Türkiye’de Mezhep Kavgası Niçin Çıkmaz?

Meşhur filozof/sosyolog İbni Haldun, Mukaddime adlı eserinin 1. Cildinde; din adamını devlet idarecisi yapmayın, der. Gerekçesi de din adamlarının genellikle Fıkıh ilmiyle meşgul olmaları ve temel anlayış ve mantıklarını da “kıyas metodu”nun etkilediğini anlatır. Bunlar, hangi konuyla ilgili olursa olsun kıyas metodu ile cevaplar verirler. Devlet kıyasla yönetilemez, der.

Kıyas devlet yönetimi ve siyaset konusunda asla yapılamaz. Devlet, akılla; sebep – sonuç ilişkisiyle ve tarihi tecrübelerle idare edilir, demektedir.

*****

Dr. Abdülkadir SEZGİN

Türkiye’de mezhep farklılıkları olmakla birlikte, bu mezhepler arasında tartışma dâhil mezhep çatışması veya kavgası asla olmaz; olamaz, olmayacaktır. Bunu peşin olarak kabul etmeliyiz.

Kim, nerede, ne zaman, ne söylerse söylesin ülkemizde “mezhep tartışması, kavgası” asla olmaz. Geçmişimizde de olmamıştır. Bunu herkesin aklına yerleştirmesi ve kabul etmesi gerekir.

Bu satırları okuyanlar Sivas’tan başlayarak pek çok örnek verebilirler. Ama bilmedikleri veya anlamadıkları bu savaşların, kavgaların özünü oluşturan şey bir birine düşman ideolojiler ve siyasetti. ABD yanlıları ve Sovyet yanlıları diye ikiye ayrılmış 20. Yüzyılın dünyasında mezhep çatışması olabilir miydi?

Biri kapitalist, diğeri Marksist – komünist düşünceye Mensup olanlar arasında mezhep tartışması veya kavgası olabilir miydi?

Yoksa Şafiilerle Hanefiler mi çatıştılar? Ülkemizde yoğun olarak ideolojik, marjinal “selefi” mezhebi ile Sünni mezhepler mi çatışmıştı?

Geçmişte de çatışmadan ve böyle bir tehlikeden bahsedenler temel bilgilerden; ülkemizde var olan mezheplerden bile haberi olmayan; aydın unvanları olmakla birlikte, aydınlanamamış bir takım insanların yanlış ve/veya ideolojik algı veya saplantılarından kaynaklanan endişeler taşıdıklarında kuşku yoktur.

Kültürümüzü, tarihimizi, inancımızı; inancımızda mezhep, tarikat, cemaat gibi tanımların ne olduğunu bilmeyen aristokrat, bürokrat, akademisyen, din adamı ve siyasetçiler olduğunu çok yakından biliyoruz.

İllegal din gurupları, tarikatlar, cemaatler yanında dini bilmeden “din hizmeti verdiğini zanneden” ve hangi fraksiyona bağlı oldukları tartışılan “İslamcı” Hocalarla birlikte yaşadığımızı biliyoruz.

Siyasetle işbirliği yapmış, başka bir deyimle, koalisyon ortağı olmuş bu illegal örgütlerin gerçek gayelerinin ne olduğunu kim, nasıl ve hangi koalisyon protokolü ile otak olduklarını ve ortaklıktaki yetki ve sorumluluklarını bilmektedir.

“İnsan bilmediğinin düşmanıdır” sözünü söylemiş atalarımızın ne kadar haklı olduğunu bugün daha iyi anlamaktayız.

Özellikle siyaset, ideoloji veya strateji gereği topluma bakan ve çok küçük farklılıkları veya uygulama örneklerini “ayrı mezheplerin varlığı” olarak değerlendirmeleri sonucunda “mezhep çatışması endişesi” belirtmeleri tamamen din, tarih ve kültürel olarak bilgisizlikten kaynaklanan yanlış algılardır.

Din, şeriat, mezhep, tarikat dediğimizde kim ne anlıyor?

“Yol ve erkân” neyi ifade ediyor?

Din, siyaset ve ideoloji ile izah edilemez. Din, siyaset konusu olarak kullanıldığında veya din ideoloji olarak kullanıldığında din olma özelliğini kaybedebilir. Bu durumda dine gerçekten inanan insanlar dinin siyasallaşması veya ideolojiye dönüşmesi sebebiyle dindarlıklarında bozulma ve dinden uzaklaşmanın başladığını görerek, dine karşı tavır bile alabilirler.

Gümünüzde dindarlığın azalmış olmasında yukarıdaki hususun etkisi yoktur, demek ne kadar doğrudur?

LAİKLİK VE DİN?

Laiklik kelimesi, Türkçe olarak nasıl ifade edilebilir?

Yüksek İslam Enstitüsü’nde okuduğum yıllarda “hoca” kılıklı bazı insanlar laikliği iki ayrı hece olarak okurlardı: “La” yok demekti. “İk” “inanç veya din yok” anlamı verilerek anlatılır; “laiklik dinsizliktir” dediklerine epeyce tanık olmuşluğumuz vardır

Meşhur filozof/sosyolog İbni Haldun, Mukaddime adlı eserinin 1. Cildinde; din adamını devlet idarecisi yapmayın, der. Gerekçesi de din adamlarının genellikle Fıkıh ilmiyle meşgul olmaları ve temel anlayış ve mantıklarını da “kıyas metodu”nun etkilediğini anlatır. Bunlar, hangi konuyla ilgili olursa olsun kıyas metodu ile cevaplar verirler. Devlet kıyasla yönetilemez, der.

Kıyas devlet yönetimi ve siyaset konusunda asla yapılamaz. Devlet, akılla; sebep – sonuç ilişkisiyle ve tarihi tecrübelerle idare edilir, demektedir.

Laiklik, denilen kavramı hatasız veya tam olarak anlamak için Azerbaycan Türkçesi’nde ifadesini bulan “laik devlet” tanımını anlamak gerekir.

Azerbaycan Türkçesinde, din açısından üç türlü devlet tanımı vardır:

a) Dinsiz devlet: Sovyetler Birliği ve Çin uygulamaları,

b) Dinî devlet: Vatikan, İran ve Suudi Arabistan örnekleri,

c) Dünyevi devlet: Türkiye ve Azerbaycan uygulamaları şeklinde ifade edilir.

Burada ifade edilen devlet, “dünyevi kurallarla idare edilen devlet” anlamındadır.

1918 yılında kurulan Azerbaycan Cumhuriyeti, anayasasında “dünyevi devlet” yani batı dillerindeki “laik devlet” olarak kurulmuştur. Ancak, laiklik kelimesinin Türkçe anlaşılabilir ve tartışmalara imkân bırakmayan bir deyim üretilmiştir: Dünyevi Devlet.

T. C. De laikliği kabul etmiş bir devlettir ve dünyevi kurallarla idare edilmektedir. Yani, devlet, din kuralları ile değil, dünyevi, beşeri kurallarla idare edilen devlet, laik devlettir.

Bizde de böyle anlaşılması gerek miyor mu?

Bizim dilimizde de bu “dünyevi devlet” terimi yerine kullandığımız ve anlamının ne olduğu hala tartışılan “laiklik” kelimesi de terk edilmelidir.

TÜRKİYE’DE SÜNNİLİK VE KARŞIT GÖRÜŞLER?

Sünnî kelimesinin karşıtı veya alternatifi veya muhalifi olarak aklımıza ilk gelen kelime nedir?

İslam dairesi içerisinde bu sorunun cevabı, “Şii” veya “Şiilik” olabilir. Bunun dışında cevap olarak bulabileceğimiz diğer kelimeler doğru cevap olamaz.

