan kaybolma hadisesi sonucunda şairlik yeteneği kazandığına dair bir anlatı bulunmaktadır. Bu anlatıya göre bir gece sabah namazının vaktinin girdiği ancak hâlâ caminin açılmadığı gerekçe- siyle cemaat Cafer Efendi’nin kapısını yumruklar. Bu sesleri duyan Cafer Efendi oğlu Mehmet’i camiyi açması için camiye gönderir. Ancak Mehmet camiye vardığında kapıyı açıp içeriye girdiğinde kandillerin yanık olduğunu görür. Camide ise beyaz sakallı, yeşil kavuklu, nur yüzlü kişiler vardır. Bu kişileri görünce Mehmet bayılır ve birkaç gün boyunca ortadan kaybolur. Daha sonra kendi bağlarında baygın bir hâlde bulunur. ([Ulusoy], 1340, 3-4)

Bu anlatı zamanla değişmiş ve anlatıdaki olağanüstü unsurlar daha belirgin hâle gelmiştir. Daha sonraki yapılan derlemelerde anlatıya İmam-ı Azam’ın türbesini ziyaret etme, nur yüzlü bu kişilerle konuşma, onlarla/ onların elinden bir şeyler yeme/içme,

onlarla namaz kılma gibi bazı unsurlar eklenmiştir. Eklenenkısımlardandolayı elimizdeki ilk anlatıya göre oldukça genişletilmiş anlatılarla karşılaşıyoruz. Bu anlatılar, Seyrânî adı etrafında oluşan kültürün hâlen yaşatıldığı ve canlı olarak devam ettiğini göstermektedir. Eklenen unsurlara bakıldığında Sey- rânî’nin ‘halk âşığı’ndan ‘Hak âşığı’na dönüştürüldüğü yani halk arasında böyle bir algı oluştuğu görülmektedir.

Âşıklık yeteneğini kazanan Seyrânî İstanbul’a gitmiş ve orada bir süre kal- mıştır. Onun İstanbul’a gidişi ve orada kaldığı süre hakkında çeşitli sözlü riva- yetler bulunmaktadır. Bazı rivayetlerde de İstanbul’a gitmeden önce Balkanlar’da askerlik yaptığı dönüşte İstanbul’a uğradığı bilgisi yer almaktadır. Ancak bu rivayetler kesinlik taşımamaktadır. Seyrânî’nin İstanbul’da kaldığı sürede Köprülü Medresesi’ne devam ettiği ve “hat sanatı ile nakkaşlı[ğı]” öğrendiği söylenmektedir (Yüksel, 1987, 2-3). İstanbul’da bulunduğu sürede Sultan Abdülmecit’in tahtta olduğu bilin- mektedir. Dolayısıyla 1839’dan sonraki bir dönemde İstanbul’da yaşadığı anlaşılmaktadır.

seyrani2Şairin İstanbul’da âşıklık yaparak yani sanatını icra ederek geçimini temin ettiği düşünülmektedir. Seyrânî’nin isminin o dönemde oldukça popüler olan kahvehanelerde bilindiğini ve Seyrânî’nin de sanatı yönüyle beğe- nilen ve eserleri yaygın olarak bilinen âşıklardan olduğunu Osman Cemal Kaygılı’nın eserinden anlamaktayız (Kaygılı, 2007, 37). Dolayısıyla âşığın, bu kahvehanelerdeeserlerinisergilediğive geçimini temin ettiği tahmin edilebilir. Çatak, Seyrânî’nin padişah karşısında da sanatını icra ettiği rivayetini aktar- mıştır. Bunun haricinde Haşim Nezihi Okay’ın Ali Celalettin Efendi hakkında yazdığı bir yazıdan âşığın İstanbul’da suyolculuğu yaptığını da öğrendik (Okay, 1938, 130). Suyolculuğu, âşığın muhtemelen boş zamanlarında yaptığı süreklilik arz etmeyen bir iştir.

Seyrânî hiciv yönü oldukça kuvvetli bir şairdir ve eserlerinde keskin bir dille yanlış gördüğü şeyleri eleştirmekten çekinmemiştir. Bazı hicivlerinin, devlet büyüklerinin hoşuna gitmemesinden dolayı cezalandırılmak üzereyken İstan- bul’dan kaçırıldığı sözlü kaynaklarda yer almaktadır. Sözlü kaynaklarda şairin İstanbul’dan hangi şehre gittiği hakkında birçok rivayet bulunmaktadır. Ancak

Yukarıda bahsi geçen Ali Celalettin Efendi’nin Develilioğlu Kasım Paşa ile birlikte Zor’a (Suriye) gitmesi (Okay, 1938, 130) ve Seyrânî’nin İstanbul’dan Develili hemşehrileri vasıtasıyla kaçı- rıldığı bilgileri birlikte düşünüldüğünde Seyrânî’nin de onlarla birlikte Suriye’ye gittiği ihtimali karşımıza çıkmaktadır.

Âşığın İstanbul’dan Anadolu’ya geç- tikten sonra ilk önce nereye gittiği kesin olarak bilinmemekte ancak Develi’ye döndüğü ve ömrünün sonuna kadar Develi’de kaldığı bilinmektedir. Şair

1866 (H. 1283) yılında vefat etmiş ve Develi Lisesi’nin bulunduğu yerdeki eski Develi Mezarlığı'nın güneydoğu- suna defnedilmiştir. Daha sonra Tirem Mezarlığı’na naaşının nakledildiği bilgisi bulunmakla birlikte âşığın mezar yeri kesin olarak bilinmemektedir. Emir Ali Özçakır tarafından, halk arasında âşığın naaşının kaybolmasıyla ilgili de bir anlatı derlenmiştir. Rivayete göre Develi Lisesi yapılırken Seyrânî birkaç kişinin rüyasına girerek mezarının üzerine duvar geldiğini söylemiştir. Bu rüyayı görenler bahsi geçen yeri açtıklarında cesedin bozulmadan dur Ulu Cami’nin yanında birkaç kişi onun için “Elindecehennemodunuilemiskin Seyrânî geliyor” deyince Seyrânî sazını onlaradoğruatarancaksaznebukişilerin üzerine düşer ne de yere düşer; havada asılı kalır. Bunun üzerine diğer kişiler şaşırırlar. Seyrânî de sazını eline alır. (Özçakır, 2008, 128)

seyrani3Seyrânî’nin karısı bir gün köydeki bir düğüne gider. Orada bulunan kadınların ziynetlerine bakıp imrenir ve içinden Seyrânî’nin yiyip için gezdiğini ve eve uğramadığını düşünür, kendisinin de böyle ziynetleri olmasını ister. Kadın eve döndüğünde Seyrânî evdedir. Karısından ip ve kova ister. Kuyuya bu kovayı sallar. Çektiğinde kova altınlarla doludur. Bu kovayı alıp eve döner vekarısına altınları dolayısıyla ona ineği vermeyeceğini söyler. Yoldan bir kişiye o günün ne olduğu sorulunca bu kişi ‘bayram’ diye cevap verir ve böylece atışmayı Seyrânî kazanmış olur.1

Seyrânî’nin eleştirel yönü oldukça kuvvetlidir. Şiirlerinden anladığımız kadarıyla gördüğü yanlışlıkları tenkit etmekten geri durmamıştır. Örneğin:

 “Meclis-i zamiun ikdas olduğu

Çeşme-yi rüşvetin akmaklığından

Kaza bela ile âlem dolduğu

Kazların kadıya uçmaklığından”

dörtlüğü ile başlayan şiirinde Sey- rânî, rüşvetin yaygınlaştığından ve kazların kadıya uçmasından (burada duğunu görürler. Bunun üzerine Tirem Mezarlığı’na yeni bir mezar kazılır ve eski mezar taşınmak üzere tekrar açılır. Ancak cesedi bulamazlar. (Özçakır, 2008, 129) Okay, Develi’den kendisine Seyrânî’nin mezarının taşındığı bil- gisinin verildiğini belirtmiştir (Okay, 1963, 8). Ayrıca Seyrânî hakkında bir eser hazırlamış olan Âşık Ali Çatak da J Âşığın İstanbul’dan Anadolu’ya geçtikten sonra ilk önce nereye gitt kesin olarak bilinmemekte ancak Develi’ye döndüğü ve ömrünün sonuna kadar Develi’de kaldığı bilinmektedir.

