Uluslararası İlişkiler Üzerine Hasan Basri Yalçın İle Söyleşi
Söyleşiler
Pazar, 18 Eylül 2016 23:11

Uluslararası İlişkiler Üzerine Hasan Basri Yalçın İle Söyleşi


Söyleşiyi gerçekleştiren
Melike Metintaş
Şehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğrencisi

Bugün Türkiye’de ve bütün dünyada “uluslararası ilişkiler ve siyaset” belki de gündemin en başında yer alan konu. Televizyonlarda sürekli, hemen her gün, her kanalda ilgili uzmanlar konuşuyor. Konuşuyor ama çoğu zaman konuşmaların yerel siyasetten, beklentilerden, kısacası popülizmden uzaklaşamadığını izliyoruz. Peki olan bu, olması gereken mi ? Popülerlikten uzak, kendine özgü bilimsel metodolojisi ile bir uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi teorileri yok mu? Elbette var! İşte onu değerli hocamız, uluslararası ilişkiler ve siyaset uzmanı sayın Hasan Basri Yalçın ile konuştuk. Hasan Basri Yalçın, Ticaret Üniversitesi’nde öğretim üyesi (Yrd.Doç.Dr.). Hocamız aynı zamanda Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nda bilim insanı, araştırmacı ve analist uzman olarak görev yapıyor, günlük gazetelerde köşe yazıları yazıyor.
 
Çalışma alanlarınız, doktora teziniz, yayınlanmış olan makaleleriniz ve diğer çalışmalarınız uluslararası ilişkiler teorileri ve uluslararası güvenlik konuları üzerine. Bugün, uluslararası ilişkiler her zamankinden daha fazla gündemimizde. Kendi mesleki ve bilimsel gelişiminizle birlikte bunun nedenlerini bize anlatır mısınız?

Türkiye kendine has özellikleri ile gelişmekte olan bir ülkedir. Öğrencilik ve gelişim yıllarımızda Türkiye’nin demokratikleşme, batılılaşma ve geri kalmışlığı sorunu vardı. Bize hep Batı’yı eleştirmemiz gerektiği söylenirdi. Biz hiç bir oryantalism kitabı okumadan Edward Said’in kitabı olan Oryantalism eleştirisini okur ve Oryantalizmi hep eleştiririz. Pozitivizm bilmeden post-pozitivizm okuruz. Bu bizim ülkemizin temel karakteristik yapısının üzerimize yansımasından kaynaklanmaktadır.

Ben de aslında burdan başladım, bir şey çalışmam gerektiği, önemli birşey çalışmam ve önemli bir eleştiri getirmem gerektiğini ve bunu nasıl yapmam gerektiğini düşünerek başladım. İkinci sınıfta bir proje kapsamında ‘teori’ çalışmayı düşünmeye başladım. Bir kaç arkadaşım ve hocalarımla tartışırken, bir yerlerden uluslararası ilişkiler teorisi çalışmama dair fikir edindim. Uluslararası ilişkiler dersini ilk defa alıyordum. Kendimi bir Ortadoğu, AB uzmanı yani bir alan uzmanı olarak değil uluslararsı ilişkiler uzmanı olarak konumlandırmak istiyordum. Uluslararası ilişkiler teorileri çalışmak ve katkımı buradan yapmak isitiyordum. Biraz da kendi ideolojik tutumumla, yerli uluslararası ilişkiler teorisi üretmek mümkün mü diye düşünüyordum. Bunun için ne yapmak lazım ? Gidip uluslararası ilişkilerin en önemli merkezi figurlerine saldırmak gerekir, bunun için de onları okumak gerekir. Kütüphaneden çıkardığım ilk kitabı hatırlıyorum, Neo - Realism and Its’ Critics isminde Robert George’nin kitabı; bir derlemesi vardır. Kenetz Waltz’ın Neo-realizminin 4 bölümü vardır. Ona Richard Ashley, Robert Cocks, Joan Gerard Rugi’nin eleştirileri ve Waltz’ın A Reply to My Critisizm başlığı altında onlara cevabı vardır. İlk  onu okudum ve hiç birşey anlamadım. Uluslararası ilişkilerin öyle olmaması gerektiğini düşündüm. Anlamadım ama ısrar ettim ve Waltz’ı okumam gerektiğini düşündüm. The State and War’ını okudum. Uzun süre Theory of International Polticis’ini bulamadım.

HBY2

Çeşitli makaleler ve derleme kitaplar okumaya başladım. Steve Smith’in neo- realizm ve realizm eleştirisi hakkındaki derleme kitaplarını ağırlıklı olarak okudum. Bu çerçevede çalışırken en fazla eleştirinin critical theory alanından çıktığını fark ettim. Bu nedenle eleştirel teoriyi merkeze almam fikri özellikle 90’lardan yeni çıkmış Türkiye’de çok yaygındı. Tam kendimi bu kanatta konumlandıracak iken Alexander Wang’ı keşfettim. Konstrüktivizmin çok daha yakın olduğunu düşündüm. O dönemde çok okuduğum biri daha üniversitedeki hocam Ahmet Davutoğlu’ydu Stratejik Derinlik’ini, Medeniyetlerin Benzerliği makalesini okumuştum. Bu çerçevede kültür, medeniyet gibi faktörlerin devlet ve insan davaranışlarını etkilediği kabulu kafamda başladı. Bu dönemde kendimi konstruktivst olarak değerlendiriyordum. Bu konuda yazdığım ilk ödev de Soğuk Savaş sonrası neo - realizm üzerineydi. Ödev, Soğuk Savaş sonrası neo – realizm ’in yeterince dünyayı açıklayamadığını, neo - realizmin çok statik ama dünyamızın çok dinamik oluşunu, etnik çatışamaların ve daha etkileşim halinde olan kültürler gibi konuları içeriyordu. Hala metin hoşuma gidiyor. Çok erken dönemde yazılmış olsa da beni inşaa eden metinlerden biri olmuştu. Bu çerçevede yüksek lisansa başladım. Konstruktivist olarak özellikle bizim toplumumuzun ve medeniyetimizin teorik çerçeve çıkarabileceği konusu üzerinde çalışıyordum. Konstruktivismi kendi ideolojime bir araç olarak kullanmaya çalışıyordum.

Sonrasında, tez konusu belirlemem gerekiyordu, o dönemdem strateji çalışmam gerektiğini düşünüyordum. Strateji ve konstruktivism üzerinden giderken tez konumu stratejik kültür üzerinden yazmayı kararlaştırdım. Tezi planlarken, konstrüktivizmlerin; ben ve öteki kavramları hoşuma gitmiyordu. Çünkü, “Medeniyetlerin Ben İdraki” makalesi kendini özünden tanımlıyordu. Benim medeniyetim kendini şekillendirirken başka bir kültüre gereksinim duymuyordu. Ama bu yaklaşıma dair hiç bir çaba bulamıyorumdum. Stratejik kültür çok geniş bir konuydu içinden ittifak davranışlarında stratejik kültürü çalışmayı düşündüm bunun için de Stephen Walt’ı okudum. Origins of Alliences kitabı ile realizmi tekrar göz önünde bulundurmaya başladım. Bu kitap Waltz’ın realizmi üzerine bir gelişme gibiydi. Waltz’ın da sorunları olduğunu düşünmeye başladım. Bu çalışmalar sonucunda tez konum “tek kutuplu sistemde ittifaklar” olmuştu. 1 Mart tezkeresini örnek olarak kullandım ve burada tipik bir “yapısal realizm” teorisi türettim. Artık, konstrüktivizm bitti ve yapıcı realizm başladı benim için. Çünkü konstrüktivizm; post modernizmin, eleştirel teorinin İslam dünyasına zarar vericek yaklaşımlarının olduğunu düşünmeye başladım. Oysa bize anlatılan hep realizmin kötü olduğuydu. Realist olmak çok da kötü değildi. Yüksek lisansımdan itibaren bir realist oldum. Kendi realizmim ile gösterilen realizmin çok farklı olduğuna inanırım. Ama realizm denen şeyin uluslararası ilişkileri anlamak için gerekli olduğuna, realismin bir ideoloji değil, bir teorik anahtar olduğunu düşünüyorum. Doktora dönemimde Amerika’daydım bu tezi de ittifaklar üzerine yazıcaktım. 1 Mart tezkeresiyle 1. Körfez savaşının karşılaştırılmasını çalışırken aynı zamanda bir çok konu hakkında kitaplar okuyordum o dönem  özellikle bilim felsefesi okuyordum. Akademik kariyerime baktığımda herşeyin bir gerisi vardı. Waltz’ın bir gerisi Poper, Poper’ın bir gerisi Logical Emprism, onun gerisi Weber gibi. Geri geri gitmek lazım, günümüzde farkediyorum dersler geriden ileriye doğru verilir. Platolar, Aristolar gibi. 21. Yüzyılın Rawls’ını okumuyorsan, eskileri okumak gereksizdir. Buradan  geriye gitmek gerekmektedir.

Doktora tezim yüksek lisansımın devamı gibiydi, ancak hocamla bir gün konuşurken, Waltz ve Nevshainer birbirinin tersi düşünürler; ikisi de yapısal realist ama bazı cümleleri yapısal olmalarına engel bu nedenle realist olmalarına da engel dedim. Hocam bunu yazabilir misin ? Dedi, ben bir kaç sayfa yazıp önüne getirdğimde herşeyi bırak bunu yazıcaz dedi. Benim genel eleştirim yapısal realist idaasında olan iki düşünürün yeterli yapısal realist olmadığı konusunda oldu. Bu kişiler düşüncelerinde devletin yapısına değil devletin ne istediklerine bakıyorlardı. Bu bağlamda bana göre bu iki düşünür yeterince meteryalist ve structralist değillerdi. Bütün doktora tezim bunun üzerine oldu. Marx’a kadar gidip onun dahi yeterince meteryalist olmadığını ve structiralistlikten uzaklaştığını yazdım. Doktora tezim bttiğinde kendime has bir düşünce yapısı geliştirdiğimi kabul ettim. Tüm düşünürlerden bir şeyler taşıyan ama hepsine karşı olan bir düşünce yapısıydı. Türkiye’ye döndüğümde eski kitaplarıma baktım, kenarına öğrencilik dönemimde notlar düşmüştüm. Kendimi o dönemde konstraktivist sanmama rağmen, o notların doktora tezimin aynısını olduğunu fakettim. Aslında ben hiç gelişmemiş sadece kendimi farketmişim. Bu bir invention process değil bir discovery process’ti benim için. Kişisel gelişim sürecim aşağı yukarı bu şekilde oldu. 

HBY1 

‘Uluslarası Anarşinin Anlamları ve Farklı Teorik Çerçevedeki Kurucu Rolü’ isimli makalenizde ağırlıklı olarak bahsetmiş olduğunuz anarşi kavramının günümüzde, Dünya’daki ve Türkiye’deki durumundan kısaca bahseder misiniz?

90’lı yıllarda konstrüktivizmin popüler olduğu zamanda; Decline of the Nation - State konusu çok konuşuluyordu. Nation stateler kalkıyor düşüncesi vardı. O nedenle, bu dönemde realist olmak çok zordu ve eleştiriliyordu. Realism savaş derken, herkes küreselleşmden bahsediyordu. Oysa realizm insalara tarihin hep aynı kaldığını değişmedğini söyler. Realizm der ki, savaş teknolojileri değişebilir ama conflict (çatışma) hep aynıdır. 90’lı yıllarda anarşiden çok barış odaklı düşünceler vardı. Amerika merkezli bir dünya olmuştu. Ancak Irak savaşlarından sonra bunun böyle olmadığını, 90l’ı yılların dünya tarihinde ufak bir iyimser parantez olarak kaldığını Irak savaşı göstermiş oldu. Anarşi bize ne söyler ? Anarşi kaos değildir, anarşi düzensizlik değildir. Anarşi kendine has bir düzendir. Anarşi kimsenin, kimsenin üzerinde olmadığı merkezi otoritesinin olmadığı sistem demektir. Dünyada anarşik ve hiyerarşik sistemler vardır. Uluslararası düzen anarşik, devletin iç işleri hiyerarşik sistemdir. Mesela aşiret yapıları hiyerarşiktir. Katolik kilisesi hiyerarşik, protestanlar anarşiktir. Uluslararsı ilişkiler anarşiktir, çünkü hiç bir aktör kendi iç işlerine karışmak istemez. Örneğin AB’den İngiltere’nin ayrılması bu sistemin anarşik olduğunu göstermiştir. Bu durumda realizm adam öldürür falan demek değildir, realizm, birileri seni öldürmeye çalışıcak buna hazırlıklı ol demekten ibarettir. 2003’te Amerika Irak’a saldırdığında realisteler ‘savaşa hayır’ imza kampanyası başlattılar.