Kaldı ki, Şii ve Sünni mezhepler arasında, Kur’an ölçüsü ile dinin temel konularında aramızda ihtilaf olmadığını, ayrışan veya farklılık ifade eden kuralların siyaset ve ideolojiye dayandığını da kabul etmeliyiz.

Şii veya Sünni mezhepler, din ölçüsü ile bir birine karşı çatışma sebebi veya tehdit oluşturmazlar.

Tarihte Osmanlı ve Safeviler arasında yaşanmış savaş siyasi ve ideolojik bir savaştı; asla din veya mezhep savaşı değildi.

Bunları sağlıklı olarak bilmeden; insanların en az 13. Yüz yıldan bu tarafa Anadolu’da yaşadığımız anlayış, davranış ve hayat haline gelmiş kültürümüz; “yolumuz ve erkânlarımız” bize ne anlatıyor?

“Gelin Canlar bir olalım” sözü; bir tek olan Tanrı’nın huzurunda olduğumuzu hatırlayarak bir olalım, mesajı vermiyor mu?

Öyle ise, “gelin Canlar bir olalım” dememiz gerekiyor.

YAYGIN HALK EĞİTİMİ KURUMU OLARAK TARİKATLAR

Geçmişimizde “yaygın halk eğitim kurumu” olarak muhteşem hizmetlere imza atmıştır.

Amerika’nın keşfini takibeden olaylar; batıda sanayinin kurulup gelişmesi ve Amerika’daki altın ve diğer kıymetli madenlerin Avrupa’ya getirilmesi ile Osmanlı’da başlayan enflasyon ve gerilemeye sebep olmuştu.

Bir türü anlaşılamayan ve çözümü bulunamayan bu durum ile şaşkınlık yaşayan ve “yaygın halk eğitimi veren kurumlar”ın da bozulması devletimizi son derece zor durumlara sokmuştu.

Bu kurumların adı kapatıldıkları 31.12.1925 tarihine kadar “tarikat”tı. Tarikatları kapatan 677 sayılı kanunda yasaklananlar sayılırken “tarikatlerle şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik” yasaklanmıştır.

Bu deyimlerin nerede ise, tamamı köy Bektaşiliği (bugün Alevilik) ve Bektaşilikte kullanılan kelimelerdir. Bunu da hatırlamalıyız.

Seyyid Abdülhakim ARVASİ’ye göre, tarikatlar bu tarihe gelmeden çok öncelerinde kendilerini zaten kapatmışlardı.

Çok partili demokratik hayata geçtiğimiz 1950 yılında, “Parlementer Demokrasi”yi almıştık. Bu sitemin iki temel şartı olduğu biliniyordu:

a)Eğitimli toplum

b)Örgütlü toplum

O tarihte her ikisi de yeterli durumda değildi. Daha açık ifadeyle 1950 yılında, ne eğitimli toplumdan, ne de örgütlü toplumdan bahsetme imkânımız yoktu. Bu sebeple de kapatılmış tarikatlara mensup ailelerin birinci adamları veya çocukları bu iki görevi de üstlenerek DP saflarında yerlerini aldılar.

1960 İhtilaline kadar başarılı ve mutlu bir hayat sürerek, tarihte kalan tarikatlarını yeniden piyasaya sürmüş olan bu “mirasçılar” ihtilalle birlikte saf değiştirip, nerede ise tamamı CHP saflarının ön kısımlarında yerlerini aldılar.

Bugün yaşadığımız illegal tarikatlar ve cemaatlerin en kısa hikâyesi budur.

Bu tarikatlardan bir tanesini Avrupalı dost(!)larımızın katkıları ve isim değişiklikleri ile “mezhep” konumuna yükseltmiş bulunduğumuzu kimse farkedemedi.

İlericiler, devrimciler, muhafazakârlar, Atatürkçüler, İslamcılar ve Milliyetçilerin de önemli bir kısmı bunu anlamadı veya anlamak için gayret sarfetmediler.

Türk tarihi boyunca yaşadıkları köylerde mutlu, devlete, din (İslam’a), bağlı; Abdülhaluk Gocdivani, Yusuf Hemedani, Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli yolu ile sosyal ve kültürel hayatlarını düzenlemiş, KIZILBAŞ adını kullanan Türkmenler “aynı yol ve erkânı” illegal diğer tarikatlar gibi uygulamaya devam ede geldiler.

Eskiden bütün tarikatların bir tek hedefi, gâyesi vardı:

DOSDOĞRU İNSAN YETİŞTİRMEKTİ.

Bu “dosdoğru insan” tanımı da en kısa ve veciz bir şekilde Hacı Bektaş Veli tarafından ifade edilmişti: “ELİNE, DİLİNE, BELİNE SAHİP OLMAK’tı. Bu kural kısaca EDEB şeklinde ifade edilirdi.

Bu günün deyimi ile edebli insan olmak demek, el ile, dil ile ve bel ile işlenebilecek kötülüklerden (günahlar) uzak durmak; kimseyi hor ve hakir görmeden, eliyle, diliyle işlenecek kötülüklerden ve haramlardan kendisini koruyacak ve bel ile işlenecek ahlaksızlıklardan da kendisini koruyacak şekilde eğitimler verilirdi.

Osmanlı Devleti kuralları yazılı olan bir medeniyetin devleti idi. Hukuk kurallarına uygun olmayan hiçbir şeyi uygulamaya koymamıştı. Devletin en zayıf olduğu dönemlerde bile hukuktan ayrılmamış ve Şeyhülislamlık’a bağlı kurduğu “Meclis-i Meşayih” yürürlüğe koyduğu “Meclis-i Meşayih Nizamnamesi” (tüzüğü) ve 8 yönetmelik çıkartarak, tarikatların bütün faaliyetleri bir düzene bağlamıştı. Yapacakları her türlü işin nasıl yapılacağını; yapılacak işlerin de nasıl denetleneceğini de kurallara bağlamıştı. İstanbul’da bu meclisin bir de Teftiş Kurulu bulunurdu. Bektaşi “dedebaba”sı da anılan meclisin üyesiydi.

Bu mevzuat 31.12.1925 tarihine kadar da uygulandı. Yani bu mevzuat aynı zamanda Cumhuriyet’in de mevzuatı arasında yerini aldı.

DİN NEDİR? DİN DEYİNCE NE ANLAMALIYIZ?

Din, Arapça bir kelimedir. “Allah’ın kanunu” olarak da ifade edilir. Allah’ın insanları yaratılış amaçlarına uygun olarak yaşamaları için Peygamberler aracılığı ile gönderilmiş “ilahi bir kanun” olarak anlatılır. Bu kanuna uyanlar dünyada ve ahirette mutlu olacaklardır.

Ülkemizin ana sorunlarının başında “aydın sorunu“ ile kültürel sorunların bulunması sebebiyle konuyla ilgili olarak “doğru“ zannedilen bazı yanlışlara işaret etmek istiyorum.

Din; Arapça olan bu kelime, sözlük anlamı olarak, itaat, ibadet, ceza ve hesap gibi anlamları ifade eder.

Din, terim olarak ise, aklı başında insanların, kendi hür ve özgür iradeleri ile kabul ettikleri, kendilerini saadete ulaştıran ilahi bir kanun olarak izah edilir.

Bu kapsam içinde yer alan semâvi din/ İlahi din olarak kabul edilen dinler aklın, neslin, canın, dinin ve malın muhafazası gibi ortak bir amaç güderler.

DİNLER GENEL OLARAK ÜÇE AYRILIR

1. Hak Dinler: Bunlar yukarıdaki tarife uygun olarak Allah tarafından, Peygamber aracılığı ile insanlara gönderilmiş dinlerdir. Bunlara “İlahi ve semavi dinler” denir.

Semavi dinlerin hepsi esas bakımından birdirler. Yalnız aralarında ibadetler ve hukuk kuralları bakımından farklılıklar vardır.

Hz. Âdem’den, Hz. İsa’ya kadar gelmiş bütün peygamberlerin, insanlara bildirmiş oldukları dinler iman esaslarında bir olup, “bir” Allah’a iman etmeye dayalı iken, bunlar sonradan bozulmuş ve asılları kaybolmuştur.

Son Peygamber olarak gönderilmiş olan Hz. Muhammed, bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple de Kur’an son İlahi Kitap’tır. Bu sebeple de Hak dinlerin en sonuncusu ve en mükemmelidir.

Hak dine inanan insanın, hayat boyunca, bu dinin öğrettiği inanca uyması; yalandan, haramdan, gönül kırmaktan ve yaratılış amacına uymayan davranışlardan ve Hakkı olmayan şeylere el uzatmakdan kendisini koruması demektir. Başka bir ifade ile dindar insan sadece ibadetlerle yetinmeyecek, sosyal hayatında da davranışlarını kontrol altında tutacaktır.

2. Asılları değişmiş ve bozulmuş olan dinlerdir.

3. Bâtıl dinlerdir. Bunlar asılları bakımından da gerçek bir din ile ilgisi bulunmayan dinlerdir.

ŞERİAT MEZHEP VE TARİKAT HANGİ ANLAMLARDA KULLANILMAKTADIR?

A- Şeriat kelimesi, daha çok modern Arapça’da “hukuk” anlamında kullanılmaktadır. Arapça konuşan ülkelerde, üniversite öğrencilerinden birine hangi fakültede okuduğu sorulduğunda Şeriat kelimesi, daha çok modern Arapça’da “hukuk” anlamında kullanıldığı görülür.

Arapça konuşan ülkelerde, üniversite öğrencilerinden birine hangi fakültede okuduğu sorulduğunda “şeriat fakültesi” cevabı aldığınızda, öğrencinin Hukuk Fakültesi öğrencisi olduğu anlaşılır.

Şeriat, din anlamında da kullanılır.

Günümüz Arapçasında, “Şeriat” kelimesinden üretilmiş “bulvar” anlamında kullanıldığı da olur. Hava alanına giden bulvar “Şari-i mattar” olarak ifade edilir.

Bu bize Yunus Emre’nin şu beytini hatırlatır:

“Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat, marifet andan içeri”

Burada anlatılan yol, İslam Dini’nin ana caddesi anlamını ifade eder. Bu ana caddenin günümüzdeki adı, batı dilleri karşılığı “bulvar” olmalıdır.

Yunus’a göre bu büyük yola bağlı “tarik” yol; çoğulu olarak “tarikat” yollar olduğu gibi, “Hakikat” ve “Marifet” adlı iki yoldan daha bahsetmektedir.

Bu yollar “Yol ve Erkân” olarak anılan ve anlatılan tasavvufi yollardır; insanı inceliklerle birlikte, “Hakk’a Vâsıl olmak”, “mutlak hakikate kavuşmak” isteyenlerin yolunu da hatırlamamız gerekiyor.

B- Mezhep, din, itikat, inanç anlamına gelmekle birlikte, kelimenin tam karşılığı “gitmek” fiilinden türemiş bir kelimedir ve “gidilen yol” anlamındadır. Meslek anlamında kullanıldığı zamanlar da olmuştur.

İslam Dini içinde, dini uygulamalarda birden çok gidilen yol; mezhep oluşmuştur. Bunları iki ana gurupta toplamak gerekir:

1.Sünni Mezhepler

2. Şii Mezhepler

Sünni Mezhepleri de iki kategoride tasnif etmek gerekir:

a)İnanç Mezhepleri

b)Fıkıh mezhepleri (Bunlara amelî mezhepler) de denir.

a)İnanç Mezhepleri denildiğinde Sünni İslam dünyasının inanç (itikat) alanında “iki Mezhep” vardır.

1. Eş’ari Mezhebi.

2. Maturidi Mezhebi.

1.Eş’ari Mezhebi:

Eş’ari Mezhebi, içinde günümüzde varlığını sürdüren iki Sünni İnanç mezhebinden biridir.

Eş’ârîyye veya Eş’ârîlik, İslam itikadî mezheplerinden birisidir. Ebu’l-Hasen el-Eş’ârî’nin öncülüğünde kurulan kelâm ekolüdür. Ehli Sünnet kelâmının Irak’taki mümessili ise, Ebul Hasen el-Eş’arî’dir (v. 324/936).

Eş’ârîyye Mezhebi, aşırı fikirler içeren Mu’tezile’ye karşı bir anti-tez olarak doğmuştur. Fakat akaid meselelerinin ele alınışında kelâmı bir istidlâl olarak kullanmış, te’vile yer verilmiştir.

Eş’ârîyye ekolü önce Irak ve Suriye’de yayılmış daha sonra da Nizamiye medreselerine Eş’ârî âlimlerinin tayin edilişiyle geniş bir alana yayılma imkânı bulmuş ve Mısır ile Mağrîb ülkelerine kadar yayılmıştır.

Ebu Hasan Eş’ari’nin (ölüm: MS 935) kurduğu bu ekol, aklın hiçbir zaman gerçeğe ulaşamayacağını, kulların ancak kayıtsız şartsız inanmakla mutlu olabileceklerini ileri sürer. Doğal olaylar, nedenleri bilinmeyen ve belki de asla bilinemeyecek olan salt bir Tanrısal ilkenin ürünüdürler ve bu ilkece yönetilirler. Bu anlayışa göre akıl, pek güçsüz bir veridir, aklın bugün bilemediğini yarın da bilemeyeceği söylenemez. Bu sebeple insan, bugün ulaşamadı diye belki de yarın ulaşabileceği gerçekler üstünde inancını yitirmemelidir. Bununla birlikte Eş’ariyye, özellikle de Selefiye gibi akımlar ele alındığında daha orta yoldadır ve hüküm verirken akla da yer verir.

Eş’ârîlik’ in en büyük tenkitçilerinden birisi ünlü filozof İbn-i Rüşt’tür. Aslında genel olarak kelâm ve kelamcılara karşı çıkmış olsa da İbn-i Rüşd tenkitlerini en çok Gazali ve Eş’ariyye üzerinde yoğunlaştırır.

2. Maturidi Mezhebi:

İslâm akaidinde imam Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Maturidi’ye nispet edilen Mezhep. İmam Ebu Mansur el-Mâturidi’nin akaitteki mezhebine mensup olanların meydana getirdiği topluluğa Matüridiyye veya Maturidilik denilir.

Alemü’l-Hudâ, İmamü’l-Huda ve el-Mütekellim lakablarıyla da anılan Matüridi takriben 238/852’de Maveraünnehir’de bulunan Semerkand’ın Matürid köyünde doğmuş bir Türk çocuğudur.. Günümüzde Matürid Köyü Semerkant’ın merkez mahallelerinden biridir. 333/944’te Semerkand’da vefat etmiştir. O, İslam’a çok değerli hizmetler vermiş öncü İslâm âlimlerinin başında gelir. Maveraünnehir’de Ehli Sünnet’e nispet edilen Kelâm ekolünün kurucusu ve mümessilidir.

Ehl-i Sünnette, Mâtûridîlik yaygın olan itikadî mezheptir. Niçin, neden, nasıl inanıyoruz sorularına akılla cevaplar veren mezhep anlamındadır.

İMAM MATURİDİ, AKLI AKILLA GEÇEN VE İNANÇ ESASLARINI AKIL ÖLÇÜSÜYLE KURAN İNSAN

Maturîdi’nin yaşadığı çağda, ilim ve edebiyata hizmet etmiş olan Samanoğulları Devleti (844-999) hüküm sürmekteydi. Bize kadar gelen Te’vilâtu’l-Kur’an ve Kitâbü’t-Tevhîd gibi eserlerinden anlıyoruz ki, Matüridi, Kelâm, Tefsir, Mezhepler Tarihi, Fıkıh ve Fıkıh usulünde derin bilgi sahibiydi.

Mâturidinin hocaları, ilimleri İmam A’zam Ebu Hanife’ye uzanan Ebu’n-Nasr el-İyazi, Ebu Bekr Ahmed el-Cürcânî ve Muhammed b. Mukatil er-Râzî’dir. Bunların hocası ise İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’den okumuş olan Ebu Süleyman b. Musa el-Cürcânî’dir.

İmameyn lakabıyla tanınan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, İmam A’zam’ın en seçkin talebeleriydi. Matüridi, hocalarından İmam A’zam’ın akaide dair el-Fıkhü’l-Ekber, er-Risale, el-Vasiyye, el-Fıkhü’l-Ebsat, el-Âlim ve’l-Müteallim isimli risalelerini de okuyup rivayet etmiştir.

Sünni mezheplerden Hanefiler, inanç olarak Maturidi mezhebine mensuptur. İslam Dünyasında Müslümanların çoğunluğunu Hanefiler oluşturmaktadır.

Şafii, Maliki, Hanbeli mezhebine mensup olanlar genel olarak Eş’ari mezhebine mensuptur.

b. Fıkıh mezhepleri (Amelî Mezhepler):

Bu alandaki mezhepleri günümüzde Şii Mezhepleri ve Ehl-i Sünnet Mezhepleri olarak tasnif etmek gerekiyor.

1.Şii olarak bilinen mezhepler

a) Caferilik,

b) Zeydilik,

c) İsmaililik

Bu üç ameli mezhep, Şii İslam dünyasında var olan mezheplerdir. Ülkemizde bunlardan sadece Caferi mezhebine mensup Müslüman Türkler vardır.

2. Ehli Sünnet’e ait Mezhepler

a) Hanefilik,

b) Şafiilik,

c) Malikilik,

d) Hanbelilik,

MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLILIKLAR

İslam mezhepleri arasında; Kur’an’ın metni ve Kur’anda var olan temel konularda her hangi bir ihtilaftan bahsedilemez.

Ancak açık ve kesin nass (Ayet veya Hadis) bulunmayan konularda bilginler ictihad etmiş, değişik konularda bir birlerinden farklı, görüşler bildirmişlerdir.

Bunun aklın gereği olduğu kabul edilmelidir.

İctihadlar arasındaki farklılıkların ana sebepleri arasında, ictihad yapmış bulunan bilginlerin yaşadıkları bölge ve hitap ettikleri toplulukların sosyo-kültürel cağrafya ve kültürlerin farklı olmasının etkisi olduğu da kabul edilmektedir.

Bu ictihadların, dinin ana konuları dışında kalan konularla ilgili oldukları da unutulmamalıdır.

ÜLKEMİZDE VAROLAN – YAŞAYAN İSLAM MEZHEPLERİ

Ülkemizde yaşayan ve kendisini “Müslüman” olarak bilen insanların çok önemli bir çoğunluğu Hanefi mezhebine mensuptur. Bu çoğunluğa, iç Anadolu ve batı illerimizde, Malatya ve Adıyaman yöresinde yaşayan ve kendilerini “Kırmançi” olarak tanımlayan Kürtler de dâhildir.

Güneydoğu illerimizde yaşayan ve T.C vatandaşı olan Araplar ile doğu ve güneydoğu bölgelerimizde yaşayan ve kendilerini “Kırmançi” olarak tanımlayan Kürtler Şafii mezhebine mensupturlar.

Yoğun olarak Iğdır’da yaşayan ve ülkenin farklı illerine dağılarak yerleşmiş Oğuz boyuna mensup Türkler Şiiliğin Caferi mezhebine mensupturlar.

Ülkemizde Kızılbaş veya Köy Bektaşisi olarak bilinen ve son yıllarda da “Alevi” adı ile anılan Türkmen/ Türkler ile ülkemizde yaşayan Çingeneler de mezhep olarak Hanefi mezhebindedir.

Kızılbaş/ Alevi/ Çingene olarak bilinen din kardeşlerimiz; abdestin alınışından, namazın kılınışına, evlenirken Dede’nin okuduğu “Nikâh Duası”ndan ve cenaze namazının “dört tekbir”le kılınmasından hacca gidenlerin, hac uygulamalarına kadar bütün uygulamaları Hanefi mezhebi kuralları ile yapılır.

Türkmen/ Türk olan Alevi yurttaşlarımız, uzunca bir süredir (Yeniçeriliğin yasaklanması (1826) ile başlayan Bektaşiliğin de yasaklanması; Hacı Bektaş Dergâhı hariç tutularak, Osmanlı topraklarında ki (dergâhların tamamının) kapatılması, toplumun dini bilgiden mahrum bırakılmaları; dergâhların Sultan Abdülaziz zamanında yeniden açılmaya başlamasına kadar yapılmış olumsuz propagandaların da etkili olduğu unutulmamalıdır.

Daha sonra gelen savaşlı, milli mücadeleli yıllar ve devamının sıkıntıları ve nihayet tarikatların 1925 yılı sonunda kapatılmasının meydana getirdiği kırgınlık ve eğitimsizliklerle pek çok şeyin unutulduğu da kabul edilmelidir.

Bütün bunlara rağmen Kızılbaş köylerimizde insanların Türk ve Müslüman olduklarını, ayrıca yol ve erkânlarını devam ettirmiş olmaları son derece önemli ve takdire değer olmalıdır.

İSLAM DÜNYASINI SARSAN “SELEFİLİK” MEZHEP MİDİR?

Diyanet İşleri Başkanlığı’nca neşredilmiş “Diyanet ilmihali” adlı kitapta “Selefilik“ için “Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiram‘ın görüşlerini benimsemişlerin mezhebi“ gibi yer almışsa da İslam dünyasında böyle bir mezhep bulunmamaktadır.

“Selef” ve “Selefi” kelimeleri Arapça‘dır ve öncekiler anlamındadır. Babam benim selefim, ben de onun halefiyim, cümlesindeki ifadeden anlaşılan gibidir. Bu noktadan bakıldığında Ashab’dan bahsederken „selefimiz“ veya seleflerimiz şeklinde yapılan konuşmalar mezhep olarak değerlendirilemez.

Selefilik mezhepse, bu mezhebin kurucusu kimdir ve kitapları nelerdir?

Kendilerini „Selefi“ sayan insanların, Mekke ve Medine başta olmak üzere Arap kardeşlerimize mezhepleri sorulduğunda, Maliki veya Hanbeli olduklarını söylemeleri nedendir?

Günümüzdeki “Selefilik”, el-Kaide“ ve “İşid” gibi emperyal oyuncularca ortaya çıkartılmış sapık inanışlar olmalıdır. Başka da izahı yoktur.

Diyanet‘in bu yazdıklarını doğru kabul ettiğimizde, öteki mezhepler gayr-i meşru veya illegal mezhepler midir?

İslam dünyasında halen yaşayan mezheplerin Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiramı ile ilgisi nedir, selefi olmayan mezheplerin Hz. Peygamber ve ashabını dışlıyorlar mı?

Kaldı ki, Suudi Arabistan’da yaşayan ve kendisini Selefi kabul insanların Maliki veya Hanbeli mezhebine mensup olduklarını açıkça beyanlarını nereye koyacağız?

Günümüzde kendilerine Selefi diyenler, daha çok Arabistan ve/ya benzeri siyasi yapılara sahip olduğu; El-Kaide, El-Nusra, İşid gibi oluşumları doğuran ana yol olduğunu nasıl hazmedeceğiz?

Ameli Mezhepler:

Hanefi Mezhebi,

Maliki Mezhebi,

Şafii Mezhebi

Hanbeli Mezhebi

Şia‘ya Mensup Mezhepler:

Bu guruba dahil mezhepler itikadî ve ameli bir mezhep olarak kabul edilir.

Caferi Mezhebi,

İsmaili Mezhebi,

Zeydilik,

1. CAFERİ MEZHEBİ

Câʿferî Mezhebine mensup olanlar itikatta “İsna Aşeriyye Mezhebi”ne mensupturlar. Câʿferî fıkhı, İmamiye-i İsna aşeriye (Oniki İmam) İslâm mezhebinin temelini teşkil eden fıkıh ekolüdür.

Câferîyye Şiîliği olarak adlandırıldığı da olur. Şiîlerin çoğunluğunun mensup olduğu mezhep Caferi mezhebidir. Günümüzde İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi mezhebidir.

Câferîlik’teki dini hukuk veya Şeriat ilkeleri, Kur’an ve Sünnetten çıkarılır. Sünnîlik ve Şiîlik arasındaki farklılık, Şiilik Hz. Peygamber’den sonra ilk yöneticinin hem peygamberin vasiyetiyle, hem de ilâhî seçimle Ali bin Ebu Talip olması gerektiğine inanılmasıdır.

Safevî Hanedanı

16. yüzyılda Safevî Hanedanı’nın İmamiye-i İsnaaşeriye’yi devletin resmî mezhebi olarak seçmesiyle Caferilik adı kullanılmaya başlanmıştır.

İmam Cafer-i Sadık, Hicrî 148, Milâdî 8 Aralık 765 tarihinde Abbasî Halifesi Ebu Câ’fer “el-Mansur”un emriyle zehirletilerek öldürülmüştür Medine’de meşhur Bâki Mezarlığı’ndadır. Mezhebin kurucusu İmam Cafer değildir. 8 yüz yıl sonra Onun adıyla kurulmuş mezheptir.

Caferilik, daha çok İran, Irak, Bahreyn ve kısmen de Azerbaycan’da hâkim olan Şiî mezheplerinden biridir.

Ülkemizde de Iğdır ilimiz merkezli Türkler de bu mezheptedir.

Türk Alevileri olan (Kızılbaşlar)ın Türklerin Şiîlik’le bağı veya ilgisi yoktur.

2. İSMÂİLÎLİK YA DA İSMAİLİYYE MEZHEBİ

İsmâilîlik ya da İsmailiyye, (Arapça: al-Ismā’īliyyūn; Farsça: Esmā’īliyān; Urduca: Ismā’īlī) Şiîlik’te Cafer es-Sadık vefatında yedinci Şiî İmâmı olarak Musa bin Cafer el Kâzım’ın yerine Cafer-i Sadık’tan önce ölmüş olan oğlu İsmâil bin Câ’fer el-Mûbarek’in oğlu Muhammed bin Ismail eş-Şâkir’i Yedinci imâm olarak kabul eden mezhepdir.

3. ZEYDİYYE:

Zeyd b. Alî Zeynelâbidin b. el-Huseyn b. Alî (v. 122/740); önce babasından, sonra kardeşi Muhammed el-Bâkır ve başkalarından okuyarak yetişti. Bütün İslâm uleması onun ilmi, yüce şahsiyeti ve takvâsı üzerinde ittifak etmişlerdir.

Bu mezhebin usulünü İmam Zeyd ortaya koymamış olmakla beraber tâbileri onun İçtihatlarına bakarak tesbit etmişlerdir. Delilleri Kitâb, Sünnet, İcmâ’, Kıyas, İstihsan ve Akıl’dır.

Akıldan maksatları: Şer’î delillerde hükmü bulunmayan bir meselenin akıl yoluyla iyi veya kötü, faydalı yahut da zararlı olduğuna hükmedilerek çözüme bağlanmasıdır.

Günümüzde Zeydîler

Zeydiler Yemen’de hâkim dini gruptur ve Zeydî liderler yönettikleri topluluklar tarafından “Halife” unvanıyla anılırlar.

Günümüzde Zeydiyye Mezhebi başta Yemen, Umman, Suudi Arabistan olmak üzere birçok ülkede taraftarı olan bir mezheptir.

Yemen nüfusunun yaklaşık % 30’u Zeydiyye mezhebine mensuptur.[3] Suudi Arabistan’ın % 5,5 ve Umman’ın % 2.2 Zeydi’dir.

ALEVİ – ALEVİLİK

Alevi, kelimesi bütün İslam dünyasında, “Evlad- ı Ali“ yani Hz. Ali ve Hz. Fatıma soyundan gelen kimse demektir. Osmanlı Arşiv belgelerinde de aynı anlamda geçmektedir.

Günümüzde kullanılan Alevi kelimesini kullanan pek çok aydın, akademisyen, siyasetçi ve TV’lerin kadrolu tartışmacıları “Alevi Mezhebi“ şeklinde kullandıkları gibi, Özellikle Sünnilik karşıtı olarak yaygın kullanım külliyen yanlıştır.

Böyle bir mezhep sözkonusu değildir.

Alevilik, yakın geçmişe kadar “Kızılbaş“ olarak ifade edilen “Köy Bektaşileri“ anlamında kullanılırdı.

Bunlar mahalli olarak, Kızılbaş, Tahtacı, Çepni, Sıraç, Türkmen, Barak, Abdal… adlarıyla da anılan Oğuz boyuna mensup Müslüman Türkler’dir; dilleri Türkçe’dir. İnançta Maturidi, muamelatta (amelde) Hanefi mezhebine mensuptur.

Uyguladıkları yol ve erkân da Ahmet Yesevi’den gelen Hacı Bektaş Veli yol ve erkânıdır.

Çocukları doğanların isim koymalarından, evlenen çiftlerin “Dede“ tarafından okunan nikâh duasına ve abdest alıp, namaz kılanların ve diğer bütün ibadetlerin yapılışına kadar herşey ve ölenlerin yıkanıp, kefenlenmesi ve cenaze namazlarının kılınmasına kadar bütün yapılanlar Alevi olan ve olmayanlar arasında bir birinin aynısı olduğudur.

Yani Aleviler neyi, nasıl yapıyor veya yaşıyorsa, Alevi olmayanlar da onun aynısını, aynı şekilde yapmaktadırlar.

Günümüz Alevileri, hangi isimle anılırlarsa anılsınlar, XIII. yüzyılın sonlarında, yıkılmakta olan Selçuklu Devleti yerine yeni bir Türk Devleti kurma gayesi ile Ahmet YESEVİ Dergâhı tarafından gönderilmiş Sûfi‘lerdir.

Yesevi Dergâhı’ndan Anadolu’ya gönderilmiş sûfilerin önderi, serçeşmesi Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir.

Bugün hem köylü (Kızılbaşlar) arasında, hem de şehirli “Bektaşi“ler arasında uygulanan “Yol ve Erkân“ Ahmet Yesevi tarafından kurulan “Yol ve Erkan“dır.

Ahmet Yesevi’nin “Yol ve Erkân“ı “Fakirname“ adlı risalesinde yer almıştır. Bu risale Kemal Eraslan tarafından 1977 yılında Türkiye Türkçesine çevrilmiş ve yayımlanmıştır.

“4 Kapı 40 Makam“ adı ile bilinen bu yol ve erkân üzerinde ilk küçük değişiklik Ahmet Yesevi’nin III. Halifesi Süleyman Hakim ATA tarafından yapılmış, günümüzde uygulanan son şekil ise, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin “Makalât“ adlı eserinde yeralmış olan “4 Kapı 40 Makam“ dır.

Küçük bir not:

Süleyman Hâkim ATA, şeyhi Ahmet YESEVİ’nin vefatı sonrasındaki III. Halifesi olduğu gibi, türbesi, Tokat il sınırları içinde olan, “Sırac“ olarak adlandırılan Kızılbaşların bağlı olduğu, “Hubyar“ köyünde medfun olup „Hubyar Veli“ olarak bilinen zâtın da babasıdır.

İşte bu “yol ve erkân“la anlatılan uygulamanın terim olarak adı: TARİKAT’tır.

Tarikatların bilimsel alanını ifade eden din biliminin adı da TASAVVUF‘tur. Tasavvuf bilimsel ve gerçek anlamıyla da bu uygulamaların düşünsel ve felsefi boyutudur.

Tasavvufi derinliği olmayan tarikatlar, kurulduğu zaman ve mekânda kalarak kaybolup gitmişlerdir.

Günümüzde Kızılbaşların (Aleviler) Yol ve Erkânlarının, tarikatları yasaklamış olan 677 sayılı kanun sebebiyle tarikat olmadığını söyledikleri de biliniyor.

TARİKATLAR KAPATILMADAN ÖNCE NE İŞ YAPARLARDI?

Evet, Tarikatlar 31. Aralık 1925 tarihi itibariyle 677 sayılı kanunla kapatılmış ve tarikatçılık da yasaklanmıştı. Peki, bu kapatmadan önce, Osmanlı devletinin kuruluş ve yükselme döneminden başlayarak tarikatlar ne iş yaparlardı?

Tarikatlar, Osmanlı’nın kuruluş döneminde son derece etkili ve önemli görevler yapmışlardır. Bunların başında halkın moralinin yüksek tutulması, kurucu Beylerin etrafında bir ve berarer olmaları yanında insanların kişisel olarak üstün ahlaki meziyetlerle donatılması, haksızlık, yolsuzuk gibi yanlışlardan uzak kalmaları; düşmanların da insan oldukları ve ona göre davranmaları tarzında ciddi katkılar sağlamışlardır.

Bu çalışmalar dergâhların yerleşik hale gelmesiyle birlikte, kurumsallaşmalarla ülke genelinde teşkilatlanmışlardır.

Bu teşkilatlanmalarla birlikte tarikatlar “yaygın halk eğitimi kurumu“ olmuşlardır.

Tarikatların kapatılmasıyla yaygın halk eğitimi veren kurumlar da kapanmış oldu. Adı Eğitim Fakültesi olan fakültede eğitim veya halk eğitimi veriliyor mu?

İlahiyat fakültelerinde yaygın din eğitimi veya din eğitimi var mı?

XVI. yüzyıla gelindiğinde dünyanın en büyük ve tek gücü olduğu dönemlerde, “bundan daha büyüğü yok, olamaz da“ şeklinde ortaya çıkan bir takım anlayışlar, “Medrese“ (üniversite)lerde fen bilimleri (Özellikle de geometri) okumaya gerek yok, diyenler olmuştur.

Kâtip Çelebi gibi aydınların, bu tür görüşlere karşı aklı ve bilimi savunarak, Padişahlara yazdıkları uyarı kitapları günümüzü de aydınlatmaya devam ediyor.

Osmanlı Devletinin Meşrutiyet idaresine geçmesinden sonra tarikatlarla ilgili düzenlemeler içinde, her tarikatın, tarikata mensup olanlar içindeki işsizlere iş ve meslek öğretme sorumluluğu getirmesi, düzenli hukuki bir düzen kurmuş olması; çıkartılmış 1 tüzük ve 8 yönetmelikle kurduğu düzen iki yıl süre ile de Cumhuriyet dönemi mevzuatı içinde yer almıştır.

GÜNÜMÜZDE TARİKATLAR VE SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNE ÖRNEK BİR MODEL

Unutulmamalıdır ki, tarikatlar tamamen siyaset dışı kurumlardır. Tarikatların siyaset içinde yel almalarının tarihi, çok partili siyasi hayata geçtiğimiz 1950 yılıdır.

Bunun da gerekçesi, halen uygulamaya devam ettiğimiz parlamenter sistem’in oluşması için “eğitimli ve örgütlü toplum”la kurulabilmesi idi.

1950 yılında sivil, örgütlü ve eğitimli toplumumuz da yoktu. Yasaktan bunalmış halkın siyasete koşar adım giden yapısı içinde, yasaklanmış tarikatların sivil ve örgütlü toplum görevini üslendiği söylenebilir.

Ne yazıktır ki, ticaret ve siyasetle akrabalık ilişkilerinin bile ilerisinde ilişkiler kurmuş tarikatların tamamına yakını, kendisini kaybetmiş ve bulmak için de arama ihtiyacı duymamaktadır.

Ne yazıktır ki, bundan rahatsızlık duyan her hangi tarikat veya liderinden bahsetme imkânımız da yoktur.

“Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti“ (anayasa madde:2)nin de tam istediği de dinle ilgili her şeyin siyaset dışında kalması değil midir?

O zaman sadece tarikatları değil, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da siyaset alanı dışına çıkarmamız gerekmiyor mu?

Ülkemizde din, mezhep, tarikat gibi konuları gerçekten siyasi alanı dışına çıkarmalıyız. Bunun için yapılacaklar gayet açıktır:

Siyasi iktidara bağlı olan Diyanet’in bu bağını keserek, yeni bağımsız bir “YÜKSEK DİN KURUMU“ kurarak, Diyanet‘i bu kuruma bağlı „Milli Din Kurumu“ haline getirmektir.

Uluslararası dini meseleler ve uluslararası ilişkiler yüksek kurum tarafından düzenlenmeli; bunun dışında da Başbakanlık ve siyaset eliyle yapılan bürokratik bütün iş ve işlemler Yüksek Kurum tarafından yerine getirilmelidir.

Ülke içinde kimlerin elinde olduğu belli olmayan din hizmetlerini kurtarmanın başkaca yolu da kalmamıştır.

Yüksek Din Kurumu başkan ve üyelerinin seçim veya atanması TBMM tarafından (nitelikli çoğunlukla) yapılmakla; Diyanet İşleri Başkanı, yüksek kurumun önerisi üzerine Bakanlar Kurulu’nun kararı ve Cumhurbaşkanı’nın onayı ile atanmalı; bugün ortak kararla atananları Yüksek Kurum tarafından atanmalıdır. Diğer memurların atanmaları ise Yüksek Kurum tarafından yazırlanacak yönetmeliklerle düzenlenmelidir.

Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in de ilk mevzuatlarından olan “Meclis-i Meşayih Tüzüğü ve 8 yönetmelik“ örneğinde olduğu gibi, Din İşleri Yüksek Kurulu gibi, bir de yedi ayrı tarikatın önemli şahıslarından oluşacak bir “TARİKATLAR KURULU“ oluşturularak, 677 sayılı kanunda değişiklik yapılması ve tarikatlar özyönetim ağırlıklı bir yönetimle siyasetdışı kurumlar olarak serbest bırakılmalıdır.

Teftiş Kurulu da Yüksek Kurum bünyesine alınarak daha geniş yetkilerle çalışma imkanına kavuşturulmalıdır.

Tarikatlardaki geçen zaman içinde ki bozulmalar ve yozlaşmalar gözönüne alınarak tarikatlarla ilgili düzenleme, iki yıllık bir geçiş dönemi içinde düzenlenecek eğitimlerde hayata geçirilmeli; temel din bilimlerini ve tasavvuf ve bağlı olduğu yol ve erkânı bilmeyenlere „Mürşid“, „Şeyh“ gibi ünvanlar verilmemelidir.

HACI BEKTAŞ VELI DERGÂHI MERHUM ÇELEBİSİ FEYZULLAH ULUSOY’UN GÖRÜŞLERİ

1991 Yılı sonbaharında, Hacıbektaş ilçesindeki Çelebi Konağı’nda, Diyanet Dini Yayınlar Dairesi Başkanı Orhan Balcı ile o tarihte Amasya Milletvekili olan merhum Kazım Ulusoy ve şimdiki Çelebi Veliyettin Ulusoy’un hazır bulunduğu sırada, tarikatların açılmasını nasıl karşılayacağı sorusuna merhum Çelebi Feyzullah ULUSOY’un verdiği cevabı aynen nakletmek istiyorum:

“- Devlet büyüktür, isterse kapattığı gibi, tarikatları yeniden açabilir. Eğer devlet tarikatları yeniden açarsa, biz bu posta talip olmayız“.

Çelebi Hazretleri, Post sizin altınızda, nasıl talip olmazsınız, diyorum.

Cevap veriyor:

“- Ben 1940‘lı yıllarda Hukuk fakültesini bitirdim. O tarihte Kur’an, Tefsir, Tasavvuf gibi şeyleri okumak yasaktı. Benden şeyh olmaz da onun için bu posta talip olmam dedim. Doğrusu da budur.

Siz Devleti ve Diyanet’i daha yakından tanıyorsunuz, eğer devlet tarikatları serbest bırakacak olursa, aman dikkat edin, “Ben şeyhim, dedeyim, babayım falanım..“ diyenleri hemencecik tayin etmeyin. Belgelerini alın, bir mülakattan geçirin.

Azami iki yıllık bir geçiş süreci koyun. Bahsettiğim; Kur’an, Tefsir, Hadis ve Tasavvuf okutun; yani önceden şeyhleri yetiştirin, peşinden görev yerlerine gönderin. Bunu yapmazsanız mevcut bozulmuş yapıyı meşrulaştırmış olursunuz. Buna da kimsenin hakkı yoktur“.

İtiraf etmeliyim ki, bu çapta olgunluğu, tanıdığım pek çok şeyh efendilerde görmedim. Hatta kendilerine sahte sissileler bulan ve bunu gerçek gibi tebliğ ve telkin eden nice şeyhler görmüşüzdür.

İşin bu tarafını gören ve düşünen başka kimseye raslamadığımı ifade etmeliyim.

SİYASET TARİKAT VE ŞERİAT MESELESİ

Siyasetle yakın işbirliği içinde olan tarikatlar kendi görüş ve düşüncelerini hiç bir endişe ve olumsuz bir tepkiye şahit olmadıkları için çalıştıkları partilerin propogandası ile yarış halinde devam ediyorlar.

Tek doğru, onların bildikleri, anladıkları ve anlattıklarıdır. Bunu yayıp herkesi etkilediklerinde, akıllarınca şeriat düzeni diye bir düzen gelecek sanıyorlar.

Herkesin iyi bilmesi gerekiyor ki, başında dörtyüz yıl “Halife-i Müslimin“ sıfatı da bulunan Osmanlı Devleti “Şeriat Devleti“ olmadığı gibi, Selçuklu Devleti de “Şeriat“ devleti değildi. Bu devletler, Türk örf, gelenek ve törelerine göre, akılla yönetilen devletlerdi.

„Şeriat devleti“ tabiri de zaten 19. Yüzyılda İbni Teymiye tarafından yazılmış olan “Essiyastü’ş-Şer’iye“ (Şeriat Siyaseti) adlı kitapla ortaya çıkmıştı.

Bu noktadan Kur’an incelendiğinde, su bulunmadığı zaman nasıl abdest alınacağına ait ayetler mevcut olduğu halde, “Devlet“ modeli veya idaresi hakkında her hangi bir hüküm olmadığı açıkça görülür.

Bu durum, Kur’an‘ın kıyamete kadar devam edecek ilahi “Kelam“ olma özelliğinin de isbatıdır. Eğer Kur’an‘ da devlet modeli veya yönetim tarzına dair ayetler olsaydı, zamanın değişmesi ve gelişmeler karşısında 7. Yüzyılın devlet modeline takılıp kalmış olacaktık.

İllegal (gayr-i meşru) tarikatların açtıkları “medrese”ler, kurdukları TVler yakın gelecekte yeni PDY’ler ortaya çıkartabilir endişesini artırmaktadır.

Devlet, daha fazla deformasyon ve endişelerin çıkmasını önlemeli; devlet olmanın gereğini yapmalıdır.

Aleviliği Sünniliğin rakibi, karşıtı gibi gösteren ifade ve siyasi söylemler aynı ton ve hızla devam edecek olursa, AB ülkelerinin özellikle de Almanya merkezli “Aleviliği Müslümanlık’tan ayırarak kendine özgü Din” haline gelme veya getirme noktasına götürecektir.

Türk ve Müslüman olan Kızılbaş (Alevi) kardeşlerimizi Avrupalılara istediğiniz gibi yapınız, deme hakkı kimse olmamalıdır.

Bu yazılanlara inanmayanlar, aşağıda verilen Kızılbaş (alevi), Bektaşi âşık ve şairleriyle sıradan (tarikat mensubiyeti olmayan) insanların yazdıklarını okumalı ve elini vicdanına koyup, bu konuyu değerlendirmelidir.

Şah Hatai’m eydür sırrını deme

Kılagör namazın kazaya koma

Şu yalan dünyada hiç sağım deme

Tenin teneşirde, sinin saldadır.

Şah İsmail Hatai

Gel ey Muhammed Ümmeti

Bu devlete saadete

Bu din Muhammed dinidir

Parmak getir şehadete

Âdem’de Hakk’ı buldular

Âdem’e secde kıldılar

Azazil secde kılmadı

Dolaştı tavk-ı lanete

Şah İsmail Hatai

Muhammed dinidir bizim dinimiz,

Tarikat altında geçer yolumuz,

Hem Cibril-i Emin’dir rehberimiz

Biz Müminiz, Mürşidimiz Ali’dir

Pir Sultan Abdal

Vardım Kırklar Kapısı’na

Niyaz ettim yapısına

Tapmışım Hak Kapısına

Evvel Allah, âhir Allah

Dönemem Estağfirullah

İmanın “Amentü Billah”

Bendeyim Allah, Eyvallah

Âşık Davut Sulari

Aslım Türk’tür, Elhamdülillah Müslüman

Şükür Amentüye etmişiz iman

Kalbime yaraşmaz şirk ile güman

Kalbimiz nur ile dolu sayılır.

