Söyleşiler
Cuma, 26 Mart 2021 21:26

Kadim Bilgelik ve “Bir Çift Yürek” - Yasin ŞEN ile Söyleşi

Edebiyatçı Sayın  Yasin ŞEN* ile bir çok insanın hayatına dokunabilmiş bir kitap, “Bir Çift Yürek”i konuştuk. Bu söyleşi tabii Kadim Bilgelik üzerine yoğunlaştı. İlginizi çekeceğinizi umuyoruz.

“Zihnimi en çok uğraştıran sorunun

yanıtını öğrenmek istiyordum.

Bu yolculuk sona erdikten sonra,

bana verilen bilgi ile ne yapacaktım?”

Marlo Morgan, Bir Çift Yürek, s. 149.

Yeryüzünde kadim bir bilgelik yaşandı. İnsanda biriken ve hep bir ifadeye bürünmek isteyen bu bilgelik yine kadim halklardan başlayarak birçok kavmi, milleti, ırkı ve topluluğu yokladı. Kimileri onu titizlikle yaşattı ve elde ettikleri tecrübeyi ve birikimi gelecek kuşaklara aktarabilmeyi başardı. Kimileri ise bu arı duru bilgi kaynağını gelip geçici dünyevî hırslar ile yaraladı ve yok etti. Bu sonuncular maddeye tahakkümün ve onu elde etme vehminin bir insanın yegâne amacı olduğunu zannettiler. Biriktirdiler, yığdılar, daha çok elde etmek için saldırdılar (İfade etmek gerekir ki, bugün hepimiz böyle bir hayat standardını normal kabul ediyor ve böyle yaşıyoruz). Böylece kendimize ve tabiata en büyük kötülüğü yaptık.

Kadim bilgelik aldıklarımızdan daha fazlasını geriye vermemiz gerektiğini söylüyordu. Çünkü hayatın amacı bu idi. Ona, canlılara, evrene hikmetle hizmet etmekten söz ediliyordu. Hâlbuki insanlık aldıkları yüzünden hayata, toprağa ve evrene borçlandı. Mânevî ve zihinsel borçlarımızla tükenmeyen emellerimiz içimizde tahammülü güç ağırlıklar meydana getirmeye başladı. İnsanlık huzursuz oldu, maddeye ve hırsa daha çok gömüldü, görünüş ve gürültü hayatımızda belirleyici olmaya başladı. Mânâ çekildi, madde hâkim oldu; tefekkür gitti ve insandaki sonsuz derinlik yerine tükenmeyen bir sığlık hayatımıza hâkim olmaya başladı. İşin garip ve trajik tarafı bu değer yargılarının basitliği, yanılgıları, insanı nihayet bitiren seyrini gösterecek bir aynadan mahrum oluşumuz idi.

Mahrum kaldığımız zenginlikleri bize gösterecek aynaların varlığı hâlâ ümit edilebilir. Marlo Morgan adlı Amerikalı bir yazarın Bir Çift Yürek isimli kitabının bu aynalardan biri olduğu düşünmekteyim. Günümüzün maddeye ve sığlığa bulanmış değer yargılarından bunalan yüreklere bu kitabın bir vaha serinliği lutfedeceğine, huzursuzluklarının hiç de boşuna olmadığını hissettireceğine eminim.

Evet huzursuzluk… İnsanlık huzursuz. Talep ettiğimiz pek çok şey, hem de fazlasıyla elimizde olduğu hâlde her birimizde çeşitli şekillerde görünen huzursuzluklar var. İşin üzücü yanı yaptıklarımız ve tercihlerimizde bunun büyümesine engel olamıyoruz. İşte bunun için Bir Çift Yürek adlı kitabın soruları olan, içe yönelmek için bir güç kaynağı arayan kimselere bir şifa sunacağını ümit ediyorum. Burada aslında bizim için çok kıymetli bir mesaj olan bu kitabın okunmasını, mümkünse yaşanmasını tavsiye edeceğim.

Bu kitap biz mutantlar için kaleme alınmıştır. Evet, Aborjinler yani “Gerçek İnsanlar” bizi böyle isimlendiriyor. Peki, mutant nedir? Kitap boyunca sürekli karşımıza çıkacak kavramı yazarın şu cümleleriyle tarif edelim: “Mutant sözcüğü, bir renk ya da kişi değil, bir yürek ve akıl nitelemesi olarak görünüyordu; bu bir davranış biçimiydi. Kadim anılarını ve evrensel gerçeklikleri yitirmiş ya da kapatmış kişilerdi mutantlar.”[1]

Bu kitap yeryüzünün uzak bir köşesinde, Avustralya’da yaşanan canlı bir bilgeliğin belki de son belgesidir. Ortaya koyduğu değerlerin iflasını kabul edemeyen Batılılar için bir ironidir aslında. Bu değerlere yönelik tam teşekküllü bir eleştiridir.  Bu yazılar boyunca kitabın insanı zamanın ve mekânın bütünlüğüne bağlayan ve bize şifa sunan muhtevasından elimden geldiği kadar söz edeceğim. Fakat öncelikle bu kitapla nasıl tanıştığımı burada kısaca anlatmak istiyorum.

Kitapla nasıl tanıştınız?

Sanırım 2004-2005 seneleriydi. Lise 1’de okul kütüphanesinde “Ya Rabbi bana okumaktan lezzet alacağım bir kitap lutfet!” diye dua etmiş ve karşıma Marlo Morgan’ın Bir Çift Yürek isimli bu kitabı çıkmıştı. Kadim dünya bilgeliği için eşsiz bir kaynakla tanışmıştım. 15 yıl aradan sonra onu yeniden okudum ve bu yazıları bu sebeple kaleme alma ihtiyacı duydum.

Bu kitabı, bütün samimiyetimle ve Aborjinler’in diliyle ifade edecek olursam “evrenin bütünlüğü”nden ve o bilgelikten talep etmiştim. Belki sadece bu yüzden insanlığa mâl olmuş ve içimizi bilgelikle tahkim eden nice güzel kitapla karşılaştım: Amâk-ı Hayâl, Muheyyâlat-ı Aziz Efendi, Gel De Çık İşin İçinden, Martı, Küçük Kara Balık, Küçük Prens… Üstelik bunların bazısında kimseden bir tavsiye almadan, kitap hakkında herhangi bir araştırma yapmadan okuma fırsatım olmuştu.

Şimdi şu noktadan bakınca anlıyorum ki, eğer hak etmişsek ve samimi bir şekilde istemişsek evren neyi talep ediyorsanız onu size vermekte hiçbir tereddüt göstermeyen bir bilgedir. Kitap da öyledir. Okuduğumuz her kitap bizim talebimizdir. Onu biz istediğimiz için karşımıza çıkmıştır. Bir kitap üstelik bir mektuptur ve okumayı başarabildiğimiz takdirde evrendeki her şeyin -ve bu arada insanın kendisinin- okunması gereken bir mektup olduğuna işaret eden simgesel bir anlama sahiptir. Bu yönüyle bakılacak olunursa evrendeki her şey, henüz kapağı kımıldatılmamış bir mektuptur ve kendisini okumayı başarabilen bilgeleri beklemektedir.

Bilgelik bir beznetme ile nasıl tanımlanabilir? 

Bilgelik, bir yolculuktur. Yürüyüş, bu yolculuğun en verimli ifadesidir. Yürüyüş ve hayatın seyri, bunların içsel bir yolculuk olduğunu hissetmeden ve bunu hep yaşayarak devam eder.

Yürümek ve seyahat etmek aslında içsel bir yolculuktan kinayedir. Nitekim Bir Çift Yürek kitabı kahraman, Avustralya’ya ulaştıktan sonra bir yürüyüşle başlıyor, öyle devam ediyor ve nihayete eriyor. Ooota (tercümanlık yapan ve yazarı kabileye getiren kişi) kendisini bekleyen yazarı bir araçla aldığında aslında bir yürüyüşün, hem de uzun bir yürüyüşün başlayacağı pek belli değildir. 

Yürüyüş, kitap boyunca farkındalığın en yüksek seviyeye eriştiği son aşamaya kadar devam eder. Farkındalık veya bilgelik bir yürüyüşün en önemli hedefidir. Bu diğer anlamda bilgelik yoksa yolculuğun da hep süreceği anlamına gelen sembolik bir durumdur. Aborjinlerin arasında onlarla birlikte aylarca süren ve yazarı bilgelikle tanıştıran seyir, onun kendi kendisiyle tanışması anlamını taşır.

Eşya, varlık ve diğer insanlarla kurduğumuz bağ ve yaşanan tecrübeler, kendimizi tanımaya bir zemin hazırlar. Bu durum, devam eden seyrin içimizdekilerin dışımıza yansıdığı düşüncesiyle ilgilidir. Biz dışarıda yürüsek bile aslında bu seyir içimizde devam eder. Birbiriyle bağlantılı görüntülerin, düşüncelerin ve duyguların içimizde mayalanması tecrübenin oluşması demektir. Yaşamdan amaç bu tecrübedir. Bu tecrübe oldukça kıymetlidir. Karşılığı sadece bir yaşam değil, belki yaşamlardır. Ama mutantlar bu tecrübeyi, üstelik içsel olanı görmezden gelmektedirler. Bunun yerine sadece maddî olanla, görünüşle, şekille ve yanımızda taşıyamayacağımız kadar çok cisimle uğraşıp maddî olanın altında düşünce duyguların ezilmesiyle meşgul olmaktalar. Hâlbuki giderek, hayatımıza yük olan şeylerden kurtulmamız gerekir. Özellikle maddî olan şeylerle…

Maddeye bağlı olmanın verdiği ağırlık sadece ondan vazgeçmeyi tecrübe etmekle yok olabilir. Yürüyüş ve hareket -yani bir mekânda karar kılmamak- buna biraz imkân verir. Aborjinler daima yolculuk hâlinde olduklarından yanlarında taşıyamacakları hiçbir şeyi almazlar ve tecrübe ettikleri şeyleri yine ait olduğu yere, toprağa, evrene iade ederler. Mesela bu uzun yürüyüş sırasında bir gün genç bir kız tarafından koparılan ve bir kolye gibi gerdanda taşınan bir çiçek bin bir iltifata ve mutluluğa vesile olduktan sonra tıpkı bir görevmiş gibi yine toprağa, ait olduğu yere bırakılmıştır.

