Osmanlı İmparatorluğu’nun Modern Dünyanın Oluşumundaki Rolü Üzerine

“Bizim dünyamızı şekillendiren modern tarihin belli başlı olaylarının kökeninde Osmanlı İmparatorluğu ve Müslüman dünya vardır şeklindeki iddianız çok cesur bir iddia. İkna edici de görünüyor. Acaba neden bu yaklaşım bu kadar uzun süre göz ardı edilmiş?” sorusuna verdiği cevapta yazar, İslam ile Hristiyanlık arasındaki askeri ve siyasi çatışmalar kadar, çok daha fazla sayıda olumlu ve sıradan temasların yüzyıllarca Eski Dünyanın başlıca jeopolitik gücünü temsil ettiğini, ama en azından Sanayi Devriminden ve on dokuzuncu yüzyılın sözüm ona zaferlerinden beri tarihçilerin bir şekilde ta 1492’ye kadar giden bir “batının yükselişi” efsanesi ortaya attıklarını belirttikten sonra, oysa diyor, bu fantastik tarih yorumu sadece erken dönem modern Avrupa’daki derin çatlakları örtbas etmekle kalmıyor, Osmanlı İmparatorluğu’nun, on dokuzuncu yüzyılda kendisine aşağılayıcı “Avrupa’nın hasta adamı” sıfatı takılmadan önce, yüzyıllarca dünyaya korku salmış bir güç olduğu gerçeğini de karartmaktadır. Önce Avrupa, sonra da Amerika bu önemli düşmanın hakkından gelerek dünyanın ilerlemesini sağladı diye anlatılan hikâye saçma sapan bir şeydir; Avrupa ve Müslüman dünya hiçbir zaman irtibatı kesmiş değildir. Dahası, Avrupa’yı Yeni Dünyaya doğru sıkıştıran, Amerika kıtasının Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesi tarihini şekillendiren ve Protestanlığın doğuşuna yardım edenler, Müslümanlardır…

*****

Prof.Dr. Mustafa ACAR*

Ünlü Avusturyalı iktisatçı Joseph Schumpeter, History of Economic Analysis (İktisadi Analiz Tarihi) adlı meşhur ve hacimli eserinde Antik Yunan ve Roma’dan sonra, 18. Yüzyılın ikinci yarısında Fizyokratlar ve Adam Smith’e kadar olan dönemi içeren neredeyse bin yıllık bir “boşluk”tan söz eder. Başka bir deyişle, zannedersiniz ki, Batının “karanlık çağlar” diye nitelediği Orta Çağ boyunca tarih durmuş, dünyanın başka bir yerinde iktisadi analize katkı niteliğinde hiç bir şey olmamış, sonra Batının ani bir sıçramasıyla tarih yeniden başlamıştır.

Oysa, bu satırların yazarının bir başka yazıda (https://fikircografyasi.com/makale/islamci-aydinlar-universite-yahut-is…) vurguladığı üzere, İslam medeniyeti 8-13. yüzyıllar arasında en parlak devrini yaşamış, o dönemde astronomi, tıp ve matematik başta olmak üzere, hemen bütün bilim dallarında İslam dünyası öncü çalışmalara imza atmıştır. Bugün kullandığımız rakamların da, “sıfır” sayısının da mucidi Müslümanlardır. Batı için skolastisizmin ve Kilise tahakkümünün egemen olduğu “karanlık orta çağlar” esasen İslam dünyası için hiç de karanlık değildir. Maveraünnehir’den İran’a, Kafkasya’dan Anadolu’ya, Hicaz’dan Kuzey Afrika ve Endülüs’e uzanan geniş coğrafyada hâkimiyet kurmuş, hem ilmi, hem siyasi, hem de iktisadi açıdan canlı, dinamik ve güçlü bir İslam dünyası yüzlerce yıl varlığını sürdürmüştür. Devirler değiştikten sonra, Avrupa-merkezli tarih anlayışının bir sonucu olarak, uzun süre kendi hazinelerimizden bihaber olsak da, her şey Batı icadı sansak da, tarihin bir döneminde durum tam tersidir. Esasen Batının Rönesans ve Reform hareketlerinin İslam dünyasından devralınan birikim üzerine inşa edildiği, geç de olsa teslim edilmeye başlanmış olan bir gerçektir.

Bir Afrika atasözü, “aslanlar kendi tarihçilerini yetiştirinceye kadar, av hikâyeleri hep avcıyı övecektir” der. Evet, tarihi galiplerin yazdığı, biraz da kendilerine yontarak yazdıkları bilinen bir gerçektir. Bu çerçevede Rönesans ve Reform silkinişiyle başlayıp Sanayi Devrimi ile taçlanan sıçramasından sonra önce Avrupa’nın, 20. yüzyılda (özellikle II. Dünya Savaşından sonra) da ABD’nin dünya egemenlik tahtına oturduğu bir gerçektir. Biraz galiplerin kibri ve benmerkezciliği, biraz mağlupların ezikliği ve aşağılık kompleksiyle tarih de galiplerin perspektifinden yeniden yazılmış, Eurocentrism (Avrupa-merkezcilik; bütün öteki olgular gibi tarihi de Avrupa’yı merkeze koyarak yeniden okuma ve yorumlama) denen bir olgu ortaya çıkmıştır. Oysa her konuda olduğu gibi, tarih okuması, yazımı ve yorumu konusunda da adil olmak, kendine yontmamak, başkalarının katkısını da unutmamak gerekir.

Her şeye rağmen kötümser ya da karamsar olmaya gerek yoktur. Ya da tersinden bir benmerkezci tarih okuması yapıp, bütün kötülüklerin kaynağını Batının emperyalist ve sömürgeci emellerine fatura etmeye gerek yoktur. İfrat da tefrit kadar kötüdür; iki yanlıştan bir doğru çıkmaz. Tarih okumalarını da, başka olgularla ilgili değerlendirmelerimizi de sakin, soğukkanlı, olabildiğince objektif, dengeli bir yaklaşımla yapmalı, Yunus Emre’nin altın öğüdüne kulak vermeliyiz: “Olmayalım keser gibi hep bana, hep bana; Olalım testere gibi hem sana, hem bana.” Neyse ki önyargıların ve benmerkezciliğin esiri olmamış, hakkaniyet duygusu diri ilim adamlarının, “iyiler”in neslinin henüz kesilmediğini düşündürten gelişmeler de olmaktadır. İşte kendi kuşağının öncü tarihçilerinden, aynı zamanda Yale Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı olan Alan Mikhail’in yeni yayımlanmış, God’s Shadow: Sultan Selim, His Ottoman Empire, and the Making of the Modern World (Tanrı’nın Gölgesi: Sultan Selim, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Dünyanın Oluşumu) adlı kitabı bu anlamda tarihe daha adil yaklaşan, yakın tarihin oluşumunda İslam ve Osmanlının oynadığı rolün hakkını veren müstesna bir eserdir (wwnorton.com/books/9781631492396).

Eserin temel tezi, bugünkü modern dünyanın oluşumunda Avrupa kadar başka güçlerin de, özellikle Yavuz Sultan Selim ve onun devrinde Osmanlı İmparatorluğu’nun yaptığı atılımların da önemli bir rolü olduğudur. Greg Grand kitap hakkında “küresel tarih hakkında sersemletici bir eser… Alan Mikhail modern dünyanın kökenleri konusunda cesur ve son derece ikna edici yeni bir düşünüş yolu önermektedir… Ustalık işi” dedikten sonra, şu yorumu yapmaktadır: “Dünya tarihinde uzun zamandır ihmal edilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu bir entellektüel iştiyak, jeopolitik güç ve aydınlanmış bir çoğulcu yönetim merkeziydi. On altıncı yüzyılda güçlerinin zirvesindeyken Osmanlılar, olağanüstü askeri egemenlikleri ve ticaret yolları üzerinde benzeri olmayan tekelleriyle, dünyadaki öteki bütün güçlerden daha fazla toprağı kontrol ediyor, daha fazla insan kitlesini yönetiyorlar, Avrupalıları Akdeniz’in dışına çıkıp yeni dünyaya gitmeye zorluyorlardı. Oysa modern dünyamızın yükselişindeki devasa etkisi ve merkezi konumuna rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi Batıda yüzyıllarca çarpıtılmış, yanlış yorumlanmış ve hatta hasıraltı edilmiştir. Şimdi Alan Mikhail Sultan I. Selim’in (1470-1520) çarpıcı hayat hikâyesi üzerinden Osmanlının dünyayı fethinin öyküsünü yeniden anlatmak suretiyle, Osmanlı tarihini çok ihtiyaç duyulan yeni bir şekle büründürmektedir.”

Orta Doğu tarihi ile ilgili daha önce yazmış olduğu ödül kazanmış üç kitabından sonra Tanrı’nın Gölgesi ile Osmanlı tarihinin önemli bir kesitine de ışık tutan Mikhail ile yapılmış röportajda (https://macmillan.yale.edu/news/gods-shadow-sultan-selim-his-ottoman-empire-and-making-modern-world) yazar kayda değer tespitler yapıyor. Örneğin, “Sizi bu kitabı yazmaya iten şey nedir?” sorusuna Mikhail şu cevabı veriyor: “Dünyanın ve tarihin son beş yüz yılının bugünü nasıl şekillendirdiğine dair daha kapsamlı bir açıklama önermek istedim. 1500’de, şayet birinden Avrupa’dan Çin’e zamanın en önemli jeopolitik güçlerinin bir listesini vermesi istenseydi, Osmanlı İmparatorluğu en tepede veya tepeye yakın bir konumda yer alırdı. Halbuki günümüz dünyasına nasıl gelindiğini ele alan tarihler Osmanlı İmparatorluğu’na pek yer vermiyor. Kitabım imparatorluğun tarihinde merkezi bir şahsiyet olan, dokuzuncu padişah Sultan I. Selim’in hayatı ve dönemi üzerinde odaklanmak suretiyle, Osmanlıları hak ettikleri yere oturtmaktadır. Tanrı’nın Gölgesi modern dünyaya ilişkin yepyeni bir tarih önermektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bizler, ne kadar doğruluğu tartışmalı ve eksik olsa da, bize şekil veren tarihlerin Avrupa, Amerika Yerlileri ve Afrika kaynaklı olduğunu sanırız. Kitabımın bir iddiası da, bütün bu kültürler ve tarihleri Osmanlılar ve İslam’ın şekillendirdiği, dolayısıyla da Amerika’nın tarihini doğru ve kapsamlı olarak anlamak için öteki tarihleri de kavramak zorunda olduğumuzdur.”

“Bizim dünyamızı şekillendiren modern tarihin belli başlı olaylarının kökeninde Osmanlı İmparatorluğu ve Müslüman dünya vardır şeklindeki iddianız çok cesur bir iddia. İkna edici de görünüyor. Acaba neden bu yaklaşım bu kadar uzun süre göz ardı edilmiş?” sorusuna verdiği cevapta yazar, İslam ile Hristiyanlık arasındaki askeri ve siyasi çatışmalar kadar, çok daha fazla sayıda olumlu ve sıradan temasların yüzyıllarca Eski Dünyanın başlıca jeopolitik gücünü temsil ettiğini, ama en azından Sanayi Devriminden ve on dokuzuncu yüzyılın sözüm ona zaferlerinden beri tarihçilerin bir şekilde ta 1492’ye kadar giden bir “batının yükselişi” efsanesi ortaya attıklarını belirttikten sonra, oysa diyor, bu fantastik tarih yorumu sadece erken dönem modern Avrupa’daki derin çatlakları örtbas etmekle kalmıyor, Osmanlı İmparatorluğu’nun, on dokuzuncu yüzyılda kendisine aşağılayıcı “Avrupa’nın hasta adamı” sıfatı takılmadan önce, yüzyıllarca dünyaya korku salmış bir güç olduğu gerçeğini de karartmaktadır. Önce Avrupa, sonra da Amerika bu önemli düşmanın hakkından gelerek dünyanın ilerlemesini sağladı diye anlatılan hikâye saçma sapan bir şeydir; Avrupa ve Müslüman dünya hiçbir zaman irtibatı kesmiş değildir. Dahası, Avrupa’yı Yeni Dünyaya doğru sıkıştıran, Amerika kıtasının Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesi tarihini şekillendiren ve Protestanlığın doğuşuna yardım edenler, Müslümanlardır…

Bir zamanlar, ASÜ rektörlük görevimiz sırasında, İslam’ın esasen Avrupa tarihinin de bir parçası olduğu, Avrupa tarihi, kültürü ve modern dünyanın oluşumunda önemli bir rol oynadığı temasını işleyen, AB destekli son derece önemli bir projeye üniversite olarak ortak olmuştuk. Proje kapsamında bu temayı işleyen, Avrupa’nın ve batının İslam korkusunun, İslamofobinin beyhude olduğunu vurgulayan, Avrupa’da yaşayan Müslümanlara da “bu topraklarda kendinizi yabancı hissetmenize gerek yok, sizin dininiz buraların hiç yabancısı değil” mesajını veren, bir anlamda onlara özgüven aşılayan bilimsel toplantılar ve sergiler düzenlenecekti. Bu çerçevede rahmetli Fuat Sezgin hocamızın eserlerinden yararlanmayı planlamış, Avrupa ve İslam tarihi konusunda birikimi olan hocalarımızın katkısıyla Avrupa’daki negatif İslam algısıyla mücadele etmeyi hedeflemiştik. Biz ayrıldıktan sonra üniversitenin söz konusu projeden çekildiğini öğrenmek çok üzücüydü, büyük bir fırsat maalesef kaçırılmış oldu…

Bugünlerde Türkiye ile Avrupalı güçler arasında Doğu Akdeniz üzerinden yürüyen gerginlik, kamplaşma ve çatışma ihtimalinin bize de, bölgemize de, doğuya da, batıya da ne kadar pahalıya mâlolduğu aşikâr. Uluslararası alanda yalnızlığa itilmemek, kaynakları daha adil paylaşmak, bölgesel ve küresel sorunların aşılmasında daha ağırlıklı bir rol oynayabilmek için askeri ve ekonomik güç kadar diplomasinin, yumuşak gücün, karşılıklı önyargıların kırılmasının, iletişim kanallarının açık tutulmasının ve tarihe daha adil, daha objektif bakılmasının önemi de çok büyük. Sadece güç ve çatışma üzerinden değil de, bilim, sanat, spor, yetenek, beceri, araştırma, ortak proje, yatırım, üretim, ticaret, diplomasi, kültür vb. yumuşak gücümüzü oluşturan dinamikler üzerinden uluslararası alanda boy göstermenin önemini kavramak ve bu alanlara daha çok yatırım yapmak zorundayız. Alan Mikhail’in daha hakkaniyetli ve doğru bir tarih okumasına yardımcı olacak bu eseri, bu anlamda iki dünya arasında köprüler kurulmasına da katkı yapabilecek önemli bir eser.

kirmizilar.com

 

———————————————————————————-

Kaynak: https://fikircografyasi.com/makale/osmanli-imparatorlugunun-modern-dunyanin-olusumundaki-rolu-uzerine

* Necmettin Erbakan Üniversitesi. Siyasal Bilgiler Fakültesi. İktisat Bölümü. İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen