Sovyetler Birliği’nin dağılışını takip eden günlerde Türkiye’nin ufku birdenbire yeni bir çehreye kavuştu. Bu çehre, esas itibarıyla, yüz küsur yıl önceki çehrenin yüz küsur yıl sonra yeniden belirmesiydi. Birinci Dünya Savaşı’nın bitimi (1918) ile Sovyetler Birliği’nin kendisini tasfiye ettiği (1991) yetmiş üç yıllık zaman aralığında Türkiye Cumhuriyeti’nden başka müstakil Türk devleti haritalarda görünmüyordu. Ağırlıklı olarak Türkocağı çatısında temsil edilmiş olan Turan ülküsü Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber Türk Birliği adıyla yeniden gündeme taşınmış oldu. Turan ülküsü şimdilik pek gerçekçi sayılmayarak onun yerine Türk Birliği kavramı büsbütün yerleşti. Rus Çarlığı’nın işgali öncesindeki Türkistan’a baktığımızda görüyoruz ki buradaki hanlıkların Osmanlı Devleti’yle hiç de gevşek olmayan münasebetleri vardır. Sanıldığının aksine Türkiye ile Türkistan arasındaki bağlar (Sovyetler Birliği dönemi hâriç) hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. İran’ın bir sed teşkil ettiği söylene gelse de sonuçta İran da yarı yarıya Türk ülkesiydi ve Türkiye ile Türkistan arasında aşılamaz bir sed oluşturamıyordu. Avrupa ve Rusya karşısında gerileme devrine girmiş olmasına rağmen Osmanlı Devleti hâlen daha bütün Türk yurtlarının merkez devletiydi. Türkistan hanları kendi yurtlarında tahta çıktıklarında Osmanlı sarayına elçi göndererek kendilerini tanıtıyorlar ve Osmanlı hakanına bağlılıklarını resmen ve gönüllü olarak bildiriyorlardı. Burada herhangi bir zorlama veya Osmanlı dayatması mevcut değildi. 1800 yılında Buhara Emiri Haydar Töre Han elçiler yollayarak Osmanlı Devleti’ne bağlanma kararı aldığını beyan etmiştir. Buhara Emirliği’nin bu hamlesi karşısında Hokand Hanlığı da İstanbul’a elçiler göndererek aynı şekilde Osmanlı Devleti’ne biat talebinde bulunmuştur. Hive Hanlığı da aynı minvalde Osmanlı Devleti’yle sıkı bağlar kurmaya özen göstermekteydi. 19. Yüzyılın son çeyreğinde Kaşgar Devleti kurulduğunda bu devletin kurucusu Yakup Beğ elçi yollayarak Osmanlı Devleti’nin himayesine girmek istediğini bildirmiştir. Eski zamanlardaki muazzam gücünü çoktan yitirmiş bulunan Osmanlı Devleti hem uluslararası siyasal dengeleri sarsmaktan hem de Rus Çarlığı’nın şimşeklerini kendi üstüne çekmekten kaçındığı için Batı Türkistan hanlıklarının biat taleplerini geri çevirmek zorunda kalmıştır ama Kaşgar Hanlığı’nın talebini kabul etmiştir ve Doğu Türkistan kısa bir süreliğine de olsa kâğıt üzerinde Osmanlı sarayına bağlı görünmüştür.[1] Burada verdiğimiz misallerden anlaşılacağı üzere Turan mefkûresi veya Türk Birliği ülküsü her zaman canlıydı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının peşi sıra bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetleri ilk hamlede ve hiç tereddütsüz, yüzlerini Türkiye’ye ve Ankara’ya çevirmişlerdir. Rusya ile Çin arasında sıkışıp kalmış olan Türk Cumhuriyetlerinin rahatça soluk alabilecekleri yegâne sığınak her hâlükârda Türkiye’dir.
Meseleye bu çerçeveden baktığımızda “Türk kimliği” nedir veya nasıl tanımlanmalıdır sorusu zihinlerimizi meşgul ediyor. Türk müyüz yoksa Türkiyeli miyiz? Türkiye Türkleri diğer coğrafyalardaki Türkçe konuşanlardan büsbütün ayrı bir ulus mudur yoksa hep birlikte küresel bir Türklük kimliğinin mensupları mıyız? Hemen vurgulayalım ki kimlik meselesi yeryüzündeki bütün Türkçe konuşanları tek devlet çatısı altında buluşturma ülküsünden bir dereceye kadar farklı bir meseledir. Birtakım Rus düşünürlerin başını çektiği Avrasyacılık akımına bakarsak Rusların da çıkış yolu aradıklarını görürüz. “Avrasyacıların anladığı anlamda Rusluk; Doğu-Slav ve Tatar-Moğol halklarının ve geleneklerinin karışımından oluşmaktadır… Avrasyacılar dil unsurunu ikinci planda tutarak, daha ziyade coğrafyanın belirlediği ortak yaşam alanına yaslanan ortak kader birliğini varlık nedeni olarak kabul etmektedirler.”[2] Avrasyacılar, kan milliyetçiliğinden ziyade coğrafyayı varlık sebebi olarak benimsiyorlar. Rus halkını ve Rus kültürünü, onlara göre; Doğu Slavları, Tatarlar ve Moğollar tarihsel süreçte karışarak birlikte inşa etmişlerdir. Nitekim, Rus kültüründeki Turanî etkiden gururla söz eden George Vernadski şöyle diyor: “Her Rus’un ve Küçük Rus’un (Ukraynalıların) damarlarında Turan kanı vardır.”[3]
Tanıl Bora, fasih bir ayrım yaparak, romantik Alman milliyetçiliğinin “kan ve toprak” şiarını temel aldığını belirtiyor. Alman milleti hem Cermen kanıyla hem de Cermen kavimlerinin yerleştikleri toprakta varlık alanına girmiştir. Avrasyacılar ise kan unsurunu gölgede bırakarak “kandan önce toprak” ilkesini benimsiyorlar.[4] Bilindiği üzere bizdeki Anadolucular da “kandan önce toprak” prensibine sıcak bakarak Türk halkını Türkiye (Anadolu) toprağı yoğurmuştur düşüncesine sahip çıkmaktadırlar.
Şerafettin Turan, Türk tarihinin diğer milletlerin tarihinden çok farklı ve hatta benzersiz bir seyir izlediğini söyler. İngiliz veya Fransız ulusları (ve kültürleri) vatan edinip yaşadıkları toprakların mahsulüdür. Gerçekten de uzak geçmişe baktığımızda, Britanya veya Galya topraklarını vatan kılmalarının öncesinde ne İngiliz ve Fransız ulusları vardır ne de İngilizce ve Fransızca karşımıza çıkar. Japon ulusunu Japon adaları meydana getirmiştir. Türklerde ise durum epeyce farklıdır. Şerafettin Turan, Türk kültürü ile Türkiye kültürü arasında muayyen bir fark gözetiyor. Hepimizin bildiği üzere “Türk” adı genel anlamıyla fevkalade geniş bir coğrafyaya yöneliktir, yeryüzünde Türkçe konuşan her topluluğu kapsar. Dar anlamda ise Türkiye Türklüğünü işaret eder. Şerafettin Turan bu itibarla Türklerin yerleşmelerinden ötürü “Türkiye” denilen Anadolu’da Türklerden önce de var olan, Türklerin gelişiyle büyük bir değişikliğe uğrayarak devam eden ve günümüze ulaşan kültüre “Türkiye kültürü” demektedir. Genel anlamda baktığımızda Türk kültürünün ana kaynağını Şerafettin Turan da Orta Asya olarak görüyor. (Mustafa Kemal Atatürk 1930 senesindeki Yalova nutkunda “Türklerin ana yurdu Orta Asya yaylasıdır” diyerek ilk noktayı veya son noktayı koymuştur.[5]) Bununla birlikte diyor Şerafettin Turan, genel Türk kültürü üç ana kaynağa yaslanır: Orta Asya, komşu ülkeler (Çin ve Hint), İslâm (Arap ve Fars). Türkiye kültürünün kaynaklarıysa Şerafettin Turan’a göre dört kökenlidir: Özgün Türk kültürü (Orta Asya), İslâm kültürü (Arap-İran), Anadolu’nun yerli kültürleri ve Batı Avrupa kültürü.[6] Şerafettin Turan’ın bu tasnifinin şeksiz şüphesiz doğru olduğunu varsayarsak Balkan (Rumeli) ve Mezopotamya kültürlerinin şu veya bu orandaki katkısının gözden kaçırılmış olduğu savını ileri sürebiliriz. Hangi kültürün hangi oranda katkı sağladığını ölçüp tartabileceğimiz bir tartı elimizde bulunmuyor. Daha da ötesinde, tartma girişimi herhalde abesle iştigaldir çünkü yeryüzünde katkısız (saf) kültür yoktur, her kültür “serbest kültür alışverişleri yoluyla” çevresindeki muhtelif kültürlerden etkilenmiştir ve çevresindeki muhtelif kültürleri etkilemiştir. Meselâ bugünkü Cezayir kültüründe Berberi, Got, Lâtin, Arap, Türk (Osmanlı) ve Fransız kültürlerinin izleri farklı oranlarda yer almaktadır.
Kayıp Aydınlanma’nın yazarı Frederick Starr, Arap dünyasının başını çektiği halifelik kültüründe Orta Asya’nın gölgesi bulunduğunu söyler. Klâsik Yunan uygarlığı nasıl ki Roma kültürünü beslediyse, neredeyse aynı şekilde Orta Asya kültürü de halifelik kültürünü beslemiştir. [7] Starr’ın bahis konusu ettiği Orta Asya bizim milliyet hisleriyle gördüğümüz Orta Asya’dan biraz farklıdır. Orta Asya tarihsel olarak hem Türk coğrafyasının hem İran coğrafyasının uzantıları konumundadır. Aslında böyle olması da doğaldır çünkü Turan ile İran’ın çakıştığı yerde Orta Asya vardır. Türk dillerini konuşan halklar ile Fars dillerini konuşan halklar yaklaşık dört bin yıl birlikte yaşamışlardır. Söz konusu birliktelik nedeniyle İran ve Turan kültürleri birbirlerinden pek çok unsurları tevarüs etmişlerdir. Bugünkü Özbekistan kültüründe Türk-Fars kültür kaynaşması diğer Türk yurtlarına oranla çok daha belirgindir. Zaman yetseydi bugünkü Tacikler bir müddet sonra Özbekleşmiş olacaklardı. “Rus şarkiyatçısı Barthold, yirminci asırda bile Buhara’daki Özbek hanlıklarında Tacik unsurların ağır bastığını ve Buhara askerlerine de Tacik askerleri dendiğini Orta Asya’yı parçalamak isteyen Moskova’ya rapor şeklinde bildirmiştir. (Buhara Hanlığı’nın resmî dilinin 1920’ye kadar Tacik Farsçası olduğunu burada hatırlatalım)… Özbekistan’da ve Tacikistan’da Özbekler Tacikçe, Tacikler Özbekçe konuşup birbirini rahat anlayabilmektedir. Özbekistan’da konuşulan Tacik dilinde Özbekçe kelimelere ve Tacikistan’da kullanılan Özbek dilinde Tacikçe kelimelere çok sık rastlanmaktadır. Birçok Tacik ve Özbek kendilerinin farklı dilde konuşan bir halk olduğunu ve dilden hâriç onları birbirinden ayırt eden bir farklılığın bulunmadığını dile getirmektedirler.”[8]
Abdulkadir İlgen, bunun şuurunda olarak, Türklerin uzak bozkırlardan çıkıp da yerleşik kültürlerin sahasına girdiklerinde çırılçıplak bulunmadıklarını, kendi kültürleri ve bilhassa devlet gelenekleriyle geldiklerini not düşer ve ekler: “Fakat bu demek değildir ki Büyük Hanlıklar devrinden (Gök Türkler) kalma devlet geleneği saf hâliyle devam etti. O da İran sahasında değişime uğradı. Eski İran gelenekleriyle Türk ve İslâm geleneği iç içe geçti. Her şey her şeyle karıştı, mayalandı ve yepyeni formlara ulaştı.”[9] Hilmi Ziya Ülken de İran/Fars unsurunun belirginliğine vurgu yaparak Cermen kavimlerinin Lâtin/Katolik dünyasına uyum sağlamasına benzer şekilde Türkmenlerin de sahaya indiklerinde İran/İslâm medeniyetine uyabildiklerini yazıyor. Cermen istilâsı nasıl ki Roma dünyasına girdiyse, Türkmen istilâsı da İran dünyasına böyle girmiştir.[10]
Bahaeddin Ögel, Hun adını taşıyan her kavmi bir Türk kavmi olarak ele almıyoruz dedikten sonra Hun denince hatırımıza yalnızca Türk kavimleri gelmemelidir uyarısında bulunuyor. Hun adı, daha sonraki çağlarda olduğu gibi, çeşitli köklerden gelen kavimleri içinde toplayan geniş bir ad, yeni söylemle bir üst-kimliktir.[11] Aslında bu her çağda ve her coğrafyada aşağı yukarı böyledir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki, Brezilya’daki, Fransa’daki, Mısır’daki, İran’daki, Hindistan’daki, Rusya’daki, Çin’deki ve elbette Türkiye’deki ve diğer bütün ülkelerdeki toplulukların bir üst-kimliği vardır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını bir nevi etnik gruplar karmaşası şeklinde yorumlayıp ve sanki yalnızca Türkiye böyle imiş gibi tavır alıp, diğer ülkelerin vaziyetini ayrı tutmak açıkça ikiyüzlülük veya çifte standarttır. Her ülke kendi bütünlüğünü koruma hakkını kendinde görürken Türkiye’yi bu haktan yoksun bırakmaya yönelik girişimler kabul edilemez. Türk milletinin işte bu şuurla hareket etmesi, her ülkenin Türkiye gibi olduğunu bilmesi ve kendi bütünlüğünü sorgulamaktan kaçınması gerekiyor.
Rusluk örneğine dönersek, Dünya Rus Halk Konseyi’nin “Rus kimliğine” bakış açısı net bir yaklaşımla şöyledir: “Rus halkı geleneksel olarak zor bir genetik oluşuma sahiptir. Rus halkının genetiği Slav, Fin-Ugor, İskandinav, Baltık, İran ve Türk boylarının karışımını içermektedir. Bu genetik zenginlik, hiçbir zaman, Rus halkının ulusal birliği için bir tehdit oluşturmamıştır… Rus halkının, devleti oluşturan kurucu unsur olması, Rusçanın konuşulmasını yaygınlaştırmıştır. Birçok insan ana dilinin Rusça olduğunu söyler ama kendilerini başka ulusal gruplardan sayarlar.[12]
Doğu İran dillerinin bir kolu olan Soğdcanın Gök Türk Kağanlığı’nda Türkçenin yanı başında bir ticaret dili olarak kullanıldığını ifade eden Başak Kuzakçı ise şöyle yazıyor: “Türklerin idaresi altında Yedisu ve çevresinde Soğd yerleşimlerinin gelişmesi ve yayılması, Türkçe konuşan askerî nitelikli topluluklardan çok burada birleşik bir (Türk-Soğd) kültürünün yaratılması anlamına geliyordu. Soğdların Türk kültür çevresine dâhil olması, Türk etno-linguistik gruplarla birleşmesi, öncelikle Soğd alfabesinin Türk fonolojisine uyarlanmasıyla ifade edildi. Bu durum, Türk ve Uygur Kağanlığı tarihinde Soğdcanın birincil yazı sistemi olarak kullanılmasının önünü açtı. Fakat daha sonra yeni bir yazı sistemi olan Soğd alfabesini kullanan Uygur yazı sistemi oluşturuldu.”[13]
Burada bir dipnot düşerek, 24 Oğuz boyundan bir veya ikisinin Soğd kavmiyle akraba İranî boylardan geldiğini ve uzunca bir süreçte Türkleştiklerini hatırlatalım. Doğu ve Batı Türkistan şehirlerindeki yerleşik İranî unsurların pek çoğunun belki iki bin yılda Türkleşerek ana dillerini unuttukları muhakkaktır. İşte bu Türkleşmiş unsurların bir kısmının Selçuklu Türkleriyle birlikte Anadolu’ya kadar gelmiş olduklarından şüphe edilemez. Türkistan’daki ve Türkiye’deki şehir hayatına bu Türkleşmiş unsurların katkıda bulundukları gerçeğini inkâr etmenin bir faydası yoktur. İnsanlık tarihinin en köklü milleti olmamız itibarıyla biz Türklerin kendimizi hiç kimseyle hiçbir şekilde karışmamış saymamız kendi büyük tarihimizi inkâr etmemiz sonucunu getirir; çünkü gerçekten de tarih boyunca her coğrafyaya yayılıp üstünlüğümüzü kanıtladıysak bu durumda gittiğimiz her yerde hâkimiyetimiz altına aldığımız unsurları bir dereceye kadar, belki daha fazlasıyla kendimize benzettiğimiz hakikati bizi kuşatacaktır. Aksi takdirde, bir avuç yönetici Türkler hep tepede kalarak yönettikleri unsurlardan kendilerini soyutlamışlar ve yapayalnız kalmışlardır gibisinden tuhaf bir neticeye kilitlenmiş oluruz.
René Grousset demektedir ki: “Anadolu’nun Türkleşmesi çağında Batı Asya’da bir Türk edebi dili bulunmadığı için Konya Selçuk sarayı Farsçayı resmî dil kabul etti… Polonya’da ve Macaristan’da Lâtince konuşulduğu gibi Keyhüsrevlerin, Keykubatların sarayında da konuşmada ve bilhassa yazmada Farsça kullanılmakta idi. Fakat az bir sun’i olan bu zâhiri cilâ bizi yanıltmamalı ve Kapadokya, Frikya ve Galatya’da Guz (Oğuz) göçebelerinin yaptığı derin Türkleştirme işini gözümüzden kaçırmamalıdır.”[14] René Grousset aynı eserinde Doğu Türkistan ülkesinin Dış İran memleketi olduğunu fakat Uygurların burayı Türkistan hâline dönüştürdüklerini yazar.[15] Gerçekten de şimdiki Türkistan’ın geçmişinde bir nevi Dış İranlılık vardır. Mimaride, folklorda, mutfak kültüründe, giyim kuşamda Dış İranîlik vasfını dikkatli bir gözlemle hissetmemiz mümkündür. Kazak Türklerinin giyim kuşamıyla Özbek ve Uygur Türklerinin giyim kuşamı arasındaki farklara bakmamız yeterli olacaktır. Bozkırın konar-göçer giyim kuşamıyla Maveraünnehir yerleşik giyim kuşamının tıpatıp aynı olması beklenemez. Türkiye’deki folklor çeşitliliğinin gerisinde bu Türkleştirme hissedilebilir. Bunun yanı sıra Moğol halklarının bir orman kavmi sıfatıyla hayat yoluna çıkıp kültür unsurlarının neredeyse tamamını biz Türklerden aldıklarını yine burada not düşelim. René Grousset bu hakikati çarçabuk fark etmiştir: “Türkçeden Moğolcaya geçmiş olan birçok medeniyet ve kumanda kelimeleri, Türklerin Moğollara nazaran nispi kültürel üstünlüğünü göstermektedir.”[16] Demek ki her kavim tarihsel süreçte birbirini etkilemiştir. İranî halkların Türk kültürüne az çok katkılarını veya bunun tersini her bakımdan olağan karşılamamız lâzım geliyor. Burada komplekse düşecek bir husus yoktur. İnkâra yeltenmek de faydasızdır.
Bunun yanı sıra, İranî unsurların Türkistan’ı istilâ etmelerinin ve bu coğrafyayı Dış İran hâline getirmelerinin öncesine bakabilirsek yine Türklerin atalarıyla karşılaşabiliriz. Demek ki Türkistan coğrafyası derin tarihte birkaç kez el değiştirmiş, bir müddet Dış İran görüntüsü kazanmış ve nihayetinde yeniden Türk yurdu hâline gelebilmiştir. Bugünkü Özbekistan kültüründe Türk-Fars kültür kaynaşmasının diğer Türk yurtlarına oranla çok daha belirgin olmasına benzer şekilde, bugünkü İran’da da Türk-Fars kültür kaynaşması belirgindir. Tacikistan’ı ve Rus göçünü bir yana koyarsak, bugünkü Türkistan ülkesi büsbütün Türkleşmiş hâldedir. Aynı süreç İran’da da yaşanır mı, bunu zaman gösterecek, herhalde pek mümkün görünmüyor. Bugünkü Türkistan nüfusunun yarısı Fars kökenli değildir ama bugünkü İran nüfusunun yarısına yakını Türk kökenlidir. Bu nedenle “İran” Türkistan’dan, Azerbaycan’dan ve Türkiye’den farklı olarak “Türkleşmesi yarım kalmış” bir yurt sayılabilir mi?
Rusyalı Avrasyacıların, kan milliyetçiliğinden ziyade coğrafyayı varlık sebebi olarak benimsemeleri ve bunu genetik zenginlik olarak görmeleri ve hatta bu zenginliği Rus halkının ulusal birliği için bir tehdit saymamaları Rusluğun özgüvenli hareket etmesinden kaynaklanıyor. Her ne kadar Ruslarda gizli bir kaygı yok değildir, genetik zenginliği bir tehdit saymıyor olmaları hem özgüvendir hem de gizli bir kaygının doğurduğu avuntudur. Böyle olmakla birlikte Ruslardaki özgüven yabana atılamaz. Biz Türkler de aynı şekilde ve daha fazlasıyla kendimizdeki özgüveni pekiştirmek zorundayız. Rusların genetik zenginlikten ürkmemesi biz Türklere bir mesaj gibidir. Türk kültür tarihinde birtakım unsurların Türkleşmiş olması bizim başarımızdır. Aynı başarıyı gelecekte yine sergileyebiliriz. Boşnaklar güzel bir örnektir, kendilerini Türk sayıyorlar, Müslümanlıkla Türklüğü bir tutuyorlar. Şu hâlde kültür ve kimlik tek başına kan yoluyla tanımlanamaz. [Mustafa Kemal Atatürk: “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür!”]
Toprağa/vatana yaslanmış sağlıklı bir tanım denemesi yapacak olursak, Türkiye Türklüğünün haritasını kaba hatlarıyla şöyle çizebiliriz: “Anadolu Türklüğü, Rumeli Türklüğü ve Mezopotamya Türklüğü!” Bu üç toprak bizim kültürümüzün ve hâliyle kimliğimizin varlık alanıdır. Dördüncü olarak Azerbaycan/İran Türklüğü buna eklenebilir. Hazar-ötesi (Türkmenistan ile Horasan Türkleri) Batı Türklüğünün doğudaki koludur. Yine bu minvalde Kırım Tatar Türklüğü beşinci kol sayılabilir çünkü Türkiye’deki Tatar Türklerinin nüfusu Kırım’dakilerin nüfusundan kıyaslanamayacak derecede çok fazladır; ve ayrıca Kırım’ın siyasi ve kültürel tarihi Selçuklu asırlarından beri Türkiye ile sımsıkı irtibatlıdır. “Kırım Türkleriyle Türkiye Türklerinin münasebetleri Selçuklular zamanından başlar ve kesintisiz biçimde günümüze kadar sürer. Bu nedenle iki Türk halkının kaynaşması çabuk olmaktadır. İlber Ortaylı bu kaynaşma bağlamında ayrı bir Kırım edebiyatından söz edilemeyeceği düşüncesindedir. İstanbul Türkçesi, hanlık zamanlarında Kırım’da yalnızca ulema ve saray çevresinde değil, ülkenin en ücra köşelerine kadar yayılmıştır. Türkiye Türkçesi Kırım’da eğitim dili olarak da revaç bulmuştur.”[17] Bu yazımızda Türk kimliğini nasıl yorumlayacağımıza ilişkin (biraz fantastik ama daha fazlasıyla ayakları yere basan) bir denemeye yeltendik. Görüşlerimiz zaman içerisinde gelişebilir, gerileyebilir veya değişip dönüşebilir. Şimdilik böyle düşünmekteyim.
Metin Savaş
[1] Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları arasındaki köklü ilişkiler hakkında bakınız: Ahat Andican, Osmanlı’dan Günümüze Türkiye ve Orta Asya, sayfa 215-277, Doğan Kitap, İstanbul 2009.
[2] Meşdi İsmayılov, Avrasyacılık Türkiye ve Rusya Örneği, sayfa 38, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2011.
[3] Atilla Bağcı, Rus Kahramanlık Destanlarında Türk Kültürünün İzleri, sayfa 86, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2025.
[4] Meşdi İsmayılov, Avrasyacılık Türkiye ve Rusya Örneği, sayfa 38-39.
[5] Zafer Toprak, Atatürk – Kurucu Felsefenin Evrimi, sayfa 339, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2022.
[6] Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, sayfa 41-42, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990.
[7] Frederick Starr, Kayıp Aydınlanma, sayfa 187, Kronik Kitap, İstanbul 2024.
[8] Muhammet Savaş Kafkasyalı-Raşid Tacibayev, Tacikistan: Kurgusal Kuruluştan Kurgusal Politikalara, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, sayfa 239-266, XII/1 (Yaz 2012).
[9] Millet Milliyetçilik ve Din, (Editörler: Muzaffer Metintaş, İkbal Vurucu, Mustafa Tezel), sayfa 73-99, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir 2023.
[10] Hilmi Ziya Ülken, Anadolu Hayali, sayfa 225, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2020.
[11] Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi Cilt 1, sayfa 19-29, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2022.
[12] Atilla Bağcı, Rus Kahramanlık Destanlarında Türk Kültürünün İzleri, sayfa 86-87.
[13] Başak Kuzakçı, Soğdlar ve Türkler, sayfa 54, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul 2023.
[14] René Grousset, Stepler İmparatorluğu (Tercüme: Halil İnalcık), sayfa 172, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2024.
[15] René Grousset, Stepler İmparatorluğu, sayfa 116.
[16] René Grousset, Stepler İmparatorluğu, sayfa 206, dipnot 431.
[17] Metin Savaş, Rusya Karşısında Tutunmaya Çalışan Kırım, e-kitap, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir 2024.
