Türkiye’de Milliyetçilik Ekollerinin Teorik Buhranı

Tam boy görmek için tıklayın.

Türkiye’de entelektüel muhitte pek çok aydına “çatı ideoloji” sunan iki başat milliyetçi ekol bulunmaktadır:

1) Türk-İslâm Terkipli (TİT) milliyetçilikler. Bu ekol içinde başta Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin önde gelmektedir. Ancak Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’in “Türkçü-Turancı” ekolü de beslediği yahut ona ilham kaynağı olduğu ifade edilebilir. Yahya Kemal’i de (TİT) ekolü içinde saymak mümkündür. Ekolün temel tezi şu: “1071’de Anadolu’ya geldik ve bu coğrafyayı hem İslâmlaştırıp hem Türkleştirdik; yeni bir medeniyet inşa ettik.” Ekol içinde Ahmed Arvasi, İbrahim Kafesoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Nurettin Topçu, Remzi Oğuz Arık, Dündar Taşer, Galip Erdem, Mustafa Çalık, Ş. Teoman Duralı, Osman Turan, Ayvaz Gökdemir, Erol Güngör, Nevzat Kösoğlu, Durmuş Hocaoğlu ve hatta İsmet Özel gibi isimler yer almaktadır.

2) Türkçü-Turancı Oğuzcu (TTO) milliyetçilik. Bu ekol ise H. Nihal Atsız tarafından temsil edilmektedir. H. Nihal Atsız’ın soy Türklük dışında kalan pek çok düşüncesinin kaynağının Ömer Seyfettin olduğu söylenebilir. Ziya Gökalp de merhaleli bir Türkçü-Turancı fikir ortaya koyarak ve üç hedef belirleyerek bu ekolün erken dönem çerçevesini şekillendirdi: Türkiyecilik, Oğuzculuk, Turancılık.

Türkiye’nin üçüncü milliyetçi ekolü Yusuf Akçura tarafından temellendirildi ise de onun henüz entelektüel bir muhite kavuştuğu söylenemez. Akçura’ya hem (TİT) ekolü hem (TTO) ekolü direnç göstermektedir. Zira Akçura, Türklüğü Oğuz Türklerinin tarihi olarak okumayıp, Kıpçakların da dahil olduğu bir tarih/toplum felsefesi üzerinden temellendirdi. Akçura’nın milliyetçilik teorisi niçin ekolleşemedi? Zira, gerek (TİT) gerekse (TTO) tipi milliyetçilikler Türk kimliğini “İslâmî dindarlık” üzerinden ve Selçuklu-Osmanlı devlet yapılanmasına bağlı olarak tanımlamaktadır. H. Nihal Atsız dahi, “Türk milletini inşa eden kurucu unsur Müslümanlıktır” (bu ifadenin kaynağını başka makalelerimde vermiştim) diyerek Türklüğü Müslümanlık ile ilişkilendirdi. Yusuf Akçura ise Türklüğü tanımlarken, Moğolları da Avrupa’daki Hun bakiyesi Türk toplumlarını da kuşatan bir perspektif geliştirdi. Yusuf Akçura, Türkçülüğü monarşiye, feodalizme, molla/şeyh/şıh/ruhbanlığa karşı konumlayarak diğer iki ekolden farklı olarak “İslâmî dindarlık” esaslı bir kimlik tanımı yapmadı. Ayrıca Akçura, Atatürk’ün inkılâp programına ve tarih görüşüne destek verdi. İttihatçı kökenden de gelmediği için 1. Meclis’in 2. Grub muhalefeti içinde bulunmuyordu. Dikkat edilirse Yahya Kemal, H. Nihal Atsız, Osman Yüksel Serdengeçti, Nurettin Topçu, Necip Fazıl düşünceleri (ve eylemleri ile) Türk Milliyetçiliği’ni düşük veya yüksek tonda Cumhuriyet’e karşı konumlamıştır. Yusuf Akçura bu tutumdan fikrini korumuştur.

Yukarıdaki tasnifleme, II. Dünya Savaşı sonrası (1945) dünya sistemin çözülmesi ve yeni bir ekonomi-politik düzen kurma ihtiyacı nedeniyle önem kazanıyor. Türkiye önümüzdeki 50-75 yıllık süreçte İpek Yolu ekonomi-politiğinin de zorlamasıyla Yunanistan’daki Türkleri de İran’daki Türkleri de Gagavuz Türklerini de kapsayan bir “Türk” kimliğine vurgu yapacak veya yapması gerektiği gerçeğini görecek. Bu gereklilik bir gün Türkiye’nin gündemine geldiğinde Erol Güngör’ün, Yalçın Koç’un, Ahmed Arvasi’nin, Nevzat Kösoğlu’nun Türklük tanımının  Avrasya’da kendilerine “Türk” diyen halklara (Macar, Yunanistan-Karamanlı, Gagavuz, İran Azerîleri) “İşte, Fikirde, Dilde Birlik” söylemi bakımından kuşatıcı bir söylem ve program sunamadığı ortaya çıkacak. 

Örneğin Erol Güngör’ün “Nerede evliya kabri varsa orası Türk toprağıdır. Evliyası olmayan yerde Türk de yok demektir.” şeklindeki ifadesi uluslararası bir kongrede Macar/Karamanlı/Gagavuz/İran halklarına tebliğ edilecek mi? Bu halklar “Biz de Türk’üz ama sizin evliyalarınız gibi evliyalarımız yok” dediğinde, “Siz Türk değilsiniz” mi denecek?

Türkiye’nin yazarlarına sırayla müracaat edildiğinde hemen hepsinin sadece Oğuzcu/Osmanlıcı bir milliyetçilik kuramına bağlı kaldığı anlaşılacak. Örneğin, Yahya Kemal’in Selimnâme’si, Şiî-Safevî Türklere karşı okunacak mı? 

Nurettin Topçu’nun “HAİN Timur tarafından darbelenen millî birliğimizi tekrar kurmaya muvaffak olan Fatih Sultan Mehmet ve Türk-İslâm zincirini içinden parçalamaya çalışanları tepeleyerek kültürümüzün kaynakları olan İslâmî iktidarı Oğuz çocuklarına devreden Yavuz Sultan Selim, milliyetçilik dâvamızın asıl kahramanlarıdır.” ifadeleri, Azerbaycan Türklerine, İran Türklerine, Timur’a neredeyse “evliyaullah” gibi nazar eden Özbek/Kazak/Kırgız/Türkmenistan halklarına anlamlı bir söz söyleyebilecek mi?

Bariz bir netlikle görünmektedir ki, Türkiye’de milliyetçi ideolojinin üst-aydınları Türkiye dışında siyasal-toplumsal yapılanmaları olan non-Oğuz Türklere yönelik bir söylem dili geliştirmeyi akıllarına bile getirmemiş görünüyorlar. Bu hususu akıl eden H. Nihal Atsız ise, Müslüman olmayan Türklerin karşısına “Milli tarihimizin en büyük kahramanı Yavuz Sultan Selim’dir” söylemini bıraktı ve Selçuklu-Osmanlı hattına indirgenmiş bir Oğuzcu Türklük ideolojisi imal etmekten öteye geçemedi.

İlginç olan husus ise, günümüzde bu öncü yazar kadronun tilmizlerinin erken dönem milliyetçiliğin düşünce açmazlarını görmemekte ısrar etmesi, Türk Devletleri Teşkilatı ülkeleri halklarını kuşatacak bir “Türklük” tasavvuru geliştirememesidir.

“Hanif Türk” tezi ise Töre’nin kaynağının Hanif İslam olduğunu belirtir. Bu tez, Hz. Peygamber öncesinde Hristiyan veya Musevi de olsalar, Tek Tanrı’ya inanan Türkleri Müslüman saymaktadır. Tez’in İslâm’dan anladığı husus, şeriat değil, “negatif hak” düzlemidir. Bu ise İslâm hukukçularının “makasıd-ı hamse” kavramıyla ifade ettiği ve kimsenin (aile, toplum, cemaat, devlet) müdahale edemeyeceği özgürlük alanıdır. Tez, bu argümanı Hanefî-Mâtürîdî teolojiden almakta, “Müslüman sayılmak” için ibadet etmeyi şart görmemektedir. Mezkûr teoloji, “Din” ile “Şeriat” ayrımı yapmakta, Din’in Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e değişmezliğini kabul etmekte, şirk koşmadıkça kişinin Müslümanlık iddiasını geçerli (meşru) saymaktadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber öncesinde “Tek Tanrı’ya iman” eden ve şirk koşmayan halkların Müslüman sayılması mümkün görünmektedir. Eski Türk halklarının bir kısmının putperest olmadığını Göktürk taşları da kanıtlamaktadır. Eski Türkler Tek Tanrı’ya inanıp, Nuh’un yasasından gelen Töre’ye bağlı oldukları için “Türk”tür. Töre, Nuh’un bütün evlatlarına verilmiştir.

Buna göre Yahudilerin “komşunu sev” ilkesi de Töre’dendir. Aynı ilke Hz. Peygamber’den gelen “kırk komşuya iyilik edin” mealindeki rivayetlerde de dile getirilmiştir. Yahudiler bu Töre’yi, “Yahudi olmayan komşuya kötülük meşrudur” şeklinde tahrif etmiş ve Töre’den sapmıştır. Hanif Türk Tezi, Töre’nin evrensel ahlâk olarak hayata geçmesini teklif etmekte ve Birleşmiş Milletler’e de Avrupa Birliği’ne de alternatif bir “Türk Halkları Cemiyeti” teşkil edilmesini önermektedir. Tez’e göre Oğuzlar, Selçuklu-Osmanlı hattında Töre’yi bozdular ve siyasal amaçlarla halkı “dindar toplum” olmaya zorladılar; Eş’arîlik etkisiyle İslâm’ı ibadet merkezli tekfirciliğe dönüştürdüler. “Namaz kılmayan cehennemliktir” mealindeki hükümler, İmam Mâtürîdî’nin “dinde zorlama yoktur” yaklaşımıyla çatışmalı bir gerilim üretmekte, Türklüğü “ibadet Müslümanlığı”na zorlamaktadır. İbadet etmeyeni “Müslüman” ve “Türk” saymayan bu teo-politik, bütünTürklüğün oluşumunu da engellemektedir.

Hanif Türk tezi ise, evrensel ahlak değerlerinin sistemleştirilerek Alevî-Sünnî, Şiî-Sünnî, Kıpçak-Oğuz, Osmanlı-Macar, Müslüman-Hristiyan, Musevî Türk-Katolik Türk çatışmasının aşılmasının mümkünlüğünü ortaya koymaktadır.

 

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen