25 Eylül 2021
Pazar, 12 Eylül 2021 23:54

Afganistan’da déjà vu!

Önümüzdeki aylarda yabancı unsurların Afganistan’dan tam anlamıyla çekilmesiyle Haziran-Ağustos arasında yaşanan hızlı gelişmelerin anlamı daha iyi anlaşılacaktır. Ancak bugün itibariyle her ne kadar Kuzey’de örgütlenmeye başlayan yapılar olsa da ne Taliban’ın ne de diğer unsurların ilk senaryosunun yeniden iç savaşa dönmek olmadığı anlaşılıyor. Bu durum Taliban yönetiminin ilk anda verdiği güvencelerin sürdürüldüğü senaryoda yeni bir rasyonel zeminin oluşmasını hem bölgesel hem de küresel aktörler için kullanışlı hale getirecektir. Amerikan küresel jeopolitiğinde Afganistan’dan çekilmenin Washington açısından pozitif bir adıma denk geldiğini de görmek gerekiyor. ABD yeni dönemde “Rusya’yı sınırlama, Çin’i püskürtme” şeklinde kodifiye ettiği stratejisine odaklanmasının önemli adımlarından birisinin Afganistan dosyasını kapatması olduğu değerlendirilmelidir.

*****

Taha ÖZHAN

Afgan tuzağı” 1980’lerin sıklıkla kullanılan kavramlarından birisiydi. Zannedilenin aksine Amerika, Ruslar Afganistan’a girdikten sonra Afgan direnişine desteğe başlamamıştı. 3 Temmuz 1979’da Ruslar Afganistan’ı işgale (24 Aralık) başlamadan altı ay önce, ABD Başkanı Carter’ın imzaladığı gizli emirle Washington, daha sonra Mücahitler olarak anılacak Afgan milislere desteğe başladı. Carter’ın gizli emiri imzaladığı gün ulusal güvenlik danışmanı Brzezinski başkana yazdığı bilgi notunda “yardımımız Rusların müdahalesinin müsebbibi olacaktır” diyecekti. Brzezinski aynı sene Afgan mücahitleri bizzat ziyaret ederek, tam anlamıyla Hollywood CIA filmlerindeki bir sahneyi canlandırırcasına Afganlılara “davanız haklı ve Allah yanınızda” diye seslenecekti.

Afgan tuzağından kurtulmak için son askerlerini de Şubat 1989’da çeken Rusya, ağır bir yenilgiye uğrayacaktı. 12 yıl sonra, 11 Eylül’ün ardından bu sefer Amerika aynı tuzağa kendi girmek için iştahla koşarken, tuzağın mucidi Brzezinski durumun farkında olan nadir Amerikalı isimlerdendi. Ama Amerika’da oluşan paranoyaya kimsenin direnecek gücü yoktu. Washington 11 Eylül saldırıları karşısında kendisine biraz süre tanıma kabiliyeti bile gösterememiş, Amerikan paranoyaları eşliğinde tuzağa koşar adım atlamıştı. Aradan geçen 40 yılın bakiyesi, harap olmuş bir Afganistan ve tam anlamıyla bir insanlık krizinden ibaret.

TALİBAN’DAN TALİBAN’A AFGANİSTAN KRİZİ

Afganistan’ın işgalinin, tıpkı Irak’ın işgali gibi, bugün hala ne Amerikalıları ne de dünyayı ikna edecek bir cevabı bulunmuyor. Amerika’nın II. Dünya Savaşı sonrası en hızlı savaş ve işgal kararı aldığı işgal Washington’un savaşa başladıktan sonra sebebini kendisinin de unuttuğu bir fenomen. Washington 11 Eylül’ü hala hatırlıyor ama Afganistan’ı niçin işgal ettiklerini ne hatırlayabilen var ne de açıklayabilen. Ama yine de 11 Eylül’e dönüp bakmak Amerika’nın nereden başladığını ve bugün Taliban’ın tekrar niçin yeniden Kabil’i ele geçirdiğini görmek açısından değerli olabilir.

11 Eylül 2001’den tam bir hafta sonra ABD başkanı Bush’un askerî harekât için yetki almasıyla Afganistan işgalinin önü açılmıştı. 11 Eylül’ün üzerinden bir ay dahi geçmeden 7 Ekim 2001’de ise işgal harekâtı başlamıştı. Washington 11 Eylül saldırılarıyla yüzleşmek, derinlemesine meseleyi ele almak ve jeopolitik bir projeksiyon yapmak yerine refleksleriyle hareket etmeyi tercih etmişti. İntikam dürtüsü mü daha etkiliydi yoksa Amerikan korkuları mı, ayırt etmek zor olsa da toplumda oluşan korkunun daha etkin olduğunu söylemek mümkün. Zira Amerika’nın kurucu sosyal muhayyilesinin omurgasını oluşturan paranoya her zaman etkili bir sürükleyici olmuştur. 20 yıl sonra Biden yönetimi benzer bir aceleci kararla Afganistan’dan çekildi. Taliban devlet dışı müstakil bir örgütlenme ile çeyrek yüzyıl içerisinde Afganistan gibi zorlu bir ülkede ikinci kez iktidara gelmiş oldu.

Taliban’ın iktidara gelişinin ilk anda oluşturduğu jeopolitik depremin bölgesel ve küresel yakın dönem sonuçlarına dair keskin kanaatler serdetmek için henüz oldukça erken. Öncelikle 20 yıldır ülkeyi işgal eden bir aktör olarak ABD’nin Afganistan’da oldukça ciddi bir güvenlik ve lojistik altyapısı oluşturduğu, savaş dışında da yüz milyarlarca dolarlık kurumsallaşma harcaması yaptığı bunun sonunda da Afgan siyasal ve güvenlik altyapısının inşa edildiğine dair ciddi bir kanaat bulunmaktaydı. Ancak 2017’den itibaren Amerikan istihbarat kaynaklarından sızan haberlere ve bilgilere bakıldığında, Trump’ın Doha’da Taliban’la müzakere sürecini başlatmadan önce Taliban’ın Afganistan’ı tekrar ele geçire(bile)ceğine dair projeksiyonun güçlü şekilde yapıldığı görülecektir.

Aynı dönemde, Trump yönetiminde yaşanan kurumsal kaos bu durumun ciddi bir tehdit olarak görülmesini engelledi. Zira Pentagon ve askeri istihbarat kaynakları aksi yönde değerlendirmeler yaparken, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA mahreçli bilgiler ve haberlerde kötümser senaryo daha fazla dikkat çekiyordu. 20 yıl önce işgal sırasında ABD ile beraber savaşan unsurlar nasıl haftalar içerisinde -ciddi bir çatışma yaşamadan- Taliban’dan Kabil ve Kandahar’ı aldılarsa benzer bir gelişme tersten tekrar yaşandı. Sonuçta ABD’nin resmi pozisyonuna dönüşen “Afgan ordusunun ve hükümetinin bu kadar hızlı çökmesini beklemedikleri” iddiası, özellikle son üç yıldır Afganistan’da yaşanan gerçeklikle örtüşmediği gibi Amerikan istihbaratının kamuoyuna mal olmuş değerlendirmeleriyle de çelişmektedir.

Biden, iktidarının birinci yılı dolmadan, Trump’ın başlattığı süreci hitama erdirerek hem sorumluluğu paylaşmamak hem de Afganistan dosyasını kapatmak istedi. Ancak Amerika’nın Afganistan’daki askeri varlığını çekmesiyle Afganistan’dan kopması arasında ciddi bir fark bulunmaktadır. Zira bölgesel aktörlerin hiç birisi son üç yıldır Washington kadar Taliban yönetimiyle zaman geçirmediler. Kaldı ki çekilme haftasında tam anlamıyla bir kaosa dönüşen süreçte bizzat Biden’ın ağzından Amerika’nın Taliban’la “yakın temasta” olduğu da duyuruldu.

Taliban savaş dışındaki her senaryoda hem iç aktörlerle hem de dış güçlerle belli bir mutabakat ve uzlaşma aramak zorunda kalacak. Taliban’a jeopolitik yatırım yapma ihtimali ve kapasitesi olan tek komşusu Çin de Taliban’ın iç savaşına değil inşa edip sürdürebilir kılacağı istikrara ekonomik yatırım yapabilir. Diğer bir sıkıntı da yeniden örgütlenmeye başlayan Taliban karşıtı Kuzey İttifakının verdikleri direniş mesajlarının Afganistan’da belirsizliğin korunmasına yol açmasıdır. Ancak Pençşir’in de tıpkı Taliban gibi yeni bir iç savaş için öncelikle sürdürülebilir bir “sponsor” bulması gerekmektedir. Diğer yandan Kuzey’deki aktörlerin güçlü olması ve Taliban’ı kuzeyden uzak tutmaları Türki Cumhuriyetlerin Rusya ile yeni askeri hareketliliğe girmelerini engelleyecektir.

POST-AFGANİSTAN VE AMERİKA

Taliban’ı 2001’de deviren ABD, 2014’le birlikte Guantanamo’dan bırakılmaya başlayan Taliban unsurlarının ardından 2018’de Pakistan’daki Taliban lideri Abdulgani Birader’i de hapisten çıkararak yeni bir siyasal zemin için Doha’da müzakereleri başlattı. Trump yönetiminin attığı adımlar, ABD’nin çekilmesini Afganistan’da bir çöküşe dönüştürdü. Trump, bir an evvel Taliban’ı bir çizgiye getirmek ya da risklerini ve idamesini umursamadan herhangi bir anlaşmanın sağlanması için uğraştı. Zira 2020 Kasım seçimlerine Afganistan’da “son noktayı koyan Başkan” kredisiyle girmek istiyordu. Bu durum görüşmelerde Kabil hükümetinin dışarıda bırakılmasına, 5.000’den fazla Taliban unsurunun serbest kalmasına ve karşılığında da ciddi hiçbir Taliban adımının olmamasına yol açtı. Trump sonrası yeni ABD yönetimi de bu “anlaşmayı” sorgulamak veya tadilata tabi tutmak yerine, Biden’ın ilk senesinde risk alarak daha sonraki yıllarda oluşacak siyasal hasar yerine ciddi bir fizibilite yapmaksızın kaotik çekilme kararını hayata geçirdi.

Bütün bu sürecin Afganistan’da bir siyasal mutabakat hükümeti ile sonuçlanması beklenirken Kabil’deki hükümet ani bir şekilde çökmüş oldu. Birçok önemli şehrin hiçbir çatışma olmaksızın Taliban’a teslim olmasının yanında Kabil hükümetinin de sessizce iktidarı Taliban’a teslim etmiş olması akıllara birçok soru işaretini getirmektedir. Bu sorulara Taliban’ın Washington’la süreci beraber yürüttüğünü gösteren adımları ve açıklamaları da eklenince yaşananları ani bir gelişme, Kabil hükümeti ve ordusunun hızlı çöküşü olarak kabul etmek mümkün olmuyor.

Önümüzdeki aylarda yabancı unsurların Afganistan’dan tam anlamıyla çekilmesiyle Haziran-Ağustos arasında yaşanan hızlı gelişmelerin anlamı daha iyi anlaşılacaktır. Ancak bugün itibariyle her ne kadar Kuzey’de örgütlenmeye başlayan yapılar olsa da ne Taliban’ın ne de diğer unsurların ilk senaryosunun yeniden iç savaşa dönmek olmadığı anlaşılıyor. Bu durum Taliban yönetiminin ilk anda verdiği güvencelerin sürdürüldüğü senaryoda yeni bir rasyonel zeminin oluşmasını hem bölgesel hem de küresel aktörler için kullanışlı hale getirecektir. Amerikan küresel jeopolitiğinde Afganistan’dan çekilmenin Washington açısından pozitif bir adıma denk geldiğini de görmek gerekiyor. ABD yeni dönemde “Rusya’yı sınırlama, Çin’i püskürtme” şeklinde kodifiye ettiği stratejisine odaklanmasının önemli adımlarından birisinin Afganistan dosyasını kapatması olduğu değerlendirilmelidir.

AFGAN TUZAĞINDAN AMERİKAN TUZAĞINA

2014’te ISI’nın eski başkanı General Hamid Gül, “Tarih yazıldığında, ISI’nın Sovyetler Birliği’ni Amerika’nın yardımıyla Afganistan’da yendiği söylenecek. Sonra bir cümle daha gelecek. ISI, Amerika’nın yardımıyla Amerika’yı yendi” demişti. General Gül’ün haklı çıktığını söylemek gerekiyor. Zira Amerika 3 Temmuz 1979’da kendisinin kurduğu ve 18 Eylül’de Bush’un ilk imzasıyla gönüllü olarak içine düştüğü Afgan tuzağıyla 40 yılı aşkın süredir meşgul oluyordu.

Amerika’nın 20 yıldır Ortadoğu’dan Orta Asya’ya bölge halklarına felaketi yaşatan kendisini de “terörle mücadele” isimli bir jeopolitik körlüğe hapseden akıl tutulmasından çıkışı kolay değil. Kaldı ki Amerikan körlüğü bölgemiz başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde, çoğu kez özünde bir iç politika unsuru haline gelen dış politika ve güvenlik görünümlü, “makbul bir düşmana” dönüştü.

Afgan tuzağının mucidi Brzezinski, bu körlüğü en erken fark edenlerin başında geliyordu. ‘Terörizm bir düşman değil savaş aracıdır” diyen Brzezinski, terörle mücadelenin ulusal mantra haline gelmesinin “Amerikan demokrasisini, ruhunu ve dünyadaki konumu” üzerinde “bir yıkıma yol açtığını” açıkça telaffuz ediyordu. Bugün bu yıkımlar ülkelerin birçoğu için artık standart dışı politika yapımına ve güvenlik politikalarına dönüştü. Jeopolitiğin yerini alan terörle mücadelenin popülizmi tatmin ederken orta vadede ülkeleri tuzağa sürüklemesi kaçınılmaz. Amerika kendi tuzağından çıkabilir mi bilmiyoruz. CIA, Afganistan’dan çekilme sürecinde “terörle mücadeleden ziyade yükselen küresel güçlere odaklanacaklarına” dair haberler yaptırmaya başladı bile!

TAHA ÖZHAN KİMDİR?

Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olan Özhan, 2019-2020’de Oxford Üniversitesi’nde misafir akademisyen olarak görev yaptı. 2014-2016 yılları arasında Başbakan başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon Başkanlığı yapmıştır. 2005’te kurucu direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014 yılları arasında başkanlığını yürütmüştür. Doktorasını Siyaset Bilimi alanında yapan Özhan’ın yayımlanmış son kitabı “Turkey and the Crisis of Sykes-Picot Order”dır.

----------------------------------------------------------

Kaynak:

https://www.karar.com/gorusler/afganistanda-deja-vu-1630865

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun.

Tartışma