Şair

suleymancobanoglu04Süleyman Çobanoğlu1967 yılında Afyonkarahisar, Sultandağı ilçesine bağlı Üçkuyu köyünde doğmuştur. 1 yaşında iken annesini kaybetti. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra ortaöğrenimini ise Devlet Parasız Yatılı öğrencisi olarak Ankara Atatürk ve Afyon liselerinde tamamladı.  İş Bankası'nın Köyümüz gazetesinde yazdığı bir yazı ödüllendirildiğinde on yaşındaydı.Köyündeki ilkokulun ardından tamamen yatılı okudu. Liseyi beş, İzmir İİBF'yi dört buçuk yılda bitirdi.  İzmir 9 Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden mezun oldu.

Süleyman Çobanoğlu, 1991 yılında İstanbul'a geldi. Çeşitli işlerde çalıştı.

Süleyman Çobanoğlu, ilk şiirlerini 1990 yılında yayımladı. Çoğu Dergâh'ta yayımlanan şiirlerini 1995 yılında bir kitapta toplandı. Kanal 7 televizyonunda kültür ağırlıklı çeşitli programların yapım ve sunumunu üstlendi.

Millî Gazete'de günlük yazılar yazdı. Atv'de yayınlanan Kılıç Günü dizisinin senaristliğini yaptı. TRT'de yayınlanan Sakarya Fırat adlı dizinin, 2014'te TRT1'de yayınlanan "Kızıl Elma" dizisinin senaristliğini yaptı. Son dönemde yayın yönetmenliğini İbrahim Tenekeci'nin yaptığı İtibar Dergisinde şiirlerini yayınlamaktadır. 1995 Yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Şiirler Çağla kitabıyla Yılın Şairi ödülüne layık görüldü.

Süleyman ÇobanoğluKanal 7'de Işık ve Gölge, İstasyon, Resimli Saat, Tanıklar, Kalp Gözü, Yedinci Gece, Ekmek ve Gazete adlı programlar yaptı. Özellikle Kalp Gözü adlı dizisiyle bir çığır açtı.

Ailesi, Doğumu ve Çocukluğu

Süleyman Çobanoğlu, 1967 yılının Aralık ayında Meryem Çoban ve PTT memuru Mehmet Nuri Çoban çiftinin üçüncü çocuğu olarak Afyon ilinin Sultandağı ilçesine bağlı Üçkuyu köyünde dünyaya gelir. Ailenin ilk erkek çocuğudur. Hem şahsiyetinin hem de sanatının teşekkülünde büyük etkisi olan ve şairin her fırsatta değindiği dedesi Hasan Çoban, babasının ismini torununa verir.

Soyadı kanunu esnasında büyük dedesi Süleyman Çoban, nüfus memurluğuna giderek bir soyadı talebinde bulunur. Memurun sorduğu ne iş yapıyorsun, sorusuna verdiği cevap üzere Çoban soyadını alır. Şairin kendisi de bu soyadını ilkokul dördüncü sınıfa gelene kadar taşır. Fakat köyde aynı isim ve soy isimle birçok kişinin bulunmasından ötürü kimi zaman bazı karışıklıklar yaşandığı için babası Mehmet Nuri Bey, kendi soyadını Çobanoğlu olarak değiştirir. Bu nedenden dolayı validesi Meryem Hanım - soy isimleri değişmeden önce vefat ettiği için- ve dedesi Hasan Bey’den bahsederken soy isimlerini Çoban olarak zikredeceğiz.

Aile, Sarıkeçili Yörüklerindendir. Köyde Kemicioğlu (Gemicioğlu) olarak bilinir. Bu adlandırmanın temeli konusunda sağlıklı bir bilgi elimizde bulunmamaktadır. Ailenin kökleri en son bilinebilen, Antalya Korkuteli Yaylası’ndan çıkmışlardır. Bir süre Burdur Bucak’ta ikamet ettikten sonra Afyon’un Sultandağı ilçesine bağlı Üçkuyu Köyü’ne gelmişlerdir.

Dede Hasan Çoban, 1326 (1909) yılında Üçkuyu köyünde dünyaya gelir. Bunun da Sarıkeçililer’in Üçkuyu’ya gelip yerleştikten sonra doğan üçüncü nesil olduğu tahmin edilmektedir. Süleyman Çobanoğlu, kendisiyle yapığımız söyleşide dedesinin fizikî özellikleri hakkında şunları söylemektedir: ‚Attila İlhan’ın ‘kısa boyları ve yaylı ayaklarıyla adam akıllı Türk’ dediği fizyonomiye giren bir adamdı. Ortaya yakın kısa boylu, çekik gözlü, Orta Asya’dan yeni gelmiş gibi görünürdü. Son zamanlarında sakallı, ayakları dağ tepe yürümekten artık kavisli basan, yaylı ayaklı bir adamdı.‛ (Kişisel Görüşme, 27.08.2017)

Eski ve yeni yazıyı iyi derecede yazabilen Hasan Çoban, Konya ve Afyon dışında hiçbir büyük şehir görmemiş olmasına rağmen dilinin, kültürünün ve üzerinde oturduğu büyük mirasın farkında olan arif bir kişiliğe sahiptir. 1995 yılında yani şairin ilk kitabı olan Şiirler Çağla’nın yayınlandığı yıl ve maalesef bu kitabı göremeden vefat eder.

Annesi Meryem Hanım, kendisi henüz iki yaşındayken 1969 yılında talihsiz bir kaza sonucu vefat eder. Şairin elinde annesine dair tek bir silik fotoğraf vardır. Bu fotoğraf ve anlatılanların dışında annesine dair hiçbir şey hatırlayamamaktadır. Öksüz olmanın verdiği üzüntü ve kendisinde açtığı derin yaraların izlerini bazı şiirlerinde bulmak mümkündür. Kendisiyle yaptığımız söyleşide ise annesinin ölümü üzerine şunları kaydetmektedir:

‚Şimdi o, hayatım boyunca belki hüzünlerimin en büyük kaynağıdır. Anasızlık herhalde dünyadaki sayılı en büyük travmalardan birisidir. Ana- çocuk ilişkisi çünkü insan olmanın sınır taşıdır. Ben eğer bir kedinin, köpeğin, atın, kurdun, tilkinin yavrusu olsaydım şu anda hayatta olmayacaktım. Öksüz olduğu halde yaşamaya devam etmek insanlara mahsus bir şeydir. Tabiatta, istisnalar elbette olur, kaide; öksüz olana yaşama hakkı tanımamaktır. Öbür taraftan öksüz ve yetim meselesi kutsal kitapların yarısıdır. En ilkel kavramla söyleyecek olursak hayatta olmamı insaniyete borçluyum. İnsanlık böyle bir şey.‛ (Kişisel Görüşme, 27.08.2017)

Baba Mehmet Nuri Çobanoğlu, Hasan Çoban’ın beş çocuğundan en büyüğüdür. PTT memuru olarak görev yapan Mehmet Nuri Bey, oğlu Süleyman’ın doğumu esnasında Adıyaman’ın Samsat ilçesinde görevlidir. 1973 yılında Karaman’a tayin olur. Bir yıl sonra da Karamanlı bir hanımla ikinci evliliğini yapar. Meryem Çoban’dan olan üç çoğundan sonra yeni evliliğinden de üç kız, bir oğlan olmak üzere dört çocuğu daha olur. Babanın memuriyetinden dolayı pek bir arada zaman geçirme imkânı bulamayan baba ve oğulun arasındaki ilişki Mehmet Nuri Bey’in ikinci evliliğinden sonra doğal olarak biraz daha açılmış olur. Dedenin varlığı, annesizliğin ve babayla olan mesafeli ilişkinin açıklarını bir nebze de olsa kapatmıştır.

Kendisiyle yaptığımız görüşmede Süleyman Çobanoğlu 2015 yılında kaybettiği babası ve aralarındaki ilişkiyle ilgili bizimle şöyle bir paylaşımda bulundu: ‚Babamla çok bir paylaşımım olmadı, aslında çok bir arada da bulunamadık. Onun memuriyeti köyde yoktu. Sonra tekrar evlendi, zaten bir mesafe giriyor ister istemez. Tam o bu tarafa geldi ben yatılı okula gittim. Dolayısıyla babamla çok bir bağ kuramadım. Hatta rahmetli babam, dedeme bir şey söyleyeceği zaman senin oğlun diye bahsederdi benden. O da o durumun farkındaydı. Şikâyetçi miydi? Sanmıyorum. Ama dedem de babam da hayatlarında o büyük acıyı yaşamış insanlardı. Babam, Allah rahmet eylesin, son derece olumlu, şakacı, güler yüzlü, sosyal bir adamdı. Ben biraz asosyalim. O açıdan ona çekmemişim. Bir devlet memuru olarak yaşadı. O da ortaokulu dışardan bitirdi. Diplomasını gururla herkese gösterdi. Onun sayesinde de Sümerbank pabuçları giydik, okula gittik.‚ (Kişisel Görüşme, 27.08.2017)

‚Kesintisiz bir cennet‛ olarak nitelendirdiği ilk on bir yılını Üçkuyu’da geçiren Süleyman Çobanoğlu, ilk eğitimini burada alır, ilk şiirlerini ve ilk yayınlanmış yazısını dahi bu köyde yazar. Üçüncü sınıftayken ilk şiirini kaleme alan şair henüz bu yıllarda kendini bir şair/yazar olarak kodlamıştır: ‚Benim için on bir yaşına kadar kesintisiz bir cennettir. Köydeki her detayı içime çekerek hatırlıyorum. Sanırım biraz torpilli bir çocuktum. Küçük olmanın, öksüz olmanın müsamahasını gösterdiler. Elime geçen her şeyi okurdum. İlkokul dörtte kendimi artık bir yazar olarak kodlamıştım. Sırtındaki cilt kısımları hamurla yapıştırılmış bir dosya bulmuştum. Onun üstüne kocaman harflerle eser dosyası yazdığımı hatırlıyorum. Onun içine şiirlerimi, yazılarımı filan koyuyordum. İlk şiirimi ise ilkokul üçte yazdım. Müfredatta, Allah rahmet eylesin, Hasan Ali Yücel’in ‚Dere‛ diye bir şiir vardı. Ben de bir ‚Dere‛ şiiri yazdım. Bizim köyde dere falan yoktur, hak getire. Üç beş tane kuyumuz vardı o zaman. O zamandan bir yöneliş herhalde tebarüz etmişti.‛ (Kişisel Görüşme, 27.08.2017)

suleymancobanoglu03Evliliği ve Ailesi

Süleyman Çobanoğlu, üniversitede tanıştıkları ve İzmirli hava astsubayı Faruk Bey ile Girit göçmenlerinden Tülay Hanım’ın üç kızından biri olan Feray Hanım’la 1993 yılında evlenir. Bu evliliklerinden üç çocukları dünyaya gelir: Zeynep İrem, Hasan Murat ve Meryem Suna.