Liberal ve konstraktivistler savaşı destekerken onlar karşı çıktı çünkü, realist dedi ki bu savaştan ABD’nin kazancı yok, zararı var. Konstruktivst diyor ki gidip onları demokratikleştirelim. Anarşi gitti mi gitmedi mi? Anarşi hala orda. Uluslarası sistem anarşiktir. Şuan anarşinin de bu sistemden kalkmıyacağı bellidir. Olan bize şunu söylüyor, there is war because there is nothing to stop war. Savaşı durduracak bir şey yok ne demek ? Hiyerarşi var yani merkezi otorite var. Tüm güçler bunu çökertmeye çalışıp anarşi getirmeye çalışıyor. Örneğin darbeler. Şuan benzerlerinin olduğu bir dünyadan bahsediyoruz ve bu sistemde kavga hep vardır, anarşi hep vardır.
 
Sizce, yaşadığımız son darbe girişiminin uluslararası açıdan Türkiye’ye etkileri neler olmuştur ve yaşanılan bu darbe sürecinde yabancı ülkelerin tutumunu kısaca değerlendirir misiniz?

Dış güçlerin tutumu ve rolü her darbede gündeme geliyor. Bu darbede Amerikanın rolü elbette var ve bu oluşumdan rahatsız değiller.  Ancak plan ve hazırlık aşamasında rolleri olduğuna veya onların yapmış olduğuna dair herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Bunlar sadece konuşuluyor. Bunu bir gazete köşesinde yazabilirsin ama teorik ve akademik olarak bunu yazıp eleştiremezsin. Amerika önünde değil belki bu darbenin ama arkasında olduğunu sezebiliyoruz. İki bildiğimiz şey var, darbenin başı Pensilvanya’da ve uluslararası basın ve kuruluşlar Türkiye’nin gerilemesi ve otoritesinin çökmesi için herşeyi yapmaya devam ediyorlar.
 
Türkiye’de uluslararası ilişkilerdeki gücü ve konumu nedir?

Öyle bir şey yok. Uluslararası ilişkileri zaten şu şekilde tanımlamak yanlış; Türk uluslararası ilişkileri, Müslüman uluslararsı ilişkileri vs. Bakın, Türkler ’in bir stratejisi, hukuku, değerleri ve ideolojisi olabilir, Müslümanların da olabilir ama bunların bir teorisi olamaz çünkü teori evrenseldir. Yapısı itibariyle evrensel olmalıdır. Teoriler devletlerin dünya sisteminde yaptığı şeyleri nasıl ve neden yaptığını açıklamaya çalışmakadır. Örneğin, İslamın kendine has bir hukuku vardır ancak bunu gidip Norveçli birine uygulayamazsınız. Savaş stratejisi üretebilirsin ancak devletlerin birbirine saldırıcaklarını göz ardı edemezsin. Teori dediğin şey devletlerin neyi neden yaptıklarıdır. Yani, sen İslami bir okuma gerçekleştirirsin ama bu diğerlerine uymaz. Teori yerel değil evrenseldir.

HBY3
 
Hepimizin bildiği üzere dünyada siyaset ve dış politikada uluslararası ilişkiler teorilerine başvurulmaktadır. Bu toerilerin Türkiyedeki temsilcileri kimlerdir?