Burada, içsel bir yolculuğu en iyi yürüme eyleminin ifade ettiğini söyleyebiliriz. Aborjinlerin tercih ettikleri hayat şartları içerisinde zaten başka bir seçeneğin olmadığı söylenebilir. Fakat yolculuğun “seyir” anlamı etrafında bir anlam kazanabilmesi ve hem içimiz hem de dışımızla buna tam anlamıyla katılabilmemiz için en uygun tercihin yürümek olduğu da açıktır. Arabayla seyahat, uçmak veya trenle yolculuklar insanda bir ölçüde seyir intibaı uyandırabilir. Ancak bunlar insanın etrafıyla kuracağı irtibatı en aşağı seviyeye çekerler ve ancak kısa bir süre etkili olurlar. Haddi zatında yolculuğun kendisi değerlidir ve bu, insanın arayışlarına bir anlam katan çok dinamik bir kelimedir. Fakat hiçbir seyahat vasıtası yürüyüşün insanda meydana getirdiği zengin tecrübeleri ortaya çıkaramaz.

Yürüyüş, yolculuğu itminan duygusu ile doldurmaktadır. Yürüyüş sırasında güçlük artıkça insanın içiyle kuracağı sonsuz bağ için bir zemin hazırlanmaktadır. Yürümek, ruhun içimize yani kendine yönelik bir hareketidir. Bu anlamda yürüyüş esnasında değişen sadece görüntüler değil; duygularımız ve düşüncelerimizdir.

Yürüyen bir insan evrenin dilini çözmeye başlayan bir bilgeye dönüşmek üzeredir. Zaten onun anlayacağı dilden konuşan, sadece onu anlamlandırmamız için gereken fırsatı bekleyen evren bilge olduğu kadar sabırlıdır. Yürüyüş giderek evrenin ve ruhumuzun birbiriyle sonsuz uyumunu anlamımıza yardım eden bir fırsata dönüşür. Fiziksel olarak evrenle bağ kuran insan, ruhuyla evrenin özüyle irtibata geçmektedir. Yaşanan bu alışveriş oldukça şahsîdir ve hiçbir ifadeye oturtulmaya gerek duymadan sahibine inanılmaz bir zevk vermektedir. Aslında böylece insandan beklenen, bilgeliğe giden yolda olması her daim istenen bir tefekkür zemini için çok önemli bir adım atılmış olur. Ancak bunu sürdürmek oldukça zordur ve biz mutantlar için bu durum hayatî riskler taşımaktadır. Aborjinler için böyle bir tehdit söz konusu bile değildir. Çünkü ruhlarıyla evrenin mesajını çok iyi özümseyen Aborjinler tarihleri boyunca bedenleriyle evrenin güçlüklerine karşı müthiş bir direniş sergileyebilmişler, bunlardan bilgeliklerini besleyen dersler çıkarabilmişlerdir. Elde ettikleri bilgelik onların bedenlerini de güçlendirmiştir.

Yolculuk boyunca kabilenin yabancı dil bilen tek üyesi Ooota, söylenenleri yazara aktarmakla görevlidir. Aslında bu bile sembolik bir özellik arz eder. Bilgeliğin dilini anlamak bizler için hiç de kolay değildir. Mutantlar, onları doğrudan anlamak yerine başka birinin söylenenleri aktarmasıyla anlatılanları anlamaya başlarlar. Yazarın Aborjinleri anlamayışı sadece bu kadim dilin bilinmeyişini değil, bilgeliği de anlamayışımızı ifade eder. Fakat neticede yazar Aborjinler arasına kabul edilmiştir. Bu, değerler sistemi karmakarışık olan mutantların önemini anlamakta çok zorlanacağı bir şeydir. Nitekim bunu yazara Ooota da söyler: “Eğer bu kabileden tek bir kişi sana karşı oy kullansaydı, bu yürüyüşe katılamazdın. Denendin ve kabul edildin. Bu, sana açıklayamayacağım kadar büyük bir onurdur. Ve sen bu deneyimi yaşamalısın. Yaşamın boyunca yapacağın en önemli şey bu yürüyüş olacak. Senin dünyaya gelme nedenin bu yürüyüştü. İlahi Düzen iş başında; senin mesajın budur. Sana daha fazlasını söyleyemem.” (s. 32)

Bu sözlerde yer alan “Denendin ve kabul edildin.”  sözleri çok dikkat çekicidir. Hepimiz çok yüksek bir şuur tarafından kontrol edilmekte ve sınanmaktayız. Hayat, tesadüfler üzerinden gitmeyen müthiş bir plandır. Evren, yeri ve zamanı geldiğinde bilgeliği hak edene aktaran büyük bir ustadır.

Nihayet yolculuk boyunca görülen ve geçilen yerler içimizde de aynı seyrin olması gerektiğine işaret eder. İç âlemimizde bağlarımızdan kurtulabilmek için bu yolculuğun içimize aksetmesi gerekmektedir. Bir Aborjin yürüyüşü aslında bir “seyr u sülûk”tur ve bu yürüyüş bilgeliği arzulayanlar arasında vazgeçebilme hürriyetini elde edebilmek için en keskin yollardan birisidir.

Bir bilge için “Eski düşüncelerden, alışkanlıklardan, inançlardan ve sırasında eski arkadaşlardan sıyrılmak gereklidir.” (s. 131) anlayışı oldukça önemlidir. Sahip olduklarımız, yargılarımız, duygu ve düşüncelerimiz bazen gelişmemizin önündeki en büyük engel olabilmektedir.

Varlığından soyunmak

Birçok bilgelik öğretisinde insanın sahip olduklarından soyunması, onları bırakması veya yok etmesi simgesel bir özellik olarak karşımıza çıkar. Burada istenen zihinsel ve duygusal bağlarımızdan kurtulmamızdır. Bu husus bizim edebiyat geleneğimizde karşılığını bulmuş, Niyâzî-i Mısrî tarafından “Varlığından soyunup üryân olan anlar bizi” şeklinde ifade edilmiştir.

Evrenin sonsuzluğunun hissedilmesi ve anlamın içimizde hiçbir engele takılmadan akabilmesi için insanın bu iç engellerden kurtulması istenir. Nitekim yazar yolculuğa başlamadan önce bütün eşyalarını bırakır ve bunlar bir ateş içerisine atılır. Bununla aslında sevdiğimiz cisimlerin, bağlı olduğumuz şeylerin yokluğu anlatılır. Aborjinler neredeyse hiçbir şeyleri olmayan insanlardır. Aylarca süren uzun yolculukları boyunca yanlarına hayati ihtiyaç kabilinden su ve yiyecek dahi almazlar. Bu tür ihtiyaçlar Evren’den (kendi deyimleriyle Tanrısal Birlik’ten) yeri ve zamanı geldiğinde istenir ve Evren onların taleplerini asla karşılıksız bırakmaz: “Kabilenin hazırda tuttuğu yiyeceği yoktu. Ne ekim, ne hasat yapıyorlardı. Sadece Avustralya’nın alev alev yanan iç bölgelerinde yürüyorlar ve her yeni gün evrenin onlara cömert bağışlarda bulunacaklarını biliyorlardı. Evren onları hiçbir zaman düş kırıklığına uğratmamıştı.” (s. 75)

Bu durum, mutantların algıladığının aksine pasif bir talebi değil evrenle bütünleşebilmenin aktif enerjisini yansıtır. Aborjinler ve Gerçek İnsanlar Kabilesi, sadece ihtiyaç duyduklarını Tanrısal Bütünlük’ten isterler ve bu talepleri eksiksiz bir şekilde yerine getirilir. Sunulan şeyler derin bir huzur ve büyük bir saygıyla kabul edilir. Asla bir yargıda ve Tanrısal Bütünlüğü incitecek bir eylemde bulunulmaz. Tanrısal Bütünlük’ün içerisinde hayvanların ve bitkilerin çok önemli bir yeri vardır ve onlar insandan önceki zincirin halkalarını teşkil ederler. Bilgelik her zaman hayvanların ve insanların bir bütün olduğunu vurgular.

Evrenle bütünleşen Gerçek İnsanlar’ın bu talepleri kendi kendilerinden isteme anlamını da taşır. Evrenin bir modeli olduklarına inanan bu insanlar çevrelerinde gördükleri şeylerin kendilerinin birer yansıması olduğunu düşünürler. Dolayısıyla bu âlemde dışarıdan hiçbir şeyleri yokmuş gibi görünmesine rağmen müthiş bir iç zenginliğiyle hareket ederler. Çünkü evren, nereye giderlerse gitsinler onları daima en iyi şekilde beslemektedir. Bu “en iyi” de aslında onların karşılarına çıkan her türden yiyeceğe (bu, yılan veya timsah olsa bile) bakışlarını ifade eder. Bu gına yani tokluk hâli, hiçbir şeye gönülden ihtiyaç duymamalarından kaynaklanır. Yaşayışında her şeye ihtiyaç duyan, buna rağmen içini bir türlü doyuramayan mutantların bunu anlaması çok zordur ve galiba bir mesaj taşıyıcının evrenden talep edilmesinin sebebi de budur.

Varlığından soyunmak çeşitli kültürlerde simgesel bir özellik taşır. Buna yukarıda nispeten işaret edilmişti. Herhangi bir cisme yönelik bağlılığımız bizi sonsuzluk düşüncesinden uzaklaştırmaktadır. Bu durum özellikle mutantlar arasındaki ilişkilerde daha belirgin bir hâl kazanmaktadır. Hâlbuki gerçeği mutantlar da bilmekte, en azından hissetmektedirler. Fakat gelip geçici hevesler uğruna onu feda etmektedirler. Gerçek İnsanlar Kabilesi’nden Soylu Kara Kuğu bir dua sırasında şöyle der:

“Mutanta pek çok şey öğrettik; biz de ondan pek çok şey öğrendik. Anladığımız kadarıyla mutantların yaşamında et sosu diye bir şey var. Onlar gerçeği biliyorlar ama bu, çıkar, maddecilik, güvensizlik ve korku denen kalın ve baharatlı bir kabuğun altında gömülü kalmış. Yaşamlarında bir de pasta kreması diye bir şey var. Bu, onların varoluşlarının tüm dakikalarını yüzeysel, yapay, geçici, hoş lezzetli, hoş görünüşlü tasarılar yapmakla geçirdiklerini ve yaşamlarının pek az zamanını sonsuz varlıklarını geliştirecek eylemlere ayırdığının bir kanıtı bizce.” (s. 220)

Gerçek İnsanlar, böyle düşünmelerine rağmen asla mutantları yargılamaz ve onları yok saymazlar. Kendileri için dua ettikleri gibi mutantlar için de dua ederler. Soylu Kara Kuğu şöyle der: “Bizler mutantları yargılamıyoruz. Kendimiz için dua ettiğimiz ve kendimizi özgür kıldığımız gibi, onlar için de dua ediyoruz ve onları da özgür kılıyoruz. Eylemlerine, değerlerine daha yakından bakmaları ve çok geç olmadan, tüm yaşamın bir olduğunu anlamaları için dua ediyoruz. Yeryüzünü ve birbirlerini yok etmeye bir son vermeleri için dua ediyoruz. Gidişi değiştirmek için ayağa kalkacak pek çok mutant olması için dua ediyoruz. Mutant dünyasının mesajımızı alması ve kabul etmesi için dua ediyoruz.” (s. 220)

Aynı zamanda Gerçek İnsanlar Kabilesi’nin üyelerinin düşüncelerine dair yazar şöyle diyordu: “Kabile bizim çağdaş buluşlarımızı eleştirmiyordu. Onlar, insanlığın aynı zamanda bir ifade, yaratıcılık ve serüven oluşunu kutsuyorlardı. Ne var ki, bilgiyi aramaya çıkan Mutantların işe girişmeden, “Evrenin her yanındaki yaşamın hayrına ise…” cümlesini söylemeye gereksinimleri olduğuna inanıyorlardı.” (s. 230)

Gerçek insanlar kabilesi

İnsan özü itibariyle ilâhî bir varlıktır. Bunu, evrendeki bütünün çok önemli bir unsuru ve kozmik mükemmelliğin bir numunesi anlamında kullanıyorum. İnsanın değeri zıtların toplandığı çok derin bir muhtevaya sahip olmasından ileri geliyor. Ayrıca insan çevresiyle çok anlamlı ilişkiler kurabilen, yaratıcılık gücü bulunan, ibda ve inşa eden bir varlık… Bütün bunlar insanın mükemmel bir model olduğunu gösteriyor. Bu mükemmelliği işleyebilmenin yolu ona ayna olabilecek bir çevre, kabiliyetini açığa çıkarıp işleyebilmesine imkân ve destek sağlayan insanlardır.

Gerçek İnsanlar Kabilesi’ndeki insanlar, insanın bu gücünün farkındadır. Her insan, mevcut kabiliyeti ile kabilenin bütünlüğü içinde bir araya gelir.

Burada parça kelimesini kullanmamaya dikkat ediyorum, zira bu kelime şeylerin müstakil ve bir bütünden ayrı olduğu anlayışını taşımaktadır. Hâlbuki kabileye göre her şey bir bütün hâlindedir. Bu bütün, maddî olduğu gibi ve mânevî bir anlam ve değer taşır. Gerçekler İnsanlar, Bütün’ün bu gücünü anlamışlar ve kabilenin bir araya gelmesinin ontolojik anlamının bu olduğunu hissetmişlerdir. Kabilenin her üyesi bu birliğin verdiği kuvvet sayesinde güçlüdür, değerlidir ve bütüne hizmet etmektedir.

Burada insan “Ben bu bütüne nasıl hizmet edebilirim?” diye kendine sorar. İnsanın kabilede aldığı görev ve sorumluluk aynı zamanda evrendeki yerini de tayin eder. Varoluşunun nedenini ve niçinini sorgulayan bu insanların her biri sorularına tatmin edici cevaplar bulmuşlar ve sonsuz bir huzura ermişlerdir. Yani yaşamlarının amacı gerçekleşmiş ve bu evrendeki yerlerini sonsuza kadar tespit etmişlerdir. Bu yüzden evrenle ve diğer insanlarla müthiş bir barış içerisindedirler. Hiçkimseye kırgınlıkları yoktur. İncitmezler ve incinmezler. Mutlak huzur onların yaşadığı hayattır. Bunu çok iyi hissetmişler ve kendilerine haklı olarak “Gerçek İnsanlar” demişlerdir.

Peki ya diğerleri, yani bizler… Bizler onlara göre mutantlarız. Yani evrendeki bilgelikten kopmuş, gelip geçici hevesler uğruna çatışan ve acı çeken insanlarız. Dolayısıyla bizler insanlık adına henüz sonuçlanmamış ve çemberleri hep açık duran kimseleriz. Daima kazanmak ve elde etmek pahasına yaşadıklarımız, tercihlerimiz ve düşüncelerimiz bizi evrenin en vahşi ve bilgisiz varlığı hâline getirmektedir. Mutantların yaşayışı ve talebi evrenin bütünlüğünü anlamalarına engel olmaktadır. Dolayısıyla mutantlar “gerçek insan” değillerdir. Ancak mutantların içerisinde gerçek insan olmaya doğru seyredenler vardır ve mesajı taşımakla görevli yazar da bunlardan birisidir.

Bütün bunlardan da anlaşıldığı gibi bu kitap günümüzün değerler sistemine yönelik ironik bir mesaja sahiptir. Yazarın, Gerçek İnsanlar’ın sözlerinden ve tavırlarından damıttığı şu sözleri bunu çok yerinde ifade eder: “Ne var ki ruhsal arayışları yaptıkları her şeye yansıdığı için, mutant değer sistemlerin nasıl bir simgesel sos olduğunu söyledikleri zaman hiç şaşırmadım. Mutantlar, gerçeği yaşamak yerine, koşulların ve durumların evrensel yasayı, konfor, maddecilik ve güvensizliğin altına gömmesine izin veriyorlardı.” (104-105)

Bizlerin, gerçeği dolaylı ve hep yorucu yollardan aramamız herhalde bundan daha güzel ifade edilemezdi. Bir akşamüstü yapılan konuşmalarda yazarın derin bir sezgiyle çıkardığı bu cümleler Gerçek İnsanlar’ın bilgeliklerini anlamamızı da mümkün kılıyor.

Yazar, Gerçek İnsanlar’a doğum günlerinden, kremalardan ve pastalardan söz eder. Yazar bunlardan söz edince Gerçek İnsanlar bir karşılaştırma yaparlar. Yazar bundan şöyle söz eder: “Bir Mutant’ın ömrüne düşen zaman diliminde, ne çok yapay, yüzeysel, geçici, süs amaçlı, tatlandırılmış amaç peşinde koştuğu işte bu glase kremasıyla gösterilebilirdi. Bir insanın yaşamında kim olduğu ve sonsuz varoluş nedeni hakkında düşündüğü anlar gerçekten ne de azdır!” (s. 105)

Gerçek İnsanlar’ı mutantlardan ayıran en temel özellik bu son cümlede ifade edilmiştir. Kim olduğumuz ve varoluş nedenimiz… Gerçek İnsanlar Kabilesi, yürüyüşleri esnasında hep bunun üzerinde düşünürler. Ve daima en iyiye ve en mükemmele doğru bir seyir hâlinde ilerlerler. Elbette bu durum mânevî bir özellik gösterir. Fakat mutantların mükemmele sahip olup olmamaları konusu ve husustaki söylemleri nefsî bir durum arz edebilir. Çünkü mutantlar kendilerine ve evrene kolaylıkla yalan söyleyebilirler.

Hâlbuki Gerçek İnsanlar asla bunu yapmazlar. Onlar yalana asla tevessül etmezler. Bunu ifade ediyorlarsa onlar iyiliği elde etmişlerdir ve o gün yeni bir isim kazanmayı hak etmişlerdir. İşte o zaman kutlama yaparlar ve kabilenin üyesinin belirlediği bir zamanda kendilerine ve evrene pek çok yarar getirecek bu iyilik için kutlama yaparlar. Onlar doğum günlerini kutlamazlar. Çünkü yaşın ilerlemesi ve zamanın akıp gitmesi insanın elinde olmayan bir şeydir. Dolayısıyla Aborjinler “daha mükemmel olmayı” (s. 105) kutlayan ve bunu isteyen seçkin insanlardır.

Gerçek İnsanlar Kabilesi, Evren’le daimî bir ilişki hâlindedirler. Yazara göre “onların bilinci, insanlığın evrensel bilinci ile sürekli bir iletişim içindeydi.” (s. 83) Gerçek İnsanlar Kabilesi’ni güçlü kılan da buydu.

Gerçek İnsanlar Kabilesi üyelerinin doğaüstü güçleri de vardı. Bu, “doğaüstü” kelimesi sadece durumu mutantların anlaması içindi. Onlar sadece Evren’deki enerjinin sürekliliğine dâhil olmayı başarabilmiş ve bu mükemmel sistemi okuyabilmiş bilge insanlardı. Mutantların en çok yaptığı hatalardan uzak bir şekilde, arınmış bir zihin ve kalple Evren’deki sınırsız mükemmelliği anlayabiliyorlar, onun en mükemmel modeli olan insanlar olarak Evren’i okuyabiliyorlardı. Çünkü Gerçek İnsanlar Kabilesi üyeleri aldatmak, yalan söylemek, hırs, daha çok kazanmak gibi şeylere asla tevessül etmiyorlardı. Mutantların bilgeliklerini ortadan kaldıran en büyük mesele yalandı.

Gerçek İnsanlar yalan nedir bilmezlerdi. “Gerçek İnsanlar’ın telepatiden yararlanabilmelerinin nedeni, onların asla yalan söylememesiydi.” (s. 88). Kendisine ve başkalarına yalan söylemeyen bir insan evrenle mükemmel bir ilişki geliştirebilirdi. Gerçek İnsanlar bunu başarmıştı. Onlar sadece başkalarına değil, kendilerine de yalan söylemeyen kimselerdi.

Gerçek İnsanlar, âlemde mevcut her şeyin kendilerinde de bulunduğuna inanmışlardı. Bunun en belirgin görünüşü kabilede bulunan şifacıların yaralı kimselerde ve hastalanan insanlarda mevcut olan enerjiyi yönlendirmeleri ve bedendeki saklı şifayı açığa çıkarmalarıdır. Yazar şu tespiti yapar:

“Aslında hiçbir yerde hiçbir hekimin, hiçbir zaman diliminde hiçbir ülkede, tarihin hiçbir döneminde herhangi bir hastalığı iyileştirmemiş olduğuna eminim. Herkesin şifacısı kendi içindedir. Hekimler, kendilerinde özel bir yetenek olduğunu anlamış, bunu geliştirmiş ve en iyi bildiği ve en sevdiği işi toplum yararına kullanmaya karar vermiş olan kişilerdir.” (s. 120)

Bu durum özellikle yüksek bir yerden düşen bir kabile üyesinin, Büyük Taş Avcısı’nın bedenindeki kırıkları ve yaralarını bir gecede tedavi eden, onun bir gün içerisinde tekrar eskisi gibi sağlıklı yürümesine yardımcı olabilen şifacıların anlatıldığı kısımda geçer. Yazar şöyle der: “Tedavi konusunda böylesine yetenekleri olan ama ne biyokimya ne de patoloji eğitimi almamış olan bu insanlar gerçeğe, iyi niyete inanıyorlardı ve iyi olma inancına sahiptiler.” (s. 123)

Şu sözleri de kitaptan aynen alıntılıyorum:

“O sabahın erken saatlerinde kırılan kemiği yerine oturtan iki yerli hekim bedene mükemmellik düşünceleri gönderme çalışması yapmışlardı. Ellerinden akandan çok daha fazlası zihinlerinden ve yüreklerinden akıyordu. Hasta onların şifasını almaya hazır ve açıktı, beklemeden ve tamamiyle iyileşeceğine inancı tamdı. Beni şaşırtan, benim gözlerime bir mucize gibi görünen olayların kabile insanları için sıradan olmasıydı. Birleşik Devletler’e yayılmış onca rahatsızlığın, kurban durumuna düşmüş onca insanın hastalığının ne kadarının, bilinçsiz ve farkına varamadığımız düzeydeki heyecan programlanması nedeniyle ortaya çıkmış olabileceğini merak etmeye başladım.” (s. 125)

Gerçek İnsanlar, yapılan her eylemin insanın kendine döneceği inancına sahiptiler. Esasen iyilik ve kötülük sahibine aittir. Çünkü yaşam bir bütündür. Bilge bir insan bu bütünü en iyi şekilde hissedebilir: “Sen birinin canını acıtırsan, kendi canını acıtırsın. Birine yardım edersen, kendine yardım edersin. Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyettir. Mutantlar bunun sadece bir insan ömrü boyunca geçerli olduğunu, bireysellik ve ayrımcılık anlamında düşünürler. Gerçek İnsanlar bunun sonsuzluğa dek süreceğini bilirler. Atalarımız, doğmamış torunlarımız, her yerdeki tüm yaşam, bunların tümü birdir.” (s. 160)

Gerçek İnsanlar, hastalıkların ve bedensel bozuklukların hiç de tesadüflere bırakılmayacağını, bunların bizim tercihlerimizle ortaya çıktığını kabul ederler: “Gerçek İnsanlar Kabilesi bizlerin hastalıklar karşısında rastlantısal kurbanlar olmadığımızı, fiziksel bedenin bizlerin sonsuz bilinç düzeyimizin bireysel bilincimizle iletişim kurması için tek yol olduğuna inanır. Bedenin işlevlerindeki bir yavaşlama, çevremize şöyle bir bakmamıza ve iyileştirmemiz gereken gerçekten önemli yaralarımızı incelememize olanak sağlar: hasar görmüş ilişkiler, inanç sistemimizde oluşmuş boşluklar, korku tümörleri, Yaratıcı’ya karşı duyduğumuz kuşkular, bağışlama yetimizi yitirmemiz ve bunun gibi nedenler söz konusu olabilir.” (s. 126)

Gerçek İnsanlar, yaşamın gerçek anlamını temsil eden ve bunu yaşayan bir model olduklarının farkındadır. Bu yüzden mutantlardan çok değişik bir şekilde yaşamayı başarmışlardır. İnsanın bu dünyadaki yerini çok iyi anlamışlar ve yaşamın varoluşsal bir tecrübe olduğunu idrak etmişlerdir. Şifacı Kadın’ın şu sözleri Gerçek İnsanlar Kabilesi’nin hem kendilerine hem de evrene bakışlarını özetler: “Tüm insanlar bu dünyayı sadece ziyaret eden ruhlardır. Tüm ruhlar daima yaşayan varlıklardır. Öteki insanlarla tüm karşılaşmalar deneyimdirler ve tüm deneyimler sonsuza dek sürecek bağlantılardır. Gerçek İnsanlar her deneyimin çemberini kapatır. Mutantlardan farklı olarak bizler hiçbir çemberi açık bırakmayız. Eğer yüreğinde başka insanlara karşı kötü duygularla yürüyüp gidersen ve bu çember kapanmamışsa, bu yaşamın başka anlarında yinelenecektir. Bir kez değil, dersini alana dek defalarca acı çekersin. İncelemek, öğrenmek ve olanlardan ders alarak bilgelik kazanmak iyidir. Minnet duymak, senin deyiminle kutsamak ve huzur içinde yürüyüp gitmek iyidir.” (s. 123)

Evren son derece şuurlu, canlı bir bütün ve evren kendine ve çevresine yalan söyleyen, samimî olamayan insanları kendine karşı en büyük tehdit olarak algılıyor. Bu sebeple evrenin sırları bize açılamıyor. Varoluşumuzun mutlak sebebini anlamada ve bir dizi meseleyi çözmede güçlük çekiyoruz. Yalan, bizi evrenin bütünlüğünden koparıyor. Böyle olunca hiçbir canlı bize sığınmak istemiyor. Bitkiler ve hayvanlar bizden uzaklaşmak istiyor. Çünkü kendini aldatan insan rahatlıkla tabiatı tahrip edebilir. Onlar, bunu çok iyi hissediyor.

Yalan nedir bilmeyen Gerçek İnsanlar için evren onlara talep ettikleri şeyi sözsüz, kelamsız takdim etmektedir. Bir timsahın veya akşam yemeği için kuşların kendilerini onlara takdim etmesini günümüzün yalan deryasında yüzen mutantlarının anlaması çok zor görünüyor. Bunun bir vakıa olduğunu anlamak için yalandan ebedî kurtuluş gerekiyor.

Burada Gerçek İnsanları anlatmak için daha birçok ifade bulunabilir. Son olarak Gerçek İnsanlar Kabilesi’nin dünyadan ayrılmak üzere olduğunu söyleyen Yaşlı Kişi’nin şu sözleri de onları tarif etmektedir:

“Bizler sonsuz varlıklarız. Evrende bizleri izlemek isteyen ruhların beden formu kazanabilecekleri pek çok yer var. Bizler doğrudan ilk varlıkların soyundan geliyoruz. Zamanın başlangıcından bu yana, başlangıçtaki değerlere ve yasalara sadık kalarak ayakta kalabildik. Dünyayı bir arada tutan bizlerin grup bilinci oldu. Şimdi buradan ayrılma konusunda izin aldık. Dünya insanları değiştiler ve dünyanın ruhunun bir bölümünü yitirdiler. Bizler göklerde bununla buluşmaya gidiyoruz.” (s. 187)

Yazar, Gerçek İnsanlar Kabilesi’nin yeryüzünden ayrılmak üzere olduğunu haber vermek üzere mesaj taşıyıcı olarak görevlendirilmiştir. Toprak, mutantlara emanet edilmektedir. Fakat Gerçek İnsanlar, sahip olduğumuz bu yaşam biçiminin havaya, suya ve bitkilere neler yaptığını fark etmemiz için bize dua edeceklerdir.

Bilgeliğin dili

Bilgeliğin dili sözlüdür. Daha da önemlisi bilgelik semitik bir kavramdır. O, yazıya dönüştüğü zaman asıl gücünü büyük oranda kaybeder. Dolayısıyla bilgelik geleneğini yaşatan insanlar tarih boyunca en çok sözün gücünden yararlanmışlardır. Eğer bilgeliğin bir tecrübe olarak gelecek nesillere aktarılması isteniyorsa bunun için sembolik bir dil öne çıkar.

Bilge insanlar yazıdan ve bildiğimiz anlamda bir eğitimden uzakta yaşamak isteyebilirler. Öncelikle bunlar anlamı ve insanı sınırlayan kavramlardır. Çünkü bilgelik insanın kendi varoluşuyla kurduğu bağ ile ilgilidir.

Bilgelik yazıyı da kullanmakla beraber esas anlamda şifahîliği tercih eder. Aborjinler de yazıyı kullanmayı en başından itibaren reddeden insanlar olmuşlar. “Bu insanlar yazılı bir dil kullanmayı reddetmişlerdi çünkü onlara göre yazı, belleğin gücünü yok ediyordu. Eğer sürekli alıştırma yapılırsa bellek mükemmel bir işlerlik sergilerdi.” (s. 81)

Gerçek İnsanlar Kabilesi, bilgeliklerini ortaya koymak üzere belleğin gücüne yaslanan insanlardır. Fakat bellek, onlar için tek bir anlam içermez. Evrenin sırrını temsil eden bilgeler için bellekteki bilgi, ancak sevgiyle harmanlandığı zaman bir anlam kazanır. Bilgeliğin dilinin evrensel olduğu söylenir. Bununla insanın yaşadığı iç tecrübenin -o nerede yaşanırsa yaşansın- bir farkının olmayacağını anlıyorum.

Gerçek İnsanlar Kabilesi, bilgeliğe ve onun ifade edilişine büyük önem verirler. Bilgeliğin ifade edilmeyi beklediğini söylerler. “Bir müzisyenin müzikal ifadeyi araması gibi, evrendeki müzik de ifade edilmeyi bekler.” (s. 143). Bunun bir başka ifadesi ise şöyledir: “İnsanlar, bilgi peşinde koşarlar ama farkına varmazlar, bilgelik de ifade edilmeyi bekler.” (s. 185)

İnsan bilgeliği aramak için yaratılmıştır. İnsanın hakiki vazifesi bunun üzerinde düşünmektir. Bilgeliğe kavuşanlar asla kendilerine ve çevrelerine zarar vermezler. Onlar diğer insanları, hayvanları ve bitkileri korumanın; onlara dua etmenin evrene gösterilebilecek en büyük saygı olduğunu bilerek yaşarlar. Bundan olsa gerek binlerce yıl yaşadıkları topraklarda asla mahrum kalmamışlar ve mahzun olmamışlardır. Ta ki mutantlar topraklarını işgal edip onları buralardan sürene kadar… Yazar şöyle der:

“Aborjinler zamanın başlangıcından beri bu toprakların üzerinde yaşadıklarını söylerler. Bilim adamları da en azından ellibin yıldır Avustralya’da insanların yaşadığı konusunda hemfikirdiler. Ellibin yıl sonra ormanları yok etmemiş, suları kirletmemiş, canlı türlerinin soyunu kurutmamış, hiçbir türlü zehirlenmeye yol açmamış olmaları ve bununla birlikte her zaman bolca yiyecek ve korunak bulmuş olmaları gerçekten şaşırtıcıdır. Onlar pek çok gülmüşler, pek az ağlamışlardır. Ömürleri daima uzun, sağlıklı, bereketli olmuştur ve de bu bedenlerini terkederlerken ruhsal olarak kendilerini güvende hissetmişlerdir.” (s. 144)

Bu, ancak bilgece bir hayat anlayışının eseri olabilirdi. Böyle düşünüldüğünde kendilerine modern diyenlerin tabiata ve insana zarar verdikçe, evreni huzursuz ettikçe, zengin tabiat kaynaklarını sömürüp çevreyi kirlettikçe hiç de iddia ettikleri gibi olmadığı görülüyor. Mutantlar sergiledikleri vahşeti, bilgeliğini ve varoluş hususundaki derin düşüncelerini anlayamadığı bu insanlara ilkel diyerek gizliyor.

Bilgeliğin dili olarak rüyaların da öne çıktığı görülür. Çünkü Gerçek İnsanlar Kabilesi, rüyalara oldukça önem vermektedir. Aslında rüya ve uyku bilgelikten kopanların evrenle kurabileceği bağın tek yolu gibidir. Gerçek İnsanlar Kabilesi “Rüyalar, gerçekliğin gölgeleridir.” (s. 147) der. Onların rüyayı bir üst bilinç hâli olarak kabul ettiğini söyleyebiliriz. Fakat Gerçek İnsanlar rüyâ hâlinin sadece uykudayken ortaya çıktığını kabul etmezler: “Mutantlar rüya görmenin tek yolu olarak uykuya dalmayı biliyorlardı, oysa Gerçek İnsanlar uyanıkken de rüya bilincine varabiliyorlardı. Zihni kontrol altına alan uyuşturuculara başvurmaksızın, sadece solunum ve dikkati yoğunlaştırma yöntemiyle rüyalar ülkesinin bilinç katmanına ulaşabiliyorlardı.” (s. 148)

Bilgelik, Aborjinler için bir yaşam ve düşünce şeklidir. Bilgeliğin biçimle bir ilgisi yoktur. Biçime, şekle, görüntüye çok fazla aldanan mutantların bilgeliğe bir türlü erişemeyişleri biraz da bundandır: “Birlik görünen bir şey değildir. Mutantlar biçimlere çok bağlıdır. Görünmeyen ve biçimi olmayan bir şeyi kabullenemiyorlar.” (s. 161)

Bilgelik her zaman vardır. Ancak mutantların hayatında onu sükûta mecbur eden birçok şey bulunmaktadır. Bilgeliğin karşısında her zaman derin bir cehalet yer alır. Bu ise insanın hem fizyolojik hem de psikolojik problemlerinin kaynağıdır. Bir bütünden ayrı olduğu vehmiyle yaşayan ve hep onu aradığının bir türlü farkında olamayan insanlar daima tedirgindir. Stresin, tedirginliğin, bunalımın hatta bazı bedensel hastalıkların temelinde bu cehalet yatar. İşin en trajik yanı ise varoluşumuzun kökenine yönelik bu cehaletin bilim ve modernlik adıyla dayatılmasıdır.

Yukarıda bilgeliğin biçimle ilgisinin olmadığı ifade edilmişti. Bilgeliğe ve yaratıcı güce yönelik düşüncelerimizin temelinde böyle bir mesele yatmaktadır. Bu basitmiş gibi görünen sorun insanın iç âlemindeki değişimlerin, duyguların, onu evrene bağlayan düşüncelerin bir türlü anlaşılamayışı demek olur. Gerçek İnsanlar Kabilesi’nin üyeleri yaratıcı gücün belli bir formunun olmadığı hususu üzerinde ısrarla durmaktadır:

“Benim insanlarım, siz mutantların Tanrı dediğiniz varlığı tanımlamakta güçlük çektiğinizi, çünkü bunun için mutlaka bir formu olması gerektiğinizi düşündüğünüze inanırlar. Bizler için Birliğin boyutları, biçimi ya da ağırlığı yoktur. Bir’lik özdür, yaratıcılıktır, saflıktır, sevgidir, enerjidir ve sınırsızdır. Kabile masallarının pek çoğunda bir Gökkuşağı Yılan’dan söz edilir ve bu mutlak barış olarak başlayan, titreşim değiştirip ses, renk ve form halini alan enerji ya da bilinç çizgisinin dokunmasını simgeler.” (s. 188-189)

Hayatın özü bütün yaşam formlarında bulunan müşterek bir ifadedir. Bunun dili ve rengi yoktur. Tıpkı bilgelik gibi… Hayatın özünden yaratıcı güç olarak sevgi vardır. Gerçek İnsanlar bunun sınırsız olduğunu ve enerji olarak da isimlendirildiğini ifade ederler. Şu sözler de Aborjinler’in Tanrı anlayışını anlamamıza yardım eder: “Tanrısal Bir’lik bir insan değildir. O Tanrıdır, yücedir, bütünüyle olumludur, sevgi dolu bir güçtür. O, dünyayı, enerjiyi yayarak yaratmıştır.”(s. 189).

Yaratılış ve Tanrı hep aktiftir. Bunu herhalde “daima” fikri ile beraber düşünmek gerekir. Görülen şeyler ve eşya daima bir güç tarafından şekillendirilmektedir: “Gerçekliğe formunu veren bilinçsizliktir. ‘Rüya zamanı’nın üçüncü bölümü şimdi’dir. Düşler hâlâ sürmektedirler; bilinçsizlik dünyayı yaratmayı sürdürmektedir.” (s. 190)

Bilgelik insanın bu hayatta yaşadığı tecrübeyle beraber artar. Bu yüzden Gerçek İnsanlar Kabilesi’nde yaşlılık, günümüzdeki gibi bir anlam taşımaz. Geleneksel toplumlarda görüldüğü üzere yaşlılık bilge olmakla beraberdir. Yaşlı olmak, oldukça saygın bir mevkide olmak demektir. İçsel yolculuğunda kabilenin daha genç üyelerine göre pek çok tecrübe yaşamış yaşlı kimseler daha bilgedir ve daha çok bilgiye sahiplerdir. Yazar, kabiledeki bilge ve yaşlı kimselerle, içinden geldiği toplumun yaşlıları arasında şöyle bir karşılaştırma yapar:

“Bizim toplumumuzda ne çok unutkan, sorumluluk alamayan, güvenilemeyen ve düşkün yaşlı olduğunu düşündüm. Oysa burada, bu yabanıl ortamda, yaşlılık bilgelikle eşit adımlarla ilerliyordu ve bu kişilerin tartışmalara katkıları önemle değerlendiriliyordu. Onlar, ötekiler için birer güç ve örnek anıtı sayılıyordu.” (s. 196)

Bilgelik, insanın nereden gelip nereye gittiği konusuna büyük önem verir. Bu sorunun cevabını bilemeyen bizim gibi mutantlar, hayvanlık mertebesinde kabul edilir. Gerçek İnsanlar’ın bilgeliğinin temelinde onların nereden gelip nereye gittiklerini bilmeleri yatar: “Gerçek İnsanlar son nefeslerini verdikleri zaman nereye gideceklerini biliyorlar ama mutantların pek çoğu böyle bir bilgiden yoksun. Bunu bildiğiniz zaman, bu dünyadan güven ve huzur içinde ayrılıyorsunuz; bilmediğiniz zaman doğal olarak bir mücadele veriliyor.” (s. 202)

Bilgelik, bir şeyin nedenini ve niçinini araştırmayı çok doğru bulmaz fakat her şeyin bir sebebi olduğuna inanır. Bu yüzden sorgulamazlar. Esasında bilgeliğin bir yönü hikmete ters bir şey yapmamak ve her şeyin insanın kendisinden kaynaklandığını kabul etmektir: “Kabile, Tanrısal Birliğin planına göre hiçbir canlının yaşarken acı çekmemesi gerektiğine inanıyordu, eğer bir yaratık ıstırap çekiyorsa, bunu kendi istemiştir diye düşünüyorlardı. Onların bu inancı hem hayvanlar hem de insanlar için geçerliydi.” (s. 217)

Tabiat

Gerçek İnsanlar Kabilesi doğayı tanımada ve ondan istifade etmede eşsiz bilgeliklerinden yararlanır. Beyazların su bulmalarının imkânsız olduğu yerlerde yer alan suları keşfederler. Yerlerde bulunan izlerden hareketle, yakınlarda hangi hayvanın bulunduğunu keşfederler (s. 76-77).

Aborjinler, ayrıca sıcak veya yağmurlu havalarda kilometrelerce yol yürüyebilirler. Onlar, açık havada uyurlar. Tabiata tasarruf etmeyi ve onu keyfî yere kullanmayı kabul etmezler. Herhangi bir toprak parçasının alınıp satılmasını ve kapalı mekânlarda yaşamayı anlamazlar. Bunu oldukça anlamsız bulurlar. Avustralya hükümetinin kendilerine ev verdiği Aborjinler’den bazıları evlerin bahçelerini yatıp dinlenmek üzere, evin içini ise depo olarak kullanmışlardır. Bu, onların tabiatla bütünleşmelerinden kaynaklanan bir husustur.