Çatak eserinde Seyrânî’nin mezarı olarak Develi Lisesi’nin bahçesini göstermiştir. (Çatak, 1992, 56-57) Bu unsurları da göz önünde bulundurduğumuzda Emir Ali Özçakır tarafından derlenen metnin daha geç bir dönemde ortaya çıktığı söylenebilir. Develi Belediyesi tarafın- dan âşığın kabrinin bilinmemesinden dolayı Develi’nin Yahyalı çıkışındaki parkın içine onun için bir anıt mezar yaptırılmıştır.

Seyrânî hakkında halk arasında pek çok anlatı bulunmaktadır. Bunlardan birisi Seyrânî’nin saz çalmasıyla ilgilidir. Özçakır’ın Voyvoda Develioğlu’ndan yaptığı derlemeye göre Seyrânî omzunda sazı ile Yukarı Develi’ye gittiği bir gün mı yoksa kendisini mi tercih ettiğini sorar. Karısı da hata yaptığını anlayarak Seyrânî’yi tercih ettiğini söyler. Bunun üzerine Seyrânî altınları tekrar kuyuya döker. (Özçakır, 2008, 120)

Seyrânî’nin Molulu Revâî ile mek- tuplu atışması da oldukça ilginçtir. Seyrânî Molulu Revâî’ye bir mektup yazarak kendisine bir inek almasını ancak bu ineğin alaca, siyah, sarı, boz, beyaz renkli olmamasını ister. Bunun bir sınama olduğunu fark eden Revâî, Seyrânî’ye istediği ineği aldığını, pazar- tesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, pazar günleri haricinde bir gün gelerek almasını ister. Seyrânî bir bayram günü Molu’ya giderek Revâî’den ineği ister. Revâî, ogünün salı olduğunu, rüşvet olarak gönderilen kazlar kas- tedilmektedir) dolayı dünyada kaza ve belanın arttığından bahsetmiştir. Şiirin sonunda ise bu bozuk düzenin aslında sadece alt tabakada değil üst tabakada da olduğuna işaret etmek için “Balık baştan koktuğunu bilmemek / Seyrânîgafilinahmaklığından” demiştir. (Aydoğdu, 2011, 755-756)

Benzer bir eleştiri de dalkavuklar için yapılmıştır: Dalkavukluk yapa- rak kendisine kazanç sağlayanların taşlandığı bu şiirde “Ne kadar tan eylesen de gördü işi dalkavuk” deni- lerek dalkavukluk yaparak dalkavuğun her halükârda kendi işini hallettiğine,

“Piyade gittiği yoldan dalkavuk atlı gelir” mısrasıyla kendine kazanç sağladığına, 

1 Bu atışma hakkında ayrıntılı değerlendirme için bkz. Çapraz, 2014.

“Dalkavuk olursan halkın olursun serveri” denilerek de bu tip insanların yükseldiği ve halkta rağbet gördüğüne işaret edilmiştir. (Aydoğdu, 2011, 1216)

Bu eleştirel kimliğinin yanında aslında Seyrânî saf ve temiz bir inanca sahiptir. O:

 “Hak yoluna gidenlerin Asa olsam ellerine

seyrani4Er pir vasfı edenlerin Kurban olsam dillerine” (Aydoğdu, 2011, 393)

 diyerek tasavvuf yoluna baş koyanlarla birlikte olmak istediğini ve onlardan feyz almak istediğini söylemiştir.

Âşık yaptığı hatalardan, gaflette bulun- masından pişmanlık duymuş ve bu hislerini şu şekilde dile getirmiştir:

 “Amel sazın bozuk düzen çalmışım

İsyan deryasına ya Rab dalmışım

Aziz gecelerde gafil kalmışım

Nevm-i gaflet düşman imiş gözüme”

(Aydoğdu, 2011, 388)

Ancak Seyrânî Allah’ın rahmetinden umudunu kesmez:

“İşittik müjde lâ taknetû min Rahmetillah Ben ümit kesmezim ya Rab umarız derde dermanı” (Aydoğdu, 2011, 1182) mısralarıyla aslında Allah’ın merhametinin büyüklüğüne işaret etmekte ve kendisinin de affedilenlerden olacağına inandığını göstermektedir.

Seyrânî’nin beşeri aşkı anlatan şiirleri de bulunmaktadır. Bu şiirlerden “Eski libas gibi âşıkın gönlü” mısrasıyla bilinen şiir oldukça meşhurdur. Bu şiir, Seyrânî’nin sevdiği güzel ile arasının açılması vebirbir- lerinden yüz çevirmelerini konu almaktadır.

“Evvelâ dilber olana

Hüsn-i Yusuf cemal ister

Baktıkça gönlün bulana

Kameti servi dal ister”

(Aydoğdu, 2011, 945-946)

dörtlüğüyle başlayan şiirinde bir güzelin güzellik unsurlarını tarif etmiştir. Seyrânî’nin memleketinden uzak kalmasından dolayı sıla hasreti çektiğini şiirlerinde de görmekteyiz: 

“Benden selam eylen ev tarafına

Yad bülbül konmasın dallarımıza

Bu Seyrânî halas değil mihnetten

Solmuştur bu vechim ahı firkatten

Geze geze usanmışam gurbetten

Kavuşsak selamet mallarımıza” (Aydoğdu, 2011, 411) 

 ----------

XIX. yüzyıl, bir yandan bir büyük imparatorluğun; Osmanlı İmparatorluğunun çözülmesine tanıklık ederken, bir yandan da bu imparatorlukla birlikte şekillenmiş kültürel hayatın dönüşmesine tanıklık etmektedir. Bir zamanlar birbirinden uzak gibi algılanan, ancak eninde sonunda müşterek birçok yanı bulunan kültürel kurumların; örneğin divan edebiyatı ile halk edebiyatının artık kaba çizgilerle ayrılamaz hale geldiği; halk kavramının içinin giderek boşalmaya başlayıp, kaba hatlarıyla bir şablon olmadığının algılamasının uç vermeye başladığı bir yüzyıldır aynı zamanda.

Asıl adı Mehmet olan Seyrani, 1800’de, Kayseri’nin Everek (Develi) kasabasının Camiikebir mahallesinin, şimdiki adı Seyrani olan Uruza mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası Uruza mahallesinde imamlık yapan, Cafer Efendi, annesi ise Emine hanımdır. Seyrani hakkında ilk çalışmayı yapan (1924) Everekli öğretmen Ahmet Hazım’a göre 1807’de doğmuş, 1866 yılında da ölmüştür. Bu belirlemeye bakılırsa, Seyrani’nin 59 yıl yaşadığı sanılır. Oysa bir şiirinde altmış beş yaşını aştığını kendisi söylüyor:

“Altmış beşte kemiklerim ezdirdirm

Beni sübyanlara döndürdün felek.”

Dolayısıyla, gerek bu şiirinde belirttiği üzere, gerekse tanıklığını yaptığı olaylar ve ölüm tarihinin 1866 olarak belirlenmesinden hareketle, Seyrani’nin yukarıda da belirttiğimiz gibi 1800 yılında doğmuş olabileceği görüşü daha da güçlüdür. Bundan hareketle, 1976 yılında Develi’nin Cumhuriyet meydanına dikilen Seyrani anıtında da doğum tarihi 1800, ölüm tarihi 1866 olarak kaydedilmiştir.

Seyrani, ilköğrenimini, babasının yanında görür. 1832 yılında İstanbul’a gider ve orada âşıkların uğrak yeri olan Çemberlitaş’taki semai kahvesine takılır. Burada tanıştığı nufuzlu hemşerilerinin sayesinde hem korunur hem de Köprülü medresesine devam etme olanağı bulur.

