Uğur UTKAN
Öz
Bu çalışma, Anadolu’daki Türk varlığının 1071 Malazgirt Zaferi ile başlamadığı; çok daha erken dönemlere uzandığı gerçeğini arkeolojik, epigrafik ve tarihî kaynaklar ışığında ortaya koymayı amaçlamakta olup bu doğrultuda Anadolu’daki kaya resimlerini ve çivi yazılı belgelerini referans edinerek Türk tarihinin yazı öncesi dönemlerini yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde (Adıyaman, Van, Hakkâri, Erzincan, Erzurum ve Kars çevresi) tespit edilen kaya resimlerinin Orta Asya’daki benzer örneklerle (örneğin Saymalıtaş ve Tamgalısay) gösterdiği paralellikler ele alınmakta ve bu benzerliklerin Anadolu ile Orta Asya arasında kültürel süreklilik oluşturduğu ileri sürülmektedir. Süvari tasvirleri, dağ keçisi figürleri, damgalar ve güneş sembolleri gibi motiflerin Türk kültür dairesiyle ilişkili olduğu savunulmaktadır.
Bu çalışmada Göbeklitepe’ye ayrı bir parantez açılmakta olup, buradaki semboller, tamgalar, kurgan benzeri gömü uygulamaları ve kozmolojik unsurların Tengricilik ve proto-Türk inanç sistemiyle bağlantılı olduğuna değinilmektedir. Bu bağlamda Anadolu’daki Türk varlığının yalnızca 1071 sonrası değil, MÖ 10.000’lere kadar uzandığının altı kaynaklar ışığında çizilmektedir.
Çivi yazılı kaynaklar çerçevesinde Akkad metinlerinde geçen Turukki/Türki Krallığı ve Hurriler meselesi tartışılmakta; Hurrilerin Ural-Altay dil grubuna mensup olduğu ve proto-Türk kavimleri arasında değerlendirilmesine işaret edilirken böylece Anadolu’daki Türk varlığının en az 5000 yıllık bir geçmişe sahip olduğu tezi savunulmaktadır.
Çalışma ayrıca Anadolu’ya gelen ikinci dalga olarak nitelenen bozkır kavimlerine de değinmektedir. Özellikle Kimmerler ve Sakalar üzerinden Urartu, Asur, Frig ve Lidya devletleriyle yaşanan askerî ve siyasî mücadeleler ele alınmakta; bu kavimlerin Anadolu’nun tarihsel süreçlerinde önemli roller üstlendiği belirtilmektedir. Sakaların geniş coğrafi yayılımı ve Ön Asya’daki etkinliği, Anadolu’daki Türk varlığının sürekliliği bağlamında değerlendirilmektedir.
Yine Sakaların Kimmerleri takip ederek Doğu Anadolu ve Ön Asya’ya yöneldikleri; Urartu Devleti’nin yıkılışında ve Asur siyasetinde belirleyici rol oynadıkları belirtilmektedir. Antik kaynaklarda Sakaların İskitlerle özdeş kabul edildiği vurgulanarak, bu toplulukların kültürel ve askerî özelliklerinin Türk kültür çevresiyle örtüştüğü savunulmaktadır.
Ayrıca Batı Anadolu’yu hakimiyeti altında tutan Trakların Balkanlar’daki Türk varlığının erken temsilcileri olduğu yine bu çalışmada haykırılmakta olup antik yazar Herodotos’un aktardığı bilgilerden hareketle Trakların geniş coğrafi yayılımı vurgulanmakta; kurgan geleneği, at kültürü, hayvan üslubu ve savaş taktikleri üzerinden İskit–Saka–Hun hattıyla kültürel süreklilik kurulduğu ileri sürülmektedir. Trakya adının etimolojisi ve Balkan toponimisi üzerinden Türkçe kökenli açıklamalar yapılmakta; bu bağlamda Avrupa merkezli tarih yazımının eleştirisi dile getirilmektedir.
Yani bu çalışmada, kaya resimleri, arkeolojik bulgular ve çivi yazılı metinler temelinde Turukkilerden başlayarak Kimmerler, Sakalar ve Traklara uzanan bir tarihsel çizgide Anadolu ve Balkanlar’daki erken dönem topluluklarının Türk kimliğiyle bağlantıları incelenmekte; yazılı kaynaklar ve arkeolojik bulgular temelinde Eskiçağ’da geniş bir “Türk Dünyası” tasavvuru ortaya koymaktadır. Tam da bu noktada Göbeklitepe’den itibaren Türk kültürel izlerinin bulunduğunu savunarak dünya tarih yazımının yeniden değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmektedir.
Ayrıca Anadolu’ya 1071 öncesi Türk akınları da bu çalışmada ayrıntılı olarak incelenmekte olup, özellikle Kursık ve Basık komutasındaki Avrupa Hunları’nın IV. yüzyıl sonlarında Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya gerçekleştirdiği seferler, bölgedeki ilk yoğun askerî Türk hareketleri olarak sunulmaktadır. Ardından Sabarlar, Hazarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kıpçaklar gibi çeşitli Türk topluluklarının Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya girişleri ele alınmaktadır. Bu toplulukların bir kısmının Bizans hizmetinde paralı asker olarak görev yaptığı, bir kısmının ise doğrudan iskân edildiği belirtilmektedir.
Yine Türklerin İslamiyet dairesine girmeye başladıktan sonra da Müslüman ordusunun öncü birlikleri olarak Anadolu’da gaza ve cihad adına yapılan akınlarda bulundukları bu çalışmada vurgulanırken VIII. yüzyıldan itibaren Müslüman Türk komutanların Bizans’a karşı yürüttüğü Anadolu seferleri yeni bir evre olarak ele alınmakta; özellikle Battal Gazi figürü etrafında şekillenen askerî faaliyetler vurgulanmaktadır.
Bu çalışmada yine Abbâsîler devrinde sınır güvenliği amacıyla kurulan avâsım şehirleri ve Türk komutanların burada görevlendirilmesinin de 1071 öncesi Türklerin Anadolu’daki yerleşim yerlerine verilecek en nadide örneklerden olduğu savunulmaktadır.