Klasik bir baba figürü çizmeye dikkat ettiğini söyleyen Süleyman Çobanoğlu, ailesiyle ilgili bizimle şöyle bir paylaşımda bulundu: ‚Büyük kızım gizli gizli yazıyor ve hiç de fena yazmıyor aslında. Bir kere bizim ev sanat, edebiyatın havada uçuştuğu bir ev değil. Çok geleneksel bir ev. Ben çocuklara sıradan bir baba figürü olmaya çalışıyorum. Benim şair yanım kadar, hoş şu aralar yokum, ekran önünde, ekran arkasında da uzun bir

tecrübem oldu. Her gittiğim yerde tanındığım dönemde de çocukları bundan sakınmak için çok uğraştım. Yani öyle bir resim vermemeye çalıştım. Çocukların kendi yollarını müdahalesiz bulmalarını istiyorum. Dolayısıyla onları ne şiire, ne edebiyata zorlarım. Ama mesela kızlara piyano kursu aldırdım. Kulaklarında bir tını kalsın istiyorum. Ya da Hasan’a zorla okuttuğum kitaplar var. Belli bir temel olsun da üstündeki yapıyı kendileri tamamlasınlar istiyorum. Ben evde sıradan bir Türk babasıyım.‛ (Kişisel Görüşme, 27.08.2017)

Çalışma Hayatı

Eğitim hayatı sürecinde yapmış olduğu ufak tefek işleri saymazsak Süleyman Çobanoğlu’nun ilk işi bir bilgisayar firmasında olur. Burada bir yıl kadar çalıştıktan sonra Kuveyt Türk’e geçer. Bir müddet bu bankada çalışan Süleyman Çobanoğlu, 1995 yılında Kanal 7 televizyonunda çalışmaya başlar. Burada işe başlamasının hikâyesi şöyledir: ‚1995’in yazında kitap çıkınca, Kanal 7 o zaman yeni kurulmuştu, bizim bir kültür sanat programımız var, orada sizin kitabınızı işleyeceğiz. Röportaj yapalım sizinle, dediler. Ben de gittim, oturdum ve rahatça konuştum. Aradan bir hafta geçince beni tekrar aradılar. Kulakları çınlasın, Özkul Eren’di oranın genel yayın yönetmeni. İstasyon diye bir programımız var, Kemal Sayar başladı ama o ayrılacak; dedi. Oraya birini arıyoruz, sen sunar mısın; dedi. Ben bankada çalışan bir elemanım, dedim. Ama sen şairsin, üstelik yakışıklı adamsın, dedi. Ben bunu bir düşüneyim, dedim. Şunu hissediyorum: bankayla bu işin sonu yok. Akşam aynanın karşısına geçip iyi akşamlar sayın seyirciler falan diyorum ama hiç yakışmıyor. Bir Cuma akşamı istifa ettim bankadan, pazartesi günü canlı yayını sundum. Böyle de hızlı bir giriş oldu. Enteresan bir tecrübeydi. Kanal 7 macerası da öyle başladı.‛ (Kişisel Görüşme, 27.08.2017)

Kanal 7’deki işine 2009 yılına kadar devam eden Süleyman Çobanoğlu, burada farklı programların hazırlık ve sunumunda bulunur. İstasyon isimli kültür sanat programıyla başladığı Kanal 7 macerası, Gece HaberleriTanıklarBu ÜlkeOn Bir Ayın HiçbiriKalp GözüResimli Saat gibi muhtelif programlarla devam eder. 2001 yılında ise program daire başkanlığına getirilir.

TRT’de yayınlanan ve yönetmenliğini Osman Sınav’ın yaptığı Sakarya Fırat isimli televizyon dizisiyle dizi senaristliğine başlayan Çobanoğlu, yine Osman Sınav’ın yönetmenliğindeki Kılıç Günü ve Kızıl Elma isimli dizilerin senaryolarını kaleme alır. Hâlen, Fox TV’de yayınlanan Savaşçı isimli televizyon dizisinin senaristliğini yapan Süleyman Çobanoğlu, bir müddet Millî Gazete’de köşe yazarlığı da yapar ve bu yazılarından bir kısmını Aşk ile Hain Kardeş ve Yobazlığa Övgü isimleriyle kitaplaştırır.

suleymancobanogluFiziki Özellikleri, Kişiliği ve Mizacı

Süleyman Çobanoğlu’nun gençliğine dair fizikî özelliklerini fotoğraflarından ve sunuculuğunu yaptığı televizyon programlarından öğrenmekteyiz. Kendisiyle yaptığımız son görüşme esnasında elli yaşında olan Çobanoğlu’nun fizikî özelliklerinde büyük bir değişik olduğu söylenemez. Genel itibariyle tanıtacak olursak kumral denilebilecek açık bir saç rengine sahip, uzun boylu, açık kahverengi gözlü, kilolu sayılmayan güçlü bir fiziksel yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Son zamanlarda saç renginin biraz daha açtığını ve kilo almış olduğunu da ekleyebiliriz.

Süleyman Çobanoğlu’nu kişiliği ve mizacı hakkında konuşmak bir bakıma zor bir bakıma kolay diyebiliriz. Zor olmasının nedeni, şairin televizyonculuk yönü olmasına rağmen asosyal denilebilecek düzeyde gözler önünde olmaktan imtina etmesi; kolay olmasının nedeni ise şairin tanınmaya başladığı günden bu yana durduğu yeri hiç değiştirmemiş olmasıdır.

Süleyman Çobanoğlu, her ne kadar kendini asosyal olarak tanımlasa da konuşmayı seven, hoş sohbet biridir. En ciddi konulara dair konuşurken bile espri yapabilen Çobanoğlu’nun bu yönüyle muhabbetinden keyif alındığını düşünüyoruz.

Şiirlerindeki niteliğin niceliğe yansımaması iyi şiirler yazmayı velut olmaya tercih ettiğini göstermektedir. Ocaktan indirilmemesi gereken bir aş (Kahyaoğlu, 1997: 40) olarak tanımladığı ilhama inanması da çalışarak değil hissederek yazdığını ortaya koymaktadır. Bu noktada ‚Çok çalışkan addedemem. Yeterince hakkını vermediğimi düşünüyorum. Beni tatmin etmiyor en azından. Fakat şu var, şiirlerimde öyle acele etmem. O kıvama gelmeden onu çıkarmam. O da bir görenek, disiplin meselesidir.‛ (Kişisel Görüşme, 27.08.2017) diyen Süleyman Çobanoğlu’nun çok çalışkan biri olduğunu söyleyemeyiz. Dergilerde şiir yayınlama sıklığına baktığımızda da bunu rahatlıkla görebiliriz. Aslında şair yazmış olduğu şiirlerin ezici bir çoğunluğunu yayınlamadan kitaplarına almaktadır. Yine de bazı yıllar hiç şiir yayınlamamış olması şairin çalışma temposunun düşük olduğuna dair bir izlenim bırakmaktadır. Çobanoğlu’nun yayınlanmış ilk şiiri ‚Lâmba‛nın Dergâh’ta neşredildiği 1990 yılından günümüze şairin dergilerde çıkan şiir sayısı aşağıdaki gibidir:

YIL

ŞİİR SAYISI

YIL

ŞİİR SAYISI

1990

6

2004

2

1991

2

2005

3

1992

2

2006

0

1993

4

2007

1

1994

4

2008

1

1995

10

2009

0

1996

1

2010

0

1997

0

2011

3

1998

0

2012

2

1999

2

2013

5

2000

1

2014

6

2001

0

2015

2

2002

0

2016

2

2003

1

2017

0

Şiirler Çağla’nın yayınlanmasından hemen sonra dergi sayfalarında heceyle yazılan şiirlerde bir artış görünse de şairin bu yönde gençleri teşvik ettiği vaki değildir. Bu noktada Süleyman Çobanoğlu çevresindeki gençleri yazmaya teşvik eden bir kişiliğe sahip değildir. O sadece yazdıklarıyla böyle bir etki yaratır.

Sevimli ve güler yüzlü olan sanatçı, hassas olduğu bazı konularda agresif tavırlar sergilemekle birlikte kendisiyle yaptığımız görüşmede bunun yanlış anlaşıldığını ifade eder: ‚Agresif değilim. Bu tür şeyleri duydukça hakikaten üzülüyorum. Ben öyle biri değilim. Bir agrasyonuma şahit olan birisi var mı emin değilim. Sadece bu değil, tabii sen kibarca ifade ediyorsun ama ben hayatım boyunca çok duydum bunu. Çok kibirli adam filan diye. Bunları da duydum. Soğuk adam, bilmem ne. Bu benim bilinçli yaptığım bir şey değil. Moda tabiriyle demek ki suretimizin böyle bir aurası var. Bilmiyorum ama ben böyle biri değilim. Pek çok genç arkadaşla zaman zaman oturup konuşuyoruz. Sanmıyorum ki hiçbirisi arkamdan bu adam bizim kalbimizi kırdı demiştir.‛ (Kişisel Görüşme, 27.08.2017)

Şairlerde görülen bohemliğe kapılmayan Süleyman Çobanoğlu, gayet olumlu, hayatın gerçekliğinin şuurunda bir ruh hâline sahiptir. Meselesi derdi olan bir şair olarak görürüz onu. Yazdıkları her ne kadar saf şiir örneği olsa da söyleyecek sözü olmayan bir şiir değildir. O, çağdaşlarından farklı konuları dert edinmiş, bu da bazı eleştirmenlerce meselesiz bir şiir yazdığına dair eleştirilmesine zemin hazırlamıştır.

Süleyman Çobanoğlu, toplumumuzun değer yargılarını önemseyen, başta Türkçe olmak üzere unutulan değerlerin ihyası için çareler sunan bir kişiliğe sahiptir. Kendine has bir dünya görüşüne sahip olmakla birlikte şiirlerinde olabildiğince ideolojik içeriklerden uzak durmuş, kültürel ve sosyal hayatımızdaki problemleri şiirine taşımayı yeğlemiştir.

Süleyman Çobanoğlu’nu farklı kılan bir diğer nokta ise dönemin adamı olmamasıdır. Şair bilindiği günden itibaren sosyal ve siyasal olarak durduğu yerden şaşmamıştır. İdeolojik anlamda toplumun aksayan yanlarını şiirine almaması, sanat kaygısından kaynaklıdır. Fakat şair, düzyazılarında bu konulara da zaman zaman değinmiş, inancını ve dünya görüşünü savunmuştur.

Bu istikrarlı duruşunu neye borçlu olduğunu sorduğumuzda bize verdiği cevap manidardır: ‚Şairlerin dünyadaki en tutucu adamlar olması icap ediyor. Şiirin doğası budur. Şiir seni sürekli merkeze çeker. Bir vakum etkisi vardır şiirin. Ben liberal bir söylem sahibi olamam, ben şairim. İnanmadığım hiçbir gölgede de durmam. Bu aralar hayatımdaki en büyük pişmanlığım, aynı yerde duruyorsun diyorsun ya, Yobazlığa Övgü kitabı ve yazdığım kimi yazılardır. Bunu da o dönemin ruhundan bağımsız olarak söylüyorum. Bugün olsa belki yine yazarım ama bugün attığımız taşın nereye değdiğini anladık. Keşke o taşları atmasaydım, diyorum. Bugün olsa yine ben kendimi tutamam yazarım. Biz orada kale inşa etmeye çalışıyorduk adamlar TOKİ konutu yaptılar. Mesele bu. Onun dışında, o dönemdeki gibi mi düşünüyorum? Aynen öyle düşünüyorum.‛

Sanat Hayatı

Süleyman Çobanoğlu’nun sanat hayatını çocukluğuna kadar götürebiliriz. Çocukluğundan itibaren başlayan şiir okuma ve yazma merakı şairin henüz o yaşlarda kendini bu yönde kodlamasına yol açmıştır. Çobanoğlu’nun çocukluk yıllarındaki yazma girişimleri merakla sınırlı kalmamış aynı zamanda bu yaşlarda bir de yazı yayınlamıştır. Türkiye İş Bankası’nın o yıllarda çıkarmış olduğu Köyümüz adlı gazetede bir yazısı yayınlanmıştır. Bu yazının serüvenini kendisiyle yaptığımız söyleşiden alıyoruz:

‚Çok emin değilim. Büyük ihtimalle dört belki de beşinci sınıftaydım. Bu Köyümüz gazetesi, İş Bankasının köylere yönelik kültür hizmetiydi. Hakikaten hoş, sevimli, küçük boylu bir tabldot gazeteydi. Burada işte efendim ‚Van’da yerli ırkın ıslah çalışmaları devam ediyor.‛ gibi haberler olurdu. Çünkü o dönemde, sabah uyanınca radyoyu açardık. Her sabah yediye çeyrek kala halk hikâyeleri programı çıkardı. Onun sponsoru da İş Bankasıydı. O dönemde bankalar, kamu kurumları ya da büyük ticari müesseselerin bu tür sorumluluklardan kaçmadığı yıllardı.

Neyse uzun etmeyelim. O gazete nasıl geldiyse bizim eve de geldi. Muhtemelen tarihi geçmiş bir gazeteydi. Onu okurken ilkokul öğrencilerine yönelik bir yazı yarışması olduğunu gördüm. Şu kadar kelimeyle köyünüzü anlatın gibi bir şeydi. Rahmetli dedeme dedim ki ‚Dede böyle bir yarışma varmış, ne dersin?‛, ‚Oğlum katıl, sen kazanırsın dedi.‛ Babama da dedim.

‚Oğlum okumazlar bile boş ver.‛ dedi. Fark var işte. O kendi döneminin ruhuyla onu söylüyor, dedem başka bir şeyle söylüyor. Ben her zaman olduğu gibi dedemi dinledim tabii ve oturdum bir şey yazdım. Aradan aylar geçti. Babam da o sıralar Sultandağı’na tayin olmuş dağıtıcı olarak. Bir motosikleti var. Babamın motosikletini sesinden tanırdım. O sesi duyunca babamın geldiğini bilirdim ve koşardım avlunun ucuna doğru. Kenan’da Bir Kuyu’da o çocuğun oturduğu ev benim doğduğum ev. O avludan tıpkı o çocuk gibi koşardım. Bir yaz günü babam geldi fakat arkasında büyük bir şey var. Koli gibi bir yük var. Neyse burnundan soluyarak geldi. ‚Oğlum bunu zor getirdim, sen ne yapıyorsun?‛ falan gibi bir şeyler söyledi. O büyük kolinin üstünde Süleyman Çobanoğlu veya Süleyman Çoban yazıyordu. Hikâye anlaşıldı ki ben o yarışmadan bir ödül kazanmışım.‛

Bu ödülle beraber yarışmada dereceye giren yazı İş Bankasının Köyümüz gazetesinde yayınlanmıştır. Süleyman Çobanoğlu’nun yayınlanmış ilk ürünü budur.Bu ödül ve yazının üzerinde durmamızdaki asıl gaye, küçük yaşta yazdığı bu yazının şairin henüz o yaşlarda yazmaya ilgili olduğunun ve aynı zamanda iyi yazdığının bir nişanesi olmasından dolayıdır.

Nitekim Şehrengiz dergisinde yayınlanan bir söyleşisinde Çobanoğlu, bu yazının yaş itibariyle de yazılan ürün itibariyle de çok önemli olmadığını fakat bir şeyler yazmanın işe yaradığını, bir akis yarattığını anlama noktasında mühim bir şey olduğuna dikkat çekerek devamında şunları söyler: ‚Sonraları, uzun ince bir yol. Merkezde şiir vardı, bense sarkaç. Uzaklaştım, yakınlaştım, gittim, geldim. Ve 1995’te de kitaplı oldum.‛ (1997: 12)

Şairin şiirle tanışması da bu yıllara tekabül eder. Küçük yaşta şiirle tanışan Süleyman Çobanoğlu’na, okuduğu şiirlerin bir hayli tesir ettiğini söyleyebiliriz. Bu yaşlarda okuduğu ilk şiirler ilerleyen zamanlarda sanat anlayışını belirlemiştir diyebiliriz.

Süleyman Çobanoğlu’nun şiirle tanışmasının ilk hangi metinle olduğu tam olarak belli değildir. Dergâh dergisine verdiği bir söyleşide ‚Yasemin’in Penceresi gibi olacak ama ilk okuduğum şiiri çok net hatırlıyorum. Hasan Ali Yücel’in bir şiiriydi: ‘nerden alır suyunu / kardan mı yağmurdan mı / şu nazlı dereciğin / yatağı çamurdan mı<’ Bu şiir adamı çarpar mı? Çarpar.‛ (1999: 12) diyen Süleyman Çobanoğlu, kendisiyle yaptığımız görüşmede de yazdığı ilk şiirin Hasan Ali Yücel’in ‚Dere‛ şiirinden mülhem olduğunu söyledi fakat ilk tanıştığı şiirin ne olduğuna dair bir açıklamada bulunmadı. Bu beyanların aksine İbrahim Tenekeci, şairin karşılaştığı ilk şiirin Yahya Kemal Beyatlı’ya ait ‚Sessiz Gemi‛ olduğunu iddia eder ve Çobanoğlu’nun bir söyleşisinden bununla ilgili bir alıntıyla da söylediğini delillendirir: ‚1976 olması lazım. Sabah evden çıkıp ambara gittim. Rahmetli dedemin sandığı var. Onu açtım. Hz. Ali CenkleriTatlı Dil Mecmuası var. Onu karıştırırken ‘Sessiz Gemi’yi okudum. İnanılmaz etki yaptı bana. Bu mucizeyi düşündüm. Bunu yazanın ne kadar büyük biri olduğunu düşündüm.‛ (Tenekeci, 2009a: 13)

İbrahim Tenekeci’ye İtibar dergisinde verdiği söyleşide de bu şiire değinmesiyle birlikte ‚Sessiz Gemi‛nin, şairin karşılaştığı ilk şiir metni olduğuyla ilgili bir bilgiye burada da karşılaşmayız: ‚Sanırım ‘Sessiz Gemi’, bizzat Yahya Kemal'in bile sevdiği şiirler içinde ilk sırada değil. Ama benim için böyle. Neden? Basit bir sebebi var: ‘Sessiz Gemi’, size sadece şiiri verir. Sizi olağanüstü bir hassasiyet ve haşyet içinde bırakır ve biter. Dolaysızdır. Şiir tekniği itibariyle de tam benim meşrebimdir: Sanki tunçtan oyulmuş gibi sağlam bir tipografiyle bakışır kalırsınız. Bir duyuşu, bir hâli, zaman ile mukayyet olmayan bir insanlık durumunu size tam ve eksiksiz olarak aktarır ve yaşatır. Öte yandan, ‘Sessiz Gemi’, şiire hayatlarında yer açmış, kendi ahvalini şiirle tasvir eden insanların Türkiye'sinden kalan en bariz hatıralardan biridir benim için. Kesinlikle büyük bir şiir.‛ (Tenekeci, 2012b: 30)

suleymancobanoglu02Bir diğer söyleşisinde ‚Peki, hayatınızda şiirle ilk karşılaştığınız anı hatırlıyor musunuz?‛ sorusuna ‚Evet‛ cevabını veren Çobanoğlu, devamında bu şiirin Yahya Kemal’e ait ‚Sessiz Gemi‛ olduğunu söylemektedir. (Çalışkan-Tozal, 2010: 43)

Bu bilgiler ışığında Süleyman Çobanoğlu’nun karşılaştığı ilk metnin Yahya Kemal’e ait ‚Sessiz Gemi‛ isimli şiir olduğu kanaati daha kesinlik kazanmış oluyor. Fakat şairin öykündüğü ilk şiir Hasan Ali Yücel’e ait ‚Dere‛ isimli şiirdir diyebiliriz. Çobanoğlu bu şiirin etkisiyle birkaç kuyunun var olduğu köyünde belki de hiç dere görmeden bir ‚Dere‛ şiiri yazmıştır.

Süleyman Çobanoğlu’nun okuduğu ilk şiirler ileriki yıllarda sanat anlayışının belirginleşmesinde de oldukça etkili olmuştur. Bu anlamda şairin amatörce yazdığı/yayınladığı şiirleri geçecek olursak profesyonel anlamda yayınladığı ilk şiirinden itibaren tüm yazdıkları hece ölçüsüyle olmuştur. Tespit ettiğimiz kadarıyla Çobanoğlu’nun yayınlanmış ilk şiirleri, Millî Kültür dergisinde çıkan ‚Cemre‛ve Dergâh’ta çıkan ‚Lamba‛dır.İki şiir de aynı ay içerisinde farklı dergilerde yayınlanmış olmasından ötürü bir öncelik tanıyamamamızla birlikte gerek Dergâh’ta çıkanın ilk şiir kitabına girmiş olması gerek farklı söyleşilerinde şairin yayınlanan ilk şiirini ‚Lamba‛ olarak aktarması bizim de nitelik itibariyle de daha üstün olan bu metni Çobanoğlu’nun yayınlanan ilk şiiri olarak kabul etmemize yol açıyor. Şairin ‚Cemre‛ dışında aynı dergide yayınlanmış üç şiiri daha mevcuttur.Fakat bu şiirlerinden hiçbirini şiir kitaplarına almış değildir. Dergâh’taki şiirleriyle aynı dönemde yayınlanmış olmalarıyla birlikte nitelik olarak daha amatörce görünmesi, bu şiirlerin çok daha önce yazılmış oldukları izlenimini uyandırıyor bizde.

Süleyman Çobanoğlu’nun TDK tarafından üniversite öğrencileri arasında düzenlenen bir şiir yarışmasında ödül alan ‚İlhama Şiir‛isimli şiiri, daha sonraları Türk Dili dergisinde yayınlanmış fakat bu şiir de kitaplarda kendine yer bulamamıştır. Şairin, ‚Dergâh dergisinin çıkacağı ilan edilince, tuttum birkaç şiirle beraber dergi idaresine bir mektup yazdım. Cevap Mustafa Abi’den, Mustafa Kutlu’dan geldi. Ankara Kavaklıdere’deki Dil Kurumu ödül merasiminden sonra ilaç gibi gelen bir münasebet oldu bu.

İman tazeledim, motive oldum, ilk yayınlanan şiirim ‘Lamba’ oldu Dergâh'ta.‛ (Tenekeci, 2012b: 29) şeklindeki beyanından da anlaşılacağı üzere adı geçen şiirin ödül alması mezkûr iki şiirden önce olmakla birlikte yayınlanması daha sonra olmuştur.

Süleyman Çobanoğlu, ilk şiir kitabı Şiirler Çağla’nın neşrine kadar on beşi Dergâh, dördü Millî Kültür, dördü Nar ve biri Türk Edebiyatı dergisinde olmak üzere toplamda yirmi dört şiir yayınlamıştır. Bu şiirlerden on ikisi Dergâh, dördü Nar ve biri Türk Edebiyatı dergisinde olmak üzere yayınlanan şiirlerinden on yedi tanesini ilk kitabına almıştır. Toplamda kırk tane şiir içeren Şiirler Çağla’daki geriye kalan yirmi üç şiir ise ilk kez bu kitapla okuyucu karşısına çıkmıştır.

İbrahim Tenekeci’nin ‚Nar’da Fakr, İftitah, Kayık, Kehf ve Ördeklerin Atası başlıklı beş şiiri yayınlandı. Fakat bu şiirlerin hiçbirini kitabına almadı.‛ (2009a: 13) şeklindeki beyanı yanlış olmamakla birlikte eksiktir. Zira, Süleyman Çobanoğlu’nun Nar’da beş değil dokuz şiiri yayınlanmıştır. Bu şiirlerden dördü Temmuz 1995’te neşredilen Şiirler Çağla’dan öncedir ve bu şiirlerin tamamı adı geçen kitaba da alınmıştır. Tenekeci’nin söz ettiği beş şiir ise ‚Telkinler‛başlığı altında beş bölümlük bir şiir izlenimi verecek şekilde Nar’da yayınlanmıştır. Bu bölümlerden ilk ikisinin başlığı yoktur. Diğerleri ise sırasıyla ‚Kayık‛, ‚Kehf’in Uyurları‛ ve ‚Fakr‛ alt başlığına sahiptir. Bu şiirlerin Şiirler Çağla’ya girmemiş olması ise gayet tabiidir. Çünkü bu şiirler, kitabın neşrinden sonra yayınlanmıştır. Fakat Çobanoğlu, ‚Telkinler‛ adıyla bir şiir olarak kabul ettiğimiz bu metnin ‚Kayık‛ alt başlıklı üçüncü bölümü hariç geriye kalan dört bölümü sırasıyla ‚İftitah‛, ‚Ördeklerin Atası‛, ‚Uyurlar‛ ve ‚Korkulası Kuşlardan‛ başlıklarıyla Tenekeci’nin ilgili yazısından dokuz ay sonra Ekim 2009’da neşrettiği Hudayinabit isimli ikinci şiir kitabına müstakil şiirler hâlinde almıştır.

Süleyman Çobanoğlu, şiirleri üzerine çok çalışmayan, onların ilk çıkış hâllerine sadık kalan ve böylelikle doğal bir anlatımı yakalayan bir şair olmakla birlikte zaman zaman bazı metinlerinde değişikliğe de gitmiştir. Dergâh’ta yayınladığı ‚Peşpeşeve ‚Kopartanisimli şiirlerinin başlığını kitaplarına alırken sırasıyla ‚Gün Kavuşsun Diyerek‛ve ‚Gelse de Trendenşeklinde değiştirmiştir. Bu iki şiirin dışında şairin değişiklik yaptığı metni ‚Eminönü‛dür. Altı dörtlükten oluşan bu şiirin Şiirler Çağla’daki hâli, Dergâh’ta yayınlanan ilk hâlinden oldukça farklıdır: İki metin arasında yalnızca ilk iki dörtlük benzerlik göstermektedir.Böylelikle Çobanoğlu’nun; Nar’da dört, Dergâh’ta ise üç şiir olmak üzere toplamda yedi şiiri üzerinde değişiklikler yaparak kitaplarına aldığını söyleyebiliriz.