Böyle olduğu içindir ki, Kayseri’nin Everek kasabasından yetişen bir halk ozanının ayağının bir ucu memleketinde, bir ucu İstanbul’da, payıtahtta olabilmekte; kasaba camiisinin imamından aldığı eğitimi, imparatorluğun en ünlü medreselerinde sürdürebilmektedir. Bu belki Seyranî şahsında özel bir durum olarak görülebilir.

Ancak, XIX. yüzyıl artık imparatorluk sınırlarının küçüldüğü, bir dönem her biri ayrı büyüklükte kendi pramidini yükselten ‘aykırı’ kurumların giderek birbirlerine yaklaştığı; esasında başlangıçtaki içeriklerinden uzaklaştığı bir süreçtir aynı zamanda. Bu bakımdan, özellikle XIX. yüzyıldaki edebiyat hareketlerini ve edebiyat insanlarını değerlendirirken, merkezin bir dönem hakim egemenliğinin çözüldüğünü de göz ardı etmemek gerekir. Böyle bir gerçekliği gözönünde bulundurunca, hem divan şiirine sızmış halk edebiyatı bezeklerini, hem de divan şiirinden halk şiirine geçen terkip ve kalıpları bir bütünlük içerisinde görme olanağımız olur ve bunların farklı kültürlerin ürünü olmadıklarını; tam tersine ortak bir kültürel kimliğin işaretleyicileri olduğunu kavramış oluruz.

II.

seyrani5Halk ozanlığı geleneğinde, âşıkların mahlas almasına ilişkin çeşitli rivayetler anlatılır. Seyrani için anlatılan rivayet ise şöyledir: Onbeş yaşına gelmiş olan Seyrani’ye, rahatsızlığından ötürü, gece aydınlığını tan ağarması olarak yorumlayan Uruz mahallesi imamı olan babası Cafer Efendi: “Anahtarı al da camiinin kapısını aç, cemaat dışarda kalmasın” der. Anahtarı alan Mehmet camiiye gittiğinde, camii kapısının açık olduğunu görür ve açık kapıdan içeriye süzülen kandil ışıklarını görerek, tereddüt içerisinde camiye girer. Girdiğinde iki saf halinde namaz kılmakta olan yeşil sarıklı, nurani yüzlü, aksakallı, iri yapılı insanları görür. “Hayırdır inşaallah” diyerek, kendisi de namaza durur. Namazın bitiminde selam ve duadan sonra Mehmet ‘e “Yaklaş oğul yaklaş” diye seslenen zatın yanına varıp, el göğüste kıyam ederek diz çöküp oturur. Pir elinde mayi (bade) dolu kadehi Mehmet’e uzatır. Kadehin içerisindekini şarap zanneden Mehmet, almak istemez. Pir tekrar seslenir: “Dostun elinden dost şarabını iç oğul!” diyen bu gönül ehlinin emrine uyarak badeyi içer. Pir: “Sen de düştün aşkın deryasına, yüz yüzebildiğin kadar” diyerek oradan uzaklaşır.

Bu yeni tanıdığı insanlara “Anahtarı eve bırakıp ben size yetişeyim” diyen Mehmet, Develi’de İlibe diye bilinen semte doğru yönelir. Dağı, taşı dolaşıp, camide karşılaştığı kişileri bulamaz ve Bileç’teki bağlarına gelerek, bitkin bir biçimde orada yatar.

Ertesi gün tesadüfen bağa gelen annesi, bitkin bir biçimde Mehmet’i uyur vaziyette bulunca :” Buralara seyrana mı çıktın?” der demez, rüyada bir ses, “Anan senin mahlasını söyledi, bundan böyle bu mahlasla çal söyle” deyince, Mehmet’te kendisine SEYRANİ mahlasını seçer.

1822 yılında asker olan Seyrani, vatan görevi için Balkanlara gönderilir. Zorunluluktan da olsa, bu seyahat, onun düşünce ufkunun genişlemesini, Orta Anadolu’nun bir kasabasından uzaklaşıp, başka diyarlardaki farklılıkları algılamasını sağlar. Askerlik görevini 1828 yılında tamamlayınca tekrar Develi’ye döner. Artık, söylemeye; çeşitli konulardaki özellikle taşlamaları dillerde dolaşmaya başlamıştır. Develi, onun kabaran duygu dünyasını doyurmadığı gibi, kulağına gelen âşık toplantılarının görkemi de, İstanbul’a yönelmesine sebep olur.

İstanbul’a yolculuğu Develi’de deri ve kösele tüccarlığı yapan, yakın dostu “Sultanoğlu” lakabıyla bilinen, Ağop Ağa sayesinde olur. Bu iki dost, 1832 yılında yolculuğa çıkarlar.

Develi’den 10 km kadar uzaklıkla bulunan Soysallı köyüne vardıklarında, Soysallı köyünün gölünde yatan beş mandadan, üçünün çayıra çıktığını gören Seyranî, gülümsemesini saklamaz. Bunu farkeden Agop Ağa, “Koca âşık yine bir muziplik düşündün, hoyrola?” deyince, “Konya’da söylerim” diye cevap verir.

Cemil Develioğlu’nun cönkünden aktaran, Seyrani delisi, Develili Aşık Ali Çatak’ın anlattıklarına başvurduğumuzda, Seyrani’nin bu yolculukla yaşadıkları özetle şöyledir:

Niğde, Bor üzerinden giderek bir sabah Konya’ya varırlar. Uğradıkları sabahçı kahvesi, ‘âşıklar kahvesi’ymiş. Seyrani’nin gözü duvarda asılı olan muamma yazılı levhalara ilişkir. Her muammanın bedeli bir kırmızı liradır. Muammayı çözmek istiyorum diyen Seyrani’ye, “Buyrun sizi dinliyoruz” derler. Seyrani, dostu Sultanoğlu’ndan keseyi ister. Bu gönül dostunu kırmak istemeyen, Agop Ağa, korka korka keseyi uzatır. İçinden de “Bunu yanıma nereden taktım. Develi’den buraya

kadar bir kırmızı lira harcadım, kalan on bir liramı da harcarsam ne yaparım?” diye ikirciklenirken, keseyi alan Seyrani, on muamma bedeli olan on kırmızı liradan bir fazla diyerek, keseyi masanın üstünde koyar. “Destur ya pir” diye saza vurmaya başlar. On muammayı da çözen Seyrani, on kırmızı lirayı alarak keseye koyar. Agop Ağa da derin bir nefes alır.

Seyrani, “Ağalar izniniz olursa, bir muamma da ben söylemek istiyorum. Kim çözerse üç kırmızı lira vereceğim. Bilmeyenden de bir kırmızı lira alacağım.” diye şart koşar. Muamma şöyledir:

“O suda bak bu suda

Beş can yatar pusuda

Üçü göğe çekildi

Çifti kaldı bu suda”

Seyranî’nin karşısına ancak bir âşık çıkar. Çalıp söylerse de muammayı çözemez. Bir kırmızı lirayı alan Seyrani, bunu da kahvede bulunan en yaşlı âşığa vererek,onlara çay içmelerini söyler ve oradan ayrılırlar.

İstanbul’da âşıkların uğrak yeri, özellikle Çemberlitaş’taki âşıklar kahvesidir. Seyrani de buraya uğrar. Çemberlitaş’taki kahvede sanatını icra ederken, konuklar arasında, hemşehrisi, sarayın suyolcusu Hacı Maviş Ağa’nın da dikkatini çeker. Bu vesileyle saraya konuk edilir. Sarayın muhafız komutanlığını yürüten Develioğullarından Kasım Paşa’dır. Ayrıca, kadı katipliğini Şair Ali Celalettin Efendi ve deniz harbiye nazırı Ahmet Paşa da Seyrani’nin hemşerilerindendir. Onların sayesinde ayrı bir itibar görür ve bu hemşehrilerinin yardımı ile İstanbul’un en ünlü medreselerinden biri olan Köprülü medresesine devamı sağlanır. Yedi yıl bu medreseye devam eden Seyrani, değişik konulardaki bilgisini artırmak yanısıra, hat ve nakkaşlığı da öğrenir. Ayrıca aşık kahvelerine de devamı ihmal etmez.