Âşık Veysel

32 FARZ

İslam’ın şartını sual edersen

İcmalinde şartı beştir efendi

Muradın ger iman öğrenmek ise,

Anın da adedi şeştir efendi

Savm ile salat, zekât ile hac

Malın var ise, Hak yoluna saç

Biri şehadettir, lisanını aç

Bu sana acaib iştir efendi

Peygamberleri sev, anlara inan

İnanmayanlardır ol nare yanan

Melek, kitap, ahret olmaz mı ahsen

Var ise imanın hoştur efendi

Din Muhammed dini, cümleden asıl

Gayri dinleri bilmezem nasıl

Ziyade değildir, üç farzdır gusül

Mazmaza, istinşak, beden yaştır efendi

Biz dört biliriz abdestin farzın

Gel, öğrenmeğe var ise kastın

Dirseklerin mail, yumalı destin

Vech ile ricleyn yaştır efendi

On iki şart vardır salatın

Kılıp ânı menziline iletin

Aynel yakîn var ise bir illetin

Anın da adedi şeştir efendi

Hadesten, necasetten eyle taharet

Ört avret yerini, etme kerahet

İstikbali kıble, vakitle niyet

Bu altı saydığın dıştır efendi

Tekbir al, ellerin başına götür

Kıyam, kıraat, rükû, sücud’dur

Kaide-i ahire’de bir miktar otur

Kılarsan ne güzel iştir efendi

Kaygusuz Abdal’ın bildiği böyle

Noksanı var ise, doğrusun söyle.

Su bulunmaz ise, teyemmüm eyle

İki darp, bir niyet; üçtür efendi.

KAYGUSUZ ABDAL

TEVHİD

Tevhid ile bitmez işler bitmiştir

Tevhid ile dünya karar tutmuştur

Tevhid ile talip Hakk’a yetmiştir

Dermansız dertlerin dermanı tevhid

Mürebbisiz, musahipsiz, damensiz

İkrarından dönen yanar imansız

Yakın ihlas ile çağır gümansız

Şeyh Safi’nin armağanıdır tevhid

Şah İsmail Hatai

Evvel baştan Muhammed’e salavat

Arif isen, bu manayı ver imdi

Şeriattır, tarikattır, marifet

Hakikatten bize haber ver imdi

Haber aldık Muhammed’den

Geçmeyiz zat- u sıfattan

Balım nihan söyler zattan

İrşadımız sırdır bizim

Balım Sultan

Şeriat yolunu Muhammed açtı

Tarikat gülünü Şah Ali seçti

Şu dünyadan nice yüz bin er geçti

Anlar ittifakta, Mehdi yoldadır.

Şah Hatai’m eydür sırrını deme

Kılagör namazın kazaya koma

Şu yalan dünyada hiç sağım deme

Tenin teneşirde, sinin saldadır.

Şah İsmail Hatai

BEŞ VAKİT NAMAZ

Türlü günahlarım yere döküldü

Hak için abdestim aldığım zaman

Sağ yanıma iki melek dikildi

Sabah namazını kıldığım zaman

Gökten indirdiler Burağı

Hu deyince, yakın eder ırağı

Dünyada, ahrete yanar çırağı

Öğlen namazını kıldığım zaman

Yerden göğe, saf saf olmuş melekler

El kaldırın kabul olsun dilekler

Bize nazar eyler çarhı felekler

İkindi namazın kıldığım zaman

Kalbi pak olan hak sırrın sezer

Kiramen kaatibeyn hayrını yazar

Firdevs-i âlâda salınıp gezer

Akşam namazını kıldığım zaman

Mümin olan canlar beş vaktin kılar

Onun için dışın nur ile dolar

Muhammed Mustafa şefaat kılar

Yatsı namazını kıldığım zaman

Hatai’yim, Hakk’ı dilinden komaz

Daima ederiz biz Hakk’a niyaz

Yedi “Yasin” ile üç kere “ihlas”

Hak nasip eyleye öldüğüm zaman

Şah İsmail Hatai

4 KAPI

Bir sualim var sana

Ey dervişler ecesi

Meşayih ne buyurur

Yol haberi nicesi

Evvel kapı Şeriat

Emr ü nehyi bildirir.

Yuya günahlarını

Her bir Kuran hecesi

İkincisi Tarikat

Kulluğa bel bağlaya

Yolu doğru varanı

Yarlıgaya Hoca’sı.

Üçüncüsü Marifet

Can gönül gözün açar

Bak mânâ sarayına

Arşa değin yücesi

Dördüncüsü Hakikat

Ere eksik bakmaya

Bayram ola gündüzü

Kadir ola gecesi

Âşık Yunus bu sözü

Muhal deyu söylemez

Mânâ yüzün gösterir

Ol şairler kocası

Yunus EMRE

ALEVÎ – SÜNNÎ – KIZILBAŞ

Ta ezelden hür milletiz;

Soyu-sopu gür milletiz,

Kandan, candan bir milletiz,

Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Aynı mayadan yoğrulan,

Türk, Türkmen diye çağrılan.

Aynı kıbleye doğrulan

Secdeye konulan bir baş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Dedemiz bir torunlarız,

Dün, bugün ve yarınlarız,

Yüceleriz, derinleriz…

Yunus Emre, Hacı Bektaş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Oğuz’un yirmi dört boyu,

Yüce Türk’ün şanlı soyu,

Dede, baba, amca; dayı…

Bibi, teyze, bacı, kardaş…

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Karavaştan olmaz vezir,

Olmaz münafıkta özür,

Olmaz ayrılıkta huzur…

Alkaevli, Kınık, Yazır

Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Soysuza verirsen değer

Döner ecdadına söğer;

Haydi, haykır Türksen eğer:

Yaparlu, Dodurga, Döğer

Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Fitne, fesat… Bir kör kuyu,

Bir olmaktır Türk’ün huyu.

Vatanımın kırk bin köyü

Karaevli, Bayat, Kayı

Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Gönlüm küskün, bağrım ezik

Ne fidanlar düştü yazık!

Unutma ey sütü bozuk!

Eymür, Salur, Çepni, Kızık

Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Bu gök, bu deniz, bu hava,

Bu yayla, bu dağ, bu ova…

Kanımızla geldi tava.

Alayuntlu, Büğdüz, Yıva

Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî Kızılbaş…

Birlikte bayrak açana,

Koş birlik andı içene.. .

Lanet, birlikten kaçana…

Çavuldur, İğdir, Beçene

Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Öz kardaşlar olmaz dargın

Dargın olsa, düşer yorgun

Haydi, ey Yüreğir, Kargın!

Haykır gece, gündüz, her gün…

Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Bir gövdede bir can yaşar

Birlik yolu dağdan aşar

Haydi, durma sen de başar!

Beğdili, Bayındır, Avşar

Bir temel, bir duvar, bir taş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Bilsin bunu âr edenler,

Söz, canına kâr edenler,

Soyunu inkâr edenler

Haramzadedir ey gardaş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Ey paraya, pula yatan!

Sensin bizi ayrı tutan

Allah’tan kork, kuldan utan

Ebâ-enced bir, öz gardaş,

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

İçimize kin soktular,

Dinsizliği din soktular,

Kızıl Moskof, Çin soktular…

Dediler olsun hurdahaş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Yüzümüzden öven bunlar,

Ardımızdan söven bunlar,

Seni, beni döven bunlar,

İsterler olsun hurdahaş,

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Ağam! ev bizim, söz bizim,

Yürek yakan bu köz bizim,

Bu kan, bu can, bu öz bizim…

Aynı doku, aynı kumaş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

Uyudun kaç asır boyu…

Uyan ey Oğuz’un soyu!

Baba, dede, amca, dayı…

Bayramdır bu, gel kucaklaş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş…

NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen