Tartışma
Pazartesi, 02 Aralık 2019 13:57

Türkiye'nin 'bilim' sorunu

Karar Gazetesi’nden Taha AKYOL, Halen URAP (University Ranking by Academic Performance) kurumunun koordinatörlüğü görevini yürüten -eski ODTÜ Rektörü- Prof.Dr. Ural AKBULUT ile ülkemizdeki bilim ve eğitim sorunları üzerine görüştür.

*****

Mülâkat: Taha AKYOL

Türkiye’de üniversitelerin dünya sıralamasındaki yeri hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız? Dünyanın neresindeyiz?

İlk dünya sıralaması 2003’te Çin’de ortaya çıkınca Türk üniversiteleri şok yaşadı. Çünkü sıralamada açıklanan dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasında sadece İstanbul Üniversitesi yer alabilmişti. O tarihte bu sıralama Çin’in JiaoTong Üniversitesi’ndeki akademisyenlerce yapıldığı için adı bir süre JiaoTong sıralaması olarak kaldı. Daha sonra sıralamanın adı bugün olduğu gibi ARWU sıralamasına dönüştürüldü. Maalesef uzun süredir ARWU sıralamasında ilk 500’e İstanbul Üniversitesi dışında girebilen üniversitemiz yok. Bu sıralamada kullanılan göstergelerin tümü üniversitelerin bilimsel performansına dayalıdır. Anket vb. gibi göstergeler kullanılmadığı için başka bir üniversitemizin ilk 500’e girebilmesi imkânsız diyemeyiz ama kolay da değil. Kullanılan göstergelerin en önemlilerinden biri üniversitelerdeki akademisyenlerden veya mezunlarından kaçının Nobel Ödülü aldığıdır. Nobel Ödülü alanlar sadece Orhan Pamuk ve Aziz Sancar olduğu için bu koşulu şu anda sadece İstanbul Üniversitesi karşılayabiliyor.

Diğer göstergelerden biri ise üniversitelerdeki akademisyenlerden kaçının dünyada en fazla bilimsel atıf alanlar listesine girmiş olduğudur. Türkiye’de bu koşulu sağlayan çok az sayıda akademisyen var. Dünyanın etki değeri en yüksek ve en saygın iki dergisi olan Nature ve Science dergilerindeki makale sayıları da ARWU sıralamasındaki diğer göstergelerdir. Maalesef sadece bilimsel yetkinliği çok yüksek olan üniversiteler ARWU gibi akademik performansa dayalı kurumların dünya sıralamasında ilk 500’de veya daha üst sıralarda yer alabiliyor.

Anket yaparak veya üniversitelerden veri toplayarak yapılan sıralamalarda ilk 300-500’e girebilen üniversitelerimiz var ama o üniversitelerin bazıları sadece akademik performansın ölçüldüğü sıralamalarda ilk 500’e giremiyor. Dünya sıralaması yapan 11 sıralama kurumu var. Bir üniversite için ilk 300’e veya ilk 500’e girdi diyebilmek için o üniversitenin 11 sıralamadan en az 5-6’sında son 5-6 yıldır o sıra aralığında yer almış olması gerekir. Bir veya iki sıralamada bir iki kez ilk 300 veya 500’e girmek önemli sayılabilir ama bu tür sonuçlar bazen bir hatadan veya sıralama kurumunun göstergelerde yaptığı değişiklikten kaynaklanabiliyor. Türk üniversitelerinin geleceğinden ümitliyim. Bunun nedeni üniversitelerimizin çoğunun Türkiye ve Dünya sıralamalarında üst sıralara çıkabilmek için çaba sarf ettiğini biliyor olmam. Bence bu önemli bir gelişmedir.

HANGİ ÜNİVERSİTELERİMİZ?

Diğer sıralamalarda üniversitelerimizin durumu nasıl?

Bazı sıralamalara girebilen makul sayıda üniversitemiz var.

ARWU 2018 sıralamasında; ilk 500’de İstanbul (450.) yer aldı.  Hacettepe (550.), İ.D. Bilkent (650.), Dokuz Eylül (650.), Erciyes (650.), İTÜ (750.), Gazi (850.), Ege (850.), ODTÜ (850.) ve Ankara (850.) üniversiteleri de 501-900 bandında yer aldı.

QS sıralamasına 2018’de 11 üniversitemiz girdi. İlk 500’de; İ. D. Bilkent (425.), Koç (435), Sabancı (465), ODTÜ (475) ve Boğaziçi (495) yer aldı. İTÜ, Hacettepe, Ankara, Çukurova, Gazi ve İstanbul üniversiteleri de 501-900 bandında yer aldı.

THE’nın 2018 yılı sırlamasında ilk 500’de; Sabancı (375.) ve Koç (450.) yer aldı. Hacettepe, İ. D. Bilkent, Boğaziçi, İTÜ, ODTÜ, İstanbul, Gebze T.Ü., Atılım, Anadolu ve Erciyes üniversiteleri de 501-1000 bandında yer aldı.

US News and World Report’un 2018 yılı sıralamasında ilk 500’de; Boğaziçi (234.), ODTÜ (367.) ve İTÜ (376.) yer aldı. Hacettepe, İ. D. Bilkent, Ankara, İstanbul, Koç, Yıldız T.Ü., Ege, Çukurova, Gazi, Mersin, Gaziantep, Tokat G. O. P. ve Marmara üniversiteleri de 501-1000 bandında yer aldı.

NTU’nun 2018 sıralamasında ilk 750’de; Hacettepe (575.), İstanbul (575.), İTÜ (675), Ankara (675.), ODTÜ (675.) ve Boğaziçi (725.) yer aldı.

URAP’ın 2018 sıralamasında ilk 1000’de 13 üniversitemiz yer aldı. İlk 800’de; Hacettepe (527.), İstanbul (579.), ODTÜ (620.), Ankara (687.), Ege (746.) ve Gazi (776.) yer aldı. Boğaziçi, İ.D. Bilkent, Yıldız T.Ü., Marmara, Erciyes ve Dokuz Eylül üniversiteleri de 801-1000 bandında yer aldı.

Uluslararası ARWU sıralamasında ilk 500’e giren tek üniversitemiz, İstanbul Üniversitesi… Türkiye’de Darülfünun ancak 1908’de gelişmeye başladı, bu geç bir tarih... Türkiye çıkışlı bilimsel yayınların ancak yüzde 21’i etki değeri (kalitesi) yüksek uluslararası dergilerde yayınlanabiliyor. Diğerleri çok okunmuyor.

BİLİMDE KALİTE SORUNU

Neden bazı üniversitelerimiz başarılı, bazısı başarısız? Bir de ‘bilimde kalite’ diyebileceğimiz sorun var: Bilimsel yayın yapılıyor ama bilim dünyasında ne kadar okunuyor, ne kadar etkili olur. Buna ‘Etki Değeri’ deniliyor. Bu açıdan durumumuz ne?

Haklısınız, köklü üniversitelerimiz sıralamalarda geride kaldığı halde bazı yeni üniversiteler sıralamalarda çok daha iyi yerlerde olabiliyor. Ancak biraz önce örneklerini verdiğim birkaç sıralamaya yakından baktığımızda bir sıralamada en üstlerde olan üniversitelerin diğer sıralamalarda en altlarda olduğunu hatta sıralamaya bile giremediği oluyor. Bunun nedeni sıralamaları göstergelerinin farklı olmasıdır.

Türk üniversitelerinden bazılarının sıralamalarda en üstlerde olamayışı bazılarının ise sıralamalarda adının bile geçmeyişi moral bozucu olabilir. Ancak bu durumu; biz asla üst sıralara yükselemeyiz diye yorumlamak çok yanlış olur. Bilirsiniz doktorlar “teşhis tedavinin yarısıdır” der. Biz URAP olarak dünya ve Türkiye üniversitelerini sıralayan bir kurumuz. Kuruluş amacımız da Türk üniversitelerinin ülke içindeki ve dünyadaki durumunu ortaya çıkarmak ve bu bilgiyle arzu edilen düzeye çıkamayışımızın nedenlerin belirlemektir. Diğer bir deyişle sorunun ne olduğunu teşhis etmektir. Biz niçin dünyanın en iyileri arasında yer alamıyoruz sorusunun en önemli nedenlerinden birini belirledik ve raporlarımızda açıkladık. Sorun, maalesef Türk üniversitelerinin bilimsel makalelerinin çok önemli bir bölümünün etki değeri düşük dergilerde yayımlanmasıdır. Etki değeri en düşük dergiler pek okunmadığı için o tür dergilerde çıkan makalelere atıf yapılamamaktadır. Bu makaleler okunmadığı için bilim dünyasına katkıları da olamıyor. Bilindiği gibi bilimsel dergilerdeki makalelerin aldıkları atıf sayıları ilgili derginin etki değerini belirliyor. Bilimsel makaleleri endeksleyen InCites tüm dergileri etki değerine göre dört gruba ayırdı. İlk %25’lik dilimdekiler etki değeri en yüksek dergilerdir. En son yaptığımız ölçümlere göre ABD üniversitelerinin yayınlarından ilk %25’lik dilimdekilerin oranı %52,86, Almanya’da %52,11, İspanya’da %52,54, Hollanda’da ise %58,69. iken Türk üniversitelerinde bu oran maalesef %21,08. Görüldüğü gibi en iyi dergilerde, bizim makalelerimizin oranı en iyi üniversitelere sahip ülkelerinkinin yarısından bile az. Etki değeri en düşük %25’lik dilimde Türk üniversitelerinin makalelerinin oranı maalesef %33,69 yani her 3 makalemizden biri etki değeri en düşük dergilerde yayımlanıyor. ABD’de bu aran %6,97, Almanya’da %9,95, İspanya’da %9,80, Hollanda’da ise sadece %4,69. Bu durumu son birkaç raporumuzda açıkladığımız için çoğu üniversitemiz yayınlarını etki değeri yüksek dergilere yönlendirmeye çalışıyor. Bu nedenle biraz sabredersek Türk üniversitelerinin yayınları iyi dergilerde yöneldikçe onları okuyan ve atıf veren yabancı akademisyenlerin sayısı artacak ve yayınlarımızın aldığı atıflar arttıkça sıralamalarda yükselmemiz kolaylaşacak. Ben bu konuda umutluyum.

OKUDUĞUNU ANLAMA(MA) SORUNU

Biz hem üniversite sıralamasında, hem PISA ve benzer sıralamalarda hemen her devirde “vasat” kalıyoruz. Neden?

Pisa sonuçları maalesef çok moral bozucu oluyor. Türkiye’nin; fen sınavında 70 ülke arasında 52’inci ve matematikte 49’uncu olması üzücü bir durum. Bence en üzücü olanı da okuduğunu anlama sınavında 50’inci olmamız. Halkımızın matematiği pek sevmediği biliniyor ama üzerine düşülürse belki düzelir. Okuduğunu anlayamamak ise çok daha temel bir sorun. Bu sınava 15 yaşındaki öğrenciler giriyor ve sınavda bizimkilere verilen Türkçe metni okuyan öğrencilerimizin önemli bir bölümü içeriğini anlayamıyor. Okuduğunu anlayamayan bu öğrencilerin, fen ve matematik sorularını anlamış olması gerekir ki o soruları çözebilsinler. Kişi başı milli geliri sadece 2500 dolar olan Vietnam, fen sınavında 8’inci olurken bizim 52’inci olmamızı açıklamak hiç kolay değil.

BİLİMDE ÇOK GECİKTİK

Modern üniversitede geciktiğimiz söylersiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Üniversitelerimizin dünya sıralamalarında ilk 100 veya ilk 200’e giremeyişinin nedenleri PİSA sınavlarından çok daha farklı nedenlere ve geçmişe dayanıyor. Üniversitelerimizin dünyanın gelişmiş ülkelerindeki üniversitelere göre geri sıralarda kalmasının nedenlerinin başında ülkemizde modern üniversitelerin kurulmasının çok gecikmiş olmasıdır. Bilindiği gibi en eski üniversitenin milattan sonra 427’de Hindistan’dan kurulan Nalanda olduğu hakkında bazı bilgiler var. İtalya’da 1088’de kurulan Bologna Üniversitesi’nin dünyanın ilk üniversitesi olduğu tüm dünyada kabul edilmektedir. Dünyanın ikinci üniversitesi ise 1096’da İngiltere’de kurulan Oxford’dur. Ülkemizde ise Fatih Sultan Mehmed’in 1470’te kurduğu Semaniye Medreseleri ve Kanuni’nin kurduğu 12 kademeli Süleymaniye medreseleri iyi eğitim kurumlarıydı. Ancak onlar üniversite olarak tanımlanmıyor. Sarayda eğitim veren Enderun üniversite eğitimine yakın bir kurumdu ama o da üniversite olarak kabul edilmiyor. Ülkemizdeki üniversitelerin ataları; 1773’te kurulan Mühendishane-i Bahri-i Humayun ile 1795’te kurulan Mühendishane-i Berri-i Humayun idi demek yanlış olmaz. Darülfünun 1870’ten itibaren eğitime başlayıp ve birkaç kez kapatılsa da o dönemde dünya standartlarına en yakın üniversiteydi. Ancak maalesef bu kurumlarda; fen, mühendislik veya tıp alanlarında yoğun bilimsel araştırmaların ve bilimsel buluşların yapılıp bilimsel makalelerin yayımlanması konusunda bir çaba yoktu. O dönemlerde; önce okuyup yazması olan insan sayısını artırmak ve ardından ihtiyaç duyulan bazı mesleklerde yeterli sayıda eğitimli insan yetiştirmek hedeflenmekteydi. Önce yeterli sayıda yüksel öğrenim gören insan yetiştirmek gerekiyordu ki daha sonra bazı yetenekli akademisyenler araştırma yapmaya zaman ayırabilsin.

Okuduğunu anlayamamak çok daha temel bir sorun. Türkçe metni okuyan öğrencilerimizin önemli bir bölümü içeriğini anlayamıyor. Bu öğrenciler fen ve matematik sorularını nasıl çözebilsinler? Kişi başı milli geliri sadece 2500 dolar olan Vietnam fen sınavında 8’inci olurken bizim 52’inci olmamızı açıklamak hiç kolay değil.

AVRUPA’DA NASILDI?

O dönemde Avrupa üniversitelerinde bilimsel çalışmalar ve bilimsel buluşların yayımlandığı bilimsel dergiler var mıydı?

Evet hemen her bilim alanında vardı. Bu konudaki cevabım biraz uzun olacak. İlk bilimsel dergiler 1665’ten itibaren Avrupa’daki bilim akademileri tarafından çıkartılmaya başlandı. İlk bilim akademisi olan Leopoldina N. Akademie 1652’de Almanya’da ve ardından Royal Society 1660’ta İngiltere’de kuruldu. Fransız Bilim Akademisi olan Academie des Sciences’in kuruluşu ise 1666’da gerçekleşti. Daha önceleri, bilimsel buluşlar kitap yazarak bilim camiasına duyurulurdu. Bilim akademileri, bilimsel keşiflerin kısa sürede duyurulması için bilimsel dergilerin çıkartılmasına karar verdi. Dünyanın ilk bilimsel dergileri olan Journal des Scavans’ın Fransa’da ve Philosophical Transactions’ın İngiltere’de 1665’te yayımlamasını bu akademiler başlattı. Philosophical Transactions Dergisi’nde, genellikle İngiliz bilim adamlarının buluşları yer alırdı. Newton’un 1672’deki ışık ve renklerle ilgili makalesi, B. Franklin’in bulutların elektrik yüklü olduğunu kanıtlayan uçurtma deneyiyle ilgili 1751’deki yazısı, ilk kez C. Herschel isimli bir kadın astronomi uzmanının keşfettiği kuyruklu yıldız hakkında 1787’de yazdığı makale, Darwin’in İskoçya’daki kayalıkların jeolojik formasyonlarını açıkladığı 1837’deki makalesi, Faraday’ın kolloidler konusunda 1857’de yazdığı makale ve ışığın bir elektromanyetik dalga olduğunu açıklayan Maxwell’in 1865’deki makalesi Philosophical Transactions Dergisi’nde yayımlanan çok önemli buluşların bazılarıdır. Bilimsel dergilerin sayısındaki artış 1800’lerde hızlandı. O yıllarda; M. N. R. Astronomical Society 1827’de, British Medical Journal 1840’ta, American Naturalist 1867’de, JACS 1879’da, Acta Mathematica 1882’de, Annals of Botany 1887’de ve Physical Review 1893’te yayımlanmaya başlandı. Bilimsel dergilerin sayısı arttıkça bilimsel makalelerin sayısı da arttı. Bilim alanları alt dallara ayrılıp yeni bilim dallarına yönelik dergiler çıkınca, bilimsel dergi ve makalelerin sayısı eksponansiyel olarak artmaya başladı. Bugüne kadar çıkan bilimsel makalelerin toplam sayısı 60 milyona ve günümüzde aktif olan bilimsel dergilerin sayısı da 40 bine ulaştı.

Ülkemizde ise Darülfünun ancak 1908’de gelişmeye başladığı için 1700’lerde ve sonrasında Avrupa’daki bilimsel araştırmalara paralel çalışma yapıp bilimsel makale yazacak ortam yoktu.

------------------------------------------

Kaynak:

https://www.karar.com/gorusler/turkiyenin-bilim-sorunu-1393763

PROF. DR. URAL AKBULUT KİMDİR?

Çeşitli ulusal ve uluslararası bilim ödüllerine sahip olan Ural Akbulut, ODTÜ rektörlüğü de yaptı. Halen URAP (University Ranking by Academic Performance) kurumunun koordinatörü. Türkiye ve dünyadaki üniversite performanslarını ve akademik yayınları kantitatif olarak değerlendiriyor.

MÜLÂKATIN DEVÂMI:

ÇİN-JAPON NEDEN BAŞARILI? TÜRKİYE'DE TEMEL SORUN NE?

 

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun.

Tartışma

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22657434