Halk şairlerine değer veren,onları sarayda konuk etmekten hoşlanan Sultan Abdülmecid zamanında Seyrani de saraya çağrılmış, kırk âşıkla birlikte Abdülmecit’in huzurunda bulunmuştur. Duyarlılığı ve dünyaya bakışındaki farklılığıyla Seyrani, sultanın huzurunda da bu aykırılığını yansıtmış, Sultan Abdülmecit’in mutvak ağasına; “Aşıklara sor, ne yerlerse onu hazırla” emri üzerine, kimi âşıklar süt, bal, baklava börek isterler. Sıra Seyrani’ye gelince, “dert yerim” yanıtı işitilir. Sultana saygısızlık yaptı diye öfkelenen ahçıbaşı, durumu padişaha anlatır. Seyrani’yi huzura çağıran Abdülmecid’e de aynı yanıtı verir ve ekler: “Efendimiz, ben hayatımda hep dert, gam yedim.” diyerek, peşinden de şu dörtlüğü söyler:

“Hep erenler bir araya geldiler

Herkes yediğini burda dediler

Bulamacı bulamıyan gidiler

Sabah kahvaltısı bal padişahım.”

Bu Seyrani’nin gözüpekliği yanısıra, içerisinden çıktığı ve sesi, kulağı olmak gibi bir işlev üstlendiği halk ozanlığı kimliğini de yansıtmaktadır.

Çökmekte ve birçok kurumu çürümekte olan bir imparatorluk içerisinde, bir yanda yokluğun ve yoksulluğun boy sürüp, bir yanda saray ihtişamı içerisinde savurganlığın alıp yürümesi, Seyrani karakterindeki bir ozanı ciddi biçimde etkilemiştir. Himaye edilmesine ve ağırlanmasına karşın, saraya dönük eleştirilerinden hiçbir zaman kaçınmamıştır. Bir yanda Topkapı sarayı varken, Sultan Abdülmecit tarafından, Dolmabahçe sarayının inşa edilmesini :

“Eski sarayları beğenmez oldu

Yere sığmaz oldu sultan olanlar”

diye eleştirirken, ekonomik sıkıntının halka yüklenip, vergi dilimlerinin çoğaltılarak, arı yetiştiricilerinin ballarına kadar vergilendirilmesi, ozanın sabrının iyice tükenmesine yol açar ve en keskin taşlamalarını söylemekten kaçınmaz:

“Çamçırak kaz, mumu bulursa yakar

Toprak damlı evler her yağış akar

Emr-i fermanından biz olduk korkar

Kovanlar kurudu balım kalmadı.”

       

Fukarada kaldı sadece sabır

Kefensiz ölmeye ararlar kabir

Reva mı mümine ceza-yı tedbir

Eve haciz girdi kilim kalmadı.

        

Aşık Seyrani’yim oktur sözlerim

Olan melaneti görür gözlerim

Rıza-yı hak için döğdüm dizlerim

Kulun azabından halim kalmadı.”

        

Onun bu eleştirileri giderek yöneticileri rahatsız etmeye başlar. Bir yandan himaye edilmekte, saraya çağrılmaktadır ama, o kendisine gösterilen bu ayrıcalığı gerçekleri görmeme aracı olarak kabul etmeyip, tam tersine daha yakından tanıdığı gerçeklik karşısında öfkesini dile getirmekten kaçınmamaktadır. Tanzimat Fermanı ile birlikte yaşanan değişimlerin arkasında, kendi toplumsal dinamikleriyle hareket eden bir anlayışın olmadığını, bu değişimin bir dış dayatma olduğu bilincini taşıyan Seyrani, o halk duyarlığıyla:

“Zaman gelip insanoğlu azacak

İngiliz okuyup Firenk yazacak

Evlat babasına mezar kazacak

İnsanın insana acına kaldık.” haykırışında bulunacaktır. Hatta öfkesi daha da kabarıp:

“Gelmez artık şu dünyanın iyisi

Vezir olmuş has ahırın seyisi

İtin emmisidir kurdun dayısı

Sürüyü güdecek çoban kalmadı”

diye eleştirinin dozunu iyice artıracaktır. Bu haykırış, bozulan toplumsal dengelerin; çatırdamaya başlayan ahlak ve siyaset anlayışının; çağı ve hayatı doğru okuyamayan iktidar erkini hiçbir riyakarlığa başvurmadan; kendisini bütünüyle kendisini kuşatan toplumsal değerlerin yönlendirmesiyle fotoğraflayan ‘halk insanı’nın çığlığıdır.

Kuşkusuz imparatorluğun merkezindeki bu çürüme, hayatın diğer alanlarına da yayılmıştır. Kokuşmayı ve yozlaşmayı sadece merkezde aramamak gerekir.

Yenilikle birlikte yeni olanın toplumsal çıkarlarla örtüşüp hayat bulabilmesi süreci, sözkonusu değişimi kotaracak özdevinimle olanaklıdır. Seyrani, bunun farkında ve bilincinde olan bir sanatçıdır. Dolayısıyla, onu salt tanıklığını yaptığı olayları dile getiren biri olarak algılamamak, sözkonusu durumu bilinçle değerlendiren düşünce adamı sezgisine sahip bir bilgeliğin de kendisinde saklı olduğunu unutmamak gerekir.

Merkezin bütün baskıları ve tek boyutluluğa zorlayıcı koşullandımalarına karşın, Anadolu kültür hayatının tek boyutlu olmayışının kökeninde de, Seyrani gibi erdemle bilinci, duyarlıkla tavrı özdeşleştirmiş değerlerin varlığı yatmaktadır.

Eyvah fukaranın beli büküldü

Medet ticaretin gücüne kaldık

Eyiler alemden göçtü çekildi

Bizler zamanenin piçine kaldık

        

Rüşvet ile yazar hakim hücceti

Hüccet ile alır kadı rüşveti

Halk bilmiyor dini şer’i sünneti

Bozuldu sikkenin tuncuna kaldık

        

Sene bin iki yüz altmış beş tamam

Okunur ezanlar boş bekler imam

Seyrani bu nutkun sonu vesselam

İnanın dünyanın ucuna kaldık.

Ne var ki, bu taşlamalar karşılığını bulacak ve Seyrani hakkında tehlike belirmeye başlayacaktır. Bunun farkına varan Sultana yakın hemşehrileri, özellikle de Maviş Ağa durumdan Seyrani’yi haberdar edip, İstanbul’dan uzaklaşmasını ve 1839’da Haleb’e kaçmasını sağlar.

Bunu şöyle dile getirir:

“Bir seher vaktinde yol aldı kervan

Devletlüm buyurmuş katlime ferman

Eceli peşime taktı her zaman

Çıkmayan bu candan bezer ağlarım.

        

Aşkın sermayesi kara bağlattı

Bazan düşündürdü bazen ağlattı

Kader Seyrani’yi Haleb’e attı

Gülmeyen bahtımla gezer ağlarım.”

        

Halep’te kısa bir müddet kaldıktan sonra, Bağdat’a (1840) geçer. Bir süre burada eğlendikten sonra, 1843 yılında memleketi Develi’ye döner ve ömrünü burada tamamlar.

II.

Seyrani, güçlü bir yerme ustası olduğu kadar,aynı zamanda sanat değeri güçlü bir kişiliktir. Dilin olanaklarını kullanmadaki ustalığı, yeni buluşları şiirine yetirmedeki pratikliğiyle de çağdaşları içerisinde öne çıkan ve bütün bir edebiyat tarihimiz açısından dikkatleri üzerinde yoğunlaştıran biridir. Almış olduğu eğitim, kendisini yetiştirmedeki gayreti ile, tasavvuf terim ve kavramlarını kullanmada gösterdiği ustalık, Seyrani’nin önemli ayırıcı özellikleridir.

Felek bir gün bize bir yol gülmedi

Tuğlar taktı elin Seyrani’sine

Yirmi dokuz harfden al mahlas diye Teklif eder durur Seyrani’sine.

Er isen sözünü yürüt bin ata

Söz ana değildir söz bence ata

Olur olmaz âdem söz ata ata

Pare pare oldu Seyrani’sine.

        

Her âşık içtiğin hayat sanırlar

Her meclisi havlı hayat sanırlar

Ben memat olsam da hayat sanırlar

Sağlığında girdi Seyrani’sine.

        

Belki bu şeb bizde o yar bulunur

Başı yastıktayken duyar bulunur

Sanma bu dünyada uyar bulunur

Evereğin edna Seyrani’sine.

        

Değerli halk edebiyatı araştırmacısı Cahit Öztelli’nin dile getirdiği gibi, Seyrani’nin, kendinden önceki şairlerden Yunus Emre, Fuzuli, Karacaoğlan,Aşık Ömer, Gevheri, ve Bektaşi şairlerini okumuş olduğunu kendi eserlerinden çıkarmak mümkün Fakat,bunların etkisinden ziyade, o şairlerin duygu ve düşünce dünyasından damıtılmış bir incelik sızmıştır Seyrani’nin şiirine. Basmakalıp sözler, ortak benzetmeler, ortak kişiler olmadığı gibi, konular da değişiktir. Kendi çağının ozanıdır Seyrani. Kendisini farklı kılan, çağdaşları içerisinde öne çıkmasını sağlayan da onun bu kendine özgü tavrının güçlü olmasıdır.

III.

Söylentilere göre şarap şişesi koltuğunda sokak sokak dolaşır, garip kıyafetler giyermiş. Şarap kadehlerini kavugunun arasına dizer, siyah çuha parçalarıyla sardığı bir çatal çöpü külahının ön tarafına diker, öyle dolaşırmış. Saz çalmak konusunda fazla iddialı olmadığı halde, kırık telli, çarpuk kollu sazını omuzundan hiç eksik etmezmiş. Hakkında anlatılan şu olay da, onun nasıl bir aykırı kişilik olduğunu anlamak bakımından yeterince ipucu verir niteliktedir: Bir gün Seyrani’ye “Kimin kulusun?” diye sormuşlar. O da, “Boyacının kuluyum” yanıtını vermiş. Dinsel anlayışa göre bu yanıtı büyük bir kabalık olarak yorumlayanlar, Seyrani’yi kadıya şikayet etmişler. Kadı, Seyrani’yi çağırtmış. Seyrani, bahçesinden topladığı çeşitli renkteki çiçeklerden bir demeti de koynuna koyarak kadının huzuruna çıkmış. Kadı da, “Kimin kulusun?” diye sormuş. Seyrani, yine “Boyacının kuluyum” diye yanıt vermiş. Kadı kızmış, böyle konuşmanın suç olduğunu söylemiş. Seyrani de, koynundaki çiçek demetini çıkartmış ve “Bu çiçekleri çeşitli renklere boyayan boyacının kuluyum” diyince, kadı Seyranî’nin sözlerininin arkasında saklı olan derin anlamı kavrayarak, kendisini uğurlamış.

Kimileri bu garip giysiler içerisinde aykırı yanıtlar veren kişiliği anlamaya çalışır, olaylar konusunda tavır alışı ve tepkileriyle ‘veli’ diye yorumlar, kimileri de hırpalar, sarhoş diye hakaret eder ‘deli’ olarak nitelendirirmiş.

Hayatı iki sözcüğün özetlemesi arasına sıkışmış bir halk ozanıdır Seyrani: “Deli” ve “veli”. Bu bir bakıma bizim düşünce ufkumuzla, duygu dünyamız arasındaki sınırların nasıl soğan zarıyla ayrıldığını da gösteren tipik bir örnektir. Seyrani bu örneği hayatıyla ortaya koymuş ender bir kişiliktir.

 ŞİİRLERİNDEN

Allah'ın emrine mutiim dersen
Resûl'ün emrine itaat eyle
Helâl haram demez bulduğun yersen
Mü'minlik sözünden feragat eyle

       

Zahm-ı aşka gelip merhem sarmağa
Ferhâd olup bir gün bağrın yarmağa
Kudretin yoğise Beyt'e varmağa
Gönül Beytullah'tır ziyaret eyle

       

Kulun rızkın verir hazret-i Bâri
Açılan gülleri incitmez hârı
Kötülük değildir er kişi kârı
Kemlik edenlere inâyet eyle

       

Kalbini geniş tut sıkma Seyranî
Rıza-yi Bâri'den çıkma Seyranî
Gönül beytullahtır yıkma Seyranî
Elinden gelirse imâret eyle

 -----

Eski Libas Gibi Aşıkın Gönlü

Eski libas gibi aşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

     

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş

       

Sevdiğim değildin böylece ezel
Aşkının bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik saydığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş

     

Seyrani'nin gözü gamla yaş imiş
Benim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrımı toprak sandım taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş

      ------

Cennetten Dünyaya Âdem Gelince

Cennetten dünyaya Âdem gelince
Aramış Havva'yı yârân diyerek
Arafat Dağında bulup bilince
Sevmiş canım sana kurban diyerek

       

Sermayesi olan gider kârına
Bu günün işini koyma yarına
Mısır'da Züleyha aşkın narına
Yanmıştır Yusuf-ı Kenan diyerek

       

Gönül vücudunda gül almış harı
Dilinde bülbülün artmıştır zan
Nemrut İbrahim'i yaktığı narı
Yakmadı bülbüle gülsen diyerek

       

Ne maden ne kimya ne zer Seyranî
Aşkın deryasında yüzer Seyranî
Bir saz bir söz ile gezer Seyranî
El insan-ü abit ihsan diyerek

------

Açmayınca Gözün Arıya Özün

Açmayınca gözün arıya özün
Teslim rıza sözün edemez çiçek
Örümcek çulhanın dokunmuş bezin
Biçmek elimizden gelmez ki biçek

     

Sırat kıldan ince kılıçtan keskin
Seçmeyince gönlüm edemem teskin
Hakkın rahmetinden bu gönül miskin
Geçip yol vermez ki sıratı geçek

     

Arz boşlukta güneş için dolanır
Güneşe bakılmaz gözler sulanır
Karışırsa pekmez süte bulanır
Seçmek elimizden gelmez ki seçek

     

Göğsün nişan almış gönül tirine
Deli gönül nişan diker pirine
Seyranî seyretsin hangi birine
Her üstat oynatır bir türlü köçek

      ----

Ben Bu Aşkın Çilesini

Ben bu aşkın çilesini
Yanar çektim tüter çektim
Yedim gonca sillesini
Bülbül gibi öter çektim

   

Dizgin etsem gönül atın
Geçer göğün yedi katın
Yalan dünya maslahatın
Kâh bitmez kâh biter çektim

   

Çeşmin yaşının yavuzu
Aksa doldurur havuzu
Oldum turna kılavuzu
Kâh bozuk kâh katar çektim

   

Seyranî bilmem mert midir
Yoksa cana cömert midir
Eyyup'un derdi dert midir
Ben ondan besbeter çektim

   

KAYNAKÇA

Metin TURAN

Yrd. Doç. Dr. B etül G örkem

Aksoy, Erol (2014) “Seyrânî’nin Şiirlerinde Ölüm ve Ötesi”, Türk Kültürü Araş- tırmaları Dergisi, 2014/2: 71-84.

Aydoğdu, Betül (2011) “Türk Edebiyatında Seyrânî Olgusu: Develili Seyrânî ve Eserleri (İnceleme-Metin)”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Kayseri.

Çapraz, Erhan (2014) “Söz Söyleme Yarışında Yenilmezliğin Bir Başka Boyutu: Develili Seyrânî ile Molulu Revâî Arasında Bir Mektuplu Atışma”, Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi, 2014/2: 85-100.