Süleyman Çobanoğlu, 1990 yılında şiir yayımlayarak başladığı sanat hayatını Temmuz 1995’te Şiirler Çağla isimli ilk kitabını yayımlayarak taçlandırdı. Kitap, dönemin nitelikli bir yayınevi olan Oğlak Yayınlarının ‚İlk Yapıtları‛ serisinden çıktı. Kitabın çıkışının hemen ardından Türk edebiyatında kolay kolay kimseye nasip olmayacak bir ilgiyle hakkında yazıldı, konuşuldu, tartışıldı.

Şiirler Çağla’ya dair ilk yazı Cevdet Karal tarafından Dergâh’ın 68. sayısında yayınlandı. ‚Temalarının hece şiiri için bildik, tanımlanmış temalar olmadığı çok açık. Bu yönüyle özellikle dikkat çekici. Heceyle zengin şiirler yazılabileceğini kanıtlamak ister gibi. Kötü temsilcileriyle itibar kaybeden hece, soluğunun tümden tükenmediğini gösteriyor.‛ (1995: 3) diyen Karal, Çobanoğlu’nun tam da yapmak istediği şeye parmak basıyordu.

Sanat Anlayışı

Bir şairi anlamanın en önemli noktalarından biri sanat anlayışını, şiire yüklediği anlamı doğru anlamaktır. Şüphesiz bunu anlamanın yolu da ilk olarak ortaya koyduğu ürünü anlamaktan geçer. Süleyman Çobanoğlu, her ne kadar şiire dair konuşmayı sevmiyor olsa da onun da her şair gibi elbette bir sanat anlayışı, bir poetikası vardır. Çobanoğlu’nun farklı olan noktası ise bunu şiir hakkında konuşarak veya yazarak değil de bu poetikayı şiir yazarak yani fiili olarak ortaya koymasıdır.

Süleyman Çobanoğlu, henüz ilkokul yıllarında ilk olarak Yahya Kemal’in ‚Sessiz Gemi‛ şiirini okuyarak şiirle bir ilişki kurmaya başlar. İlk şiirini de Hasan Ali Yücel’in ‚Dere‛ isimli şiirinden mülhem yine ilkokul yıllarında yazar. Henüz çocuk yaşlarda şairin şiire olan ilgisi, onun o yaşlarda kendini bir şair olarak kodladığını göstermektedir. Üniversite öğrencisiyken profesyonel anlamda şiir yayınlayan Çobanoğlu, son dönem Türk şiirinde eşine az rastlanır bir şekilde hiçbir edebî ortama dâhil olmadan, tamamen içsel bir dinamizmle çok nitelikli şiirler yazmayı başarmıştır.

Şiire giden yolda yalnız başına yürüyen Süleyman Çobanoğlu, şiir yazma nedenini açıklarken de yine bu yalnızlığını sebep olarak göstermektedir: ‚Niye sanat yaparız, niye şiir yazarız? İşte o yalnızlıktan kurtulmak için yaparız. Necip Fazıl’ın bir beyti vardır rahmetlinin, ‘bu ne hazin mesafe iki ten arasında’ diye başlar. Tenler birbiriyle temas hâlinde olsa bile yalnızız. Yalnız yaşarız ve yalnız ölürüz. Bunun kaçarı yok. Bundan kaçabilir olduğumuz tek alan da sanat alanıdır. Bu ne demek? Bu, şu demek: Ben kar yağarken ‘Elhân-ı Şita’yı okuyorsam yalnızlığımı gideriyorum ya da Süleymaniye’ye bakınca Yahya Kemal’i okuyorsam yalnızlığımı gideriyorum. Ya da işte ‘kamyonlar kavun taşır ve ben boyuna onu düşünürdüm’ diye konuşuyorsam kendi iç sesimle bu, yalnızlığımı gideriyor.

Çağdaşlarından farklı yollarla şiire giden Çobanoğlu, onlardan farklı bir şiir de yazar aynı zamanda. Her şeyden önce şekil itibariyle çok farklı bir şiir yazan şair, içerik ve üslup bakımından da çağdaşlarından oldukça farklı bir yol tutmuştur. Şüphesiz 1990 dönemi Türk şiirine en çok etki eden isimler İkinci Yeniciler ve İsmet Özel’dir. Özellikle İslamcı kanadın genç şairlerinin hemen hemen tamamı İsmet Özel etkisindedir ve daha çok slogana, çarpıcı söyleyişlere, toplumdaki aksaklıların eleştirisine dayanan bir şiir yazarlar. Bu dönemde İsmet Özel şiirine hiç benzemeyen belki de tek şiir, Süleyman Çobanoğlu şiiridir. Fakat ne ilginçtir ki Özel’in onun hakkında yazmış olduğu yazıdan dolayı ismi İsmet Özel’le beraber en çok zikredilen şair de yine Süleyman Çobanoğlu olmuştur.

Şiirlerini hece ölçüsüyle yazıyor olması, Çobanoğlu’nun en çok, menfi ya da müspet, bu alanda eleştirilmesine zemin hazırlamıştır. Bunun haklı bir tutum olduğunu da düşünüyorum. Zira onun şiirini çağdaşlarından ve bir önceki kuşak şairlerden ayıran en önemli husus şüphesiz ki hece ölçüsünü kullanıyor olmasıdır. Elbette Süleyman Çobanoğlu şiiri yalnızca hece ölçüsünden ibaret olmadığı gibi yeni ve farklı olan tek tarafı da modern şiir içerisinde vezin kullanmış olması değildir. 90’lı yıllarda yeniden vezinli şiir yazan bir şairi bu konuya değinmeden incelemek doğru olmadığı gibi şiire getirdiği diğer yenilikleri görmeyerek ya da görmezden gelerek yalnızca bu ölçü konusuna saplanıp kalmak da bir o kadar yanlış bir tutumdur.

Bu nedenle çalışmamızda elden geldiğince Süleyman Çobanoğlu’nun şiirini gerek şekil itibariyle gerek konu ve anlatış itibariyle değerlendirerek onun her iki anlamda Türk şiirine ne tür katkılar sağladığını saptamaya çalışacağız. Sanat anlayışına değindiğimiz bu başlıkta da şekil, muhteva, anlatış, imajlar vs. şiire dair tüm unsurlar hakkında onun düşüncelerini ve bu düşünceler çerçevesinde edimlerini incelemeye çalışacağız.

Süleyman Çobanoğlu, şiiri bir savunma olarak görür. Şiir, Süleyman Çobanoğlu’na göre, onu ‚uzaya dağılıvermekten, berbat bir duvarın ahmak bir tuğlası olmaktan kurtarıyor‛ (1995j) Şiir yazmanın ve şair olmanın ayrıcalığının farkına varmış olan Çobanoğlu, şairi kutsamaz ama bir farkının olduğunu da kavramıştır. Onun için şiir sanatlardan bir sanat değildir. Şairde adeta bir yaşama şekline dönüşen şiirin yeri ayrıdır. Bu nedenledir ki  şiirin yanı sıra deneme ve senaryo yazarlığı yapmış olmasına rağmen ‚Onca bateri içinde bir curaya heves ettim ki çaldığım odur.‛ (1995j) diyerek şiir dışındaki diğer uğraşlarını sanat kaygısı gütmeden yaptığını belirtir.

Kalben inanırım ki şairlerin muhakkak bilmesi gereken pek az şey vardır. Şiirimin bu ortamı ters yüz edecek bir kudreti olmadığına muttaliyim. Ama en azından bir ayrı yoldur. Cehaletimin bana temin ettiği bir irtifa vardır yani.‛ (Kahyaoğlu, 1997: 40) diyen Çobanoğlu, şiirinin ayrıksı tarafının farkındadır ve bunu sağlayan onun tabiriyle cehaletidir. Bu cehalet, yığınlarca poetik metinler okuyup yazmak yerine; şiirine de yansıyan o hakikati, toprağı, söğüdü, turnayı, Yörüklükten gelen dinmek bilmez o hareketi terennüm etmesidir.

Hece vezni için ilk kez konuştuğunda ‚Nereden bilmem, henüz taze bir şehzade iken kellesi uçurulan hece, bende kendine yer açtı‛ (1995j) diyen Süleyman Çobanoğlu, zaman içerisinde hece ölçüsüne dair söylemleri daha yumuşamış olsa da şiirlerini heceyle yazmaktan vazgeçmedi.

Çobanoğlu, Şiirler Çağla’nın neşrinden sonra verdiği söyleşilerde hece ölçüsüne dair bu iddialı söylemini sürdürmüş; heceyi ihya etmek gibi bir derdinin olmadığını dillendirmekle beraber burada bir şeylerin eksik olduğuna, hece ölçsüne haksızlık yapıldığına ve Türk şiirinde bu mecranın henüz tamamlanmadığına dikkatleri çekmiştir. Bu konuya ilişkin bir söyleşisinde şunları söylemektedir:

‚Heceye haksızlık edildiğini hep hissettim, hep savundum. Hece için, ‘kuğunun son şarkısı’ndan bahsedemeyiz. Büyük imkânlar taşıyor, en azından bana vaitkar. Heceyi savundum ve fakat ardından hep ekledim: şiir serbest tarzla ya da hece ile şiir olmaz. Ama tembellik ya da beceriksizlik son dönem Türk şiirinde biçimciliğe karşı olmak şeklinde tebarüz ediyor. Bunları ayırmalı. Özetle, ‘hececi’ oluşum şudur: o tarafım ağrıdı o tarafa yattım.‛ (Şehrengiz, 1997: 12)

Süleyman Çobanoğlu’nun heceyle şiir yazması, şiire çeki düzen verme isteğinden doğmaktadır. Onun hece veznini ihya etmek gibi bir kaygısı yoktur. Hecede ısrar etmesi estetik bir kaygının yanı sıra şiiri bir merkez sahibi kılmak istemesinden kaynaklıdır. Şiiri sınırlandırmak ama sınırlandırmayı şiiri hapsetmek şeklinde değil de fazlalıklarını almak şeklinde düşünebiliriz.

Şüphesiz Süleyman Çobanoğlu’nun modern Türk şiirinde yapmış olduğu en büyük atılım, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi, Ahmet Muhip ve Cahit Sıtkı’yla olgunluğa tam ulaşmışken bir anda kesiliveren bu hece kanalını devam ettirmiş olmasıdır. Aradaki İkinci Yeni ve Toplumcu Şiir’in adeta üstünden atlayarak bu kanala ulaşmak ama aynı zamanda bu her iki hareketliliği görmezden gelmeyerek, onları da çıkınına katarak yeni bir şiir dili oluşturmuş olması, onun şiirde ustalığı göstermektedir. Çobanoğlu bunu yaparken bu dört isimden farklı olarak halk şiiri geleneğini ve nazım şekillerini de modernize etmektedir. Özellikle Dıranas ve Tarancı’nın durakları kaldırarak, yarı çapraz kafiyeye başvurarak ve hece veznini Batılı nazım şekilleriyle kullanarak ölçüyü modernize etme tutumlarının aksine Çobanoğlu, özellikle Şiirler Çağla’da, ölçüde tasarrufa ve tavize yer vermeden içerikte bir yeniliğe gitmektedir. Son şiirlerine baktığımızda ise gerek nazım şekilleri gerek söyleyiş itibariyle halk şiirine yaslanan şairin burada bir yenilik peşinde olduğunu göstermektedir.

On yedi yıl önce verdiği bir söyleşide ‚Altmış yaş, koşmalar için iyi bir yaş olur inşallah.‛ (Tenekeci, 2001b: 23) diyen Süleyman Çobanoğlu’nun  bu gün bu formlara sıkça başvurmasından anlıyoruz ki şiir serüvenini henüz başındayken belirlemiş, şiir kaderini daha o günden kestirebilmiştir.

Süleyman Çobanoğlu zamanla hece ölçüsüne dair söylemlerini biraz yumuşatır ve fiili olarak da yarı çapraz kafiye, bazı yerlerde durağı atmak şeklinde tasarruflara gider. Tarancı ve Dıranas’ta da görülen bu tutum, ikinci kitabın ilk kitabın devamı olarak algılanabilir. Bu da aslında başından beri şiirde yapmak istediğini göstermektedir. O, hiçbir zaman tamamen şekle dayalı bir şiir kurmak peşinde olmadığı gibi heceyi ihya etmek gibi bir yola girişmedi de. Süleyman Çobanoğlu, başından beri arzuladığı terli toplu şiiri kurmaktadır. Hudayinabit yayınlandıktan sonra bir TV kanalına verdiği söyleşide şunları dile getirmektedir:

‚Bunun hece şiiri olarak adlandırılması bana hep bir parça eksik ve biraz da yetersiz bir tanımlama gibi geliyor. Heceden ziyade, şunun tekrar altını çizmekte fayda var, şekil endişesi olan, disiplin endişesi olan, darası alınmış söz endişesi olan< Şiirin darasını almaya; şiirin fazlalıklarını, cürufunu temizlemeye yönelik bir atılımdı bu. Heceyle sınırlamak doğru olmaz.

Süleyman Çobanoğlu’nun Türk şiirine içerik, üslup ve anlatımda getirmiş olduğu yeniliğin şekildeki atılımından çok daha önemli olmasına rağmen onun heceyle yazıyor olmasının üzerinde daha çok durulması kolaya kaçmak olarak anlaşılabilir. Zira daha soyut olan şekil üzerine konuşmak hatta bu yönden eleştiriler yöneltmek söz konusu kavramlar hakkında konuşmaktan her zaman daha kolay olmuştur. Bu nedenle bazı şair ve eleştirmenlerin Süleyman Çobanoğlu’nun bu yönü üzerinde durmalarını tabii karşılayabiliriz. Fakat tabii karşılayamayacağımız bir şey var ki o da şudur: vezin ve kafiye konusundaki malumatı lise müfredatından öteye geçemeyenlerin Süleyman Çobanoğlu şiirinde bu konularda kusurlar bulmaya çalışması.

Bu anlamda, tamamen malumatfuruşluk tavrıyla yazılmış ve yazarının ölçü konusunda oldukça sığ bilgilere sahip olduğu her hâlinden belli olan bir yazıyı, ‚Süleyman Çobanoğlu Şiiri ve Şiirinin Bazı Biçimsel Sorunlarıbaşlıklı metni örnek gösterebiliriz. Söz konusu yazı Çobanoğlu şiirine dair ne kadar sığ, basit ve kolaya kaçan yorumlar yapıldığına dair ders olarak okutulabilecek bir metin olması hasebiyle dikkate değer bir metindir.

Zafer Acar, söz konusu yazısının henüz ikinci paragrafında Çobanoğlu’nun orta düzey bir hece şairi olduğunu söyleyerek peşinen hükmünü verir. Yazının devamında ölçü, durak ve kafiyenin şiirin önüne geçtiğini; bunun tek düze bir ses problemine neden olduğunu belirtir. Süleyman Çobanoğlu’nun hece veznini iyi kullanamadığını, hecenin gelişim evrelerini tam olarak takip etmediğini söyleyen Acar, bunu da duraklara riayet etmek gibi gülünç bir nedene bağlamaktadır.

İsmet Özel’in Şiirler Çağla’nın neşrinden sonra yayınladığı bir şiirini örnek göstererek usta çırak ilişkisine değinmesi ise kronolojik bir hata barındırmaktadır. Ayrıca Acar, Necip Fazıl’ın bir şiiri için 7+7 duraklı ve 11’li hece ölçüsü yargısına varır ki basit bir toplama işlemiyle bile bunun 14’lü olduğu anlaşılabilir.

Hece ölçüsünün temel dinamiklerinden biri olan durakları bozmanın ahenk açısından bir avantaj, duraklara riayetin ise bir dezavantaj olarak algılanması Acar’ın konuyla ilgili malumatlarının ne kadar sığ olduğunu göstermektedir. Türk şiirinin millî vezni olan Türkçenin her safha ve sahasında en eski tarihi çağlardan günümüze değin varlığını sürdüren hece vezni için ‚aruzun yanında deneysel ve köylü bir ölçü‛ tabirini kullanması ise onun Türk şiirine dair malumatlarının da aynı sığlıkta olduğunu ispatlamaktadır.

Yazıda neredeyse doğru bir bilgi bulunmamasına rağmen şiir adına ilginç yollara başvuranZafer Acar’ın bu denli çetin bir konuya eğilmesi ise takdire şayandır.

Süleyman Çobanoğlu yalnızca hece veznini değil aynı zamanda halk şiiri nazım şekillerini de modernize etmiştir ki kendisinden önceki hececi şairlerde dahi söz konusu formları yenilemek gibi bir kaygı fazla görülmez. Beş Hececiler bu formlardan yalnızca koşmayı kullanarak onu yenilemeye çalışmışlar fakat içerikte Anadolu’ya yabancı bir gözle bakan söz konusu şairler bu mevzuda kayda değer bir başarı gösterememişlerdir. Çobanoğlu, son şiirlerinde bütün enerjisini halk şiiri formlarına yeni bir ses kazandırmaya ayırmış adeta. İlk şiirleri arasında birkaç tane koşma bulunan şairin halk şiiri dilini ve nazım şekillerini modernize etmek adına arzularının olduğunu şu yazıdan anlıyoruz:

‚Kendisiyle bir yerde konuşurken maniler, koşmalar, varsağılar yazacağını söylemişti Çobanoğlu. Hudayinabit’in yeni çıktığı zamanlardan bir zamandı. Odada birçok şair de vardı. Ben orada söze girmiştim. Maninin, varsağının tamamlanmış biçimler olduğunu, zamanımızla pek de uyuşamayacağını demeye vardırmıştım sözü.‛ (Akar, 2011: 26) Bu yazı yayınlandıktan birkaç ay sonra Çobanoğlu peş peşe mani, varsağı ve koşma türünde şiirler yayımlayarak bu formların iddia edildiği gibi zamanımızla uyuşmayan nazım şekilleri olmadığını ve geliştirilebileceğini göstermiş oldu.

Süleyman Çobanoğlu’nun şiirde şekil anlayışını toparlayacak olursak şairin ölçülü ve kafiyeli bir şiir yazmasının başlıca nedeninin estetik bir kaygı olduğunu, bunun yanı sıra Cumhuriyet’le beraber sesini yeni bulmuş olan yeni hece şiirinin vaktinden önce depoya kaldırılmasının bir haksızlık olduğu düşüncesinin de onun bu yola girmesinde etki ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca son şiirlerinde halk şiiri dilini ve formlarını modernize etmek gibi yeni bir atılıma da giren Çobanoğlu, bu tavrıyla heceyi ihya etmeyi değil, olsa olsa yıllardır zaten akan bir ırmağın önünde duran bir seti yeniden kaldırarak daha gür akmasını amaçlamış ve başarmıştır, diyebiliriz.

Süleyman Çobanoğlu, Şiirler Çağla’yı yayınladığında dikkatler doğal olarak çağdaşlarından en çok farklılık gösteren şiirinin şekline çevrildi. Heceyle yazıyor olması ve bunun gerçekten kendi zamanı için büyük bir fark olması bu dikkatlerini ilk önce bu noktaya çevirenlerin bir haklılık payı olduğunu gösterir. Fakat dikkatlerin sadece bu noktaya çevrilmesi Süleyman Çobanoğlu şiirinin günümüzde dahi tam anlamıyla anlaşılmamasına neden olmuştur.

Şiirler Çağla yayınlandıktan hemen sonra Çobanoğlu ve şiirine dair birçok yazı yazılmış olmasına rağmen onun Türk şiirine hece veznini taşımak dışında nasıl bir yenilik getirdiğine dair yazılan yazılar oldukça azdır. Oysaki Süleyman Çobanoğlu, Beş Hececiler’le beraber başlayan hececi şairler içerisinde Anadolu’yu tam anlamıyla ve bütün gerçekliğiyle anlatarak büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Aynı zamanda ezberlenebilen, gençlere hitap edebilen, insanı duygulanmaya sevk eden şiirler yazmış olması ve bunu, modern şiir adına anlaşılmaz imgeler kullanmak yerine okuyucuyu şairin hissettiği ya da ona yakın duygu ve düşüncelere sevk eden imajlar kullanarak yapması Çobanoğlu’nu çağdaşlarından ayıran en önemli husustur. Onun da zaten heceyi ihya etmekten çok şiirde yapmak istediği budur. Bir söyleşisinde bu konuya dair düşüncelerini uzunca bir şekilde dile getirmektedir:

1995’te Şiirler Çağla’nın çıkışıyla birlikte hep şunu söyledim, benim savaşım heceyi ihya etme savaşı değil. Evet, hecenin kanıma dokunan, delikanlı tarafımı harekete geçiren bir tarafı var, zaten hecenin mağduriyeti oldum olası benim asabımı bozmuştur. Ama öncelediğim şey, şiiri merkez kılmaktı, ben bunun savaşını verdim. Nedir merkez sahibi kılmaya çalışmak? Sembolik, toplumcu şiirler, bireyci şiirler, falan şiirler, filan şiirler... Ben bütün bunlarda değilim. Ben şiirin aradığı merkezi arıyorum. Öyle bir merkez ki o, o merkez olmadan bir şiirden söz edemeyiz. Karacaoğlan’ın şiiri gider gider, ‚yeşil başlı ördek‛te kendisini tecessüm ettirir. Necatigil minör şiire sığınarak bu merkezi elde etmiştir. Modernite insanı merkezsiz kılmaktadır. Senin şehrini havaya uçurur, senin aileni, meydanını, camini, çeşmeni, akrabalık ilişkilerini havaya uçurur. Oysa kadim medeniyetin, tabii insan hayatının alâmetifarikası, bir merkez sahibi olmaktır. Fert, aile, toplum, ümmet, dünya ya da işte vatan millet Sakarya dediğimiz zaman, bir hiyerarşiyi, sıralamayı, usulü, üslubu, bir merkezi işaret etmiş oluruz. Benim savaşım, her şeyden önce şiiri bir merkez sahibi kılma savaşıdır. İsterim ki şiir uzaya dağılmasın. Şiir amaçsızca serseri bir şekilde gezmesin ortalıkta. Şiirin ne dediği, ne söylediği, nerde nasıl durduğu net olsun, bir silsileye ulaşsın, geleneğin içinde yer alsın, bir başı bir sonu olsun, şiirin sağı ve solu olsun. Bu arayışım beni bu şiiri yazmaya yöneltti. (<) Yani bir liseli çocuk hatıra defterine yazsın benim şiirimi, bir kızı tavlasın benim şiirimle, bir çiçeğe böceğe, kurda kuşa bakarken, ‘A bu herif de böyle bir şiir yazmıştı.’ desin. Bu benim için her şeyden daha önemli. O çocuğun hatıra defterine Süleyman Çobanoğlu’nun şiirinin girmesi çok aziz bir şey. ‘Aşk Mektubu’, ‘Bir Teselli Ver’, ‘Tekfurun Kızı’ gibi pek çok şiir, o bağı yeniden kurma çabasındalar. Ben Ahmet Selçuk İlkan olmak durumunda değilim yani, o heveste de değilim. Ama Ahmet Muhip Dıranas’ın ‘yeşil pencerenden bir gül at bana’ serenadının bende uyandırdığı etkiyi ben de uyandırmak istiyorum.‛ (Çalışkan-Tozal, 2010: 39)

Süleyman Çobanoğlu, şiirin, yalnızca aydınların anlayabileceği bir üst dil olmasını istemediği gibi kolay tüketilebilir bir meta aracı olmasına da karşıdır. Şiirin insana dokunan, insanı hislendiren, ezberlenebilen, sesli okunabilen ve halkın arasında dolaşan canlı bir varlık olması için emek sarf etmektedir. Şiirlerinde genellikle aşk, özlem, hatıralar gibi konuları işlemesi Çobanoğlu’nun bu tavrından kaynaklıdır. Bunları yaparken konuşma dilinden yararlanarak okuyucuda nispeten daha kolay anlaşılabilir imajlar meydana getiren Çobanoğlu, böylece hem bir şiir dili oluşturmakta hem de avamî olmayan bu söyleyişle kayda değer bir kesime hitap etmektedir.

Şiirlerinin birçoğunda Anadolu insanını, geleneklerini, yaşam tarzını kısacası Anadolu gerçeğini anlatan, sezdiren, hissettiren Çobanoğlu; Beş Hececilerle başlayan ama hep yapma, suni bir tarafı bulunan bu tutumu tekrar şiire taşıyıp bunu eşi görülmemiş bir şekilde gayet tabii bir hâlde sunmuştur. Süleyman Çobanoğlu’nun bizzat taşrada yaşamış olması, Anadolu’ya dair gerçekçi intibalara sahip olmasını, kendi toprağına sahici gözlerle bakmasını sağlamıştır.

‚Yaş itibariyle en küçükleri olan Faruk Nafiz Çamlıbel’den geriye kalan dört şair (Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Yusuf Ziya Ortaç) İstanbul’dan ‘gidip görmedikleri ama kendilerinin olduğunu iddia ettikleri o köyü’ yani Anadolu’yu anlatmaya çalışmışlardır. Bu tutumlarıyla tabii olarak bir başarı elde edememişler, gerçeğiyle hiç uyuşmayan tamamen hayalî bir Anadolu’yu anlatmışlardır. Kendi topraklarına takma gözlerle baktıkları için Anadolu’yu anlattıkları şiirleri samimiyet ve tabiilikten uzak birer metinden öteye geçememiştir.‛ (Aker, 2017: 52) Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas ve Cahit Sıtkı Tarancı dörtlüsü hece ölçüsüyle çok daha nitelikli şiirler yazmış olsa da bu şairlerin Anadolu’ya yönelmek gibi bir kaygı içerisinde olmamaları söz konusu hareketi henüz filizlenme aşamasında sekteye uğratmıştır.

Çobanoğlu, hayatının kayda değer bir kısmını Anadolu’da ve köyde geçirmiş olması sayesinde bu hayata aşinadır. Bu nedenle şiirlerinde anlattıkları gerçekçi bir tablo çizerken aynı zamanda inanılmaz bir samimiyet etkisi bırakmaktadır. Gerçekçi tabloları anlatmak kimi zaman şiirde lirizm eksikliğine neden olurken şairin bizzat bu hayatın içinden gelmiş olması ve her zaman geçmişe bir özlem duyması şiirde gerçekten hissettiği duyguları vermesini sağlamış, bu da şiir metinlerinin sahiciliğin yanı sıra etkileyici, samimi ve lirik olmasını sağlamıştır.

Kendisiyle yapılan bir söyleşide ‚Ben kalbimi yakan her şeye şiir püskürtüyorum. Köyden çıktığım 1978 yılından bu yana turna görmedim.diyen şairi otomobil ve DDT’ye direnen toy kuşunun yok olması ve onu artık sadece ansiklopedilerden görebiliyor olmamız huzursuz etmektedir. Süleyman Çobanoğlu bu kuşu görmüş, onunla bir gönül bağı oluşturmuştur adeta. Enflasyonun, savaşların, kapitalizmin zihinleri meşgul ettiği bir zamanda, şair bu kuşun yavaş yavaş neslinin tükenmekte olmasını dert edinmektedir.

Çobanoğlu, Anadolu’yu anlatarak değil sezdirerek kullanır şiirlerinde. Kendisinden önceki hece şairlerinde olduğu gibi bir şiirde tamamen bir mekânı veya Anadolu’ya ait bir unsuru kullanmak yerine farklı muhtevalara sahip şiirlerinde bu unsurları hissettirir. Bu nedenle onun şiirlerinde Anadolu’ya dair bir mekândan söz edemeyiz. Onun şiirlerinde mekân göl kıyıları, kayalıklar, kuyu başları, bahçeler ve ovalardır. Bu mekânlar Anadolu’nun birçok yerinde görülebilir. Bunlar, şairin çocukluğundan kalma hatıralarının geçtiği mekânlardır.

Şairin köy hayatına bu kadar eğilmesi biraz da antimodernist tavrıyla ilgilidir. İnsani yönlerimizi törpüleyen, toplumu ve ferdi gün geçtikçe yozlaştıran modern şehir hayatına karşıdır. Şairin seçtiği konulardan tutun da üslubuna hatta şiirinin şekline kadar bu antimodernist tavrı görebiliriz.

‚Çobanoğlu’nun hem şiirlerini heceyle yazması hem de her fırsatta kaybedilen değerlere atıfta bulunması onun sıkı bir anti-modernist olmasından kaynaklanmaktadır. Şair, modernizmin müspet ve menfi taraflarına bakmaz. Ona göre modernizmle yoğrulmuş bir hayatın hiçbir tarafı olumlu değildir. Çağdaş dünyada iyi olarak nitelendirilen birçok şey, eskiyi yok ettiği için kötüdür. Bu tavır pek tabii şairin geri kalmışlığı olarak anlaşılmamalıdır. Çobanoğlu’nun eskiye muhabbeti; daha çok nesnelere, kuşlara, doğaya, kaybedilen değer yargılarına yönelik otantik diyebileceğimiz bir özlemden ibarettir.‛ (Gür-Aker, 2015: 43)

Süleyman Çobanoğlu, çağdaşlarına nispeten eski bir tarzda ve eski konularla şiir yazıyor olmasına rağmen imgeyi elden bırakmamış, şiirlerinde zengin imaj ve sembollerden yararlanmıştır. Çobanoğlu şiirindeki imajlar tasviri değil, izlenimcidir. Yani görüntüleri olduğu gibi değil, kendisinde bıraktığı intibalar çerçevesinde aktarmaktadır. Diğer yandan kullandığı imaj ve semboller, okuyucunun şairin hissettiğine yakın duygular hissetmesini sağlamakta; zorlama ve anlamsız izlenimi bırakmamaktadır.

Süleyman Çobanoğlu’nu çağdaşlarından ayıran bir diğer husus ise ilhama inanmasıdır. Bilindiği gibi modern şiirde ilhamdan pek söz edilmediği gibi şairler son zamanlarda ilham kelimesini itici görmektedirler. Öyle ki ilham ile şiir yazmanın modern sanata aykırı olduğu varsayılır. Çobanoğlu, her fırsatta ilhama atıfta bulunmakta ve hiçbir şiirini ilham gelmeden yazmadığını belirtmektedir. Şair, bir söyleşisinde konuya dair neler söylemiş bir bakalım:

‚Bunu vurgulamaktan hiç yorulmayacağım. Bu alıklık beni deli ediyor: Şairlerin ve şairimsilerin ‘kültür adamı’ urbasıyla dolanmaları sinirimi bozuyor. İlham lanetli bir kelimedir çünkü onlar için. İlham Allah’ı hatırlatır. Gergin bir urgan gibi; diğer ucundan mutlaka bir tutan olmak lazımdır. Bunu Mayakovski varyasyonlarına söylemiyorum pek tabii. Ama derinlemesine bir çizgiden söz edenlerin, insan ve toprakla, Allah ve dünya ile bağıntıdan dem vuranların ‘ilham’ diye bir meselelerinin olmaması; sağlıksız, kişiliksiz. Size bir örnek: Yunus Emre’nin Divân’ı ile Risâletü’n Nushiyye’sini ayıran nedir? ‘Küfe’ ile ‘Çanakkale Şehitleri’ arasında ne eksik ve ne fazladır? Çalışma mı? Kültürel donanım mı? Hiç sanmıyorum. İlham, neyi nasıl anlayacağımızı söyleyen bir anahtar. Şairin dünyada nasıl oturacağını, nasıl oturması lazım geldiğini söyleyen bir düstur. Şair Allah’tan söz ediyor ama ilhamdan kaçarak. Ne güzel! Tıpkı, maneviyatçı mukaddesatçı Milli Eğitim Bakanları’nın ‘ezberci sistemin belini kıracağız’ demeleri gibi. Oysa maneviyat ‘ettekraru ahsen / velev kâne yüzseksen’ der. Mukaddesatın fazileti ise hep aynı şeyi hep aynı şekilde söylemektir.‛ (Dergâh, 2009: 12)

Süleyman Çobanoğlu’nun sanat anlayışını özetleyecek olursak şair, modern Türk şiirinde hece vezninin kullanımıyla başlayan yeni hece oluşumunu, aradaki Garip ve İkinci Yeni hareketlerini atlayarak icra etmeye devam etmiştir. Şair, şiirin insana dokunan, ezberlenebilen, sesli okunabilen bir sanat olarak algılamakta ve ürünlerini de bu anlayışla ortaya koymaktadır. Gerek muhteva gerek şekil itibariyle çağdaşlarından farklı bir şiir anlayışını benimseyen Süleyman Çobanoğlu, kullandığı sözcük kadrosuyla ve ilhamın ocaktan indirilmemesi gereken bir aş olduğu düşüncesiyle de çağdaş Türk şiiri içerisinde farklı bir yol izlemektedir.

Süleyman Çobanoğlu, Dergâh dergisinde yayınladığı ilk şiiriyle dikkatleri üstüne çekmeyi başaran nadir şairlerden biridir. Şüphesiz bu gelişmedeki en büyük etken, şairin hece vezniyle modern şiir yazıyor olmasıydı. Zira doksanlı yıllarda heceyle şiir yazmak, şairini modern şiirden habersiz olmakla yaftalamaya yol açacağı için cesaret gerektiren bir girişimdi. Fakat Süleyman Çobanoğlu şiirinin tamamen hece veznine dayanan iskelet metinler olduğunu ileri sürmek de elbette doğru olmaz. Şair, içerik bakımından da hem gayet nitelikli hem de çağdaşlarından farklı şiirler yazıyordu. Bu tutumunu devam ettiren şair, ilk kitabı Şiirler Çağla’nın çıkması üzerine İsmet Özel’in buna dair kaleme aldığı yazıdan sonra, daha çok ilgi odağı olmaya başladı.

Çobanoğlu’nun hem şiirlerini heceyle yazması hem de her fırsatta kaybedilen değerlere atıfta bulunması onun sıkı bir anti-modernist olmasından kaynaklanmaktadır. Şair, modernizmin müspet ve menfi taraflarına bakmaz. Ona göre modernizmle yoğrulmuş bir hayatın hiçbir tarafı olumlu değildir. Çağdaş dünyada iyi olarak nitelendirilen birçok şey, eskiyi yok ettiği için kötüdür. Bu tavır pek tabii şairin geri kalmışlığı olarak anlaşılmamalıdır. Çobanoğlu’nun eskiye muhabbeti; daha çok nesnelere, kuşlara, doğaya, kaybedilen değer yargılarına yönelik otantik diyebileceğimiz bir özlemden ibarettir.

            Bu sebepledir ki Süleyman Çobanoğlu, şiirlerinde -yazdığı dönemde pek görülmeyen bir şekilde- daha çok tabiat varlıklarına yer veriyordu. Modern olma adına şairlerin genellikle ruh bunalımlarını, kapitalist sistem içerisinde yozlaşan benmerkezci insanların tüketim çılgınlığını, çarpık kentleşmeyi dile getirerek olumsuz bir hava çizdiği doksanlı yıllarda, şiirin köklerine inmeye çalışan Çobanoğlu’nun bu tutumu, gözlerden kaçmadı ve kısa sürede hak ettiği ilgiyi görmesini sağladı.

Çobanoğlu’nun hem şiirlerini heceyle yazması hem de her fırsatta kaybedilen değerlere atıfta bulunması onun sıkı bir anti-modernist olmasından kaynaklanmaktadır. Şair, modernizmin müspet ve menfi taraflarına bakmaz. Ona göre modernizmle yoğrulmuş bir hayatın hiçbir tarafı olumlu değildir. Çağdaş dünyada iyi olarak nitelendirilen birçok şey, eskiyi yok ettiği için kötüdür. Bu tavır pek tabii şairin geri kalmışlığı olarak anlaşılmamalıdır. Çobanoğlu’nun eskiye muhabbeti; daha çok nesnelere, kuşlara, doğaya, kaybedilen değer yargılarına yönelik otantik diyebileceğimiz bir özlemden ibarettir. Bu sebepledir ki Süleyman Çobanoğlu, şiirlerinde -yazdığı dönemde pek görülmeyen bir şekilde- daha çok tabiat varlıklarına yer veriyordu. Modern olma adına şairlerin genellikle ruh bunalımlarını, kapitalist sistem içerisinde yozlaşan benmerkezci insanların tüketim çılgınlığını, çarpık kentleşmeyi dile getirerek olumsuz bir hava çizdiği doksanlı yıllarda, şiirin köklerine inmeye çalışan Çobanoğlu’nun bu tutumu, gözlerden kaçmadı ve kısa sürede hak ettiği ilgiyi görmesini sağladı.

          Kendisiyle yapılan bir söyleşide “Ben kalbimi yakan her şeye şiir püskürtüyorum. Köyden çıktığım 1978 yılından bu yana turna görmedim.” (Kılıç, 1995) diyen şairi otomobil ve DDT’ye direnen toy kuşunun yok edilmesi ve onu artık sadece ansiklopedilerden görebilecek hale gelmemiz huzursuz etmektedir:

Sen beni en ziyâde bu ovada görürdün

Uçunca yeşertirdin ve ölünce çürürdün

    

Tomafil ve dedete devirmemişti seni;

Endamlı bir şah gibi yaş nadasta yürürdün…

    

Şimdi bir AmonRa’sın: rezil ansiklopedi

Ele vermiyor senin güneş vurmuş gölgeni

Bu hurufat üstünde tünemiş olman hüzün,

Ve hüzün ovalarda tükenmiş görmek seni.. (Çobanoğlu, 1995: 21, Şiirler Çağla, İstanbul: Oğlak Yayınları)

            Modern insanın, hayatın yoğun keşmekeşi içinde kıvranıp işinden başka bir şey düşünemediği bir zamanda toy kuşunu şiire taşımak, şairin geçmişiyle, çocukluğuyla, tabiatla ne kadar güçlü bağlar kurduğunu gösteriyor bize.

            Sanki Çobanoğlu, yitirdiğimiz güzelliklerin bir bir yok olmasına toy kuşu özelinde ağıt yakmaktadır. Zira eski âdetler, bayramlardaki coşku, insanın doğayla ve hemcinsiyle olan bağı gibi birçok şey, soyu tükenmeye yüz tutan bir kuş misali her geçen gün hayatımızdan çıkmaktadır.

            Sanatını geçmişin, geleneklerin ve tabiatın kaynaklarından yararlanarak inşa eden şair, şiirin tam da buna tekabül ettiğini öne sürer. “Köyün delisinin kucağınageceninardında bir buzağı doğmuş; yalaşırken anasıyla, delinin iki gözü iki çeşme… Şiir buna benzer.” (Çobanoğlu, 1999a: 52, Aşk ile Hain Kardeş, İstanbul: Şule Yayınları) anlayışındaki Çobanoğlu’nun şiirlerinde doğadan, geçmişten, Türk-İslam medeniyetinin köklü birikiminden daha nice parçalara rastlamak mümkündür.

            Necip Fazıl ve Sezai Karakoç, S. Çobanoğlu’nun öncüllerinden ve beslenme kaynaklarından sayılabilir. Bilindiği üzere, “Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç, Türk şiirinde gerek şiir gerek felsefe bağlamında ürettikleri söz ve düşünceyle, şiir-hakikat ilişkisi meselesinde çok önemli bir duruşu sergileyen iki şairdir. (…) Kısakürek ve Karakoç, şiirin aradığı hakikatin Tanrısal nitelikte olduğu konusunda hemfikirdir. İdealist felsefi konumla örtüşen bu metafizik arayışta her iki büyük şairin ortak özelliğini Tanrı ile birleşme arzusu olarak gördükleri tasavvuf edebiyatını çağdaş şiirin sunduğu imkânlarla yeniden yorumlama çabasında bulmak mümkündür.” (YENER, Ali Galip (2012); Şiir Bilinci - Şiir Okuru İçin Teorik Tespitler Defteri, Ankara: Hece Yayınları.) Çobanoğlu’nun şiirde aradığı ve ortaya koymaya çalıştığı hakikat ise metafiziğe ve tasavvufa hiç uğramadan, gündelik yaşantımızda görüp dokunabildiğimiz, elle tutulur somut verilerdir. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç, daha çok şiirin metafizik burcunda Tanrı’ya ulaşma arzusunda iken Süleyman Çobanoğlu çekmecede unutulmuş nesnelerin arasında dedesini, çocukluğunu ve geçmişteki tasasız günlerini arar.

            Bu yüzdendir ki onun şiirleri hakkında şu tarzda yorumlar yapılabilmektedir: “Şairler bir bakıma, dünyanın ticaretinde rayicinin altına düşmüş şeylere rağbet eden, değer veren, onları alıp değerlendiren soylulara benzerler. Sadece “Eski” şiirinde değil neredeyse bütün şiirlerinde Çobanoğlu’nun böylesine bir şairlik ettiği görülüyor. Hayvanlar, giyecekler, aletler, ziynetler… sayılamayacak kadar çok.” (ARSLANBENZER, Hakan (Haziran 1996); “Çapanoğlu Değil, Çobanoğlu”, Dergâh, S. 76, s. 8-9.)

rahleler kapanınca kilere sığıyor mu

âlâ, çünkü seveni hâlâ pek bulunuyor

fakat şu yeşil cildi alır biri okur mu

rafta bir sahaf gibi yavaş yavaş bunuyor

    

muzdarip olursunuz: çünkü bunlar hem fare

hem de kurt yapıyorlar; uğraşmayın zehir, fak

bu kırkbeşlik iğnesi nereden değer yâre,

nerden çıkıyor kuzum bu yüzlerce taş plak!

(Çobanoğlu, 1995: 19-20, Şiirler Çağla, İstanbul: Oğlak Yayınları)

    

Yukarıdaki mısralar, eski nesnelerden rahatsızlık duyan bir kişinin ağzından yazılmış. Yapay ve komik bir titizlik içerisinde olan modern çağın insanı eski kitaplardan, gramofondan, taş plaklardan tiksinti duymaktadır. Bu tavır şairi rahatsız etmektedir.

“Türkçe” isimli şiirinin başında bir İngilizce kursu ilanından alıntıladığı “Siz hâlâ annenizin dilini mi konuşuyorsunuz?” ibaresinden muhtemelen Çobanoğlu’nun anladığı, kursun anadili konuşmayı hor görmesidir. Bu yaklaşımın, şairi aşağıya dört mısraını aldığımız Türkçe için şiir yazmaya ittiği söylenebilir:

Ben onunçin habire belâlara katıştım

Ben onunla dellendim, ben onunla yatıştım

Yetmiş dilli yılanla yetmiş kerre çatıştım

Ne kibirli beyleri yerdim idi ne ettin

 (Çobanoğlu, 1995: 64)

Şiir, bazı insanların çağdaşlık adına kendi anadilini dahi hor görebilecek hale gelmelerine bir tepki niteliğindedir. Zira modern zamanda insanın bir statüye sahip olabilmesi yabancı dil bilmesiyle ilişkilendirilmektedir. Bu şiirde de görüldüğü üzere S. Çobanoğlu, modernizmin olumlu diyebileceğimiz yanlarını bile, kendince olumsuz gördüğü taraflarıyla eleştirebilmiştir. Elbette şairin tepkisi yabancı dil öğrenmeden ziyade, öğrenirken Türkçenin ihmal edilmesinedir. Şair burada takındığı anti-modernist tavırla, hadisenin olumsuz yanlarına dikkatleri çekmek istemektedir. Çobanoğlu, tıpkı Cahit Sıtkı gibi, kendisini Türkçeye ve Türk şiirine karşı sorumlu hissetmektedir.7 Çünkü “Modernizm için şiir ele geçirilemeyendir, has Türkçe ise düzenin kodlayamadığı ve yok etmeye çalıştığı halkın bedenidir.” (ÇALIŞKAN, Furkan (Ocak-Şubat 2010); “Halkın Şiiri: Hudayinabit”, Ayraç, S. 5, s. 37)

Şairin Türkçeye ne kadar bağlı olduğunu sadece bu metinden değil, başka şiirlerinden de anlayabiliriz. Aslına bakılırsa onun, şiirlerini heceyle yazıyor olması dahi, dile verdiği önemin bir göstergesidir. Öte yandan Çobanoğlu’nun şiirlerinde, günümüzde nadiren duyabileceğimiz, unutulmaya yüz tutan Türkçe kelimelerle yer yer karşılaşmamız, onun dilimiz karşısındaki duyarlığına bağlanabilir: “haminnem, bürümcek, övüngen …” örneklerinde olduğu gibi.

Doksanlı yılların başında heceyle modern şiirler yazarak dikkatleri üstüne çeken Süleyman Çobanoğlu, şiirlerinin otantik içeriğiyle de göz ardı edilmemesi gereken bir şairdir. Biçim ve üslup açısında her mısraında Türkçenin doğallığını hissettiğimiz şairin, bu özelliğini, şiirinin içeriğine de taşıdığı, modern insanın yozlaşmasına karşı eve dönüş çağrısı yaptığı söylenebilir. Şiirlerinin ana teması yozlaşma ve modernleşmenin zararlarıdır. Konu bakımından da oldukça zengin metinler ortaya koyan şair; değerlerini yitiren, yoğun iş temposu içerisinde eskiye dönüp bakma fırsatı bulamayan, kolayca tükenen ve tüketen modern insanı eleştirir. Yeni tarz yaşantısıyla kolaylıklar dünyasında kendini kaybeden modern çağın insanı adeta çıkmaza girmiştir. Şair insanların bu açmazdan kurtuluşunun değerlere sahip çıkmaya bağlı olduğunu her defasında dile getirir. Bunun yanı sıra fertleri bu duruma getiren modernizm kıyasıya eleştirilir. Bu bağlamda Süleyman Çobanoğlu’nun şiirlerinde modernizme başkaldırı başat ögedir. “Otis Tarda”, “Eski”, “Türkçe”, “Aşk Mektubu”, “Gitmek Bilgileri”, “İftitah”, “Beyzâde’ye Dağları İşaret Ediyorum” bu şiirlerinden sadece birkaçıdır. Son olarak denebilir ki Çobanoğlu şiirlerindeki modernizme başkaldırı; daha çok değerlere sarılma, eski nesnelere otantik bir sevgi duyma şeklinde tezahür eder.

İbrahim TENEKECİ :

Süleyman Çobanoğlu ile tanışalı neredeyse çeyrek asır olmuş. Hiç ayrılmadık. Belki de onu en iyi tanıyan birkaç insandan biriyim. İnşallah öyleyim.

Şahitliğimdir: Gücün peşinden gitmedi. Kapılarda beklemedi. Daima zor zamanlarda konuştu, yazdı. Sözünü esirgemedi. Emir eri olmadı.

Paralel yapının aslında neye karşılık geldiğini yirmi yıldır söylüyordu. Çevresindeki insanları bu tehlikeye karşı sürekli uyarmıştır. Arkadaşlarını, kardeşlerini onlara vermemek için mücadele etmiştir.

Geçmiş yazılarını hatırlıyorum. Doksanların ortasında, o içi boş ‘hoşgörü’ kavramı tüm Türkiye’ye dayatılırken, malum yapının aleyhine yazılar kaleme aldı. 28 Şubat sürecinin sayılı dik duran isimlerinden biriydi. Yaptığı programlar yüzünden, Çevik Bir’in şikâyeti üzerine mahkemede ifade verdi. Hiçbir partiye üyeliği, mensubiyeti olmamasına rağmen, Refah Partisi’nin kapatılma davasında yazıları nedeniyle adı geçti. Vural Savaş’ın özel gayretleriyle elbette. Düz lise mezunuydu ama İmam Hatip liselerinin sönmemesi için çırpındı. Hakkaniyet neyi gerektiriyorsa onu yaptı.

Bütün bu çabasının, duruşunun izlerini Yobazlığa Övgü kitabında bulabilirsiniz. Kitabın yeni baskısı neden yapılmıyor? Bunu Süleyman Çobanoğlu’na değil, kendimize sormamız gerekiyor.

Yakın bir örnek: Devleti ve milleti tehlikeye atan çözüm süreci. Sonu pişmanlıkla biten. Çobanoğlu, gaflete düşmemiş, doğru bir şekilde tavrını ortaya koymuştur. Basiret ve feraset göstermiştir. Amasyalı Uzman Çavuşun Semiz Eşkıyaya Şöyle Bir Baktığıdır başlıklı şiiri, millî hafızadaki yerini sessizce almıştır.

Bugün Çobanoğlu, sesini duyurabildiği ölçüde bambaşka noktalara vurgu yapmaya, dikkat çekmeye devam ediyor. Dün Türkiye’nin gasp edilmesine itiraz ediyordu, şimdi ise ruhunun boşaltılmasına karşı çıkıyor. Merkeze daima aynı şeyi, Büyük Türkiye rüyasını koyuyor.

“Seni sevip çekildim, dedim dünya bu kadar.” Bunu yazmış ve yaşamış bir insana kim ne yapabilir?

***

Hayat adil değildir.

Şartlar değişse bile kazananlar genellikle değişmez.

Paralel yapının imkânlarından en güçlü şekilde faydalananlar ile on beş temmuz sonrasından kazançlı çıkmasını bilenler neredeyse aynı kişiler. Her devrin kazananları. Böyle kimselerin uzağındayız. Bir adım öne çıkabilmek için şahsiyetini geride bırakan insanlardan olamayız.

Yeri gelmişken şunu da söyleyelim: Mümin, inandığı din dâhil, kimseye ve hiçbir şeye yük olmak istemez.

Çobanoğlu’nun müminleri anlattığı yazısından: “Sanki bütün dünyanın acısını yalnız onlar çekmektedir.” (Yobazlığa Övgü, Mavi Yayınları, 1997, sayfa 26)

Yazımızı Süleyman Çobanoğlu’nun tam yirmi yıl önce sorduğu bir soruyla bitirelim: “Dünya ne kokuyor? Düşünmeye değer.”

Eserleri:
1995 - Şiirler Çağla (Şiir)
1997 - Yobazlığa Övgü (Deneme)
1997 - Aşk ile Hain Kardeş (Deneme)
2009 - Hudayinabit (Şiir)

Filmleri :
Senaryo :
2017 - Savaşçı (TV Dizisi)
2014 - Kızıl Elma (TV Dizisi)
2010 - Kılıç Günü (TV Dizisi)
2009 - 2011 - Sakarya Fırat (TV Dizisi)
2008 - Yalan Dünya (TV Dizisi)
2008 - Doksandokuz - Kimse Yoksa O Var(TV Filmi)
2007 - Demir Leblebi (TV Dizisi)
2006 - Topal Hoca (TV Filmi)
2006 - Tertemiz (TV Filmi)
2005 - İffet (TV Filmi)
2005 - Kandil (TV Filmi) 2005
2005 - Büyük Günahlar (TV Dizisi)
2004 - Kenan’da bir Kuyu (TV Filmi)
2004 - Kalp Gözü (TV Dizisi)

Yapımcı :
2004 - Kalp Gözü (TV Dizisi)

Oyuncu :
2004 - Kalp Gözü (Sunucu) (TV Dizisi)

Eser :
2005 - Zehir ve Şifa (TV Filmi)

 ŞİİRLERİNDEN :

 

Tepesinde tek Allah toplusunda tek mermi
damarları kupkuru kan geliyor ağzından
dolu bulutlar gibi ağıp geliyor ölüm
göğüslüyor yağmuru kan geliyor ağzından

    

insan yalnız insandır insan kahraman değil
papazlar yalancıdır ötmesi burhan değil
ölen hayvandurursa yaşayan hayvan değil
yaşıyor yaşamaksa kan geliyor ağzından

    

şair – o korkak asker müflis adam adayı
damarları kupkuru hüznü çok kabadayı
Türkçeyi omuzlamış o yemyeşil bohçayı
dizleri sarsılıyor kan geliyor ağzından

 

arlara bakarkenki kedilere ağlıyor
kamyonlardan korkmayan gözlerine ağlıyor
dünyanın yarasına etinden et bağlıyor
kimesneler bilmiyor kan geliyor ağzından

 

korkuyor o kadar ki insanüstü korkuyor
yer camdan gök buhurdan bildiğin türküler
ve toz duman içinde görklü Tanrı balkıyor
yürekten ululuyor kan geliyor ağzından

 

fara bakan kedinin bir bebek arkadaşı
Uygur Türkü bir bebek bir bile değil yaşı
çekik gözlü Yesevi – Yunus yayından kaşı
kuzu gibi bağırıyor kan geliyor ağzından

 

duyuyor kamçı gibi bu acı acı değil
kılıç değil gürz değil kargı ok ucu değil
düşlüyor yorumunu kimse bulucu değil
kitaplara bakıyor kan geliyor ağzından

 

bu sapsarı susması sana yabancı değil
duyuyor kamçı gibi bu acı acı değil
yanıyor Muhammedî – amma İslamcı değil
dört bir yana tütüyor kan geliyor ağzından

 

tepesinde tek Allah toplusunda tek mermi
Uygur Türkü bir bebek farlara bakan kedi
çıldırmış uğultuda duyuyorlar apaçık
işiteni olmayan kamçı gibi sesini

 

sen şiir sanıyorsun kan geliyor ağzından.

KURTBAKIŞI

 seni ağıllardan çıkartacaklar
süreklerle, kargılarla, ilençle
kurşun kaynayacak damarlarında
gözünün ağına kan dökecekler

 

sana tunç ve çelik fırlatacaklar
ve er kancıklığı, kadın hasedi
sevmeksizin taptıkları her şeyi
sırtında bıçaklar köreltecekler

 

sana itlerini hırlatacaklar
boyun eğişlerin yalıyla keskin
aya ulumandan yapılmış göğü
hırçın ırmaklarla kışkırtacaklar

 

sana öksüzlerden ad koyacaklar
kovulmuş, itilmiş tanrı kuşları
gökten ve topraktan doğmaman için
ağaçtan yağmuru kemirecekler

 

etini kemikten sıyıracaklar
senin kar mavisi bakışlarını
ve en soğuk doruklara gömdüğün
ıssız merhameti kanırtacaklar

 

sana yerde bir yer vermeyecekler
allah’ın alnına sürdüğü aşkı
mavi içgüdünü kusana kadar
rüzgarı yasınla bağırtacaklar

 

yel ıslık çalıyor, bilmeyecekler
öksüzler kuzeye çağrıldığında
hiç iz kalmayacak senden geriye
insan, insanlıktan yarıldığında.

 

işte gidiyorsun: korku ve ölüm
bakmadığın leşler gibi ardında.

 

GEMİCİOĞLU HASAN AĞIDI

Tutmayın yasımı hey menevişler

Bitmenin kokmanın aslı yoğ imiş

Ne kadar inlese hulasa rübab

Burdan ileriye faslı yoğ imiş

 

Tutuşmuş şafaktan yürekte fitil

Ne kadar üflesem sönecek değil

Ettim de bu rüsvay dünyaya kavil

Kısırmış günleri nesli yoğ imiş

 

Dökülmüş dutları iğdesi kırık

Suları çekilmiş kurumuş arık

Üçkuyu göğünden batmış bir Tarık

Meğer şol gözümden isli yoğ imiş

 

İstimler soğumuş ocak kütüksüz

Dil avara döner devesi yüksüz

Ben öksüz Yusuf u Zeliha öksüz

Ey Yörük ününden sesli yoğ imiş

 

Kendisi toprakta mintanı yerde

Gördüm ürüyamda havzı kevserde

Bildim Bahçededir yiyip içer de

Orda yoksullardan besli yoğ imiş

 

İçim yeşillenir gâmım kururdu

Ben nice kararsam o beni yurdu

Kaptı da dedemi ölümün kurdu

Kurda bu havadan sisli yoğ imiş.

(İtibar, S 30, Mart 2014, s. 4.)

 

AMASYALI UZMAN ÇAVUŞUN SEMİZ EŞKIYAYA ŞÖYLE BİR BAKTIĞIDIR

Doğrudur felek bu gün bizi rüsvay eyledi

Amma hey! Sen sen ol tenhada elime geçme

Anam Daniela ismiyle müsemma değil

Yan der bana, yan amma besmelesiz su içme

 

Bilmem Şili’de devrim -- generaller gecesi

Uğul uğul konuşan yavşaklardan haz etmem

Sigortalı bir iştir başladım hem vatandır

Zurnanın son deliği varsın olsun ar etmem

 

Otuz yıl kurşun aktı tek şair ses etmedi

Müstesna götlerinde alelusul rahatlık

Baktım tarih herkesi haklamış bana gelmiş

Bendim ve arkadaşlar -- yıllar boyu kan aktık

 

Bendim ve arkadaşlar. Varsıl değil, bey değil

Bık bık etti Ankara -- generaller gecesi

Baktık ki omzumuzda kıldan keskin bir urgan

Türkiye ağır yüktür bilmeyen ne bilesi

 

Balkona bayrak astım sonra öptüm ve sustum

Benim balkon Tuna’ydı, Bağdat’tı hem Mohaç’tı

Amasyalı hey dedim sana kaldı fütühat

Hoşgeldine geldiler çoğunun karnı açtı

 

Türkiye ağır yüktür kemiği çatırdatır

Kırılan kirişleri Dağlıca'da biz tuttuk

Aktütün’de, Eruh’ta, varsıl değil, bey değil

İnledik derin derin İstanbul’u uyuttuk

 

Ahdettik de bir zaman geldikti, Kara Oğuz

Bin yıl oldu muttasıl toprak doydu kan ve ter

Bir yerden başlamaksa, bakışın Amasyalı

Ve bayrağı astığın o küçük balkon yeter!

 

Doğrudur felek bugün bizi rüsvay eyledi

Varsıl değil, bey değil; çavuş, sadece çavuş

Bir baktı, yalnız bir an -- kemiği çatırdatır

Kartalların ürktüğü o mübarek küçük kuş!

(İtibar, S 19, Nisan 2013, s. 5.)

BİR Kİ ÜÇ

Son bir kuvvet bulacağım kendimde son bir güç

gerip bacaklarımı uçurumdan bir ki üç

 

ilk göle atlar gibi devrilir gibi kara

ağzım dopdolu şiir yüreğimde bir yara

 

sinmiş kokularından yunup beşeriyetin

göğsü ufka uzanmış alnı tunç yüzü metin

 

sökülmez boyasıyla Hak Tâlânın müzeyyen

söz etmiş bir şairi öldürmez öldürmeyen

 

ilk göle atlar gibi iğde kokan bir göle

yaşamaktan ne varsa gelsin benimle bile

 

kalbime değen her şey pençe pençe kök kök

tansık yağmur rahim toprak babaç gök

 

aynada görünmeyen ışık değmeyen yanım

akar dere durgun su ağıp topladıklarım

 

ilk göle koşar gibi soluğumu duyarak

bir hayırlı gidiş ve behemehâl sağ ayak

 

ürkermiş gibi dünya fısıltıyla yürüsem

gülsem ilk yaşım gibi kendi kendime desem:

 

bugün artık âzadsın kalbin her lekesinden

tek iyiler tard olmaz çocukluk ülkesinden

 

dünyanın bu huzursuz uykusuna sabır et

elinde tek gidişe kestirdiğin bir bilet

 

sonra uyu ve de ki bu öksüzün günüdür

bu köpüren şarkıya, verdiğin sese şükür

 

yağmurun o en güzel vezni ile tıp tıp tıp

merhametin o bakire yanağına yaslanıp

 

gitsin ne gidecekse son otobüs son tren

söz etmiş bir şairi öldürmez öldürmeyen

 

son bir kuvvet bulacağım kendimde son bir güç

gerip bacaklarımı uçurumda bir ki üç.

(İtibar, S 31, Nisan 2014, s. 98.)

Kaynaklar :

a. Süleyman Çobanoğlu’nun Şiirlerinde Modernizme Başkaldırı (Alim Gür, Abdulhalik Aker)

 b. Modern Hece ve Süleyman Çobanoğlu, Abdulhalik Aker

c. Wikipedia.

d. Yenişafak gazetesi    

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22038871