Tabiattaki her şey en yüksek bilinç düzeyinde duyulur ve hayvanlar bile onlar için bir tehdit oluşturmazlar. Onların tabiatla kurduğu yakınlık özellikle yiyecek temininde ortaya çıkmaktadır. Bitki köklerinden, tohumlardan ve diğer hayvanlardan yararlanan Gerçek İnsanlar Kabilesi bunların olgunlaşmış olmasına özellikle dikkat ederler. Bir sürü içerisinde bulunan hayvanlardan biri avlanacaksa bu mümkünse en yaşlı üye olmalıdır. Özellikle bitkilerle telepatik bir ilişki kuran Aborjinler onların yenip yenmeyeceğini sadece ellerini bitkinin üzerinde tutarak bilirler. Bu durum “Evet, bu can vermeye hazır!” (s. 78) şeklinde ifade edilir. Yazarın deyimiyle Gerçek İnsanlar “Sanki evrenden gelen mesajları alabilen minik bir göksel alıcıya sahiptiler.” (s. 79)

İhtiyaç duyulan her zaman çeşit çeşit yiyecekler onlara kendilerini takdim ederler. Yazar bir yerde de bununla ilgili şöyle der: “Gerçekten de ne denli çok yabani, besleyici yiyecek bulmamız ve bunların tam gereksinim duyulduğu anda ortaya çıkmaları çok şaşırtıcıydı. Hiçbir bitkinin yeşermeyeceği sanılan en kurak bölgelerde bile görüntünün beni son derece yanılttığını anladım.” (s. 106)

Mutantlar doğayla böylesine derin ilişkileri zaman içerisinde kaybetmişlerdir: “Bana anlattıklarına göre bu yetenek tüm insanoğullarına verilmişti ama benim yetiştiğim toplum, üyelerinin sezgilerine kulak vermesini doğaüstü ya da kötücül bulduğu için onaylamayan bir tutum sergilemişti.” (s. 78)

Aborjinler, yazarın, içinde zaten mevcut olan bu yeteneğini geliştirilmesini bekler. Neticede yazar da giderek hangi meyvenin olgun, hangisinin yenebilir olduğunu sezinlemeye başlar. “Evrenden izin aldıktan sonra elimin ayasını bitkilerin üzerinde gezdiriyordum. Olgun bir bitkinin üzerindeyken elimin ya ayası ısınıyor ya da parmaklarımın ucunda bir kıvılcımlanma duyuyordum.” (s. 78)

Mutantların reddettiği bu sezgi, Gerçek İnsanlar Kabilesi’nin bilgeliğini anlama konusunda çok önemli bir kavramdır. İnsanın evrenle kurabileceği irtibat zihnini her türlü ağırlıktan kurtardıktan sonra sezgilerinin güçlenmesiyle ortaya çıkabilecektir.

Gerçek İnsanlar, doğayı asla sömürmezler. Tabiattan alınan her şey ona geri verilmelidir. Bir Aborjin öldüğü vakit bedeninin, kendisini on yıllarca besleyen toprağa karışacağından ötürü büyük bir huzur içerisindedir. Ancak böyle bir huzur, ruhunu evrenin ruhu kılabilmiş bir bilgenin nasibidir. Bu sebeple Gerçek İnsanlar, tabiattan aldıklarıyla bir tecrübeye sahip olduktan sonra onu yeniden ait olduğu yere bırakmada hiçbir tereddüt göstermezler.

Yazar, yürüyüşleri sırasında bir genç kızın çalılıklar arasında bulduğu sarı çiçeklerden söz eder. Bu sarı çiçekleri boynuna bağlayan genç kız, en güzel mücevherleri elde etmiş gibi mutludur. Bütün üyeler büyük bir neşe içerisinde kızın etrafında toplanırlar. Onun ne kadar harika göründüğüne dair iltifatları cömert ve samimi bir şekilde kendisine sunarlar. Genç kız, o gün bütün iltifatları toplar. Yazarın gözlemlerine göre bu çiçekler maddî değeri olan mücevherlerden kat be kat daha değerliydi Aborjinler için. Çünkü eşya ile sonsuz ve mutlu bir tecrübe yaşayan Gerçek İnsanlar, mücevherleri herhangi bir taştan farklı görmezlerdi. Yazar kızı kast ederek şöyle der: “Onun mücevherlerinin bir anlamı, bizimkilerinse ekonomik bir değeri vardı.” (s. 98-99)

Maddeye sonuna kadar bağlı bizlerin değerler sistemi yazara göre yanlış bir yerlere oturtulmuştu (s. 99). Nesnelere verdiğimiz değer ve onlara sahip olma tutkusu, onlardan hakikî ve sürekli bir huzuru elde etmek için yaşayacağımız bir tecrübenin yerine gerçekten çok ucuz bir karşılıktı. Hâlbuki Aborjinler’in yaşayışı bize şunu söyler: Maddeler gelip geçicidir. Tecrübe kalıcıdır. Karşılaşmalarımız cisimlere ve şeylere sahip olmak için değil, onlarla bir süreliğine bir tecrübeyi paylaşmak ve bunu evrensel belleğe kaydetmek üzere planlanmıştır. Maddî olanın cazibesine yenik düşen her insan bu açıdan bu sınırsız tecrübeyi elde edemeyen bir proje hükmündedir. Hâlbuki Gerçek İnsanlar eşya ile ilgili insanlık tecrübesine çok değer verirler. Bütün bir evrenin gözbebeği insandan istenen şey, eşyadan yola çıkarak evrendeki bütünlüğü kendinde teksif edebilen bir tefekküre ve tecrübeye erişmesidir. Aborjinler bu tecrübenin er ya da geç yaşanacağını ve bu yüzden insanın daha fazla acı çekmeden sınavları geçmesinin en iyi yol olduğunu düşünürler (s. 166)

Gerçek İnsanlar’a göre yeryüzü ve doğa bize eşsiz bir bilgelikle geliyordu. Çevremizde görünen şeyler evrensel bilinçten talep ettiklerimize bir karşılık ve bunun bir yansıması olarak kabul edilmeliydi. Bu bilgece kabul, çevremizdeki ve tabiatı sevmemiz için büyük bir sebepti: “O gece, kabilenin toprak ve kendi ataları arasında kurdukları ilintiyi ilk kez gerçekten anlayabildim. Şu dümdüz çölün ortasından fışkırmış gibi duran bizim büyük kaya fincanımız, uzak atalarımızdan birinin besleyici göğsü ve bizlerin canını kurtarmak için inorganik bir madde biçiminde ortaya çıkmış olan bir bilinç olabilirdi pekala.” (s. 173)

Bütün bu sebeplerden ötürü Gerçek İnsanlar Kabilesi’nde mülkiyet fikri de oluşmamıştır. Onlar zaten buna bir anlam veremezler. “Toprak, bütün varlıklara aittir. Anlaşmalar ve paylaşmalar gerçek anlamda insani tutumlardır. Sahip olmak, kendine düşkünlük amacıyla başkalarını dışlamanın uç noktasıdır. Britanyalılar gelmeden önce Avustralya’da hiç kimse toprak yoksunluğu çekmiyordu.” (s. 190)

Zamanın ve evrenin bütünlüğü

Bilgeliğin en temel özelliği evrenin bütünlüğü anlayışıdır. Kitap boyunca bunun, yaşanan her şeyin temelindeki özü meydana getiren güç olduğu vurgulanır. Evet, evren bir bütündür ve biz bu bütünün bir modeliyiz. Bu bilgi, hiçbir bilgelik mektebinde değişmeyen bir hakikattir. Budizm, Hermetik düşünce ve diğerleri… İslam tasavvufu bunu “vahdet-i vücût” şeklinde ifade eder.

Bazılarının söylediği gibi bu anlayış felsefî bir bakış değildir. Esasında felsefenin ve çatışmaya dayalı hiçbir mektebin bilgelikle ilgisi yoktur. Çünkü felsefe, siyaset ve spor müsabakaları muhatabın eksik yönlerini tayin edip onu yenebilmenin yollarını ararken bilgelik ise muhatabın hangi yönden haklı olabileceğini ve onunla nasıl bütünleşebileceğinin yollarını arar. Daha da önemlisi günümüzde öne çıkan düşünce mekteplerinde, siyasette ve önemsenen alanlarda hep bir rakip ve kazanma hırsı vardır. Bu durum yaşamımızda bilgeliğin olmadığının ve olamayacağının ifadesidir. Huzursuzluğumuzun en büyük sebebi yaşamda saklı duran bu bütünlüğü çözememiş olmamızdır.

Zaman, Tanrı’nın en büyük tecellilerinden birisidir. Bu sebeple İslam tasavvufunda zamana sövmemek emredilir. Bunun Bilge Kağan elinden ifade edilişi ise şöyledir: “Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölümlüdür.”  Bu, ayrıca zamanın en zirve anlamda Tanrısal bir idrak ile yaşandığını göstermektedir. Bir daimî oluş içerisinde zamanı, an dediğimiz çok küçük ama çok derin bir bütünde idrak eden biri, hayatı da en yüksek bilinç düzeyinde anlamış olur. Zamanı anlamayan kimseler, sadece ölümlü varlıklardır. İnsanoğlu, ölümlü olduğu sürece zamanı anlayamayacaktır. Ancak, içindeki cevheri ortaya çıkarabildiği zaman daima’nın sırrını da çözebilecektir.

Evren ve insan arasında kurulabilecek ilişki gücün de ortaya çıkması anlamını taşımaktadır: “İnsanlar Tanrısal Birliği tanısalar ve evrenin gelişigüzel ilerleyen bir olgu değil, ayrıntılarıyla belirlenmiş bir tasarım olduğunu bilseler, hiç korkmazlar. İnsanın inancı ya vardır ya yoktur; ikisi birden olmaz. Yerlilerin inancına göre maddesel nesneler korkuya yol açar. İnsanlar ne kadar çok mala sahipse o kadar çok korkarlar. Ve olasılıkla sadece bu nesneler için yaşarlar.” (s. 192)

Öyleyse sahip olma güdüsü, evrenin bütünlüğünden kopuşun da ifadesidir. Ve bu asla özgürlük anlamı taşımaz. İnsan daima bağlanmak isteyen bir varlıktır. Asıl mesele onun, özüyle irtibat kurup evrenin dilini çözebilmesi ve kendini okuyabilmesidir.

Gerçek İnsanlar, zamanın akıp gitmesinden amacın bilgeliğin çoğalması olduğunu düşünürler: “Onların inancına göre zamanın akıp gitmesinin amacı bir insanın daha mükemmel, daha bilge hale gelmesi ve kendi varoluşunu dile getirmede daha başarılı olmasıydı.” (s. 205)

Bilgelik çoğaldıkça insan yeni isimler kazanır. Öyleyse isimler bile zaman içerisinde değişebilir. Çünkü bilgeliğe göre sabit bir şey yoktur, her şey akar. Yazar da Gerçek İnsanlar arasında gerçekleşen yolculuğunun sonunda yeni bir isim kazanmayı hak etmiştir: “Bir Aborjin adı kazanmama az kalmıştı. Benim birden çok yeteneğim olduğunu düşünüyorlardı ve kendi kültürüme sadık kalarak, onları ve onların yaşama bakış tarzlarını çok sevdiğimi anlamışlardı. Bu yüzden bana “Bir Çift Yürek” adını verdiler.” (s. 207)

İnsanın ve evrenin gücü

İnsan ve Evren aynı muhtevada iki devasa güçtür ve bu güç bu ikisinin aslında ve özde bir bütün olmalarından ileri gelir. Evrenin gücü ve insandaki bilgelik, bu bütünlüğün duyulmasıyla açığa çıkar. “Gerçek İnsanlar Kabilesi, insanlığın tek bir aile haline gelebilmesi için evrimsel bir öğrenme dönemi geçirmesi gerektiğine inanıyor. Onların düşüncesine göre, evren hâlâ tasarlanmakta ve oluşmakta olan bir proje. İnsanlar birer varlık olduklarını anlayamayacak denli meşgul görünüyorlar.” (s. 130)

Gerçek İnsanlar evrenle müthiş bir uyum sergilemekteydiler. Yazar bunu şöyle ifade etmekteydi: “Arkadaşlarım evrenle bütünleşmenin ustası olmuşlardı; ondan sonuna dek yararlanıyorlar ama onu asla rahatsız etmiyorlardı.” (s. 136)

İnsandaki bilgelik ve evrendeki süreklilik aynı şeyi ifade eder. Evrenin bütünlüğü insana bir şifa olarak yansır. Şifa burada insanın ve çevredeki şeylerin hayrına olan tüm sözlerimiz ve eylemlerimizdir. Aranan ve özlenen budur. İnsanın evrenle kurduğu sonsuz bağ içsel bir hadisedir ve yine insan mükemmelliği daha çok mânevî bir mahiyet arz eder. Dolayısıyla bunu anlamlandırmak gerçekten çok zordur ve insanın kendisiyle ve evrenle kurabildiği ilişkinin derinliğine bağlıdır. Kabile, bu yüzden vardır. Kabile üyelerini ve bilge kişileri bir anlamda geleneğin gücü ve yol gösterici birer rehber olarak da görebiliriz. Kabilenin her ferdi, diğerlerinin bir yansıması olarak belirir. Dolayısıyla her fert diğeri için bir rehber vazifesi görür.

İnsanın asıl gücü duyguları ve düşünceleridir. Evrendeki yerimizi belirleyen de düşüncelerimiz, niyetimiz ve duygularımızdır. Beden sınırlandırılmıştır ancak içimiz sonsuz bir güce kavuşabilir. Bu yazıların birçok yerinde vurgulandığı gibi bunun açığa çıkarılabilmesi insanın kendisiyle ve evrenle kuracağı dolaysız, samimî, içten ilişkiye bağlıdır. Dolayısıyla bedenimiz gibi duygularımız da terbiye edilmelidir. Aslolan eylemin kendisi değil niyetlerimiz ve düşüncelerimizdir. Yazar, bunu şöyle ifade eder:

“Önemli olan açık yüreklilikle ve sevgiyle verme anında deneyimlenen duygudur. Ölmekte olan bir bitkiye ya da hayvana su ya da cesaret vermek, aydınlanma yolunda, yaşamı ve bizi Yaratanı tanımak konusunda susamış bir insan bulup ona su vermek kadar önemli bir adımdır. İnsanoğlu bu varoluş düzeninden ayrılırken heyecanlarını an be an nasıl yaşadığının kayıtlarını da yanında götürür. Fiziksel olmayan görünmez duygular bizlerin o sonsuz parçasını oluştururlar ve iyi ile iyi olmayan arasındaki farkı onlar belirler. Eylem, duygunun ve niyetin dile getirilmesi ve deneyimlenmesi için kullanılan bir kanaldan başka bir şey değildir.” (s. 125)

Dolayısıyla niyet ve düşüncelerimiz çok önemlidir. Tanrısal Birlik bizim en çok niyetlerimiz ve düşüncelerimizle ilgilenir. Ooota yazara hitaben “Sen Tanrısal Birliğin insanları gördüğünü ve yargıladığını sanıyorsun.” der. Ooota sözlerini şöyle sürdürür: “Bizlerse onun varlıkların niyetlerini ve duygularını hissettiğine inanıyoruz. O’nun, bizim ne yaptığımızla ve neden yaptığımızla ilgilendiğini düşünmüyoruz.” (s. 185)

Gerçek İnsanlar, evrende insanın gücünün farkına varmışlardı. Bilgeliklerinin temelinde yatan dinamiklerden birisi de buydu. İnsan büyük bir değerdi. Varoluşunun hikmetini, sebebini bilen; evrendeki yerini tayin eden biri büyük güç idi. Bu kabilede her insanın bir yeri ve önemi vardı. Yaşadığı toplumla kabile arasında dikkate değer karşılaştırmalar yapma imkânı bulan yazar şöyle der:

“Aklıma kendi memleketimdeki, Amerika’daki insanlar geldi: amaçsız ve anlamsız bir yaşam tarzı ile oradan oraya sürüklenen gençler, topluma sunacakları hiçbir şeyin olmadığına inanan evsiz berduşlar, bizimkine benzemeyen bir gerçeklik dünyasında işlev kazanmak isteyen uyumsuz insanlar… Keşke onları buraya getirebilseydim de bunu görebilselerdi; toplum içersinde işe yaramak, hayır yapmak öylesine kolay, işe yaradığını hissetmek öylesine harikaydı ki!” (s. 206)

Her şey, içini güzelleştirmesi ve tecrübelerini zenginleştirmesi üzere insana sunulmuş bir fırsat idi. Dahası yaşamın kendisi büyük bir imkân idi. Ancak, yaşamın sırf insana ait bir şey gibi düşünülmesi ve egomuzdan, ihtiraslarımızdan başka şeylere değer verilmemesi hayatın ruhuna zarar vermekteydi. Dolayısıyla insan hayatta, daima tecrübe olarak zenginleşmenin bir yolunu aramalıdır: Gerçek İnsanlar, yaşamı maddî yönleriyle değil bu tecrübeler manzumesiyle değerlendirirler. Bunu çok iyi anlayan yazar şöyle der: “Her şeyin ruhsal zenginleşme için bir fırsat olduğunu öğrendim.”(s. 232)

Dua

Dua Tanrısal Bütünlük’le iletişim kurmanın adıydı. Her toplumda duanın ayrı bir önemi vardır ve dua bizi Evren’in bütünlüğüne bağlayan yaratıcı bir eylemdir. Aborjinler’in de dua hususunda kendilerine özgü düşünceleri vardır. Yazar bunu şöyle açıklar:

“Bana mutantların duası ile Gerçek İnsanlar’ın Tanrıyla iletişim kurma tarzı arasındaki farkı açıkladılar ve duanın ruhsal dünyaya karşı yapılan bir konuşma olduğunu, oysa onların bunun tam tersini yaptıklarını söylediler. Onlar dinliyordu. Zihinlerindeki tün düşünceleri siliyorlar ve mesajı almak üzere beklemeye başlıyorlardı. Sanırım bana söylemek istedikleri şuydu: ‘Konuşmakla meşgulken, Tanrısal Birliğin sesini duyamazsın.” (s. 201)

Duanın sırrı ve gücü değişimdir. İnsan bu dünyada değişmek ve değiştirmek için vardır. Ancak bu da iyilik ve güzellik adına yapılmalıdır. Aborjinler’in şöyle bir sükûnet duası vardır: “Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.” (s. 213)

Dua başlangıçta iyi niyettir ve yapılan her eylemin temelinde yer alması istenen bir güçtür. Gerçek İnsanlar Kabilesi’nin üyeleri, yapılan dualarda gerçekleşmesi istenen şeyler için “evrendeki yaşamın hayrına ise” ifadesinin kullanılması gerektiğini ifade ederler ve buna çok önem verirler.

Sessizlik

Mutantlar daima konuşmak isterler. Hâlbuki Aborjinler sadece şarkı söylemek, dua etmek ve şifa sunmak için konuşurlar. Onlar bütünlüğü hissettikleri için sözsüz iletişim kurabilirler. Hatta böyle daha iyi anlaşırlar. Mümkün olduğunca az konuşmak Aborjinlerin tercihidir. Aslında bu durum, onların hayatın işleyişini içerden anlamalarını da sağlar. Kelimeler, cümleler ve her gün kullandığımız yemin ifadeleri biz mutantlar için kendimizi ifade edemeyişimizin acı çığlıklarıdır.

Söz, içte anlam denizini bulandırıp derinlerimizdeki pırıltıyı görmemizi engelliyor ve hakikatle aramızdaki dengeyi sağlayacak olan bir iç hesaplaşmasından bizleri alıkoyuyor. Aslında konuşmak, içimizdeki sığlığı anlamaktan ve görmekten bir kaçış oluyor bizim için. Hakikati arayan duygu ve düşüncelerimiz bu hâl karşısında sükût ediyor. Ağzımızdan çıkan her söz hakikatini arayan birer yolcu olarak görülseydi belki bu kadar konuşmaya gerek bile kalmazdı.

Biraz derinlemesine bakıldığında kelimelerin hâli insanın mutlak duruşunu yansıtır. Kelimenin başında ve sonundaki yokluk, sözlerin mutlak hâlidir ve bu durum bir kelime gibi düşünüldüğünde insanın durumunu da ele verir. Evrenle kurduğu bütünlüğe zarar veren bütün hâlleri ve vehimleriyle insan en başta yoktur. Sonda da yok olacaktır. Tıpkı kelimeler gibi… Sadece iyi, güzel ve bütünün güzelliğine yükselen kelimeler var olabilir. Her dâim iyinin ve iyi insanların var olageldiği gibi… Dolayısıyla seçtiğimiz kelimeler ve kurduğumuz cümleler de iyi olmalıdır. Şifa vermeli ve bir dua gibi gökyüzüne yükselmelidir. Aksi hâlde Evren’in bütünlüğü içerisinde olmamız gereken bir mevkide asla olamayız ve acımız o hâle gelene kadar devam eder.

Başta ve sonda bulunan bu yokluk hâli, var olmak ve gösteriş için seçtiğimiz her şeyin yanlışlığını yüzümüze haykırıyor. Aborjinlerin konuşmaları sadece bütüne dâhil olmak üzeredir. Mutlak yokluk, aynı zamanda mutlak iyidir. Dolayısıyla diğer insanlara şifa sunmak üzere bir şeyler söylemek, mutlak iyiliğe dâhil olmak demektir. Her şeyin hayrını istemek üzere dua etmek de böyledir. Sonsuz bir sürekliliğe dâhil olmak anlamını taşır dua etmek. Çünkü kemâle yolculuk hâlinde bir süreklilik bizim sözlerimizle belirgin bir hâl kazanır. Şarkı söylemek ve müzik ise Aborjinler için son derece önemlidir ve bunlar ilahi anlamlar içermektedir. Müzik evrenin ritmini duymak anlamına gelir. Bu açıdan o İlâhî bir özellik taşır. İnsan ruhunu yükseltir ve huzura erdirir. Arayışın gerçek gayesine bizi yaklaştırır. Hele müziğin icrası Gerçek İnsanlar tarafından gerçekleştiriliyorsa bu durum, insandan evrene, evrenden insana doğru dalgalanan bir ahengin hakiki anlamda hissedilmesi anlamına gelir. Bütün bunların dışında konuşmak ve var olduğumuzu ispat etmek için durmaksızın bir şeyler söylemeyi istemek oldukça gereksizdir.

Söz aslında şüpheyi de beraberinde getirir. Durmaksızın soru sormak huzurumuzu elimizden alır. Bilge evren, yeri ve zamanı geldiğinde içimizden yükselen her samimî sorunun cevabını eksiksiz bir biçimde vermektedir. Bunun için sessizliğin hikmetini anlamak gerekir.

Sonuç yerine

Modern hayat telakkisi büyük ölçüde bir önyargılar yumağı ve hayal kırıklığıdır. Çünkü bilgeliğe kavuşmuş sayısız kabile ve düşünce sistemleri bize ilkellik adı altında kabul ettirilmiştir. Gerçek İnsanlar Kabilesi’nin ulaştığı bilgelik varoluşsal amacını kaybetmiş mutantların ilkel olduğunu anlamamıza yardım ediyor. Bununla beraber onlar hiçbir şekilde mutantları sorgulamıyor, değer yargılarına hakaret etmiyorlar. Mutantların bu sonsuz evrende bir yeri olduğunu düşünüyorlar. Ancak bizler gibi olmayı hiç istemiyor ve bilgeliklerinden asla vazgeçmiyorlar.

Bir Çift Yürek sayesinde sadece günlük ihtiyaç duydukları şeyleri Evren’in bütünlüğünden bilgece talep eden ve bu dünyadan büyük bir huzurla ayrılan bir kabilenin düşüncelerini okuduk. Maddenin ve önyargıların insan özgürlüğünün en büyük engeli olduğunu söylediler ve bunu hayatlarıyla ispat ettiler. Bize de huzursuzluğumuzun sebeplerini ve kaynağını berrak bir biçimde gösterdiler. Onlar, yazara veda ederken de şöyle dediler: “Seninle yeniden karşılaşacağız ve bu kez insan bedenleri yükümüzden kurtulmuş olacağız.” (s. 222)

Gerçek İnsanlar bu dünyayı terk ediyorlardı. Çünkü onlar “burayı terk etmek zorundaydılar.” (s. 228) Evrene zarar verilmişti. Dünya büyük ölçüde zarar görmüştü. Mutantlar, kendi hırsları için bu gezegeni yaşanmaz kılmışlardı. Bitkilerin ve hayvanların yaşamına sorumsuzca müdahale edilmişti.

Mutantlar teknik alanda ne kadar gelişirse gelişsinler dünyada meydana getirilen bencilce tahribat onların derin cehaletini de ortaya koyuyordu:

“Teknik alandaki hırsımız tüm yaşamı tehdit eden ciddi bilgisizliğimizi ortaya çıkarmıştı, bu bilgisizliğimizi ancak doğaya saygı duyarak ortadan kaldırabilirdik. Gerçek İnsanlar Kabilesi şimdiden fazlasıyla kalabalık olan bu gezegenin üzerindeki varoluş sürelerini sona erdirme hakkını kazanmışlardı. Zamanın başlangıcından bu yana her zaman dürüst, doğru ve barış dolu insanlar olmuşlardı ve evrenle aralarındaki bağlantı konusunda asla kuşkuya düşmemişlerdi.” (s. 228)

Böylece bu bilge kabile evreni terk ediyor ve zaten bu beden hâlinde buldukları bilgeliği daha derin yaşamak üzere sonsuz bir huzura kanat açıyorlardı. Bu tarifsiz ve sonsuz huzur da onları bekliyordu. Bu yazıları yazarın şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Bana öyle geldi ki o gün, yaşamın kendi kendimize sunduğumuz bir şey olduğunu da öğrendim. Bizler varoluşumuzu zenginleştirebiliriz, kendimize daha fazlasını verebiliriz ve kendi kendimize bu konuda izin verirsek daha yaratıcı ve daha mutlu olabiliriz.” (s. 144)

 

[1] Marlo Morgan, Bir Çift Yürek, Türkçesi: Eren Cendey, Klan Yayınları, 22. Baskı, İstanbul 2008, s. 194. (Yazı boyunca yapılan bütün alıntılar bu kitaptan alınmıştır. Bundan sonra sadece alıntıların yanında sayfa numarasını vermekle yetineceğiz.)

 

*Yasin ŞEN

Yazar, Ordu’nun Çatalpınar ilçesinde doğdu (1989). İlköğretimi Çatalpınar Merkez İköğretim Okulu’nda (2003), liseyi Fatsa Anadolu Lisesi’nde (2007) tahsil etti. Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi bölümünden 2012 yılında mezun oldu. 2013 yılında öğretmenliğe başladı ve MEB’e bağlı çeşitli okullarda Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görev yaptı. Yazar hâlen bu görevine devam etmektedir. Gazi Üniversitesi’nde, Eski Türk Edebiyatı bilim dalında 2013 senesinde başladığı yüksek lisans eğitimini İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Divan Neşirleri üzerine hazırladığı teziyle 2016 yılında tamamladı. Yine 2016 senesinde bu bölümde doktora öğrenimine başlayan yazar, halihazırda Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eski Türk Edebiyatı bilim dalında 17. Yüzyıl Divan şairlerinden Dîvâne Rüşdî Efendi’nin Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin-Sözlük) üzerine bir doktora tezi hazırlamaktadır. Bazı bilimsel toplantılarda sunulan bildirilerinin yanı sıra çeşitli  bilimsel ve popülerdergilerde makale, inceleme, deneme, şiir, hikaye, söyleşi, gezi yazısı, kitap tanıtımı türlerinde yazıları yayınlanmıştır. Yazarın çalışma alanlarını Divan Edebiyatı, Halk Edebiyatı ve Osmanlı tasavvuf düşüncesi oluşturmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Kitap hâlinde yayınlanan çalışmaları şunlardır:

1. Sohbet Medeniyeti -Türk Sohbet Kültürü Üzerine Bir Araştırma- (Erdem Yayınları, İstanbul 2016); 2. Nehcî Seyyid Mustafa Halvetî, Cihângîr’de Bir Aşk ve İrfân Ocağı Hasan Burhâneddin Cihângîrî ve Menâkıbnâmesi (Haz.: M. Tatcı’yla birlikte, H Yayınları, İstanbul 2016); 3. İbrâhîm Has Halvetî, Erenler Kitabı -Tezkiretü’l-Hâs- (Haz.: M. Tatcı ve M. Yıldız’la birlikte, H Yayınları, İstanbul 2017; 2. Baskı, İstanbul 2020); 4. Al Elma Kızıl Elma -Afyonkarahisar/İhsaniye’den Halk Edebiyatı ve Halk Kültürü Derlemeleri (Haz.: E. Yüksel’le birlikte, H Yayınları İstanbul 2018); 5.Seyyah Olayım Bir Zaman -Türk Seyahat Kültürünün İzinde- (H Yayınları, İstanbul 2019); 6. Akan Sular Ömrün Olsun -Gerede’den Halk Kültürü Derlemeleri- (Ankara 2019); 7. Serhat Düşünceleri -Denemeler ve Gezi Notları-, Son Çağ Yayınları, Ankara 2019; 8. Ney’in Sesi -Şiirler-, (Ankara, 2020); 9. Karşı Yatan Kara Dağ -Abazdağı ve İnsana Dâir Denemeler- (Son Çağ Yayınları, Ankara 2020). 10. Kızılelma’ya Dek Gideriz -Şair ve Kızılelma- (Kurgan-Edebiyat Yayınları, Ankara 2021); 11. Dörtdivan Kültür Atlası, Tunçay Yayınları, Ankara 2021. 12. Yesi’den Anadolu’ya -Şiirler-,Sonçağ Yayınları, Ankara 2021.

Söyleşiler

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

43468580