Çatak, Ali (1992) Bütün Yönleriyle Seyrânî, Bayrak Yayımcılık, ?.

İslâmoğlu, Mustafa (2002) Seyrânî– Hayatı-Kişiliği-Sanatı-Şiirleri-, İstanbul: Denge Yayınları.

Kaygılı, Osman Cemal (2007), İstanbul’da Semai Kahveleri ve Meydan Şairleri, (Haz.: Mustafa Apaydın), İstanbul: Merkez Kitapçılık.

Okay, Haşim Nezihi (1938) “Everekli Ali Celâlettin Efendi”, Erciyes Dergisi, c. 1, S. 5 (Temmuz 1938), s. 130-134.

Özçakır, Emir Ali (2008) "Develili Âşık Seyranî Hayatı-Sanatı-Menkıbeler-Şi- irler", Kayseri: Laçin Yayınları.

[Ulusoy], Ahmed Hazım (1340) "Sanihat-ı Seyrânî, Anadolu Halk Şairlerinden Everekli Merhum Mehmed Seyrânî", İstanbul: Matbaa-yı Millî.

Yüksel, Hasan Avni (1985) "Develi’li Âşık Seyrânî ve Şiirleri", Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

İnsan

Yüksel, Hasan Avni (1987) "Âşık Seyrânî “Hayatı ve Şiirleri”, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

XIX. yüzyıl, bir yandan bir büyük imparatorluğun; Osmanlı İmparatorluğunun
çözülmesine tanıklık ederken, bir yandan da bu imparatorlukla birlikte şekillenmiş
kültürel hayatın dönüşmesine tanıklık etmektedir. Bir zamanlar birbirinden uzak gibi
algılanan, ancak eninde sonunda müşterek birçok yanı bulunan kültürel kurumların;
örneğin divan edebiyatı ile halk edebiyatının artık kaba çizgilerle ayrılamaz hale
geldiği; halk kavramının içinin giderek boşalmaya başlayıp, kaba hatlarıyla bir şablon
olmadığının algılamasının uç vermeye başladığı bir yüzyıldır aynı zamanda.
Asıl adı Mehmet olan Seyrani, 1800’de, Kayseri’nin Everek (Develi) kasabasının
Camiikebir mahallesinin, şimdiki adı Seyrani olan Uruza mahallesinde dünyaya
gelmiştir. Babası Uruza mahallesinde imamlık yapan, Cafer Efendi, annesi ise Emine
hanımdır. Seyrani hakkında ilk çalışmayı yapan (1924) Everekli öğretmen Ahmet
Hazım’a göre 1807’de doğmuş, 1866 yılında da ölmüştür. Bu belirlemeye bakılırsa,
Seyrani’nin 59 yıl yaşadığı sanılır. Oysa bir şiirinde altmış beş yaşını aştığını kendisi
söylüyor:
“Altmış beşte kemiklerim ezdirdirm
Beni sübyanlara döndürdün felek.”
Dolayısıyla, gerek bu şiirinde belirttiği üzere, gerekse tanıklığını yaptığı olaylar ve
ölüm tarihinin 1866 olarak belirlenmesinden hareketle, Seyrani’nin yukarıda da
belirttiğimiz gibi 1800 yılında doğmuş olabileceği görüşü daha da güçlüdür. Bundan
hareketle, 1976 yılında Develi’nin Cumhuriyet meydanına dikilen Seyrani anıtında da
doğum tarihi 1800, ölüm tarihi 1866 olarak kaydedilmiştir.
Seyrani, ilköğrenimini, babasının yanında görür. 1832 yılında İstanbul’a gider ve
orada âşıkların uğrak yeri olan Çemberlitaş’taki semai kahvesine takılır. Burada
tanıştığı nufuzlu hemşerilerinin sayesinde hem korunur hem de Köprülü medresesine
devam etme olanağı bulur.
Böyle olduğu içindir ki, Kayseri’nin Everek kasabasından yetişen bir halk ozanının
ayağının bir ucu memleketinde, bir ucu İstanbul’da, payıtahtta olabilmekte; kasaba
camiisinin imamından aldığı eğitimi, imparatorluğun en ünlü medreselerinde
sürdürebilmektedir. Bu belki Seyranî şahsında özel bir durum olarak görülebilir.
Ancak, XIX. yüzyıl artık imparatorluk sınırlarının küçüldüğü, bir dönem her biri ayrı
büyüklükte kendi pramidini yükselten ‘aykırı’ kurumların giderek birbirlerine
yaklaştığı; esasında başlangıçtaki içeriklerinden uzaklaştığı bir süreçtir aynı zamanda.
Bu bakımdan, özellikle XIX. yüzyıldaki edebiyat hareketlerini ve edebiyat insanlarını
değerlendirirken, merkezin bir dönem hakim egemenliğinin çözüldüğünü de göz ardı
etmemek gerekir. Böyle bir gerçekliği gözönünde bulundurunca, hem divan şiirine
sızmış halk edebiyatı bezeklerini, hem de divan şiirinden halk şiirine geçen terkip ve
kalıpları bir bütünlük içerisinde görme olanağımız olur ve bunların farklı kültürlerin
ürünü olmadıklarını; tam tersine ortak bir kültürel kimliğin işaretleyicileri olduğunu
kavramış oluruz.
II.
Halk ozanlığı geleneğinde, âşıkların mahlas almasına ilişkin çeşitli rivayetler
anlatılır. Seyrani için anlatılan rivayet ise şöyledir: Onbeş yaşına gelmiş olan
Seyrani’ye, rahatsızlığından ötürü, gece aydınlığını tan ağarması olarak yorumlayan
Uruz mahallesi imamı olan babası Cafer Efendi: “Anahtarı al da camiinin kapısını aç,
cemaat dışarda kalmasın” der. Anahtarı alan Mehmet camiiye gittiğinde, camii
kapısının açık olduğunu görür ve açık kapıdan içeriye süzülen kandil ışıklarını
görerek, tereddüt içerisinde camiye girer. Girdiğinde iki saf halinde namaz kılmakta
olan yeşil sarıklı, nurani yüzlü, aksakallı, iri yapılı insanları görür. “Hayırdır
inşaallah” diyerek, kendisi de namaza durur. Namazın bitiminde selam ve duadan
sonra Mehmet ‘e “Yaklaş oğul yaklaş” diye seslenen zatın yanına varıp, el göğüste
kıyam ederek diz çöküp oturur. Pir elinde mayi (bade) dolu kadehi Mehmet’e uzatır.
Kadehin içerisindekini şarap zanneden Mehmet, almak istemez. Pir tekrar seslenir:
“Dostun elinden dost şarabını iç oğul!” diyen bu gönül ehlinin emrine uyarak badeyi
içer. Pir: “Sen de düştün aşkın deryasına, yüz yüzebildiğin kadar” diyerek oradan
uzaklaşır.
Bu yeni tanıdığı insanlara “Anahtarı eve bırakıp ben size yetişeyim” diyen Mehmet,
Develi’de İlibe diye bilinen semte doğru yönelir. Dağı, taşı dolaşıp, camide
karşılaştığı kişileri bulamaz ve Bileç’teki bağlarına gelerek, bitkin bir biçimde orada
yatar.
Ertesi gün tesadüfen bağa gelen annesi, bitkin bir biçimde Mehmet’i uyur vaziyette
bulunca :” Buralara seyrana mı çıktın?” der demez, rüyada bir ses, “Anan senin
mahlasını söyledi, bundan böyle bu mahlasla çal söyle” deyince, Mehmet’te kendisine
SEYRANİ mahlasını seçer.
1822 yılında asker olan Seyrani, vatan görevi için Balkanlara gönderilir.
Zorunluluktan da olsa, bu seyahat, onun düşünce ufkunun genişlemesini, Orta
Anadolu’nun bir kasabasından uzaklaşıp, başka diyarlardaki farklılıkları algılamasını
sağlar. Askerlik görevini 1828 yılında tamamlayınca tekrar Develi’ye döner. Artık,
söylemeye; çeşitli konulardaki özellikle taşlamaları dillerde dolaşmaya başlamıştır.
Develi, onun kabaran duygu dünyasını doyurmadığı gibi, kulağına gelen âşık
toplantılarının görkemi de, İstanbul’a yönelmesine sebep olur.
İstanbul’a yolculuğu Develi’de deri ve kösele tüccarlığı yapan, yakın dostu
“Sultanoğlu” lakabıyla bilinen, Ağop Ağa sayesinde olur. Bu iki dost, 1832 yılında
yolculuğa çıkarlar.
Develi’den 10 km kadar uzaklıkla bulunan Soysallı köyüne vardıklarında, Soysallı
köyünün gölünde yatan beş mandadan, üçünün çayıra çıktığını gören Seyranî,
gülümsemesini saklamaz. Bunu farkeden Agop Ağa, “Koca âşık yine bir muziplik
düşündün, hoyrola?” deyince, “Konya’da söylerim” diye cevap verir.
Cemil Develioğlu’nun cönkünden aktaran, Seyrani delisi, Develili Aşık Ali Çatak’ın
anlattıklarına başvurduğumuzda, Seyrani’nin bu yolculukla yaşadıkları özetle
şöyledir:
Niğde, Bor üzerinden giderek bir sabah Konya’ya varırlar. Uğradıkları sabahçı
kahvesi, ‘âşıklar kahvesi’ymiş. Seyrani’nin gözü duvarda asılı olan muamma yazılı
levhalara ilişkir. Her muammanın bedeli bir kırmızı liradır. Muammayı çözmek
istiyorum diyen Seyrani’ye, “Buyrun sizi dinliyoruz” derler. Seyrani, dostu
Sultanoğlu’ndan keseyi ister. Bu gönül dostunu kırmak istemeyen, Agop Ağa, korka
korka keseyi uzatır. İçinden de “Bunu yanıma nereden taktım. Develi’den buraya
kadar bir kırmızı lira harcadım, kalan on bir liramı da harcarsam ne yaparım?” diye
ikirciklenirken, keseyi alan Seyrani, on muamma bedeli olan on kırmızı liradan bir
fazla diyerek, keseyi masanın üstünde koyar. “Destur ya pir” diye saza vurmaya
başlar. On muammayı da çözen Seyrani, on kırmızı lirayı alarak keseye koyar. Agop
Ağa da derin bir nefes alır.
Seyrani, “Ağalar izniniz olursa, bir muamma da ben söylemek istiyorum. Kim çözerse
üç kırmızı lira vereceğim. Bilmeyenden de bir kırmızı lira alacağım.” diye şart koşar.
Muamma şöyledir:
“O suda bak bu suda
Beş can yatar pusuda
Üçü göğe çekildi
Çifti kaldı bu suda”
Seyranî’nin karşısına ancak bir âşık çıkar. Çalıp söylerse de muammayı çözemez. Bir
kırmızı lirayı alan Seyrani, bunu da kahvede bulunan en yaşlı âşığa vererek,onlara çay
içmelerini söyler ve oradan ayrılırlar.
İstanbul’da âşıkların uğrak yeri, özellikle Çemberlitaş’taki âşıklar kahvesidir. Seyrani
de buraya uğrar. Çemberlitaş’taki kahvede sanatını icra ederken, konuklar arasında,
hemşehrisi, sarayın suyolcusu Hacı Maviş Ağa’nın da dikkatini çeker. Bu vesileyle
saraya konuk edilir. Sarayın muhafız komutanlığını yürüten Develioğullarından
Kasım Paşa’dır. Ayrıca, kadı katipliğini Şair Ali Celalettin Efendi ve deniz harbiye
nazırı Ahmet Paşa da Seyrani’nin hemşerilerindendir. Onların sayesinde ayrı bir itibar
görür ve bu hemşehrilerinin yardımı ile İstanbul’un en ünlü medreselerinden biri olan
Köprülü medresesine devamı sağlanır. Yedi yıl bu medreseye devam eden Seyrani,
değişik konulardaki bilgisini artırmak yanısıra, hat ve nakkaşlığı da öğrenir. Ayrıca
aşık kahvelerine de devamı ihmal etmez.
Halk şairlerine değer veren,onları sarayda konuk etmekten hoşlanan Sultan
Abdülmecid zamanında Seyrani de saraya çağrılmış, kırk âşıkla birlikte
Abdülmecit’in huzurunda bulunmuştur. Duyarlılığı ve dünyaya bakışındaki
farklılığıyla Seyrani, sultanın huzurunda da bu aykırılığını yansıtmış, Sultan
Abdülmecit’in mutvak ağasına; “Aşıklara sor, ne yerlerse onu hazırla” emri üzerine,
kimi âşıklar süt, bal, baklava börek isterler. Sıra Seyrani’ye gelince, “dert yerim”
yanıtı işitilir. Sultana saygısızlık yaptı diye öfkelenen ahçıbaşı, durumu padişaha
anlatır. Seyrani’yi huzura çağıran Abdülmecid’e de aynı yanıtı verir ve ekler:
“Efendimiz, ben hayatımda hep dert, gam yedim.” diyerek, peşinden de şu dörtlüğü
söyler:
“Hep erenler bir araya geldiler
Herkes yediğini burda dediler
Bulamacı bulamıyan gidiler
Sabah kahvaltısı bal padişahım.”
Bu Seyrani’nin gözüpekliği yanısıra, içerisinden çıktığı ve sesi, kulağı olmak gibi bir
işlev üstlendiği halk ozanlığı kimliğini de yansıtmaktadır.
Çökmekte ve birçok kurumu çürümekte olan bir imparatorluk içerisinde, bir yanda
yokluğun ve yoksulluğun boy sürüp, bir yanda saray ihtişamı içerisinde savurganlığın
alıp yürümesi, Seyrani karakterindeki bir ozanı ciddi biçimde etkilemiştir. Himaye
edilmesine ve ağırlanmasına karşın, saraya dönük eleştirilerinden hiçbir zaman
kaçınmamıştır. Bir yanda Topkapı sarayı varken, Sultan Abdülmecit tarafından,
Dolmabahçe sarayının inşa edilmesini :
“Eski sarayları beğenmez oldu
Yere sığmaz oldu sultan olanlar”
diye eleştirirken, ekonomik sıkıntının halka yüklenip, vergi dilimlerinin çoğaltılarak,
arı yetiştiricilerinin ballarına kadar vergilendirilmesi, ozanın sabrının iyice
tükenmesine yol açar ve en keskin taşlamalarını söylemekten kaçınmaz:
“Çamçırak kaz, mumu bulursa yakar
Toprak damlı evler her yağış akar
Emr-i fermanından biz olduk korkar
Kovanlar kurudu balım kalmadı.”
Fukarada kaldı sadece sabır
Kefensiz ölmeye ararlar kabir
Reva mı mümine ceza-yı tedbir
Eve haciz girdi kilim kalmadı.
Aşık Seyrani’yim oktur sözlerim
Olan melaneti görür gözlerim
Rıza-yı hak için döğdüm dizlerim
Kulun azabından halim kalmadı.”
Onun bu eleştirileri giderek yöneticileri rahatsız etmeye başlar. Bir yandan himaye
edilmekte, saraya çağrılmaktadır ama, o kendisine gösterilen bu ayrıcalığı gerçekleri
görmeme aracı olarak kabul etmeyip, tam tersine daha yakından tanıdığı gerçeklik
karşısında öfkesini dile getirmekten kaçınmamaktadır. Tanzimat Fermanı ile birlikte
yaşanan değişimlerin arkasında, kendi toplumsal dinamikleriyle hareket eden bir
anlayışın olmadığını, bu değişimin bir dış dayatma olduğu bilincini taşıyan Seyrani,
o halk duyarlığıyla:
“Zaman gelip insanoğlu azacak
İngiliz okuyup Firenk yazacak
Evlat babasına mezar kazacak
İnsanın insana acına kaldık.” haykırışında bulunacaktır. Hatta öfkesi daha da
kabarıp:
“Gelmez artık şu dünyanın iyisi
Vezir olmuş has ahırın seyisi
İtin emmisidir kurdun dayısı
Sürüyü güdecek çoban kalmadı”
diye eleştirinin dozunu iyice artıracaktır. Bu haykırış, bozulan toplumsal dengelerin;
çatırdamaya başlayan ahlak ve siyaset anlayışının; çağı ve hayatı doğru okuyamayan
iktidar erkini hiçbir riyakarlığa başvurmadan; kendisini bütünüyle kendisini kuşatan
toplumsal değerlerin yönlendirmesiyle fotoğraflayan ‘halk insanı’nın çığlığıdır.
Kuşkusuz imparatorluğun merkezindeki bu çürüme, hayatın diğer alanlarına da
yayılmıştır. Kokuşmayı ve yozlaşmayı sadece merkezde aramamak gerekir.
Yenilikle birlikte yeni olanın toplumsal çıkarlarla örtüşüp hayat bulabilmesi süreci,
sözkonusu değişimi kotaracak özdevinimle olanaklıdır. Seyrani, bunun farkında ve
bilincinde olan bir sanatçıdır. Dolayısıyla, onu salt tanıklığını yaptığı olayları dile
getiren biri olarak algılamamak, sözkonusu durumu bilinçle değerlendiren düşünce
adamı sezgisine sahip bir bilgeliğin de kendisinde saklı olduğunu unutmamak
gerekir.
Merkezin bütün baskıları ve tek boyutluluğa zorlayıcı koşullandımalarına karşın,
Anadolu kültür hayatının tek boyutlu olmayışının kökeninde de, Seyrani gibi erdemle
bilinci, duyarlıkla tavrı özdeşleştirmiş değerlerin varlığı yatmaktadır.
Eyvah fukaranın beli büküldü
Medet ticaretin gücüne kaldık
Eyiler alemden göçtü çekildi
Bizler zamanenin piçine kaldık
Rüşvet ile yazar hakim hücceti
Hüccet ile alır kadı rüşveti
Halk bilmiyor dini şer’i sünneti
Bozuldu sikkenin tuncuna kaldık
Sene bin iki yüz altmış beş tamam
Okunur ezanlar boş bekler imam
Seyrani bu nutkun sonu vesselam
İnanın dünyanın ucuna kaldık.
Ne var ki, bu taşlamalar karşılığını bulacak ve Seyrani hakkında tehlike belirmeye
başlayacaktır. Bunun farkına varan Sultana yakın hemşehrileri, özellikle de Maviş
Ağa durumdan Seyrani’yi haberdar edip, İstanbul’dan uzaklaşmasını ve 1839’da
Haleb’e kaçmasını sağlar.
Bunu şöyle dile getirir:
“Bir seher vaktinde yol aldı kervan
Devletlüm buyurmuş katlime ferman
Eceli peşime taktı her zaman
Çıkmayan bu candan bezer ağlarım.
Aşkın sermayesi kara bağlattı
Bazan düşündürdü bazen ağlattı
Kader Seyrani’yi Haleb’e attı
Gülmeyen bahtımla gezer ağlarım.”
Halep’te kısa bir müddet kaldıktan sonra, Bağdat’a (1840) geçer. Bir süre burada
eğlendikten sonra, 1843 yılında memleketi Develi’ye döner ve ömrünü burada
tamamlar.
II.
Seyrani, güçlü bir yerme ustası olduğu kadar,aynı zamanda sanat değeri güçlü bir
kişiliktir. Dilin olanaklarını kullanmadaki ustalığı, yeni buluşları şiirine yetirmedeki
pratikliğiyle de çağdaşları içerisinde öne çıkan ve bütün bir edebiyat tarihimiz
açısından dikkatleri üzerinde yoğunlaştıran biridir. Almış olduğu eğitim, kendisini
yetiştirmedeki gayreti ile, tasavvuf terim ve kavramlarını kullanmada gösterdiği
ustalık, Seyrani’nin önemli ayırıcı özellikleridir.
Felek bir gün bize bir yol gülmedi
Tuğlar taktı elin Seyrani’sine
Yirmi dokuz harfden al mahlas diye
Teklif eder durur Seyrani’sine.
Er isen sözünü yürüt bin ata
Söz ana değildir söz bence ata
Olur olmaz âdem söz ata ata
Pare pare oldu Seyrani’sine.
Her âşık içtiğin hayat sanırlar
Her meclisi havlı hayat sanırlar
Ben memat olsam da hayat sanırlar
Sağlığında girdi Seyrani’sine.
Belki bu şeb bizde o yar bulunur
Başı yastıktayken duyar bulunur
Sanma bu dünyada uyar bulunur
Evereğin edna Seyrani’sine.
Değerli halk edebiyatı araştırmacısı Cahit Öztelli’nin dile getirdiği gibi, Seyrani’nin,
kendinden önceki şairlerden Yunus Emre, Fuzuli, Karacaoğlan,Aşık Ömer, Gevheri,
ve Bektaşi şairlerini okumuş olduğunu kendi eserlerinden çıkarmak mümkün
Fakat,bunların etkisinden ziyade, o şairlerin duygu ve düşünce dünyasından
damıtılmış bir incelik sızmıştır Seyrani’nin şiirine. Basmakalıp sözler, ortak
benzetmeler, ortak kişiler olmadığı gibi, konular da değişiktir. Kendi çağının ozanıdır
Seyrani. Kendisini farklı kılan, çağdaşları içerisinde öne çıkmasını sağlayan da onun
bu kendine özgü tavrının güçlü olmasıdır.
III.
Söylentilere göre şarap şişesi koltuğunda sokak sokak dolaşır, garip kıyafetler
giyermiş. Şarap kadehlerini kavugunun arasına dizer, siyah çuha parçalarıyla sardığı
bir çatal çöpü külahının ön tarafına diker, öyle dolaşırmış. Saz çalmak konusunda
fazla iddialı olmadığı halde, kırık telli, çarpuk kollu sazını omuzundan hiç eksik
etmezmiş. Hakkında anlatılan şu olay da, onun nasıl bir aykırı kişilik olduğunu
anlamak bakımından yeterince ipucu verir niteliktedir: Bir gün Seyrani’ye “Kimin
kulusun?” diye sormuşlar. O da, “Boyacının kuluyum” yanıtını vermiş. Dinsel
anlayışa göre bu yanıtı büyük bir kabalık olarak yorumlayanlar, Seyrani’yi kadıya
şikayet etmişler. Kadı, Seyrani’yi çağırtmış. Seyrani, bahçesinden topladığı çeşitli
renkteki çiçeklerden bir demeti de koynuna koyarak kadının huzuruna çıkmış. Kadı
da, “Kimin kulusun?” diye sormuş. Seyrani, yine “Boyacının kuluyum” diye yanıt
vermiş. Kadı kızmış, böyle konuşmanın suç olduğunu söylemiş. Seyrani de,
koynundaki çiçek demetini çıkartmış ve “Bu çiçekleri çeşitli renklere boyayan
boyacının kuluyum” diyince, kadı Seyranî’nin sözlerininin arkasında saklı olan derin
anlamı kavrayarak, kendisini uğurlamış.
Kimileri bu garip giysiler içerisinde aykırı yanıtlar veren kişiliği anlamaya çalışır,
olaylar konusunda tavır alışı ve tepkileriyle ‘veli’ diye yorumlar, kimileri de hırpalar,
sarhoş diye hakaret eder ‘deli’ olarak nitelendirirmiş.
Hayatı iki sözcüğün özetlemesi arasına sıkışmış bir halk ozanıdır Seyrani: “Deli” ve
“veli”. Bu bir bakıma bizim düşünce ufkumuzla, duygu dünyamız arasındaki sınırların
nasıl soğan zarıyla ayrıldığını da gösteren tipik bir
 
 
 
 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20963564