Türkistanlılığın Tarih Nazariyesi Olarak Medeniyet Merkezli Tarih Okuması

Milletin bu zor zamanında milleti ihya edecek bilgi geçmişteki tecrübelerin yeniden yorumlanması ya da redaksiyonu ile oryantesi yoluyla veya muayyen bir kişi veya grubun yeni bir bilgi üreterek millete hayatiyet vermesiyle mümkün olabilecektir. Böylece millet hayatında yeni bir enerji üretilmiş olacak ve bu da milletin yeniden harekete geçerek hayatiyetini muhafaza etmesini temin edecektir. İşte bu yeni bilgi, yeni akıl ve yeni millet çağında ortaya çıkan enerjinin maşeri vicdana dönüşerek milleti diriltecek bir hal alması, oluşan enerjiden doğan düşünce ısısının işe dönüştürülebilmesine bağlıdır.

*****

Prof. Dr. Altan ÇETİN

 

Türkistanlılığın nazari alt yapısı var mıdır?

Bir medeniyet iddiası şüphesiz fert, aile ve toplum çerçevesinde tasavvurların söz konusu olmasını gerektirir. Türkistanlılık dediğimiz medeniyetçi milliyetçi çerçeve için de bu zaviye ve gereklilik söz konusudur. İşte burada ifadesi gerekir ki Türkistanlıların bu iddiasının zemini ve temelleri yine Türkistan’dır. Tam burada ahlak, adalet ve siyaset gibi toplum, devlet ve şehir tabakaları için tasavvurlarımız tarihte var mı idi? Bugün ve gelecek için hâlâ söz söyler halde midirler yani moda tabirle evrensel bir nitelikleri var mıdır? sorusu akla geliyor. Hülasa

Türk kültürü içinde şekillenen idrak ve tasavvurların insanlığın ortak idrakine söz söyleme ve müşterek oluşturma iktidarı var mıdır? Sanırım asıl önenmesi gereken iktidar kifayet ve liyakat bağlamında bu olsa gerektir. Türkler gelecek adına bunun bilincine sahip olmadıkça medeniyetçi milliyetçilik mefhumu zeminsiz bir iddia olarak kalacaktır.

Siyaset ve devlet bir milletin ahlakıdır. Töre ahlaktır, bilgeliktir. İnanç bilmekle eylemek arasındaki dengeyi bulabildiğimiz yerde bilgeliğin yolunu açar. Nevzat Kösoğlu “Bütün insanî ve sosyal değerler imanla kazanılır. Değer bilgisini kişide sindiren, onu, bilgi olmaktan eylem ilkesi haline yükselten güç, imandır. Ancak inanmış insanın tutum ve davranışları inandığı ölçülere uygun olur. İnanan insan, bütün eylemlerini, ilişkilerini ve çevresini, inancının ona kazandırdığı ölçülerle düzenler”, tespitleri ile iman-amel dengesinin önemi ve kaynağına işaret etmişti. Müslüman düşünürler ahlakı kutsanası bir çerçeve olmanın ötesinde ameli felsefe ile düşünülmesi gereken bir mesele olarak ele aldılar. Filozoflar ahlakı esasen nazari ve ameli olmak üzere iki ana alanda değerlendirmişlerdir. İbn Sina’da üç erdemin yani iffet, şecaat ve hikmetin ve bunların çeşitleri ya da bunlardan türemiş uzantıları olan diğer faziletlerin toplanmasıyla kişi nihai olarak adalet erdemine ulaşır, tespitlerini daha önce bir yazımızda (İbn Sinacı Karanfil İle Bilgelik Bilincine Doğru) ele almış idik. Buna ilave olarak nazari felsefe yanında ameli felsefe olarak adlandırılan yahut hikmet olarak kabul edilen ameli felsefe ana hatları ile üç konu ile ilgilenir: Ahlak, tebdirü’l-menzil ve siyasetü’l-mudûn. Birincisinde ferdin kemali, ikincisinde ailenin/toplumun kemali ve sonuncusunda ise şehirler ve ülkelerin adalet ve bilgelik ile idaresi ele alınır. Hülasa, Müslümanlar hayatı fertten devlete ve dünyaya kadar bütünlük içinde bir takım fenomen tezahürlerinin ortaklığı içinde anlamışlar, dünya görüşlerini bu çerçevede oluşturmuşlardı. İffet ve şeccat sahibi olan hikmeti ve bunları kapsayan şahsiyette adaleti var etmeye muktedir olacaksa kendini, aileyi ve ülkeyi adalet ile erdem töresince var etmesi, kut’a müstahak olabilmesi söz konusu olabilecektir. Bugün siyasetin ve iktidarın saplandığı dar mecrayı ve kısır döngüleri, küreselcilik diye bir çıkar dayatmasını kapımıza getiren çağa karşı bir bilincimiz ve sözümüz var mı?

İşte Türklerin İslam olmalarından sonra yetiştirdikleri düşünce aydınlıklarından olan Farabî (ö. 950) bu konuda; Ahlak, huy, davranış ve iradî fiillerin gayesinin mutluluk, hakikî mutluluğu kazandıranın da iyilik ve erdemler olduğunu ortaya koyan ilimdir. Siyaset ise bu iyilik ve erdemlerin şehirler ve milletler içerisinde gerçekleştirilmesini sağlayacak yönetimin biçimini ve fiillerini ele alır., tespitleri ile ferdiyet ve siyaset üzerinden toplum/millet-devletşehir çerçevesinde bir medeniyetin ama odağını ortaya koyar. Türklerin medeniyet iddiası temelinde bilgelik ve adalet merkezinde iyinin teşekkülünü esas alır. Kutadgu Bilig de bu çerçeveyi daha da net görmemizi ve moda tabirle evrensel bir iddiayı taşıyan bir kültürün zihniyetini ortaya koyar: Bütün iyilikler bilginin faydasıdır; bilgi ile göğe dahi yol bulunur, sözleri bahsettiğimiz esası görmek bakımından önemlidir. Lakin Farabî’nin bahsettiği çerçeve sadece bilmek ve nazari bir takım kutsamalar, kutsallar ile mi sınırlıdır? İşte tam burada devreye onun ameli zaviyesi girer: “Amelî felsefede gaye, sadece bilmekle değil, hem bilme hem de eyleme ile nefsin yetkinleşmesini sağlamaktır. Dolayısıyla ilkinde bir inanç, ikincisinde ise eylem doğurmak amaçtır. İlkinde gaye gerçeklik iken, ikincisinde gaye iyidir (hayr)”, derken Farabî bilmenin yanın eylemeyi koyar. İman-amel ikilisi nazari felsefe inanç yetkinleşmesi iken ameli felsefe eylem yetkinliği yani hayatın ve medeniyetin kültür içeriğinin kuvveden fiile geçmesi durumunu söz konusu kılar. Dolayısıyla Türkistan’da toplum bu bakış açısıyla oluşurken devlet bu çerçevede kurulur ve şehir-ülkeler de bu manada bir bütünlük içinde düşünülür. Belli değerlere sahip oluş onları herkese dayatma ihtirası değil bunların hâsılası olan adalet ve iyiliği moda tabirle küreselleştirme idraki bizim medeniyetimizdeki ifade ile Türk cihan hâkimiyeti mefkûresinin özü de budur, bu olmalıdır. Prof. Dr. Osman Turan’da bu isimli kitabında İslam öncesi ve sonrasını birleştirerek buna işaret etmiş idi. Hülasa Türkistanlılık değer dayatması değil değersizleşen her şeye dil ve din gibi özler üzerinden kendi aslını esasını hatırlatarak bir umran var etme dileğidir.

Türkistanlılık etnik menşeli bir güzelleme olmanın ötesinde bir milletin gelecek ve medeniyet tasavvuru olarak görülebilir. Bu yaklaşım, görüleceği üzere, kendi nazari ve ameli içeriğini yine kendi kaynaklarından almaktadır. Bu alt yapılar gelecek merkezli bir düşünme ve eylem yapısı çerçevesinde, Türklerin insanlığa teklifi olarak söz konusu edilebilir. Siyasi, ekonomik ve ideolojik düzenler hangi çerçevede oluşacaksa işte bu zeminde Türklerin ne yapacağına/yapabileceğine ferdi, aileyi, toplum ve devleti nasıl şekillendirip oluşturacakları da bu manada önemlidir. Bu filozoflar akademik birer fantezi, ideolojik bir kutsama makamı ve geçmişin avunulan düşünürleri olmaktan çıkıp hayat düşünürü ve filozofları haline getirildiklerinde Türkler için müstakbel yeniden umut taşımaya başlayacaktır. Türkistanlılık ise kutuplaşmış dünyada insanlık için bir umut olarak tezahür edebilecektir. Zira retorik bir avuntu olmanın ötesinde pratik değer taşıyan bir köken, süreç ve gaye bilinci taşıyan bu kavram bir medeniyet iddiasının mütevazi bir tezahürü olarak geleceğe umut ve dua olarak sunulmaya devam edilmektedir.

 Tarihçiliğimizin matematiği yahut medeniyet yapısı odaklı tarihçilik

İslam tarihçilerinin büyüklerinden İbnü’l-Esir; “Doğu tarihlerine gelince, bunlar Batıda cereyan edenleri vermeyi ihmal edip bıraktıkları gibi, Batı tarihçileri de doğu da geçen olaylara ve haberlere önem vermeyip bırakmış oldular. Tarih meraklısı bir kimse bir olay zincirini araştırıp incelemeğe kalkarsa, çok sayıda ciltleri, o olayı değişik anlatan tarih kitaplarını araştırmak ve okumak zorunda kalacağı tabiidir. Ben bu usulsüzlüğü görünce, meydana gelen önemli ve gerçek olayları unutmaktan korkarak ve lüzumunda ona başvurmak için, doğu ve batı kralları ve memleketleri aralarında geçen vukuatı toplu olarak anlatan bu kitabımı hazırlamağa koyuldum. Ben ancak doğruluğunu bildiğim ve kitabıma temel olacak tarihçilerin namlı kitaplarını nazarı dikkate alarak inceledim. Faydalı bir çok notlar aldım. Yoksa karanlık gecelerde nutuk çekenlerden olmadım. Ben bu gibi kimselerin kaleme aldıkları bir olayı, senelerce anlattıklarını, hatta bu olayları aylara bölerek anlattıklarını müşahede ettim. Hiç şüphesiz, bir olay kesintiye uğradı mı, bundan bir sonuç çıkmayacağı gibi, kesintiler iyice okunup, incelenip bir araya toplanmadan o olay hakkında bir şey anlaşılmamış olur. İşte bu sakıncaları bertaraf etmek için hadisenin tamamını konuyu bozmadan bir araya topladım.( İbnu’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih (Ter. Ahmet Ağırakça, Abdulkerim Özaydın), c.1, İstanbul, 1985, s. 2-3)”, kaydını düşerek hem yolunu anlatır hem de eleştirir. Karanlık gecelerde nutuk çekmemek ne demektir? İyice okuyup bir araya getirmek olayı anlamaya çalışmak neden gereklidir? İşte bu satırları okunduğunda muhteva bizde tarihçiliğimiz ve güncel meseleler hakkında bazı düşüncelere yol açtı. Bir araya toplanan bilgiler, birikim ve tecrübeyi bilmek bize ne kazandıracak ve biz bu noktadan sonar neyi görmeye başlayacağız sorusu bizi tarihin bâtını olarak İbn Haldun’da gördüğümüz ve bir teşbih ile tarihin matematiği dediğimiz noktaya getirir. Görünenin ardına bakabilen, olay ve olguları esasında analiz edebilen bir medeniyetin özündeki yapısını zuhura gelenlerden yola çıkarak okuyan bir akıl durumundan bahsediyoruz.  Deprem olayları yaşadığımız günlerde bol demir, beton, çimento ve enkaz izliyoruz. Canımız yana yana. Canımızı yakan öncelikli şey tabiki kaybettiğimiz canlarımız. Lakin ondan daha can yakıcı olan kendi medeniyeti içerisinde faylar üzerinde şehirlerini inşa ederken ham ve bayağı emeller uğruna kendi hayatımızdan çalınanları izlemek oluyor. Bir medeniyetten bahsetmek mümkün mü? Sahiden güvende miyiz? Başaramadığımız şeyler bu olup biten güncel facia kadar can yakıcı. Tarihi boyunca şehirler kurarak dünyada dolaşmış ve kültür zemininde medeniyet kurmuş bir millet kendi toplumunu beton çöplerinde yaşamaya mahkûm etsin, orada Safranbolu ve benzeri güzellikler dururken bu beton bataklıklarında canlarımızı yitirelim. O derme çatma mecburiyet şehirleri sonunda bir kısmımızı hunharca yuttu. Suç betonda mı? Bu binalara bakarken insan hayata ve varlığa dair başka şeyleri de düşünüyor. Demek ki evleri ayakta tutan beton, demir değil de onun arkasındaki görünmeyen matematik yahut matematiğin görünmeyen gücü ile mühendisliğin beton ve demirle oluşturduğu denge şehirlerimizi fiziken yaşatan. Manen yaşatacak olan ise liyakat, ahlak ve insanlık… İnsan da böyle işte onu da var eden görünen biyolojik halinin ötesindeki matematik, soyut hal. İnsanı insan eden ayakta tutan da bu. Ahlak mı dersiniz, bilgelik mi dersiniz, töre mi dersiniz ne derseniz işte bir medeniyeti de ayakta tutan aslında o arka planda var olan ama görünenin içinde meknuz olan şey… Esasen tarihin dinamiği de tam burada seziliyor. Görünen olaylar ve olgular dünyasının arkasındaki o yapı ve süreç anlaşılmadıkça, zaman ruhu denilen o şey fark edilmedikçe, insanı var eden esasa ulaşılmadıkça tarih etrafında gezinip içine nüfuz edemediğimiz bir efsuna dönüşüyor. İşte tüm bunlar aslında varlığımızın hasılasını düşünmek demek olan tarih ve tarihçiliğimizi düşünmeye de yol açtı: Ülkemizde tarihçiliğimiz büyük malumat devşirmelerinin yapıldığı dev bir inşaat şantiyesi gibi. Belgeler, monografiler ve sayfalarca malumatın sayılıp döküldüğü çalışmalar. Elbette bunlar çok değerli ve bir başka aşama için olmazsa olmaz. Lakin tarihçiliğimizin gelmesi gereken, kendi matematiğini fark etmesi icap eden o yere tam olarak ulaştık mı? Fuat Köprülü neden büyük ve hala çokca aşılamadı. İbn Haldun’a neden hala tam intikal edemeyiz? Sanıyorum ki bizler malumat cem etmenin ötesine geçip nazariyelere varan, arka planları deşifre eden, yapıları ortaya koyan bir tarihçilik zihnine henüz sahip değiliz. Batıda birşeyleri görüp taklide çalışıyoruz, orada doktora yapmış kuş dili gibi yabancı dil konuşan ulemamız bu konuya dair orada hiç mi birşey göremedi de bu konuya dair bir gelenek ya da telif süreci başlamadı. Anlama ve açıklama konusunda hala neden yoksunuz? Elbette bahsettiğimiz şey genç yaşlardaki mübdeti tarihçilerin işi değildir. Bir birikim, emek, işine saygı, yıllara sari bir birikim ve daha önemlisi bunu yapacak metodolojik ve zihinsel-felsefi bir donanıma sahip olmayı gerektirir. İşte bu noktada başta bendeniz de dahil olmak üzere, daha deruni bakışla incelediğimiz devrenin medeniyet merkezinde ve onu var eden esas yapıları deşifre eden bir tarihçilik anlayışına varmadığımız takdirde medeniyet çayırında aç ve açıkta gezmeye mahkumuz ve nice depremler de canımızı yakmaya devam edecek gibi. Deprem bilimcilerin eski tarihlere atıf yaptığı konuşmaları ilgiyle takip ettim. Modern bilim bu yolda tarihle ele ele veriyor. Hülasa olaylar ve olguları, tıpkı beton ve demirler gibi, bir arada tutan, oluşturan esası buna sembolik olarak ad verdiğimiz matematiği/bâtını deşeleyen bir nazara ve pratiğe sahip olmadıkça yüzlerce, binlerce, milyonlarca tarih yazımı ve asırlara sari muhtelif medeniyet tecrübelerinin varisi olmak hâli bir şantiyede bekleyen tonlarca malzeme gibi ayrık ve manasız ortada kalacaktır.

Milletin bu zor zamanında milleti ihya edecek bilgi geçmişteki tecrübelerin yeniden yorumlanması ya da redaksiyonu ile oryantesi yoluyla veya muayyen bir kişi veya grubun yeni bir bilgi üreterek millete hayatiyet vermesiyle mümkün olabilecektir. Böylece millet hayatında yeni bir enerji üretilmiş olacak ve bu da milletin yeniden harekete geçerek hayatiyetini muhafaza etmesini temin edecektir. İşte bu yeni bilgi, yeni akıl ve yeni millet çağında ortaya çıkan enerjinin maşeri vicdana dönüşerek milleti diriltecek bir hal alması, oluşan enerjiden doğan düşünce ısısının işe dönüştürülebilmesine bağlıdır. Hülasa mühendislik malzemeyi toplamak bakımından önemlidir, lakin asıl mesele arka planda herşeyi ayakta tutan esası ve hesabı iyi yapmaktır. Tarihçilikde de malzemeyi toplamak evvelen lazımdır lakin bununla biten bir tarihçilik kariyeri onca malzemenin toplanıp da bir bütün halinde bize bir yapı anlatamaması, kronolojik bir yığından başka bir şeyin elimizde kalmaması halini düşünmeliyiz diye maruzat kabilinden der-kenar düşmek istiyoruz.  

Neden Medeniyet Merkezli Tarih Okuması

Tarih/hayat felsefemize dair olarak üçleme olarak kaleme alınan Sendeki Ben, Bendeki Biz, Bizdeki Can yazılarının temasındaki ana konu kendi bil olarak ifade edilen meselenin esasına dair idi. Bir de mavi gök yağız yer arasındaki halimiz… Tarih felsefemize dair diyorum çünkü insanı bilmek adına tarihe dair her bakış tarihi varlık, bilgi ve ahlak üzerinden okuyarak aslında kendiliğimizi okumaktır. İnsanın kendini bilmesi ne demektir? Bu tarihteki en yaman sorulardan biridir. Esasen tarihin yapısına ve kanunlarına dair tüm okumalarda bu sorunun cevabı peşinde gibidirler. Kendini bilmek ve kendiliği üzerinden evreni ve var oluşu anlamaya çalışmak düşünen insanın esaslı faaliyetlerinden biri olarak görünüyor. Orhun Abidelerinde de henüz çok farkında olmasak bu medeni yüksekliği görmek mümkündür. İşte bu bakımdan insanın kendini bilmesi bakımından ürettiği en yüksek form olan medeniyeti anlamak ve bilmek isteği tarih felsefelerinin en önemli araştırma ve düşünme alanlarından biridir. Hele de modern zamanda yolunu kaybetmiş, geleneği zamanın işlerine akıl uydurmamış olanlar için medeniyet merkezli tarih okumaları kendini bilmek faaliyeti içerisinde son derece önemli olmalıdır. Lakin ülkemizde durum böyle midir? Medeniyet meselemize muvazi bir tarih okumamız ve felsefemiz var mıdır?

İşte bu soruların cevabı başta Türk Tarih Kurumu olmak üzere Tarih Bölümlerimiz ve bize göre genel olarak Edebiyat Fakültelerimizin kendini oryante etmesi gereken kendilik bilgisi ve kendini bilme olarak tarih okumaları noktasında bizi medeniyet merkezli tarih okumasına götürür. Medeniyet merkezli tarih okuması öncelikle ideolojik veya politik bir okuma önceliği olmadığı için tarih metodu ve araştırma ilkeleri açısından sorun çıkaracak bir çerçeve oluşturmayacaktır. Yani bilime ve bilimin ilkelerine aykırı bir davranışı, tutumu ve bakış açısını söz konusu kılarak hakikati eğip bükmemize yol açmaz. Burada odağın siyaset, iktisat, askerlik gibi aslında her biri medeniyetin bir alt konusu olan meseleleri medeniyet merkezli okuyarak araştırmalarda buna dair sonuçları dikkate almaya başlamak demek olan bu bakış açısı geçmiş-gün-gelecek arasında kendimizi tanımak, bilmek ve yeniden düzenlemek adına tecrübe-mevcut durum-tasavvurlar noktasında bizi düzenleyecektir. Bu sebeple medeniyet merkezli okuma bir içerik okumasından önce medeniyet adına kendimizi bilmek noktasından neyi okuyacağımızı bilmek demektir: Bu ne demektir? Bundan önceki yazılar, Türkistanlılık kitabımız ve diğer çalışmalarda işaret ettiğimiz gibi medeniyeti oluşturduğunu düşündüğümüz parça ve unsurları tespit ederek bunlar üzerinde çalışarak insan olarak kendimizi bildiğimiz medeniyet içinden düşünen varlık olarak medeniyetimizi düşünmeye başlamak söz konusu edilmektedir. İşte bu noktada medeniyet üzerine Oğuz Kağan destanı, Farabî ve İbn Haldun gibi kaynaklar üzerinden oluşturmaya çalıştığımız ok-yay medeniyet teorisi, toplum-devlet-şehir üçlemesini bilmek, bunlar üzerine düşünmeye başlamak ve bunlarla medeniyeti kavramak medeniyet bilig üzerinden kendimizi bilmek noktasında bizi faydalı bir yere taşıyabilir. İnsanlığın ortak bilgi havuzu elbette değerlidir lakin modern zamanlarda bu konudaki nazari ve ameli birikimimiz genelde batı merkezli olduğu için medeniyet bilige dair düşüncemiz hep o dünyanın kavramları üzerinden gelişti. Otantik bir kavrayış ve tasavvura sahip olamadık. Kendimizi kendimizce düşünemedik. Bu yolda yapılan gayretler ideolojik, slogancı, vaazcı ve dışlayıcı olduğu için ya övdük ya sövdük ama medeniyet denilen efsunu anlamaya çalışmadık. Kes kopyala yapıştır. Bu merkezde medeniyetle alakamız bizi kendimizden uzak kıldığı gibi insanlığın ürettiği gerçek öze ulaşmak konusunda da yetersiz ve nakıs bıraktı. İşte medeniyet merkezli tarih okuması kendini bil çağrısına modern zamanda Türkiye’den Türkçe bir çağrıdır. İnsana kendini düşünme, bilme, anlama ve açıklama davetidir. Bu bir dava değil, bir hakikat arayışıdır. Kendi merkezinden kendine ve cihana bakarak yitiğini bulma gayretidir. Medeniyeti uzunca bir zamandır teknoloji zanneden bizler medeniyet merkezli tarih okumalarımız olmadığı için ne geçmişte olana vakıfız, ne bugünkü hali değerlendirebiliyoruz ne de geleceğe dair bir tasavvurumuz oluşabiliyor. İnsanlığın bu konudaki birikiminden de haliyle mahrumuz.

Bu bakımdan nedir bu eski köye yeni adet mi denilirse hayır yeni köye eski adeti davettir deriz. Bu bakımdan Türk tarihçiliği Türklerin medeniyet meselesine dair bir bakış açısı geliştirip tarihi bu meselenin esasına koymadıkça teknoloji peşinde medenileşme arayışımız hüsranlarla devam edip gidecektir. Dolayısıyla medeniyet kendiliğimizi bilmek adına insanın kendisine tarihten geleceğe bakması noktasında medeniyet merkezli okumanın çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Toplumu, devleti ve şehri düşünürken siyasi, askeri, sosyal, ekonomik tarihin tüm alanlarında açılımlar yaparak bunların alt yapılar olarak düşünüldüğü medeniyet tarihinin bir çatı kavram olarak yer aldığı bir yapılanma Türk Tarih Kurumu başta olmak üzere Edebiyat Fakülteleri ve tarih bölümlerinde gözden geçirilmelidir. YÖK bu noktada üniversitelere bahsedilen çerçevede hazırlanmış Medeniyet Tarihi dersleri ihdas etmelidir. Bu çerçevede oryante olmuş zihinler şüphesiz medeniyet içinde yaşama, onu var etme ve koruma noktasında topluma, devlete ve şehre bakış açılarında daha bir bilinç ve hareket imkânına sahip olacaklardır. Bu konunun Orta Öğretime inmesi konusunda MEB’de bir şeyler yapabilir. Bizim medeniyetimiz kavramı işte bu kavrayıştan sonra ele alınacak ve medeniyetin zihin kavramlarını, değer dünyasını, dünya görüşünü ve hayat tarzını oluşturan öznel unsurlar bu çerçeve içinde daha tutarlı ve dikkatli ele alınabilecektir. Böylece hem kendimizi medeniyet bilig ile düzenlemiş hem de insanlığa Türkler olarak medeniyete dair anlamlı bir düşünce zeminimiz olduğunu göstermiş olacağız. Bu aslında Türklerin Türkçe medeniyete dair moda tabirle evrensel olduğu iddiasındaki bir medeniyet okuma teklifidir. Annales nasıl kendi medeniyetinin zihin dünyasında ekonomik olan üzerinden zamana bir bakış açısı geliştirdiyse medeniyet merkezli okuma da Türklerin düzen ve nizam ülküsü bağlamında insanlığa medeniyet ve adalet çağrısının otantik tarih okumasıdır. Hz. Mevlana ve Yunus Emre gibi kendini bilme üstatlarına sahip bir medeniyet ki burada medeniyetin ima ettiği şey oradaki toplum ve şehrin yetiştirdiği insan tipidir, medeniyete dair de kendini bilmek noktasında düşünce ve hareket geliştirebilmelidir.

Medeniyet merkezli tarih okuması tarihçiliğimiz açısından da bir yenilik olarak görülebilir. Zira bakıldığında tarihe dair tüm okumalarımız hali hazırda batı merkezli kavram, teori, felsefe ve anlayışlar çerçevesinde ve modern başlığı altında oluşmaktadır. Elbette insanlığın hakikat birikimine agâh olmak milli bir vazifedir. Lakin bunların üzerine kendi sözünü diyemedikçe uydu bir düşünce dünyası ve tarih anlayışından çıkılamayacağı da ortadadır. Bu bakımdan medeniyet merkezli tarih okuması geliştirilerek toplum tarihi, devlet tarihi, şehir tarihi başlıkları ve bunların alt dalları üzerinden tarih ve tarihçilik anlayışımızın geliştirildiği bir yeni bakış açısını da teklif etmektedir. Medeniyet biligi bilme ve kendini tanıma adına bu önemlidir.

Kendini Bil! Bu kadim çağrıya medeniyet açısından bakış açımızı yeninden gözden geçirmenin vakti gelmedi mi? İnsanı, toplumu, devleti ve şehri bu bakımdan bir kendini bilme ve medeniyeti tanıma bunun üzerinden kendi kültür çevresindeki medeniyet yapılarını değerlendirme, günü ve geleceği bu zaviyeden okuma çağrısı olarak medeniyet merkezli tarih okuması medeniyet biligimiz adına son derece önemlidir ve medeniyetçi milliyetçiliğin de tarih okuma tarzı olarak dikkatle değerlendirilmelidir.

Farabî’nin göklerdeki düzen ve/veya insan vücudundaki nizamdan yola çıkarak; makro ve mikro düzene bakarak bir medeniyet bilig oluşturması bize ne düşündürmeli? Medeniyet Merkezli Tarih Biligi yahut Medeniyet Bilig

Tarih insanı bilmenin bilimidir. Bu bakımdan tarihin insanî olanın her alanını kapsayan, disiplinler arası bir sahada kendi yöntem ve kuram dünyasında işleyen bir yapısı vardır. İnsanı bilmek; insan bilig tarihin esasındaki bilgi meselesini yani biligi önümüze koyar. Tarihin öznesi de nesnesi de insan; tarihi yapan, yaptığını inceleyen ve kendi üzerine düşünen insan, tarih bilig ile kendiliğini anlar. Tarihle bilinen nedir? Burada mazi-hal-müstakbelin birleştiği bir düzlemde, insan evreninin nihai tezahürü olarak görünen medeniyet meselesi çerçevesinde insanın ve ona dair her şeyin düşünülmesi, anlaşılıp açıklanması söz konusudur. Bu noktada medeniyet merkezli olarak tarihin okunması söz konusu olur. Yatay düzlemde mekân ve zaman dikey olarak medeniyet. İşte tam burada anlaşılma ve düşünme kısmında işin içine tarih felsefesi girecektir. İnsan medeniyetinin yani tarih biliginin nihai semeresi olan alanın oluşmasını sağlayan ontolojik çerçeve, bunun bilinmesini sağlayan epistemolojik saha ve nihayet buranın değer içeriğini gösteren aksiyolojik/ahlaki okuma bir medeniyeti tarih bilig içerisinde okurken bize muhtevanın nasıllığı ve kaynaklarını öğrenmek bakımından faydalı olacaktır. Bu sebeple tarihin bilgisi insanın bilgisidir. Onun evreninde ortaya çıkan her şey bu manada nihai olarak medeniyet, tarih biliminin en temel konularından biri olur. Esasen siyasi tarih, sosyal tarih ve askeri tarih olarak adlandırdığımız her şey de bu kapsamın içerisinden gerçekleşir.

İnsanı ve evreni anlamak zaman ve mekânı yani tarih içinde var olan insanın en temel konuları olmuştur. Bunun anlamak ve izah edebilmek tarih ve felsefenin en esaslı mevzuları olarak karşımızda her daim durmaktadır. Doğadaki insanın varlığı; mağaralarda resimler çizeninden vakıflar kurup insana faydayı medeniyet işi hali getirenine kadar hepsinin doğadaki durumu tarih ve felsefesinin meraklarından olmuştur. Doğanın insana insanın doğaya etkisi ve tepkisi sürüp giden bir hikâyenin bitmeyen devinimi olarak görünmektedir. Aslında evrende yerini tespit ve varlığının sebebini anlamak çabası içerisinde insan kültür-tarih merkezli başka bir okumaya daha ulaşmıştır. Burada işte hayat tarzımızın içeriğini oluşturan değer sisteminin, nasıllarımızın izahı olarak kendilik tasavvuru ile evren tasavvuru birleşmiştir.  Bütünlüklü bir evren ve insan açıklaması doğadaki zorunluluklar ile tarih-kültür sahasındaki özgürlük ve özgünlükler içerisinden insanı tanır ve açıklar. Tarih böylece insanı bilmenin bilimi olmaktadır. Evrendeki makro ve mikro düzeylerde kendiliğini düşünen insanın biligi olarak tarih fevkalade kapsayıcı ve belirleyici bir yerde durmaktadır.

İnsan mitolojiden yani efsane ve destanlardan başlayarak bilinmezlik içerisinden bilinenin hikâyesine doğru aklını işletmiştir. Tarih bir anlatı/tahkiye olmanın ötesinde bir bilig haline gelirken zaman içerisinde çok farklı yaklaşımlar ile anlaşılmış ve anlatılmıştır. Tarih bu süreçte geçmişte olup bitenler, değişimler, kurulmalar, yıkılmalar gibi olayları düşünmek iken diğer yandan tarih geçmişi inceleyen bir bilim ve bilgi türünü anlatan bir sahayı temsil etmiştir. İnsanı bilmenin bilgisi olarak medeniyetin merkeze alınmasının sebebi birey olarak insan, toplum içerisinden insan, insanın toplum içinde ve üzerinden yapılanması devlet ve nihayet insanın hayat sahası olarak şehir bütünüyle insanı göstermesindendir. Esasen vatan kavramı da bu bütünlük ve bilinç üzerinde gerçekleşmektedir.

Tarih yapısı gereği bu manada bir medeniyet merkezli bilig olduğu için disiplinler arası bir bilgi zemininde insana bakma kabiliyetini gerektirir. Zira insana dair olanı inceleyen her bilim, disiplin ve bilgi alanı tarihin bütüncül bilgisine katkı sağlama imkânına haizdir. Bu sebeple toplum felsefesi, devlet felsefesi hatta şehir felsefesi gibi özel alanlar medeniyet felsefesi geliştirerek insanın evrendeki yeri ve evren(sel) bilgisi üzerine böylece bilig üretmiş olacaktır. Sosyal bilimler olarak adlandırılan insanî temel bilimlerin gelişmişliği ve gücü bir ülkenin medeni gelişmişliği ve o ülkenin ilmi gücü açısından fevkalade önemli olsa da ülkemizde ne yazık ki bu bilimler kuru laf üretilen, manasız ve vasat akılların işi bir alan olarak görüldüğünden medeniyetler arası rekabette ne yazık ki geride kaldığımız, zihniyetimizin değişim ve dönüşüme intikal edemediği ve muasır medeniyete yaklaşmakta sorunlar içinde olduğumuz bir haldeyiz. Süreklilikler ve kopuşlar, değişimler ve dönüşümler dairesinde tarihi ve insanı bilmek günü anlamak ve geleceği tasavvur etmek için son derece önemlidir.  Bu bakımdan müstakbelde muhayyel bir sosyal bilimler üniversitesi ve fakülteleri olarak Toplum Bilimleri Fakültesi, Devlet Bilimleri Fakültesi ve Şehir Bilimleri Fakültesi, Yöntem ve Kuram Bilim Fakültesi oluşturularak bunun altında toplum tarihi, iktisadı, felsefesi, sosyolojisi, psikolojisi vs., devlet tarihi, iktisadı, felsefesi, sosyolojisi, psikolojisi vs. ve şehir tarihi, iktisadı, felsefesi, sosyoloji ve psikolojisi vs. alta bölümler içinde bir Medeniyet Bilig ve Tarihi Üniversitesi tesis ve teşekkülü tematik bir yapı olarak bu meselenin irdelenmesi kadar, temel bilimlerin geliştirilmesi, disiplinler-arası bir yöntem ve müfredatla liyakatlı ve nitelikli uzman, düşünür ve bilim insanı yetiştirilmesi noktasında geleceğimize fayda sağlayabilir. Hayal işte… Her hayal emekle gerçek olur. 

Tarihi insanın bilgisi olarak medeniyetçi ve felsefi perspektiflerden okumaya bir gün karar verirsek muhakkak tarih bize hamaset ve övünmenin ötesinde faydalar sağlamaya da başlayacaktır.

 

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen