29 Temmuz 2021
Pazar, 18 Temmuz 2021 23:33

Prof.Dr. Ahmet İnam ile Söyleşi - Ayşe Sucu

Felsefenin hiçbir bölüme giremeyen üniversite adaylarının boşta kalmaktan daha iyi diye seçilen bölüm olarak algılandığı, biraz alışık ezberleri bozan birisinin hemen “felsefe yapma” diye paylandığı bu topraklarda felsefe ile uğraşanların nasıl zor bir işe kalkıştıkları tahmin edilebilir. Hal böyle olunca felsefe ile uğraşanlar da genelde yok hükmünde bizde. İstisnalar hariç tabii. İşte o istisnalardan biri Prof. Dr. Ahmet İnam. Onun kişiliğinde felsefe anlaşılmazlıktan çıkıyor, fikirleri merakla takip ediliyor.  Gerçi hem köşe yazılarıyla hem de onlarca kitabıyla okurlarıyla yakın ilişki içinde ama biz kurşun gibi ağır gündemi ve ülkemizin düşünsel hali pür melalini Prof. İnam’dan dinleyelim istedik. Turktime yazarı Ayşe Sucu sordu, Prof. İnam yanıtladı.

 

 

Ahmet İnam kimdir? Felsefeci mi, filozof mu, öğretim üyesi mi?

Çok zor bir soru. Vallahi, galiba o adam çocuk olabilir yani henüz hiç biri olduğunu düşünmüyorum yani her nasılsa altmış yaşını geçmiş, toplumda belli unvanları var ama kendini böyle çok derinden dinlediği zaman, bütün o kabukları atıp, kendini henüz bu dünyayı tanımaktan aciz, yeterince yaşamamış, zaafları olan bir çocuk gibi görüyorum. Bir defa o çocukluğum ortadan kalkarsa yani Ahmet İnam diye birinin olacağını sanmıyorum.

Siz insanı tarif ediyorsunuz biraz. Ahmet İnam üzerinden belki de bir insanı…

Yıllar önce Hürriyet gazetesinde “kendinizi tanıtın” yahut “kimsiniz” filan diye bir soru sormuşlardı, üç kelimeyle cevap vermiştim: “Türküm, hıyarım, çaresizim.” Hakikaten kendimi Türk hissediyorum. Bu etnik ayrımcılık anlamında değil de ama Türkçeyle yaşayan, eksiklikleriyle Türk olmanın sevincini ve ıstırabını yaşayan ama kendi hıyar taraflarını gördükçe üzülen, üzüldükçe bir şeyler yapmaya çalışıp çaresizliğini gören bir insan olduğumu düşünüyorum.

Madem girdiniz, Türklüğü tanımlayın dersem nasıl bir tanım getirirsiniz?

Türklüğü, büyük ölçüde ben tarih ve dil üzerinden kurmaya çalışıyorum. Türklük bir fikirdir çünkü her etnisite bir anlamda –belki fizyolojik bir tarafı filan olabilir ama- bir düşüncedir. Onun için, Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü çok farklı yorumlanmıştır, etnik olarak Türk olmayanları ezme filan diye ama bir fikirdir. Genetik olarak hakikaten o kökten gelmiyor bile olsak, soyağacımız oralara gitmiyor bile olsa –ki benim öyle olmadığını düşünüyorum- yine de Türkçeden ve Türk’ün yaşamış olduğu serüvenlerden beslenen, onları benimseyen, işte Türkçeden gelen masalları, destanları, türküleri, şarkıları, şiirleri seven bir insan olmak Türk olmak. Türkiye Cumhuriyeti ile Türk olmak nasıl bir şeydir, diye düşünürsek. Ben onu tabiî, Anadoluluk üzerinden kurmak istiyorum. Anadolulu bir Türk olduğumu düşünüyorum. Bu Anadolulu Türk, etnik olarak Türkçeden, Türkçenin dışında diller konuşan ama Anadolu’da yaşamış olmaktan kaynaklanan bir ortaklığa sahip insanlarla…

Bir hafızaya sahip belki…

Evet, Ortak bir hafızaya. O insanlarla birlikte Türkçeden geçerek yaşayabilmek Anadolu Türkü’nü daha da zengin kılan bir şeydir. Ben tabiî bunu ne Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak bir özelliği olarak görüyorum. Kendini başka türlü görmek isteyenler görebilirler ne de Anadolulu olmak Türk olmaktır, öyle demek istemiyorum. Çünkü, insan gönüllü olarak Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olur, istemiyorsa olmaz. Ama bir cumhuriyeti paylaşıyorsak, o cumhuriyet de bence gönüllü olarak bir fikirdir, Türkiye Cumhuriyeti de bir fikirdir. Dolayısıyla, o fikri benimseyen insan, gönlünde duyan insan Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olur diye düşünüyorum. Benimsemeyenlerin burada işi olmaması lazım veya dışarlıklı biri olarak yaşayabilirler elbette, başka ülkelerde yaşadıkları gibi.

Peki, aynı zamanda bir ideoloji değil midir?

Türk olmak, elbette, bir fikir olduğuna göre, bir dünya görüşü elbette vardır. Ama bu dünya görüşü birtakım politik partilerin görüşüne indirgenemeyecek kadar zengin bir görüştür ve inşa edilmesi gereken bir görüştür. Çünkü Türk olmanın –Türkçülük demek istemiyorum- ne anlama geldiği üzerinde biz yeterince düşünmemişiz. Yani bu fikri geliştirememişiz. Hangi bir Azeri Türkü var ya “Bu fikri başımdan atabilmirem.” 

Benim tabiî uzun yıllardan beri kafamdan atamadığım bir fikir, Türk olmak.

Sadece etnik köken olarak değil elbette?

Hayır, katiyen öyle bir şey düşünmüyorum. Türkçeden kendini anlatan… Mesela bir Yaşar Kemal eğer Türkçe yazıyorsa, o anlamda Türkçeden geçtiği için Türktür. Çünkü o, o dille kendini anlatma durumundadır ve o dille kendini duyuyorsa, etnik kaynağı ne olursa olsun Türk’tür diye düşünüyorum.

BİZDE NEDEN FİLOZOF YOK?

Siz bir felsefecisiniz. Aslında üniversite tahsiliniz felsefe değil, elektrik mühendisi ama felsefeyi tercih ettiniz ve felsefe profesörü oldunuz.  Bir felsefeci olarak, felsefeci ile filozof arasındaki farkı ortaya koyabilir misiniz?

Evet, o işte bizim Türkçemizin sağladığı bir imkân aslında başka dillerde pek kolay yapılamıyor bu ayrım. Filozof, fikirler inşa edebilmiş, ortaya koyabilmiş felsefe yolcularına verilen ad diye düşünüyorum. Felsefeci, bir meslektir yani felsefe çalışarak, felsefe öğreterek geçimini sağlayan insanlara felsefeci denir. Filozof, bir münşidir, inşa eden, ortaya koyan ve hikmetle de büyük ölçüde birleşmiş bir insandır. Maalesef, bizde filozof olmayı teşvik eden bir eğitim sistemi yok. 

Peki, filozof var mı? Yani Türkiye’de şu felsefeciler aynı zamanda filozoftur diyebileceğiniz…

Vallahi, bu farkı fark eden, olmaya gayret edenler vardı. Geçmiş yıllarda mesela bizim Osmanlıdan bu yana felsefe aşkını tatmış ve hakikaten filozof olmaya çalışmış insanlarımız vardır. Onlara ben belki kültür insanı diyebilirim. Filozof var mıdır? 

Kimler mesela?

Belki Hilmi Ziya Hocayı sayabilir miyiz? Ama çok gayretli, müthiş bir insan Hilmi Ziya Hoca. Nurettin Topçu var.

Sosyolog değil mi aynı zamanda?

Nurettin Hoca, tabiî, maalesef içinde bulunduğu şartlardan kaynaklanan belki, çok derinlemesine geliştirememiş düşüncelerini ve kısa kısa denemeler ve makaleler halinde kalmıştır ama bu toprakların insanıdır, bu hikmetten beslenmiştir. Filozof dendiğinde, Anadolu hikmetinden beslenen insan anlıyorum. Yani Almanya’nın filozofu Alman kültüründen beslenip bütün insanları kucaklayan bir filozoftur, aynı şekilde mesela Fransa’nın 20’inci yüzyılın son çeyreğinde etkili olmuş Devida gibi düşünürlerini ele aldığımızda, belki o da kendi çapında bir filozoftur ama nereden besleniyor, Yahudilik ve Fransız dilinden gelen… Levinas, aynı şekilde bir Yahudi hikmetinden gelen bir filozoftur. Şunu görüyoruz: Filozof olmak, hikmeti bir kenara koyarak olmuyor, kesinlikle hikmetten beslenmek gerekiyor. Hikmetse, öncelikle yerel kaynaklardan evrensel olanı çıkarmakla olabiliyor. Yani siz Anadolu’da yaşayan bir insan olarak kendinizi Amerikalı gibi görüyorsanız, oradan herhalde bir filozofluk imkânı söz konusu değildir. 

Bizim felsefecilerimiz biraz da bunu yapmadılar mı?

Bizim felsefecilerimiz bunu yaptılar. O anlamda kendilerini hiçbir yerli duydular yani ben felsefeciyim, hiçbir yere ait değilim, Türkçe yazıyorsam Türk felsefecisiyim dediler. Ama Türkçeyi de yine başka dilleri düşünerek, kafalarında tercüme yaparak Türkçe yazmışlardır. Dolayısıyla onların Türkçesine ne kadar Türkçe diyebiliriz. Hikmetten beslenmek çok önemlidir çünkü felsefe hikmet sevgisi olduğuna göre, hikmet yok ki onun sevgisiyle ortaya çıkmış ürünler olsun. Dolayısıyla, bizim Türkiye’deki felsefe çalışmaları, büyük ölçüde Batı’yı taklit şeklinde oluyor. Şimdiki tabiî akademik yükseltmeler falan da akademisyeni maalesef o tarafa doğru itiyor, yabancı yayın yapmak, ister istemez yabancı kültürlerin çizdiği problemler çerçevesinde düşünmek anlamına geliyor. Bu da kendi hayatımızı ve hikmetimizi ihmale bizi götürüyor.

FELSEFEYE BAKIŞ DEĞİŞTİ…

 “Celep olmak istiyordum, felsefe profesörü oldum” diyorsunuz bir röportajınızda. Buradan hareketle, özellikle felsefe okuyanlar Türkiye’de, biraz tesadüfi  bu tahsili yapanlar olarak nitelenebiliyorlar İşte, bir yere giremediysem bari felsefe okuyayım, diyenler dahi var ve bu da çok dile getiriliyor. Peki, şöyle bir yaklaşım düşünsek, çok zeki, hakikaten bu alanı isteyerek üniversiteyi kazanan öğrencilerden oluşan bir eğitim süreci yaşasa idi felsefeciler, nasıl bir noktaya gelinebilirdi? Kerhen değil de isteyerek…

Keşke başka türlü olsaydı, teşvik edilselerdi, iyi öğrenciler seçilmiş olsaydı, acaba Türkiye’deki felsefenin durumu değişir miydi?

Çünkü felsefeyi pek çok disiplini de etkileyen bir disiplin olarak düşünüyoruz.

Evet, muteber gözükmüyor yani itibarının olmayışı yalnız bizim topluma has bir özellik değildir, genellikle dünyada böyle bir gidiş var yani felsefenin değerinin olmayışı… Çünkü, tıp, teknoloji, ticaretin, para kazanmanın öne çıktığı bir dünyada itibar söz konusu değil gerçekten. Ama ben bunun kaçınılmaz bir durum olduğunu yani Türkiye’deki felsefecilerin, Osmanlıdan alırsak, hakikaten Osmanlıda da çok değerli düşünürlerimiz olmuştur. Gerçi onlar daha çok sosyolojik tabanda düşünmüşlerdir. Osmanlının son zamanlarında nasıl kurtarabiliriz, yeni bir ülkü etrafında insanımızı nasıl toplayabiliriz gibi çok gönüllü çalışan insanlardır. Ama cumhuriyetin ardından üniversiteler kuruldu, felsefe bölümleri açıldı. Yetenekli diyebileceğimiz insanlar gönderilmiştir cumhuriyetin ilk dönemlerinde yurt dışına, okumak için. Onlar da önemli şeyler yaptılar, yapmadılar değil ama felsefenin çok fazla itibar görmeyişi, matematiğin de çok fazla itibar görmeyişi, fiziğin de çok fazla itibar görmeyişi anlamına geliyor. Gerçi orada, fizikte filan değerli fizikçiler yetiştirmişizdir ama dediğimiz gibi bu tesadüf oldu ve beklemek gerekiyor yani çok yetenekli öğrencileri de almış olsaydık, yine Türkiye’de gönlümüzce meydana getirebileceğimiz bir felsefi iklim gelişmezdi. Çünkü bu bir meyvenin olgunlaşması gibidir. Eğer çok fazla gübrelerle, farmakolojik destekle bu meyvenin olgunlaşmasını isterseniz, o zaman hormonlu dediğimiz meyve çıkabilir. O yüzden bence tabiî haline bırakmak lazım. Çünkü felsefe bir toplumun içindeki kültürel iklimle beraber neşvünema buluyor, gelişebiliyor. Dolayısıyla, ben bugün ilk tercihleri felsefe olan öğrenciler görüyorum, bizim bölüme de geliyorlar…

Gelecekle ilgili ümit varsınız.

Kesinlikle ümitvarım. Gerçi bir kısmında özenti var ama bir kısmı gerçekten felsefeci olmanın ne demek olduğu üzerinde çok kafa yoruyor ve iyi donanım sahibi. İşte, Arapça, Farsça, Türkçenin zenginlikleriyle beslenip, Batı’nın klasik dillerini öğrenip, değişik Batı dillerini ve yalnız felsefenin soyut alanı içinde kalmayıp sanatla, edebiyatla, tasavvufla ilgilenen çok yetenekli arkadaşlarımız var. Bunlar birdenbire olmuyor, zaman lazım yani olgunlaşmak için zaman beklemek gerekiyor. Ben, en aşağı üç kuşak sonrası olacağını düşünüyorum. Eğer dünyada çok büyük problemler çıkmazsa ve ülkemiz inşallah gelecekte ağır çatışmalar ve bölünmeler yaşamadığı takdirde, kültürel iklimin zenginleştiği bir ortamda, dünyaya bu toprakların hikâyesini anlatacak filozoflarımız çıkacak ama büyük bir ihtimalle benim buna ömrüm yetmeyecektir. Olmazsa, yazık olacak. Yunus’un dediği gibi, bu, gök ekin biçmek gibi bir şey olacak. Yani ekin olgunlaşmadan… Olgunlaşmasına fırsat verecek ortam yaratmak lazım, sabır işidir. Fikir, çok çabuk, bir bina yapmak gibi, bir yasa çıkarmak gibi olmuyor. 

Ama çok köklü bir milletiz, büyük bir medeniyet oluşturmuşuz. Üç kuşak daha beklememiz gerekir, sözünüz beni biraz üzdü Hocam.

Fikrin olgunlaşması, bizim Batı’yı ve kendimizi tanımamız… Çünkü, iki büyük problem var: Bir tanesi kendimizle ilgilidir. Bizi tanıyan, arşivlerimize girip eski eserleri okuyabilen, onları anlamak ve yorumlamak açısından yetişmiş insanlarımızın ufku dar maalesef. Batı’yı çok iyi anlayamıyorlar ve dar bir alanda uzman olmuşsa yalnız o konuyu biliyor ama onun dışında sosyal bilimlerden bihaber, felsefe bilmiyor, dar bir alanda uzman oluyor. Birtakım belgeleri okuyabiliyor veya çok kendine özgü bir dille şiir yazmış bir şairin uzmanı olabiliyor. Oysa bu büyük filozofların yetişebilmesi gerçekten kuşatıcı bir bilgiye sahip olan –mütebahhir diyoruz ya- öyle insanların engin bir bilgi ve görgüye sahip… Görgü, filozofu filozof yapar, bilgi değil. Çünkü bilgi insana akademik dereceler sağlayabilir, kitap da yazdırabilir ama görgü hayatın içinden geliyor yani o bilginizle, yemek yiyişiniz, oturup kalkışınız, insanlarla münasebetiniz; bu çok önemli bir şey.

AHMET İNAM NEDEN HEP GÖNÜL KONULARINI YAZIYOR?

Sizi gönül profesörü olarak da niteliyorlar. Ki yazılarınızda da gönül konularını fazlasıyla ele alıyorsunuz. Sanki içinizde gizli kalmış romantik bir şair felsefeciliğinizi de hissediyoruz konuşmalarınızda, yazılarınızda. Peki, neden gönül bu kadar baskın düşüncelerinizde?

Daha önce de hani filozof olmaktan söz ettik ya. Gönül, bize mahsus olanı yakalayacak gücümüzün bir başka adıdır çünkü bu çok gönülle yakalanacak bir şeydir. Bize mahsus olanla biz bütün insanlara mahsus olanı yakalayacağız. Bu da ancak gönülle mümkün olabilir çünkü gönül sadece tek tek insanlara ait duygularımızla ilgili bir gücümüz, bir kabiliyetimiz değildir. Gönül, toplumların da sahip olduğu bir özelliktir diye düşünüyorum. Bugün, Avrupa insanının mesela gönlü yoktur. Çünkü gönül, potansiyel olarak bize verilir, her insana, her topluma, geliştirilmesi için ama her toplumun ve her insanın gönlü yoktur. Çünkü gönül kesbidir, kazanılacak özellikler taşır. Maalesef, bizim eğitim sistemimizde de yani kültür hayatımızda da, hatta dinimizi yaşayışımızda da gönül vurgusu çok az. Gönül’ü, işte bir his olarak anlıyor, iyi bir insan ol, iyilik yap, insanları sev, ince bir insan olmaya çalış filan diye anlatılıyor ama gönül her şeyden önce bizim derin benliğimizle temas halidir. Yani iç seyrimizle ilgili bir şeydir, iç âlemimizde keşfedeceğimiz bir şeydir. İç âlemimizde geziler yapamıyorsak, iç seyrimiz yoksa, bu dünyadan savaşın kalkması da mümkün değildir. Dolayısıyla, hep dış tedbirler aklımıza geliyor. İşte, Türkiye’de felsefenin gelişmesi için, felsefe derslerini artıralım, felsefe bölümlerinin sayısını artıralım, yarışmalar yapalım… Elbette, kim itiraz eder. Ama insanların felsefe denen bir arama faaliyetiyle, en içteki… Yani, “Bir ben vardır bende, benden içeru” sözünde dile getirilmeye çalışıldığı gibi, o benle temas edilebildiği zaman gönül çiçek açmaya başlıyor. Şunu belki biz çocuklarımıza söyleyemiyoruz: “Evladım bak senin bir gönlün var. Ne zaman gönül açacaksın? Gönlünü ne zaman açacaksın?” O da diyebilir ki: “Anne, gönül açınca hangi okula alıyorlar” veya “bunun ne faydası var?” Gönül açınca insan oluyorsun çünkü gönlün açılmazsa o zaman hep karşı tarafı ezmeye çalışan, trafikte daima arabaların önüne geçmeye çalışan, kural tanımaz, hırslı, duygusuz, mümkün olduğu kadar çok fazla kazanmaya, insanları ve ülkeleri sömürmeye çalışan bir varlık oluyorsun ve o benini yaşayabileceğin dinini de mekanik bir hale getirip, birtakım ritüelleri yerine getirdiğinde ohh! Bu kabalığını, aslında kabaca yaşadığın, aslında derinliklerle dolu bir hayatı hayatla örtmeye çalışıyorsun. Böyle olması gereken bir hayatla örtmeye kalkıyorsun.

Bu manada edebiyatın, dinin ve felsefenin anahtar kavramlarından bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor gönül.

Bir yanda din var, bir yanda sanat var, bir yanda felsefe ve bilim var. Yani genel olarak insan kültürünün canlanabilmesinde gönül önemli ama gönlü gönül yapan şey yerelliğidir, mevzi oluşudur.

PLATON HEP AŞKIM OLDU

Hangi filozofu tek geçersiniz ve neden? 

Benim öyle tek bir filozofum olmadı çünkü seyir halinde olduğum için sürekli olarak, değişik filozofların bahçelerinden çiçek kokularını alabilmek açısından… Şu son zamanlarda Platon tekrar benim hep aşkım olmuştur. Ama Platon’u tabiî ders kitaplarının yazdığı biri olarak değil de farklı bir veçhesiyle gördüğümü düşünüyorum ve Kierkegaard beni çok etkiliyor ve derslerimde de onlar üzerinde durmaktayım.

Özellikle ne tarafları etkiliyor veya hangi öğretiler size çok cazip geldi?

Söyleyince belki şaşırabilir okuyanlar belki siz de –siz belki şaşırmayabilirsiniz ama- Platon’un delilik üzerindeki diyalogu, en büyük diyalogu Firox diyalogu’dur. Orada iki çeşit delilikten söz ediyor. Bir tanesi insanî deliliktir, işte bugün akıl hastalığı. Bir de ilahi delilik vardır, bu benim çok ilgimi çekmektedir. Çünkü bu ilahi delilik, bizi yaşadığımız bu süfli dünyadan alıp götürecek, ötelere taşıyabilecek müthiş bir imkândır. Bu ilahi deliliği yaşamaya, merak etmeye başladım. Belki boş bir sözdür bilmiyorum ama bu Platon’da çok yoğun biçimde var. Bizim tasavvufta vardır büyük ölçüde. Biraz onu belki İbn-i Arabi’de, Mevlana’da biraz sezmiştim ama sezdim diyorum, o kadar. Çok önemli bir şeydir ilahi delilik. Hani bizde veli ve deli şeyi…

İlahi deliliği nasıl tanımlarsınız?

Efendim, ilahi delilik, akıl dediğimiz o bize küçük yaşlardan beri kültürle de, eğitimle de verilen düşünme tarzlarının ötesine çıkabilme ve arayabilme gücüdür. Bu bizim 20’nci yüzyılda yapıldığı gibi, hani yapı söküm, yapı bozum filan gibi yani akla tekrar postmodern, akıl dışılıkla sözde karşı çıkma filan değildir. İlahi delilik, çok hasbi olarak, duyarak yaşayabileceğimiz… Onun için gönül burada çok önemlidir. Yani bunun bir mekanik yolu yoktur. Kendimizi birdenbire böyle bir çizgi dışı bir konumda bulursunuz. Bir sıçramadır. Tabiî, bunu Platon “içine cin girdi” filan diye metaforlarla anlatıyor. O zamanın tanrıları, tanrıçalarının bunu yaptığı düşünülüyor. 

Tasavvuftaki vecd hali belki.

Evet, bir çeşit vecd hali. Tabiî, o vecd ayrı bir şey, belki bu ilahi deliliğin başka bir yolculuk biçimi ama ben ilahi deliliğin yalnız vecd halinde değil, hayatın bütününde yaşanabildiğini düşünüyorum. 

Belki sıra dışı bir yaşam tarzı diyebilir miyiz?

Bir manada diyebiliriz. Zorluk şurada: Çünkü ben biraz önce söyledim ya, gönül sahibi insanların mahviyet sahibi de olduğu ve belli etmediği… Bir köşede görüyorsunuz, adam kasaptır yani bu adamı hep kasap zannediyorsunuz. Fakat dükkânına girdiğiniz zaman, o adamın –eğer böyle insanları görebilecek gözünüz ve kalbiniz varsa- farkını anlayabilirsiniz. O kendini göstermez çünkü bu çeşit insanın böyle gözünün içine ben buyum diye sokma çabaları, bu gönül sahibi insanın yapacağı bir iş değildir. Bundan dolayı, ilahi delilik normal görüntüsü altında yaşanabiliyor. Çünkü, eğer bu normal, sıradan bir insan görüntüsünü kaybederseniz o zaman insanî deliliğe gidebilirsiniz ve sizi akıl hastası sanabilirler veya eksantrik bir insan sanabilirler; işte, sanatçıdır bu delidir, böyle giyinir, saçını yeşile boyar… 

Peki, bunu normal hayat üzerinden okursak, statükoyu sarsan, belki insanların o bugüne kadarki yaşam tarzlarına bir tepki olarak hakikati ortaya koyma adına bir şeyler yapmak için çaba sarf eden, düşüncenin çilesini çeken insan gibi de düşünebilir miyiz?

Kesinlikle.

Yapılması gereken bu, düşün insanlarından, fikir üretenlerden bunu mu bekliyoruz?

İşte, gönül yolculuğu böyle bir yolculuktur. Çünkü gönül yolculuğunun sizi nereye götüreceğini bilmiyorsunuz. Yol hep arkadadır. Dolayısıyla, bu önü açık ve meçhullerle dolu bir yolculuktur. Bu yolculukta öyle bir yere giriyorsunuz ki “bu dünya böyleyse ben bu dünyaya ait değilim galiba” demeye başlıyorsunuz.

Ya da mesela, dindarlara bakıp, bu dinse ben bu dinin içinde yer almak istemiyorum.

Oradaki sahteliği, iki yüzlülüğü, basmakalıp yaşayışı, riyakârlığı gördüğünüzde çok rahatsız oluyorsunuz. Yalnız din alanında değil sanatta da. İşte, aa bak bu çok beğenilen bir roman veya çok beğenilen bir resim veya müzik, bunu herkes dinliyor ama bu çok değersiz diyorsunuz. Bilimdeki sahtekârlığı görüyorsunuz. Aynı şey felsefe için de söz konusu olabilir. Bu, çok kendimize mahsus yolda, kendimizdeki insan olma yani kendimizdeki evrenselliği, insan olma özelliğini kendimize mahsus bir yolda yaşayarak kazanmaya çalışıyorsak, o zaman ister istemez çizginin dışına çıkmaya başlıyoruz. Ama bu edepli bir çıkıştır diye düşünüyorum. Mesela, ben Sokrat’ın ilahi bir deli olduğunu düşünürüm ama çok müeddep bir insandı, kendisini idama mahkum ettiler edepsiz olduğunu iddia edip… Hiçbir şeyinde görebildiğim kadarıyla, Platon’un eserlerinde de aynı şekilde, diğer kaynaklarda da, Ksenefon’da da, hatta Aristopanes’in Komedya’sında Sokrat’la dalga geçilir. Oralarda bile Sokrates’in yaşadığı toplumun kutsal değerleriyle alay etmesi filan söz konusu değildir. Peki, delilik… Belki “deli” sözü de orada çok doğru değil.

Ben de tam onu söyleyecektim. “Delilik…” Tabiî, tırnak içinde kullanıyorsunuz bunu.

Yani o çizgi dışılık, kaçınılmaz olarak, bir marifet de değildir, bir ıstıraptır aslında. Bu büyük bir ıstıraptır ve taklitle filan kazanılacak bir şey değildir. 

BEN ÖLDÜKTEN SONRA ESERLERİMİ İNCELEYECEKLERİN İŞİ ÇOK ZOR!

Epey yayınlanmış kitabınız var. Şu eserim önemlidir veya şu düşüncelerim önemlidir. Benden geriye bunlar kalacak diyebilir misiniz?

Vallahi, yok galiba. Çünkü, zaman zaman eski kitaplarıma baktığımda, Allah Allah, bunu da demişim filan diyorum. Ben öldükten sonra, eğer, yahu bu adam da ne yapmış diye incelemeye değer bulunduğumda, incelemeye kalkan arkadaşın işi çok zor çünkü ben çok değişik alanlarda çok sayıda yazmışım, şimdi kendime baktığımda. Onları toparlayıp yorumlayabilmede çok zorlanacaktır diye düşünüyorum. Onun için kendimi özetlemek istemiyorum çünkü o özet çok tehlikeli bir kısıtlamanın içine de getiriyor. Ama şunu söyleyebilirim: Ben felsefe ile gönül yolculuğuna başlamış biriyim ve bunu da evrensel felsefe adına bir kelimeyle belki Batılılara anlatabileceğim şekilde, eski Yunan Dilinden çıkaran bir kelimeyle anlatabilirim. Felsefenin Eroksefe olduğunu gördüm. Bunun çok önemli olduğunu… Arkadaşlar hep benimle dalga geçiyorlardı bu konuda ama… Yani Eros’un yarattığı olumsuz çağrışımlar, hani çamaşır markası filan olması açısından. Eros’u insanlar fark edemedi maalesef. Yani nasıl biz manevi inancımızı, manevi hayatımızı mekanik hale getirmişsek,  o içimizdeki yaşama coşkusunun adı olan Eros’u da maalesef… Oradaki filya değil aslında, o delilik dediğim şey o Eros’la oluyor yani oradaki delilik eromania yani yaşama coşkusunun verdiği bir çizgi dışılık. Bunu biraz hissettim ve bundan sonra ne kadar yaşarım bilmiyorum ama bunu anlatmaya çalışacağım. Delilik üzerine epey yazmışımdır, psikiyatrist arkadaşlarla da. Ben deliliği yani müspet anlamdaki deliliği dünya değiştirme olarak anlıyorum. Bir dünyaya gidiyorsunuz, eğer psikiyatrik açıdan deliyseniz dönemiyorsunuz ama eğer daha müspet anlamda, olumlu deliyseniz gidip geliyorsunuz. Bunun müspet bir şey olduğunu düşünüyorum.

Peki, bunu dinî kavramlarla söyleyecek olursak, dünya – ahret dengesini oluşturma adına bu yapılmalıdır denebilir mi?

Denebilir elbette. Keşke dinini yürekten yaşadığını söyleyen insanlarımızda böyle bir coşku olabilse, böyle bir kaygı olabilse. Sanıyorum, bilmiyorum din hakkında soru soracak mısınız, insanlar nasıl yaşıyor, diye. Tabiî, mütedeyyin bir insan değilim ama hep dinin manevi hayatımızı güçlendirmede çok önemli olduğunu görmüşümdür. Dolayısıyla, hem dinin dışında kaldığını söyleyen insanların basmakalıp düşünceleri, duyarsızlığı, dine dudak bükmeleri beni rahatsız etmiştir ama öte yandan dindar olduğunu söyleyen insanların ufuksuzluğu, sığlığı, dar bakışlılığı da beni çok rahatsız etmiştir. Onun için dindar olmayan bir insan olarak ilahiyat fakültesine bazen, belki de yanlışlıkla çağırdıklarında, yahu arkadaşlar böyle dindar olunmuyor galiba falan gibi imalarda bulunmaya çalışmışımdır. Hep, “Evet, haklısınız” filan demişlerdir ama çok da fazla bir şey değişmiyor herhalde. Demek ki, hayatımızdaki akış mı insanı… Galiba, kendi kendimizden çok memnunuz. Problem orada. Hani ben nefsi mutmaineyi anlayabilirim ama nefsi mutmaine çok büyük çilelerden sonra gelinen bir aşamadır. Ama biz çok erkenden mutmain oluyoruz. O, ne güzel hacca da gittik, beş vakit de kaçırmıyoruz, çeşme de yaptırdık, cennet garanti! Böyle bir şey olabilir mi? 

Dindar olmayışınız protest bir tavır mı?

Evet, yani benim dindar olmayışımın sebebi de odur. Çünkü, gönlüm o tarafa beni çekmiyor. Yani ben kimsenin olmadığı saatlerde bir caminin içerisine girip ağlayabilirim de, bir kilisede de kimse görmediği zaman bir köşede oturabilirim veya bir havrada veya bir Budist tapınağında veya bir ağacın dibinde. Ama o yaşanılan şekle baktığım zaman, kendime ihanet gibi geliyor yani şu anda maalesef bu dünyada ritüellerle yaşanan ve adına çoğunlukla din denen bu kalıp, gösterişçi hayata iştirak etmekte zorlanıyorum. Bir ihanet gibi geliyor kendime.

Aslında bu bakış açınızı Mevlana’da da görüyoruz, Yunus’ta da. Yani şekil üzerinden dine hep gönderme yapmışlar, o ham sofuluğa hep gönderme yapmışlar ve gerçek dinin de bu olmadığını dile getirmişler. 

“Sen elif dersin hoca, manası ne demektir?” Yani, o elifin manası, hakikaten elifin içinde bütün kainatlar durmaktadır, yani bir eliftir ama. O manayı bilmeyip sadece elif demekle olmuyor. Ne zaman bu şekilden çıkacağız onu bilemiyorum. Onun için, biraz, iki – üç kuşak gerekli olduğunu düşünüyorum. Ben, filozoflarımızın bu kültürün içinden çıkan insanlar olduğunu… Yoksa, ne bileyim Almanca yazan, İngilizce yazan felsefecilerimiz vardı, bayağı da uluslar arası literatüre geçen, Amerika’da el üstünde tutulan filan, Türkiye’den gelme gençlerimiz var. Ama onlar felsefeci.

İLAHİYATÇILAR FELSEFE BİLMİYOR

İlahiyatçıların felsefeyle ilişkileri nasıl? İlahiyat alanında felsefe ne kadar geçerli?

Benim gözlemlerim, otuz yıllık bir gözlemim var, ilahiyatçı arkadaşlarla, 80 öncesine de gidiyor, öğrenciliğim sırasında… Bazıları hakikaten gönülden felsefe ile teması istiyorlar ve dini felsefe ile daha güçlü, daha yoğun, daha anlamlı, daha geniş ufuklu yaşayacağını düşünüyorlar. Bazıları da –çoğunluğu diyebilirim maalesef- felsefe bir yama gibi duruyor. İşte, ben ilahiyatçıyım, entelektüelim, felsefeden de haberdar olmalıyım… Felsefe konusundaki malumatları da basmakalıptır çoğunun, birtakım el kitaplarından ve felsefe tariflerinden edinilmiş. Üzerine de çok fazla gitmek istemiyorlar, garip bir şekilde, sanki kişiliklerinde bölünmüşlük de olabiliyor yani din bir tarafta, yahu felsefe ile din gelecek, umarım atacağız bunu da yani biz tamamen bu dinî şeye gideceğiz ama şimdi akademisyen olduğumuz için, felsefe de… Şöyle bir durum da var: Mesela küçük yaşlarda yoğun biçimde dinî eğitim almış öğrencilerimiz bize felsefe okumaya geliyorlar. Bir kısmında bu dinî eğitim müthiş bir güç veriyor onlara yani birçok meseleyi daha çabuk kavrayabiliyorlar; ilahiyat eğitiminin veya din bilgisinin katkısı olabilir. 

İmam – hatip kökenliler…

İmam – hatip kökenli olanlar veya evinde çok iyi eğitim almış, dinî eğitim… Bir kısmında da maalesef feci şekilde ufuk darlığı… Mümkün değil, çok zeki olmalarına rağmen o kalıpları bir türlü kıramıyorlar ve felsefeye şöyle bir rahat bir şekilde, daha özgür bir şekilde bakamıyorlar.

O zaman büyük bir eksiklik olarak görülebilir.

Maalesef. Mesela Batı’daki Hıristiyan papazların içinde felsefeyi büyük bir özgürlükle yaşayan filozoflar vardır, büyük filozofların büyük bir kısmı zaten dindar insanlardır, din onların önüne büyük bir set çekmemiş. İşte, bizdeki din anlayışı maalesef şekle ve cemaat irtibatına dayandığı için birbirleri üzerine de baskı yapabiliyorlar. Yani, sen bugün cumaya gelmedin, neden; bunu yapmadın, neden? Bak, bir yerde bir yazın çıkmış, bunu demişsin, neden? Birbirleri üzerine bazen olumsuz etkilerde de bulunabiliyorlar. 

Kendinizi filozof olarak niteleyebilir misiniz Hocam?

Yok. Henüz ben doğru dürüst bir şey yazmadım. 30 küsur kitap var da, bir gün büyüdüğümde –daha henüz çocuk olduğum için- yazacağım.

AKŞAM’DA YAZDIĞI İÇİN PİŞMAN MI?

Siz medyaya yabancı değilsiniz, dergide, televizyonlarda sık sık görüyoruz  ve görmekten de çok memnunuz, hep de görelim inşallah. Son dönemlerde de Akşam gazetesinde yazmaya başladınız, köşe yazarlığı yapıyorsunuz. Bir dönem de Cumhuriyet’te yazdınız. Peki, bu nasıl bir serüven, nasıl başladı? Niye buradayım, dediğiniz anlar oldu mu?

Şimdi, Siyah Beyaz diye bir gazete vardı bir zamanlar, Ankara’da çıkıyordu, köşe yazarlığına orada başlamıştım. Orada yazdığım yazılar, Hayatımızdaki İnce 

Şeylere Dair kitabındaki yazılar orada çıkmıştır. Ben, yaşayarak yazan biriyim, dolayısıyla eğer böyle konuşmazsam ve zorlanmazsam, işte yaz, böyle bir yazı getir falan demezlerse pek harekete geçemiyorum galiba. Dolayısıyla, benim köşe yazarlığım veya televizyonlarda konuşmam falan, benim için bu yolculuğumun çok önemli parçaları olmuştur diye düşünüyorum. Hiç müşteki değilim yani bunlar bilakis benim ufkumu açan şeyler oluyor. Çünkü ben, birçok yerde de söyledim, konuşarak düşünen biriyim yani bir mağaraya çekileyim de böyle düşünce aklıma gelsin, ondan sonra yazayım… 

Bu bir filozofça yaklaşım değil mi?

Tabiî, çok ağır eleştiriler almışımdır. Bu benim çok gündelik işlerle meşgul olup yazdığım sığ yazılara, felsefe adını verdiğim, felsefeyi ayağa düşürdüğüm, kahve diliyle konuştuğum, beni böyle azarlayan meslektaşlarım olmuştur çok. Ya bu konuştuğun şeyin neresi felsefe Allah aşkına, bir felsefeci böyle kahve ağzıyla mı konuşur?

Felsefe yapmak, illa anlaşılmamak anlamına mı geliyor?

Anlaşılmama anlamında değil de, çok basit konuştuğum ve çok sığ ve düzeysiz olduğum konusunda eleştiriler vardı. Burada, haklı olan yanları olabilir ama bu düzeysiz gibi görünen şeylerde bir düzey olduğunu düşünüyorum ben çünkü gönlü yazarken keşfettim; birçok düşünceyi, mesela o Erosefe düşüncesini yazarken… Benim düşüncelerim doğrudan doğruya okumalarım sonucunda olmuyor, konuşmalar ve insanlarla olan ilişkilerimde, oradaki hayal kırıklıkları veya yaşadığım sevinçlerden ortaya çıkıyor. Dolayısıyla şu anda benim köşe yazarı olmam ki Cumhuriyet’teki köşe yazarlığı Bilim Teknik ekindeydi, günlük konulara girmiyordum. Ama çok şey katmıştır, oradaki okurlara da hakikaten çok teşekkür ederim. Akşam’daki yazarlığım da öyle gözüküyor ama Akşam’da tabiî daha bir günlük hayata, politikaya karışıyorum. Biraz karışmak gerekir yani orada belki felsefeciliğimle oradaki köşe yazarlığım arasında, çok da dar laflar bunlar veya bir tarafı tutuyor gibi… Ben çünkü bir tarafı tutmaktan yanayım. Yani şey havasına girmiyorum, ben felsefeciyim, hiçbir taraftan değilim, taraflar üstüyüm filan. Bu bir sahtekârlık gibi geliyor bana. İyi ya da kötü yani okurlarımın bir kısmı… Ben çünkü her kanatta insanla ilişkide olduğum için, bir kısmı bana kızıyor, neden bunu böyle diyorsun veya niçin iktidara çatıyorsun, muhalefete böyle diyorsun diyenler, hep eleştiriler almışımdır ama bir dünya görüşünü, bir politik duruşu da savunmak gerektiğini düşünürüm. Ama seviyeyi düşürmemiz lazım.

AHMET İNAM ELEŞTİRİLERE NE DİYOR?

Köşe yazarları polemiği çok seviyor ama siz genelde polemiklerden uzak yazılarınızla biliyoruz. Ancak bir yazınız var ki çok tepki çekti…

Evet… Ordu ile ilgili yazım sert eleştiriler aldı. Postal yalayıcı dediler. 

Ama bu yazınıza çok sert tepkiler geldi. Hatta Radikal yazarı Ersin Tokgöz hocaların son numarasının itinayla darbe sevmek olduğunu yazdı. Bu eleştirilere ne diyorsunuz?

Benim, militer bir dünya görüşüm daha doğrusu militer bir tavır içinde olmam mümkün değil çünkü ben farklı fikirlere, farklı yaşam biçimlerine açık bir insanım. Ama orada bir haksızlığa karşı durmak istedim. Ya bu ordu bizim bir parçamızdır, içinde yanlış yapanlar elbette vardır, orada da söylemeye çalışıyorum ama tamamen orduyu böyle ayaklar altına alıp kendi varlığımızı korumamız da mümkün değildir gibi bir şey söyledim. Bu benim biraz da belki asker geçmişimden geliyor. Çünkü ben çok küçük yaşlarda askerî okulda okulda okudum, bugün general arkadaşlarım var hâlâ ordunun içerisinde, babam askerdi, amcam askerdi ve akrabalarımın bir kısmı asker. Ama ben asker olamadım, daha ortaokulda olamayacağımı anlayıp ayrılmış biriyim ama o hürmetimi de bırakamıyorum. Sanki orada ordumuza haksızlık yapıldı gibi geldi. Yoksa ordunun yaptığı birtakım yanlışları neden savunayım. Temiz insanlara, saf insanlara karşı eğer bir haksızlık yapılıyorsa, hak etmedikleri birtakım yasa dışı işlerin ardındaysalar elbette cezalandırılmalılar. O konuda ben militan bir savunucu olamam ama ordunun içinde güzel insanlar var. Dolayısıyla, orduya yapılan hücumların o güzel insanları yaraladığını ve dolayısıyla ordunun içinde bulunduğu mücadeleye zarar verdiğini düşündüğüm için bunları söyledim.

Galiba Türkiye’de biz biraz da şunu yapıyoruz: İlla bir taraftan görünme adına karşıyı tu kaka ilan ediyoruz. 

Yani ben dindar değilim, çok güzel dindarlarla birlikte yaşamaktan çok mutluyum. Ama ben bir militarist değilim,  ordunun yanlışlarını söylemişimdir de ben çünkü Harbokulunda hocalık yaptım ve oradaki öğrencilerime çok şey anlattım. Dolayısıyla, eleştirel düşünmeyi, özeleştiriyi hepsini söyledim. O bakımdan beni farklı biri olarak okumaya çalışmışlar diye düşünüyorum. Bir yanlış anlama olduğunu düşünüyorum yoksa hiçbir düşünceyi körü körüne savunmam diye düşünüyorum. Ama, tabiî insan, dediğim gibi, ben Türküm, hıyarım ve çaresizim sonuçta öyle bir şey de var. Askerimize haksızlık etmemek lazım.

Peki, medyada kimleri mutlaka okursunuz?

Ahmet Hakan’ı okuyorum. O kişi benim çok ilgimi çeken biridir. Hem geldiği kaynak olarak, gerçekten çok ilginç gözlemleri olan birisidir. Onun dışında, tabiî kendim de bir köşe yazarı olduğum için, hemen hemen bütün köşeleri aşağı yukarı okumak durumundayım. Ama böyle bir övgüyle, işte yahu bu müthiştir diyebileceğim arkadaşlar, bizim Akşam gazetesinde beğendiğim yazarlar vardır, Hürriyet’te vardır, Yeni Şafak’ta benim öğrencim var Yasin Akdağ, çok severim yani kendisiyle belki fikir olarak uzlaşamadığım noktalar vardır ama çok zeki ve şey bir insandır.

Her düşünceden insanı okur musunuz?

Elbette, okurum, okumaya çalışırım.

MEDYANIN DERDİNİ ANLIYORUM AMA…

Peki, medyanın durumunu nasıl değerlendirirsiniz?

Tabiî, medya bir şekilde var olmak istiyor. Çok seyredilmek istiyor eğer görsel bir medyaysa, gazeteyse satmak istiyor ve bunun için de zaman zaman, belki istemeden birtakım yanlışlıklar içine düşebiliyor ama bizim medyamız, sonunda, bu ülkeyi seven medyadır, hangi kısım olursa olsun. Bir yerde ölçüyü kaçırdığı zaman geri dönebiliyor, ya ölçüyü kaçırdık, diyebiliyor diye düşünüyorum. Bir mücadele Türkiye’de devam ediyor farklı görüşler arasında. Bu da benim hoşuma gidiyor yani ben taraflardan biri olmama rağmen, karşı tarafı da anlayabilirim, anladığımı sanıyorum. Yani, sırf hani felsefeciyim, anlıyorum gibi bir sahte havayla söylemiyorum, onların kaygısını, yaşadıkları sıkıntıları anlayabildiğimi düşünüyorum ama onları anlamam, onlara hak vermem, onlara karşı mücadelemi engellemiyor. Yani çok iyi bir şey, Türkiye’de zaman zaman karamsar oluyoruz ama Türkiye’nin iyi bir yere doğru gittiğini düşünüyorum, inanıyorum. Birtakım değerler yıkılıyor, zaman zaman ölçü kaçıyor, hakaretler oluyor birtakım değerlerimize filan ama sonuçta hâlâ –şükür diyelim- birbirimizle kavga da etsek, konuşabilmekteyiz. Konuşamamak ve aramızdaki iletişimin kesilmesi, o dehşet bir şey. 

İnternet medyasıyla aranız nasıl, hangi siteleri takip ediyorsunuz?

Facebook’ta bir sayfam var ama maalesef orada kimseyle konuşmaya vaktim yok, chat yapmaya veya arkadaş olarak bir sürü insan oraya girip…

HABER SİTELERİNİ TAKİP ETMİYORUM… ÇÜNKÜ AYRINTILAR BENİ TEDİRGİN EDİYOR!

Haber sitelerini takip ediyor musunuz?

Çok fazla takip etmiyorum. Çünkü çok fazla, farklı düşünce… Farklı düşüncelerin ne olduğu konusunda şöyle bir fikir sahibi oluyorum ama ayrıntılar beni tedirgin ediyor, bir sürü dedikodu, şu bu. Benim hakkında ne düşünüldüğünü de merak etmiyorum çok fazla. Hani küfredenler, hakaret edenler, tehdit edenler filan, çok fazla ilgimi çekmiyor çünkü onlara ayıracak vakit yok, yapılacak çok şey var.

Bundan sonra neler yapacaksınız?

Tabiî, onun da çok net kafamda soruları yok. Ben çocukken bir rüya görmüştüm, 10 – 11 yaşındaydım. Ağaçtan, galiba kiraz ağacıydı, kiraz topluyorum sepetin içine, bir adam geliyor, diyor ki: “Bu sepeti dolduramayacaksın.” Bu bana çok dokunmuştu. Yahu herhalde bu sepete yeterince meyve koymadan ölüp gideceğiz deyip böyle ıvır, zıvır bir sürü kitap belki çıkardık. Ama asıl söylemek istediklerimi yazabileceğim bir kitap yazabilecek miyim, böyle bir eser bırakıp ölecek miyim yoksa darmadağın vaziyette bu dünyaya veda edip gidecek miyim bilmiyorum. Görünüm, tabiî kendimi derli toplu hale getirecek çalışmalar yapmayı özlüyorum. Bunun için ek mi lazımdır yoksa yine bu koşuşturma içinde böyle bir şey çıkabilir mi? Artık, daha ağır şeylere gitmekten yanayım, eserler ortaya koymak gayretim var gibi. Ama galiba onun yapamayacağız, yine böyle popüler yazılarla ölüp gideceğiz.

Röportaj: Ayşe Sucu/Turktıme

https://www.turktime.com/haber/prof-inam-turktime-a-konustu-turklugu-benimsemeyenlerin-burada-isi-olmamali-/99691

Söyleşiler