Büyük temsilcilerinin Türkiye’de olduğunu sanmıyorum. Çünkü uluslararası ilişkiler teorileri çok iyi çalışımış değildir. Bu nedenle Tükiye’nin bu alana çok büyük katkısı yoktur. Zaten benim için de bu alana çok büyük katkılar yapmış az sayıda insan vardır bunlar da yabancılardır. Waltz, Went, Menshaimen vardır vs. uluslararası ilişkiler şuanda Amerikan bilimidir. Çünkü dünya siyasetinde en aktif rolü olan ABD’dir, en iyi ve en çok üniversitesi olan ve buralarda bu konuları tartışan ABD’dir. Dolayısıyla Amerikalılar domine etmektedir. Şuanda Avrupa ve İngiltere’de yapılanlar bile az kalıyor göz ardı ediliyor. Sen çok iyi bir şey yazarsın ama ABD kabul etmedikce sönük kalır. Mesela Demokratic Peace Theory, Irak savaşından bu yana çok önemli bir teoridir. Bush neye inanıyor? Demokrasiler birbirleri ile savaşmaz Irak’ı demokratik yaparsak Irak savaşmaz. Bunu Demokratic Peace Theory söylüyor. Ancak bunu 1982’de Michael Doybee yazdı. Bu bulguyu 1982’de ortaya koyduğunda yayınlaycak dergi bulamamıştır. Çok önemli olmasına rağmen, 1982’de Amerika’nın derdi Sovyetler ile savaşmak olduğu için bu teori ABD tarafından değer görmemiş ancak prestejli olmayan bir dergide yayınlanabilmiştir. Soğuk Savaş bitip ABD dünyaya demokrasi yayacağım amacına geçince bu teori bir anda önemli oldu ve kullanıldı. Ancak Irak savaşında da geçerliliğini yitirdi.  Ben Türkiye’nin şuan uluslararası ilişkiler teorisine katkı sağlaycak pozisyonda olduğunu düşünmüyorum. Kendince tutarlı pozisyon takip eden hocalarımız var ama öyle çok büyük katkı yapan kişiye rastlamadım. Önemli olan varsa bile şuan popüler değil.
 
Uluslararası ilişkiler teorileri, uluslararası ilişkiler çalışmalarının başlangıcı ve temelidir. Günümüzde hala Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan önemli olaylarda, siyaset ve dış politikada bu teorilere başvurulmaktadır. Fakat neredeyse tüm uluslararası ilişkiler teorilerinin temeli Batı’ya dayanmakta ve Batı tarihinde yaşanmış olan sorunlara ve olaylara çözüm olarak üretilmiştir. Günümüzde bu teorilerden yola çıkarak Batı’dan ayrı bir konumda olan Türkiye dış politikasını ve siyasetini şekillendirmek ne derece doğrudur?

Dediğim gibi bu ülkeler kendilerine has strateji geliştirebilirler ama bunu evrensel teorilerle yaparlar. Teorinin Batı’da üretilmiş olması Batı’ya ait olduğu anlamına gelmez ayrıca zaten şuan bu teoriler Amerika’da üretiyorlar. Mesela realizmin söyledği şu söylediğinin Batı ile Doğu ile alakası yok. A yükselince B ve C bir araya gelir. A’nın büyüyüp kendilerini yemesini engellerler. Şimdi bunun Doğu’yla Batı’yla alaksı yok. İyi bir Doğu’lu bilir ki A yükseldiğinde bunu B ve C ye belli etmemeyi tercih eder bu onun stratejisidir. Fakat bazen teori adı altında tarihçilik ve ideologluk yapılıyor. Bu türlü eserler Doğu’yu aşağılıyor kötülüyor. İşte bunlar Batı’dan çıkmaktadır. Mesela, Waltz dedi ki nükleer silahların sayısı artsın çünkü devletler var olmak isitoyor, ölmek istemiyor. İki devlete de verilirse birbirbirlerine atamıcaklar. Tek tarafta olursa atabilir. Bunun kültürle, Doğu ile Batı ile Müslümanlıkla, ideolojiyle alakası yok. Ama çıkıp biri diyor ki, biz ABD’yiz biz akılımızla hareket ediyoruz. Ama Ahmedi Nejat öyle değil, Saddam deli, Kaddafi deli, bunlar atar. İşte burda tarih ve Doğu’ya hakeret devreye giriyor.

HBY4

Teoriden uzaklaştıkça küçümseme ve hakaret durumu başlar. Teorinin evrensel mantığından çıktığınız her durumda diğerlerini küçümsemeye başlarsınız. Ama bakın konstrüktivizm ve idealizm her kültürün kendine ait has özellikleri olduğunu söyler. Kavramsallaştırma yaparlar. Teori dediğiniz şey evrenseldir ancak kötü teori örnekleri evrensel değildir. Batı’da üretilmiş iyi teoriler de var, kötü teoriler de. İyi olanlar elbetteki evrenseldir. Mesela, bana göre, yapısal realism en evernsel teoridir. Ama benim için en sorunluları konstrüktivizm, idealizm, post-modernizm, essentialsm, critical teoriler benim için çok sorunludur. Bunlar evrensel olmayan, tek bir objeye odaklanan teorilerdir. Strateji senin planın, teori ise sen ne planlarsan planla yapman gerekeni söyleyendir.
 
Türkiye’de sizin de dahil olduğunuz uluslararası ilişkiler alanında siyaseti ve dış politikayı kapsayaycak ve uluslararası alanda kabul görecek bir uluslararası ilişkiler teorisi üretmek mümkün müdür? Şu an Türkiye’de bu alanda yürütülen çalışmalar var mıdır?
 
Şuan bildiğim kadarıyla yok. “Anadolu Ekölü” çıkarmaya çalışıldı ancak tam anlamıyla başarılı olunamadı. Mesela İngiliz Ekolü de var. Ancak bu bir teori değildir. Bu tarih okumasıdır. Bu tarih okuması da İngiltere’nin yapmış olduğu kötülükleri dünyaya meşrulaştırmak içindir. Örneğin, ben dünyaya diplomatik gelenek yaydım, nasıl yaydım sömrügecilik ile o zaman sömürgecilik iyidir, hepimizi diplomatik gelenekle tanıştırdı. Bu nedenle zaten ‘ekol’ denir teori denilemez, diyemezler. Yaptıkları tüm çalışmalar köktenci essentialist çalışmalardır. Bakın, ben bir Afrikalı’nın post - kolonializm çalışmasını bir kadının feminizm çalışmasını çok tehlikeli buluyorum, kendileri için. Bir Doğulu’nun Doğu çalışmasını da sorunlu buluyorum, kendisine zarar verir. Çünkü bakın, Batı ne yapıyor? Ey Doğulu, sen katilsin! Ey Afrikalı, sen güçlüsün ama zeki değilsin! gibi kişiler üzerinde tanımlamalar yapıyor. Oryantalizm budur işte, ama bu teori değildir, tekil örneklerden tarihçiliktir. Bu Batı’nın dediklerine cevap vermeye kalkışmak bir tuzağa düşmektir. Batı’yı eleştirmeye kalktığın an bu eşitler arası bir diyalog olmaz çünkü o elinde akademik gücü barındırır. Bu durumda ötekilerin hikayesini kimse görmez.

Batı zaten kendi perspektifinden anlatmanı istiyor. Evrensel teorik yaklaşımdan uzaklaşıp tekilci olarak kendini doğrulamanı isitoyor. Senin post-kolonialist senin Feminist olmanı isityor. Senin İslam dünyasını anlatan bir Doğucu olmanı isityor. Sen ordan konuş ki Batı’ya da konuşma şansı doğsun istiyor. Ama sen evrensel teoriden konuşursan, ona kımıldama şansı vermezsin. Normatife girdikçe o seni o kadar ezer.
 
Değerli hocam, verdiğiniz bu derinlikli bilgiler için çok teşekkür ediyoruz. Uluslararası ilişkiler ve siyaset gerçekten uluslararası dünyanın gücü kadar güçlü bilimsel metodoloji ile yapılacak değerlendirmeler gerektiriyor. Umarız ki o günlere de ulaşırız.

Söyleşiler

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20977459