Yani bütün bu aşamaların aslında Türklerin Anadolu’da 1071’den beri değil, proto-Türk zamanlarından beri var olduğunun ve 1071 Malazgirt Zaferi’nin de Türkler için Anadolu’nun ebedi vatan oluşunun tescillendiği şanlı bir zafer olduğunun göstergesi olduğunun altını çizen bu çalışma, 1071’in ayrıca Anadolu’daki Türk-İslam egemenliğini de garanti altına aldığını ortaya koyuyor. Buna özellikle kurulan Türk beyliklerinin ciddi katkılar sunduğu yine bu çalışmada ortaya koyuluyor.
Anahtar Kelimeler: Göbeklitepe, Turukku, Hitit, Etrüsk, Trak, Emevi, Abbasi, Hazar, Peçenek, Sabar, Uz, Kuman-Kıpçak, Selçuklu, proto-Türk, Malazgirt, beylikler
Abstract
This study aims to reveal, through archaeological, epigraphic, and historical sources, that the Turkish state in Anatolia did not begin with the Battle of Malazgirt in 1071; rather, it extends to much earlier periods. In this context, it continues to re-evaluate the pre-Turkish periods by referencing rock paintings and cuneiform documents in Anatolia. In particular, the parallels between rock paintings identified in the Eastern Anatolia Region (Adıyaman, Van, Hakkâri, Erzincan, Erzurum, and Kars regions) and similar examples in Central Asia (e.g., Saymalıtaş and Tamgalısay) are examined, and it is argued that these create continuity between Anatolia and Central Asia. It is maintained that motifs such as equestrian depictions, mountain goat figures, seals, and sun symbols are associated with Turkish cultural circles.
This study focuses specifically on Göbeklitepe, highlighting its connection to Tengrism and the proto-Turkic belief system through its symbols, tamgas (symbols), burial practices resembling kurgans, and cosmological elements. In this context, it is emphasized, based on available sources, that the Turkish presence in Anatolia extends not only after 1071 but also as far back as 10,000 BC. The study discusses the Turukki/Turkic Kingdom and the Hurrians mentioned in Akkadian texts within the framework of cuneiform sources; it points out that the Hurrians belonged to the Ural-Altaic language group and should be considered among the proto-Turkic tribes, thus defending the thesis that the Turkish presence in Anatolia has a history of at least 5000 years.
The study also addresses the steppe tribes, described as the second wave of migration to Anatolia. It examines the military and political struggles between the Urartu, Assyria, Phrygia, and Lydia states, particularly focusing on the Cimmerians and Sakas; highlighting the significant roles these tribes played in Anatolia’s historical processes. The extensive geographical spread of the Sakas and their influence in the Near East are evaluated within the context of the continuity of the Turkic presence in Anatolia. It is also noted that the Sakas, following the Cimmerians, moved towards Eastern Anatolia and the Near East; and played a decisive role in the collapse of the Urartu state and in Assyrian politics. The study emphasizes that ancient sources identify the Sakas with the Scythians, arguing that the cultural and military characteristics of these groups overlap with the Turkic cultural sphere. Furthermore, the study asserts that the Thracians, who dominated Western Anatolia, were early representatives of the Turkic presence in the Balkans, highlighting their extensive geographical spread based on information provided by the ancient writer Herodotus. It is argued that cultural continuity is established with the Scythian-Saka-Hun line through the kurgan tradition, horse culture, animal style, and war tactics. Explanations of Turkish origin are made through the etymology of the name Thrace and Balkan toponymy; in this context, a critique of Eurocentric historiography is expressed. In other words, this study examines the connections of early communities in Anatolia and the Balkans with Turkish identity, starting from the Turukkis and extending to the Cimmerians, Sakas, and Thracians, based on rock paintings, archaeological findings, and cuneiform texts; it presents a broad conception of a “Turkic World” in antiquity based on written sources and archaeological findings. At this point, it is argued that Turkish cultural traces are found from Göbeklitepe onwards, indicating the need for a re-evaluation of world historiography.
This study also examines in detail the Turkish incursions into Anatolia before 1071, particularly highlighting the campaigns of the European Huns under Kursık and Basık, who crossed the Caucasus into Anatolia in the late 4th century, as the first significant Turkish military movements in the region. Following this, the entry of various Turkic groups such as the Sabars, Khazars, Pechenegs, Oghuz, and Cuman-Kipchaks into Anatolia via the Balkans and the Caucasus is discussed. It is noted that some of these groups served as mercenaries in the Byzantine service, while others were directly settled. Furthermore, the study emphasizes that even after the Turks began to embrace Islam, they participated in raids in Anatolia as vanguard units of the Muslim army, undertaken in the name of holy war and jihad. From the 8th century onwards, the Anatolian campaigns led by Muslim Turkish commanders against Byzantium are considered a new phase, with particular emphasis on the military activities centered around the figure of Battal Gazi. This study argues that the establishment of “awasim” cities during the Abbasid era for border security purposes, and the deployment of Turkish commanders there, are among the finest examples of Turkish settlements in Anatolia before 1071. In other words, this study emphasizes that all these stages demonstrate the presence of Turks in Anatolia not only since 1071, but since proto-Turkish times, and that the 1071 Battle of Malazgirt was a glorious victory confirming Anatolia as the eternal homeland of the Turks. Furthermore, the study reveals that 1071 also guaranteed Turkish-Islamic dominance in Anatolia, with the significant contributions of the established Turkish principalities.
Keywords: Göbeklitepe, Turukku, Hittite, Etruscan, Thracian, Umayyad, Abbasid, Khazar, Pecheneg, Sabar, Uz, Cuman-Kipchak, Seljuk, Proto-Turk, Malazgirt, Beyliks
Giriş
Yazının keşfinden önceki Türk tarihinin tam anlamıyla ortaya konulabilmesi ve incelenip değerlendirilebilmesi açısından kaya resimleri önemli kaynaklardandır. Nitekim erken dönem Türklerin doğayla ve birbirleriyle olan ilişkilerini, yaşam tarzlarını, kültürlerini ve inançlarını yansıtan kaya resimleri Anadolu’nun dört köşesinde karşımıza çıkmaktadır.[1]
Yani bugüne kadar Türk tarihine dair en eski kaynaklar bağlamında uzun yıllar bilgi veren kaynakların başında Çin kaynakları gelmiş[2] olsa da, son yıllarda kaya resimleri ve çivi yazıları ile ilgili araştırmalar sonucunda Türk tarihine dair en eski kaynaklar bağlamında Çin kaynaklarına muhtaç ve mecbur olmadığımız anlaşılmış, daha da önemlisi Türk tarihinin en eski dönemlerine ulaşabilmemiz noktasında imkanlar ve yazı öncesi Türk tarihine ışık tutabilme adına da kaya resimleri önümüzde oldukça önemli bir kaynak olarak önümüzde mevcut olmuştur.
Gelgelelim kaya resimleri tarih ve tarihçilik açısından çok şey ifade etmektedir. Yazılı kaynakların olmadığı devirlere ışık tutmakta ve bu sayede Ön Türk tarihinin anlaşılması mümkün olmaktadır. Ayrıca bilinen tarih ile bilinmeyenler arasında kıyaslama yapılabilmesini ve paralellik kurulmasını sağlayabilecektir.[3]
Anadolu coğrafyasındaki kaya resimlerinin, Türklerin anavatanı olduğu düşünülen bölgelerin çevresindeki resimlerle mukayese edilerek bir bütün olarak ele alınması gerekmektedir. Fakat resimlerin geniş coğrafyalarda çeşitlilik arz etmesi bütünlüğü sağlamasına engel olmaktadır. Bu bağlamda erken dönem Türk kaya resimleri her yönüyle değerlendirilerek araştırılması gereken bir alan olarak gözükmektedir. Anadolu’daki erken dönem Türk tarihinin ortaya konulabilmesi kaya resimlerinin anlamlandırılmasıyla mümkün olacaktır.[4]
Aslında bu bilgilerin dinamiğinden hareket edilirse, aynı göç yolları üzerinden Türklerin en eski atalarının Anadolu’ya geldiği kabul edilmektedir. Bu çok basit bir teori gibi görünse de Avrasya coğrafyasında gelişen Türk tarihinin temel dinamikleri böyle bir sonucu çıkarsamaktadır. Arkeolojik belgeler, özellikle kaya resimleri Türklerin ilk atalarının Anadolu’ya geldiğini göstermektedir.[5]
Nitekim Doğu Anadolu Bölgesi’nde ise Adıyaman, Kars, Van ve Hakkâri Bölgesi’nde çok sayıda mağara ve kaya resimleri bulunmaktadır.[6]
Anadolu’da önemli Türk yerleşmelerinden biri olma özelliğini de taşıyan Erzincan Bölgesinde kaya resimleri Kemaliye İlçesinde tespit edilmiştir.[7]
Kemaliye İlçesi’nin Dilli Vadisi’ndeki kayalar üzerinde süvari tasviri, dağ keçileri, tekeler, geyikler, güneş tasviri ve çeşitli damgalar tespit edilmiştir. Yapılan bilimsel değerlendirmede süvarinin geriye doğru ok attığı ifade edilmektedir. Orta Asya’da benzer örnekleri İç Moğolistan’da bulunmaktadır.[8]
Erzurum İli, Şenkaya İlçesinin 48 km güneydoğusunda, Kaynak Köyünün 7 km doğusunda, Kaynak Köyü Çağlayan Kalesinin (2352 m) hemen alt kısmında 2329 m rakımda yer almaktadır. Üç ayrı pano halinde olduğu gözlenmiş olup üzerinde at, geyik ve dairesel motiflerin yer aldığı betimlemeler bulunmaktadır. Kaynak Köyü’nde tespit edilen kaya panoları Anadolu’daki Türk tarihinin aydınlatılması açısından oldukça önemlidir. Orta Asya ile Anadolu arasındaki kültür bağlarının tespitinde de kaya resimleri önemli rol oynamaktadır.[9]
Kars Bölgesi de Kaya resimleri bakımından oldukça zengindir. Bunlar arasında Karaboncuk-Çeşmebaşı[10] kaya resimleri, Tunç Kaya-Kaya resimleri,[11] Tunçkaya çiçekli kaya resimleri, Yağlıca kaya resimlerini sayabiliriz.
Ayrıca Borluk Vadisi Kaya Panoları,[12] Çiçekli,[13] Camuşlu,[14] Dereiçi, Geyiklitepe[15] ve Kurbanağa Mağarası Kaya resimleri[16] de Orta Asya-Anadolu arasındaki kültürel bağların benzerliği açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Kömürlü Kaya PanolarıKars İli, Kağızman İlçesine bağlı Kömürlü Köyü’nün 4 km kuzeyinde Karacaören kayasında yer almaktadır. Kayanın güney tarafına bakan kısmında yaklaşık olarak 70 adet hayvan figürü yer almaktadır. Bu figürler arasında; Dağ keçisi, dağ geyiği, atlı süvari, at, kuş, ördek, tilki motifleri yer almaktadır. Bu figürlerin yer aldığı kaya yaklaşık olarak 1,5 km uzunluğundadır. Orta Asya’da bulunan Saymalıtaş ve Tamgalısay kaya resimleri ile diğerlerinde olduğu gibi büyük bir benzerlik içerisindedir. Özellikle üzengili at motifi, konar-göçer Türk boylarının ata ne kadar değer ve önem verdiğini göstermektedir.[17]
Yani bütün bu verilerin ışığında artık şu gerçeği de haykırmakta lüzum yoktur ki o gerçek, Türklerin Anadolu’ya 1071’de Malazgirt Zaferi vesilesiyle gelmediği, tam aksine Malazgirt’ten öncesinde de Anadolu’da yaşadığı gerçeğidir. Zira biraz önce detaylarıyla ele aldığımız kaya resimlerinin yanı sıra çivi yazılı kaynakları da incelediğimizde Türkler’in Anadolu’daki mevcudiyeti günümüzden beş bin yıl öncesine gider.
Fakat eğer arkeolojik delilleri de dikkate alacak olursak, Türkler’in Anadolu’daki geçmişi sekiz bin yıl geriye gider.
Bu da göstermektedir ki, Anadolu, Türkler’in en eski yurtlarından biridir.[18]
Yani 1071’de kazandığımız Malazgirt Zaferi, Türklerin Anadolu’dan bir daha asla ayrılmayacağının kesinleştiği bir tarihsel kavşaktır.
Gelgelelim Şanlıurfa’da MÖ 9600–9500 civarına tarihlenen Göbeklitepe’nin 1963 yılında keşfedilmesi de bu gerçeği adeta perçinlemiştir.
Araştırmacı Yazar Kenan Yelken, Göbeklitepe‘de Türk Uygarlığını kanıtlayan izleri şöyle açıklamakta;
“Türklerin ilk tek tanrılı dini olan ve kimilerince Tengrıcılık veya (Gök Tanrı) dine adı verilen kadim inançları içinde var olan ‘Kamlık’ kurumu ve uygulamaları Göbeklitepe’de çok net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.
Göbeklitepe‘de yer alan dikili taşlar üzerindeki semboller ön Türklerin kullandığı tamgalar ve Çatalhöyük‘te görülen şekiller ile büyük benzerlik göstermektedir Göbeklitepe‘deki ön Türklerin ve Türk kültürünün varlığı kadim inançları ve ‘Kamlık’ izleri ile çok açık olarak görülmektedir.
-Göbeklitepe coğrafyasında yer alan Kilisik’te bulunan heykelin, karnını ve cinsel organını göstermek için elbisesini kaldıran bir kadın betimlemesi olması ve bunun Şamanların hastalıkları tedavi etme yöntemlerinden birisinin olduğunun ortaya konması, Göbeklitepe coğrafyasında yaşayan kişilerin Türkler olduğunu çok açıkça kanıtlamaktadır.
-Milat’tan önce 8000’li yıllarda Göbeklitepe‘nin taş, çakıl ve benzeri malzeme ile doldurularak ‘gömü’ yapılması tarih boyunca sadece Türklere ait olan ‘Kurgan’ kültürü ile büyük benzerlik göstermektedir.
-Göbeklitepe’de sıklıkla karşımıza çıkan 12 sayısı, kozmolojik anlamda Tengricilik’e (Gök Tanrı) dininde yer bulan ‘dünyanın ekseni’ tanımını bize çağrıştırır. Tengri (Gök Tanrı) dininde bu olgu bir ip çadır direği ve veya ağaç gövdesi ile tanımlanır ve inanışa göre kutup yıldızının işaret ettiği gök kutbu dünyanın merkezi arasında bir bağ oluşturur.
-Yine, gerek Akbaba dikili taşındaki akbaba ve hemen yanında başı kesik insan gövdesi kabartması, gerek aynı şekilde Çatalhöyük’te bir duvar resminde yer alması bize Akbaba kültürü ile Göbeklitepe ve Türk kültürü bağlantısını en açık şekilde sunduğunu söyleyebilir.
-Göbeklitepe’de karşımıza çıkan bulgulardaki Türk izleri olan ve Neolitik dönemdeki Anadolu’ya ait tamgalar, burada Türklerin bulunduğunu ve de sürekli olarak yaşadıklarını çok açık olarak kanıtlamaktadır.
-Alnında Türklere ait Tengri yani Gök Tanrı tamgası olduğu için çalınmış ve henüz bulunamamış heykelde bu konuda şüpheye yer bırakmamaktadır.
Bundan başka Göbeklitepe‘de taş tabletler üzerinde bulunan; ÖZ, AT, ÖC, ve EB tamgaları, burada öncülerin bulunduğunu tartışmaya yer vermeyecek kadar açık bir şekilde kanıtlanmaktadır.
Bu gibi muazzam bir inşaatın sosyal organizasyon olmadan yapılması da mümkün görülmemektedir. O halde bir ‘Yöneten’ bir de ‘Yönetilen’ kesimden söz etmek son derece mantıklıdır. Türkler Milat’tan önce 9000 yıllarında bu organizasyona sahip şekilde ve yerleşik olarak orta Asya’da yaşamışlardır ve bu herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir.
Ayrıca tarihi bulgular ve kanıtlar Türklerin Göbeklitepe’nin var olduğu yaklaşık Milat’tan önce 10.000-8000 yıl yılları arasında Anadolu’da yerleşik olarak bulunduklarını göstermektedir. Çünkü Türklerin Anadolu’ya geliş tarihi Milat’tan sonra 1071 değil Milat’tan önce 13.000 yıllarıdır.
O halde Türkler kendileri, kültürleri, kültür etkileşimleri inançları… her ne şekilde olursa olsun Göbeklitepe’de vardırlar…” tezini savunan son derece mantıklı ve kanıtlara dayalı tutarlı bir çıkarımdır. Göbeklitepe ve coğrafyasında ortaya çıkartılan gerçekler tarihin yeniden yazılmasını gerektirecek senaryoları silecek ve kartlar yeniden dağıtılmak zorunda kalınacaktır herkesin de korkusu budur. Bu nedenle Türkler olarak yapmamız gereken kendi tarihimize sahip çıkmak gerçekleri ortaya koymak ve bunu açıkça ilan etmektir bu bir zorunluluktur…”
Biz de bu araştırmanın doğru olduğuna katılıyoruz.
Göbeklitepe tarihin sıfır noktasıdır.
Göbeklitepe dünyanın şu ana kadar bilinen en eski uygarlık tarihî yapısı olarak tescillenmiştir. Günümüzde yapılan kazılardaki elde edilen keşiflere bakılırsa, -yukarıda alıntıladığımız araştırmada yazıldığı gibi- burada çıkartılan kalıntıların geçmişle karşılaştırıldığında burada yaşayan uygarlığın aslında Türklere ait olduğunu söylemeyi mümkün kılmıştır. Şimdi sıra yürekli bilim insanlarından “Göbeklitepe Türk Uygarlığıdır,” diye tescillemeleri beklenmektedir. Ve Dünya Tarihi sil baştan yazılmalıdır.
Yani Göbeklitepe tarihin sıfır noktasıdır, Göbeklitepe Türk uygarlığına aittir ve dünya tarihinden Türkleri çıkartırsanız ‘tarih’ diye bir şey kalmaz…[19]
Bu deliller bağlamında Türkler’in en eski yurtlarından biri olarak görülebilecek olan Anadolu, doğudan ve batıdan birçok kavmin istilasına maruz kalmış, pek çok uygarlığa beşiklik etmiştir. Dolayısıyla Anadolu, Doğu ve Batı Kültür unsurlarının içiçe karışıp kaynaştığı bir bölge durumuna gelmiştir. Nitekim daha MÖ. 3. Binyıldan itibaren değişik kökenli birçok kavmin bir arada yaşaması ve bu durumun asırlarca devam etmesi, bunun en somut göstergesidir.[20] Anadolu’nun tarihi devirlere girmesi, ancak MÖ. 2. Binyılın başlarında mümkün olabilmiştir. Çünkü sözünü ettiğimiz dönemde ticaret yapmak amacıyla Mezopotamya’dan Anadolu’ya gelen Asurlu tüccarlar, beraberlerinde Asur çivi yazısını da getirmişler, böylelikle Anadolu’da da tarihi devirlerin başlamasını mümkün kılmışlardır.[21]
İlk olarak Sümerler tarafından kullanılan çivi yazısı, Sümerlerden sonra da Akad, Babil, Asur, Hitit ve Urartu gibi medeniyetler tarafından geliştirilerek ticari ve daha birçok etkenler vesilesiyle başka coğrafyalara da taşınmıştır.
Türk kelimesi bir kavim adı olarak milattan önceki devirlerde ister kullanılsın ister kullanılmasın, Türklerle ve Türklükle ilgili kavimlerin varlığı bir gerçektir. Eskiçağ’ın ana kaynakları olan filolojik, arkeolojik ve antropolojik kaynaklar sayesinde Türklerle ilgili bilgilere ulaşabilmek mümkündür. Özellikle filolojik belgeler Türk varlığını ortaya koymada önemli bir yer tutuyor. Ön Asya’da özellikle Anadolu’da ve Anadolu’yla bağlantılı olmak üzere yakın çevresinde çeşitli kavimlerin Türk ya da Türklerle akrabalıkları artık bilim çevrelerinde kesinlikle kabul görüyor. Bu kavimler M.Ö. 4. bin yılın sonlarından itibaren tarih sahnesinde görünüyorlar. Onların adları yazılı belgeler sayesinde takip edilebiliyor.[22]
Anadolu’da çeşitli kültürlerin oluşumu ve gelişimine imkan veren şartlar erken dönemlerde ortaya çıkmıştır. Asya ve Avrupa kıtaları arasında uzanmış bir köprü gibi olması, Eski Doğu ve Batı kültür çevreleri arasında bulunması, tarihin en eski dönemlerinden başlamak üzere, doğu ve batıdan çok sayıda kavmin göçünün Anadolu topraklarına gerçekleştirilmesi Anadolu’daki kültürel oluşuma ve gelişime büyük ölçüde etki etmiştir. Anadolu’da birbirinden farklı iklimlerin görülmesi de kültürel oluşum ve gelişime büyük ölçüde katkı sağlamıştır.[23]
Anadolu’ya gelerek yerleşen kavimler arasında Turanî ya da Aziyenik tabir edilen, Türklük ve Türklerle bağlantılı çok sayıda kavim de yer almaktadır. Tarihi devirlerin başlangıcından itibaren, klasik döneme kadar Anadolu ve çevresinde Türklerle bağlantılı kavimler varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunların dilleri Türkçede olduğu gibi, kelimelerin türetilmesinde son ekler kullanılan ve fiillerin çekiminde ne şekilde olursa olsun kökleri değişmeyen dillerdir. Bu dil grubuna dâhil Anadolu ve çevresinde varlığını sürdüren ilk kavimler dalgası arasında Sumerliler, Subarlılar, Kutlar, Elamlılar, Kaslar, Hurriler, Hattiler ve Urartulular sayılabilir.[24]
Öte yandan çivi yazısı ile ilgili daha mühim olan husus, yazıdan sonraki Türk tarihi açısından en eski dönemleri yansıtmasıdır.
Anadolu’daki ilk Türk devleti Turukkiler
Çivi yazısına dayalı yazılı belgelere göre hüküm vermek gerekirse, Türk tarihinin en azından 5000 yıllık bir geçmişi vardır. Ancak arkeolojik delilleri de dikkate aldığımız takdirde, 8000 yıllık bir geçmişten söz edilebilir.[25]
Türk tarihinin yaklaşık 8000 yıllık bir geçmişi olduğunu kanıtlayan bilgi ve bulgular Orta Asya’dan değil, Anadolu’dan gelmiştir. Çünkü Anadolu’da MÖ 6. Binyıldan itibaren Türk kültürünün izlerini görmek mümkündür. Üstelik az önce de ifade ettiğimiz gibi, “Türk” adını taşıyan ilk devletimiz de MS 6. yüzyıl ortalarında Orta Asya’da kurulan Göktürk Devleti değildir. Çivi yazılı Akkad metinlerden öğrenildiğine göre, MÖ 2250’lerde Akkad kralı Naram-Sin’e karşı mücadele eden ve 17 şehir devletinden oluşan Anadolulu koalisyonun içinde Türki Krallığı adıyla anılan bir Türk krallığı vardır.[26]
Bu Türk Krallığı’nın başında bulunan şahsiyet de İlşu-Nail’di.[27]
Demek oluyor ki, günümüzden yaklaşık olarak 4250 yıl önce Anadolu’da muhtelif kavimler yaşamakta olup, bunlardan biri de Türk kavmi idi. Burada bahsi geçen Türk Krallığı’nın yerli bir krallık mı olduğu veya Orta Asya’dan gelen Türkler tarafından mı kurulduğu sorularına cevap bulmanın yolu Şartamhari metinlerini çözümlemekten geçmektedir. Çünkü yukarıda ismi zikredilen Akkad kralının Anadolu seferini anlatan bu metinde, MÖ. 3. Binyıl Anadolu kavimlerinden de söz edilmektedir. Bu kavimler; Hattiler, Luviler ve Hurriler olup Türki Krallığı, Hurriler’in oturduğu Doğu Anadolu Bölgesi’nde kurulan krallıklardan biri durumundadır. Şimdi hep birlikte Hurriler’in kim olduğuna bir göz atalım:
Hurriler’in Kimliği Meselesi ve Türki Krallığı
MÖ. 3. Binyılın son çeyreğinden itibaren, Eski Yakın Doğu dünyasının en eski yazılı kayıtlarında Hurriler[28] adıyla anılan bir halk grubundan bahsedilmeye başlanmış olup bu kavmin gerçek anavatanının neresi olduğuna dair sorulara herhangi bir net cevap verilememiştir.
Bazı bilim insanları Transkafkasya’daki Kura-Aras Bölgesi’ni önerirken, bazıları da onların anayurdunun Doğu Anadolu Bölgesi olduğunu öne sürerler. Bu arada şunu da belirtelim ki, eskiden Hurri kültürünün kökeninin Transkafkasya ve Kuzeybatı İran’da olduğu iddia ediliyordu.
Dolayısıyla bu kültürün kuzeyden Doğu Anadolu Bölgesi’ne ve buradan da güneydeki Kuzey Suriye’ye kadar indiği sonucu çıkarılıyordu. Ancak Transkafkasya ve Kuzeybatı İran’da yapılan kazılarda, en eski kültürün Kalkolitik devre ait olduğu ve bundan daha eskiye, yani Neolitik devire gidemediği kesinlikle tespit edilmiştir. Buna karşılık Elâzığ bölgesindeki höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda, Kalkolitik devirden önceki Neolitik devir kültürünün mevcudiyeti kanıtlandığı gibi, Neolitik-Kalkolitik ve Tunç Devri kültürleri arasında da hiçbir kopukluğun olmadığı anlaşılmıştır. Üstelik bu üç kültürün aynı karakteri taşıdığı, dolayısıyla bu kültürlerin yaratıcılarının aynı kavim olduğu sonucuna varılmıştır. Prof. Dr. Kılıç Kökten’in Eşkini-Sefini’de bulduğu Paleolitik öncesine ait aletler, bu bölgedeki yaşamın, Paleolitik devir öncesine indiğine işaret ettiği gibi, Pulur ve Tepecik’te rastlanan Neolitik tabakalar, bölgenin kültür tarihini MÖ. 6000’lere kadar geriye götürmektedir. Kazılarda çıkan hububat çeşitleri ve ehli hayvan kalıntıları ise burada MÖ. 5000’lerden itibaren geniş çaplı bir tarım kültürünün varlığını ortaya koymaktadır.[29] Prof. Dr. Afif Erzen’e göre, yukarıdaki bulgular şu sonucu ortaya çıkarmaktadır:
“Çok geniş bir coğrafi alana yayılan Erken Hurri Kültürü’nün köklerinin Doğu Anadolu Bölgesi’nde olduğu ve böylece buradan güneyde Kuzey Suriye’ye, kuzeyde Transkafkasya’ya ve doğuda da Kuzeybatı İran içlerindeki Urmiye Gölü’ne kadar yayıldığı, bugün artık kesinlikle anlaşılmıştır.”[30]
Yine Prof. Dr. Afif Erzen, Hurriler’in konuştuğu Hurrice’nin de tıpkı Türkçe ve Sümerce gibi Asyenik dillerden olduğunu ve Ural-Altay dil grubuna girdiğini vurgulamaktadır[31] ki, bu oldukça önemli bir tespittir. Zira bu durum, Hurriler’in en eski Türk kavimlerinden biri olduğunu ve Anadolu’nun da en az 8000 (sekiz bin) yıldan beri Türk yurdu olduğunu kanıtlamaktadır. Bir başka ifade ile Proto-Türk kavimlerinden biri olduğu anlaşılan Hurriler, Anadolu’nun en eski sahiplerinden biridirler. Bu kavmin Anadolu’daki kültürel geçmişinin 8000 (sekiz bin) yıl geriye gitmesi, Anadolu’nun Türk’ün ikinci vatanı değil, Orta Asya ile birlikte en eski Türk yurtlarından biri olduğunu göstermektedir. Hatta bize öyle geliyor ki, Akkad metinlerinden tanıdığımız Doğu Anadolu’daki Türki Krallığı’nı kuranlar da Hurriler’den bir gruptu.[32]
Hurrilerle ilgili bir diğer altı çizilmesi gereken husus, proto-Türk kavimlerinden biri olduğu anlaşılan ve Anadolu’nun en eski kavimleri arasında gösterilen bu kavmin MÖ. 16. yüzyılın ortalarında GAP Bölgesi’nde güçlü bir devlet olarak ortaya çıkan Mitanni Devleti’nin kuruluşunda da etkin bir rol üstlendiği gerçeğidir.[33] Öyle ki, MÖ. 14. yüzyılın süper güçleri arasında Mitanni Devleti de bulunmaktadır.
Bütün bunların yanında Anadolu’da bulunan başka Türkler ve Türklükle bağlantılı kavimlerden de söz edebiliriz. Bunlar için Anadolu’ya gelen ikinci dalga tabirini kullanabiliriz. MÖ VIII. yüzyıldan MS VI. yüzyıla kadar Anadolu’da varlığını sürdüren ya da bir şekilde Anadolu’ya uğrayan bu kavimler arasında Kimmerler, Sakalar, Siraklar, Hunlar ve Sabarlar sayılabilir.[34]
Şimdi hep birlikte bu kavimlere ışık tutalım:
Kimmerler
Türk kültür dairesi içerisinde yer alan kavimlerden birisi Kimmerlerdir. Onlar Proto-Türkler olarak tanımlanan Ural-Altay kökenli bozkır göçebelerinin batı kolunu oluşturmaktadırlar. MÖ II. bin başlarından MÖ VIII. yüzyıla kadar -merkez Kırım olmak üzere- Karadeniz’in kuzeyinde, Avrasya bozkırlarında ve Kafkasya bölgesinde yaşamışlardır. Onlar doğudan gelen Sakaların baskısı sonucunda göç etmek zorunda kalmışlardır. Kafkas geçitlerini aşan Kimmer göç dalgaları – yeni bir yurt edinmek amacıyla- Anadolu’yu istilaya başlamışlardır.[35]
Kimmerler Kafkaslar’dan Anadolu’ya yöneldiklerinde ilk olarak Urartulularla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. MÖ VIII. yüzyılın ortalarında Anadolu’nun doğusunda Urartu Devleti’nin sınırları bir taraftan Kuzey Suriye ve Fırat’a kadar, diğer taraftan Kafkaslar’a kadar genişlemiş ve Urartulular büyük bir devlete sahip olmuşlardır. Urartulular gerek Sargon ve ondan sonraki Asur krallarının gerekse Kafkas geçitlerinde gittikçe büyüyen Kimmer tehlikesi yüzünden Asur etki alanından çekilmek zorunda kalmışlardır.[36]
Kimmerler Kafkas geçitlerini aştıktan sonra doğrudan Urartulularla karşılaşmışlardır. Urartu Kralı II. Argişti (MÖ 714-685) kuzeye yönelerek Kimmer akınlarını önlemeye çalışmıştır. Ancak o, MÖ 707 yılında ağır bir yenilgiye uğramıştır. Urartu kralı olan II. Rusa (MÖ 685-645) ise akıllıca bir politika izleyerek Kimmerlerle anlaşmış, Asur’a karşı onlarla ittifak yaparak bir kısım Kimmer boylarını Urartu topraklarında bırakmış ve ana göç kolu batıya doğru ilerlemeye başlamıştır.[37]
Kimmerlerin Urartu yerleşim merkezlerine saldırılarını ve bazı yerleri yakıp yıktıklarını gösteren arkeolojik buluntular da elde edilmiştir. Patnos yakınlarında bulunan Giriktepe ya da Değirmentepe höyüğünde kazılar yapılmıştır. Burada bir Urartu sarayı bulunmuştur. Sarayın şiddetli bir yangın sonucunda tahrip olduğu, kerpiç duvarların pişerek tuğlalaştığı ve günümüze kadar sağlam kaldığı anlaşılmaktadır. Sarayda savaş sırasında yanmış olan insanların iskeletleri bulunmuştur. Savaş anındaki şiddetli yangında cesetler yanarak kömürleşmiştir. MÖ VIII. yüzyılın sonlarına doğru ani bir düşman saldırısı sonucunda saray ve eklentilerinin yanarak çöktüğü ve içindekilerin kurtulamadığı düşünülmektedir. Bu ani saldırıyı yapan düşmanın kuzeyden, Kafkaslar üzerinden gelen Kimmerler olduğu sanılmaktadır.[38]
Urartu Kralı II. Argişti’nin kuzeye doğru saldırıları durdurmak maksadıyla harekete geçmesi de Giriktepe Sarayı’nın Argişti’nin Urartu Kralı olduğu dönemin ortalarına doğru Kimmerler tarafından yakılıp yıkıldığı görüşünü kuvvetlendirmektedir. II. Argişti zamanında Kafkas ötesinden gelerek Anadolu içlerine kadar inen Kimmerler Urartulular için büyük tehlike oluşturmuştur. II. Argişti her ne kadar onlara karşı harekete geçtiyse de daha çok savunmaya yönelik kaleler inşa ettirmiştir. Bunlardan en önemlisi Erzincan yakınlarında bulunan Altıntepe’de çok korunaklı olarak yapılmış olan sınır kalesidir. Bu kale Erzincan Ovası’nda yükselen doğal bir tepenin üzerine kurulmuş ve etrafı da surlarla çevrilmiştir. Altıntepe’nin bu korunaklı durumundan dolayı diğer Urartu merkezleri gibi bir yağmaya maruz kalmadığı anlaşılmaktadır.[39]
- Rusa’nın Kimmerlerle anlaşarak onları batıya doğru yönlendirmesi sonucunda Urartulular Kimmer saldırılarından kurtulabilmişlerdi. Ayrıca, Kimmerlerin batıya doğru yönelmelerinde arkadan gelmekte olan Sakaların baskısının etkili olabileceği de düşünülebilir. Asur tarihinde Sargonidler devri denen MÖ 722-626 yılları arasındaki zamanda kudretli Asur krallarını daimî surette meşgul eden olaylardan birisi Kimmerlerin Anadolu’ya girerek kısa zamanda Asur sınırlarına ulaşmış olmalarıdır. Bu dönemin başlarında kral olan Sargon (MÖ 721-705) zamanında Asur Devleti çok güçlenmiş, Fırat’ın doğusunda Güneydoğu Anadolu coğrafyasından başka, bu hattın batısında Kargamış, Zincirli, Maraş, Malatya, Adana, Tarsus ve Kayseri bölgelerini de ele geçirmiştir. Kendisinden sonraki Kral Sanherib (MÖ 704-682) zamanında Tabal, Hilakku ve Kammanu eyaletleri kaybedilmiş, daha sonra kral olan Asarhaddon (MÖ 681-668) devrinde ise Asur’un Anadolu’daki gücü gittikçe azalmıştır.[40]
Kimmerlerin adından ilk defa Asarhaddon zamanında yani Asur Devleti’nin güç kaybettiği bir dönemde bahsedilmektedir. Kimmerlerin Asur’un kuzey sınırlarına inerek Asurlularla mücadeleye girişmiş oldukları anlaşılmaktadır. Asarhaddon zamanında Kimmerler Hilakku ile de ittifak yapmışlardır. Fakat Kimmerler tarafından buranın zapt edildiğine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Que için bir Kimmer tehlikesi gerçekleştiyse ancak Hilakku’dan ve Kimmerler’in istilasından dolayı olmuştur. Fakat Asarhaddon, Kimmerleri olduğu gibi Hilakku’yu da mağlup etmiştir. Asarhaddon devrindeki durum Asurbanipal zamanında da devam etmiştir. Hilakku ve Tabal de onun devrinde bazan Kimmerler, bazan da kendisiyle birleşen güçlü ülkelerden yana olmuşlardır.[41]
Asurbanipal tahta geçer geçmez Kimmerlere karşı ilk savunma tedbirleri alınmıştır. Anadolu’da Asur Devleti’nin de içinde bulunduğu bir mukavemet cephesi oluşturulmuştur.[42]
Buradan da Kimmerlerin gücünün ne kadar fazla olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Kimmer tehlikesi büyük boyutlarda olmasaydı, Asur ve çevresinde bulunan diğer topluluklar ittifak etmek zorunda kalmazlardı. Asur ülkesine Kimmer saldırıları hakkında Asurbanipal zamanında önemli bilgiler verilmektedir. Bu malumata göre, Kimmerler kralları Tugdamme’nin önderliğinde büyük kalabalık hâlinde Asur sınırına ulaşmış ve orada karargâhlarını kurmuşlardır.[43]
Fakat Kimmer Kralı Tugdamme, Asurbanipal’in verdiği bilgiye göre, Asur sınırına saldırdığı sırada müthiş bir hastalıktan ölmüştür.[44]
Kimmer baskısı daha fazla devam etmemiş ve onlar geri çekilmişlerdir. Fakat Asurbanipal zamanında Kimmerlerle Asurlular arasında bizzat Asurbanipal’in de katıldığı bir antlaşma yapılmıştır. Ön Asya hukuk anlayışına göre Asurluların Kimmerleri kendileriyle aynı seviyede gördükleri anlaşılmaktadır.[45]
Asurluları Kimmerlerle anlaşma yapmaya Asurbanipal’in kardeşi Şamaş-şum-ukin’in Asur tahtı için isyan çıkarması ve Asur Devleti’nin bu sebepten güç kaybetmesi zorlamış olabilir.[46]
Fakat bu anlaşmadan sonrada Kimmerlerle Asurlular mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Kimmerler Asur üzerine ikinci kez saldırmışlardır.[47]
Ancak, Kimmerlerin kendi aralarında olan mücadeleler de onların gücünü azaltmıştır. Yine de Asur sınır bölgesinde henüz sebebi bilinmeyen büyük bir bozgundan sonra Kimmer gücü birdenbire son bulmuştur. Şüphesiz, onların bu şekilde adı geçen bölgede güç kaybetmelerinde bazı göçlerin etkili olduğu düşünülebilir.[48]
Özellikle, Kilikya’ya kadar inerek Tarsus ve Anhiale şehirlerini zapt eden Kimmerlerin Akdeniz’e kadar uzandıklarını ve orada İskitler tarafından dağıtıldıklarını düşünmek mümkündür.[49]
Bazı bilim adamlarının bu görüşü kabul etmemelerine rağmen özellikle Asur kaynaklarında İskitlerin adlarının geçmesi ve onların da Asur sınırına dayanmış olduğu hesaba katıldığında Kimmerlerin batıya doğru itilmelerinde ve zarar görmelerinde etkilerinin olması ihtimalinin de göz ardı edilmemesi gereğini düşünüyoruz. Kimmerlerin MÖ VII. yüzyılın başlarında Asur sınırına indikleri düşünülürse onların MÖ VII. yüzyılın son çeyreğinin başlarına yani aşağı yukarı kralları Tugdamme’nin ölümüne kadar Asurluları uğraştırmış oldukları anlaşılır. Asurluların hem çevre toplulukları ile ittifak kurma zorunda kalmaları hem de Kimmerlerle anlaşma yapmaları, o dönemde Ön Asya dünyasında güçlü bir devlete sahip olmalarına rağmen, Kimmerler tarafından ne kadar uğraştırıldıkları gerçeğini ortaya çıkarır.[50]
Kimmerler Urartu Devleti sınırlarından içeriye girdikten sonra Asur sınırına kadar ulaşmış, yukarıda da belirttiğimiz üzere, onları MÖ VII. yüzyılın başlarından itibaren MÖ VII. yüzyılın dördüncü çeyreğinin başlarına kadar uğraştırmışlardır. Kimmerler kısa bir sürede Orta Anadolu’ya doğru da yayılmaya başlamışlardır. Anadolu’da Kummuh, Meliddu, Tabal, doğuda Şupria’ya (Diyarbakır) ve batıda Hubuşna (Konya Ereğlisi)’ya kadar yayılmışlardır. Kimmerler aynı zamanda MÖ VII. yüzyılın başlarında Kızılırmak’a kadar ulaşmışlardır.[51]
Kimmerler, MÖ 676 yılında Frig egemenliğindeki toprakları istila ederek başkentleri Gordion’u ele geçirmişlerdir. En görkemli çağını yaşayan Frig Devleti’nin Kimmerler tarafından ortadan kaldırılışı istila hâlinde vuku bulan Kimmer göçünün ne kadar etkili olduğunu açık bir şeklide göstermektedir.[52]
Kimmer-Frig mücadelesiyle ilgili herhangi bir yazılı belge yoktur. Gordion kazılarından anlaşılacağı üzere, kentin acımasızca tahrip edildiğini gösteren kanıtlar elde edilmiştir. MÖ VII. yüzyılın ilk çeyreği içinde Kimmerlerin akınlarına karşı direnemeyen Frig Devleti çökmüştür. Friglerin başkenti olan Gordion’da yaşayan halk evlerindeki eşyalarını bile kurtaramadan kentlerini terk etmek zorunda kalmışlardır.[53]
Her ne kadar belirli bir süre Frigler tekrar Gordion’a yerleşmişse de devlet, Kimmer akınları sonucunda tarih sahnesinden silinmiştir. Kısa bir zaman içinde Anadolu içlerine kadar yayılan Kimmerler, Frig Devleti’ne son verdikten sonra, batıya doğru yönelip Lidya sınırlarına dayanmışlardır. Kimmerlerin bazı boyları Paphlagonia üzerinden Karadeniz sahillerine ulaşmışlardır. Miletos’un güçlü kolonisi Sinope (Sinop) tahrip edilmiş ve bu yöreye yerleşilmiştir. Kimmerler Karadeniz bölgesinde, doğuda Trapezus (Trabzon)’a, batıda ise Herakleia Pontika (Karadeniz Ereğlisi)’ya kadar yayılmışlardır.[54]
Lidyalılar kendi bölgelerine Kimmerlerin ulaştığını görünce telaşa kapılmışlardır. Hatta onlar Asurlulardan yardım istemek zorunda kalmışlardır. Asurbanipal zamanından kalmış belgelerde Lidya Kralı Guggu’nun (Gyges) Ninive’ye yardım istemek maksadıyla elçiler gönderdiğinden bahsedilmektedir.[55]
Bu diplomatik temaslar sürerken Kimmerler Lidya’ya saldırmışlardır (MÖ 567). Sardes’ten uzak bir ovada yapılan savaşı Gyges’in ordusu sürpriz bir şekilde kazanmıştır. Ancak, MÖ 646-645 yıllarına doğru Kimmerler, büyük kitleler hâlinde ve çok ani bir biçimde Lidya’ya ikinci bir saldırı düzenlemişlerdir. Lidya Kralı Gyges’in ölümüyle sonuçlanan savaştan sonra Kimmerler, Lidya’nın başkenti Sardes’e ulaşmışlardır. Ovadan çok yükseğe sarp bir kayalık üzerine kurulmuş olan akropolü ele geçirememelerine rağmen, aşağı kente girerek burayı yağmalamışlardır. Sardes’i yakıp yıkan göçebeler burada durmayarak hızla geri dönmüşler, bir kısmı ise kuzeybatıya doğru yönelerek Adramyteion (Edremit) yakınlarındaki Antandros kenti çevresine yerleşmişlerdir.[56]
Güçlü Lidya Kralı Alyattes MÖ VI. yüzyılın başlarında kuzeydeki Bitinya bölgesi üzerine sefere çıkmıştır. Lidya’nın kuzeyinde Antandros yöresinde yerleşmiş olan Kimmer boyları üzerine yürüyerek onları Kızılırmak’ın doğu yakasındaki Kapadokya bölgesine sürmüştür. Böylece, bütün Batı Anadolu’yu son Kimmer kalıntılarından temizlemiştir.[57]
Kimmerler aşağı yukarı MÖ 657 yıllarından MÖ VI. yüzyılın başlarına kadar başta Lidyalılar olmak üzere diğer topluluklar için Batı Anadolu’da tehdit unsuru olmuşlardır. Onların Anadolu’nun dört bir tarafına yayılmalarına rağmen Batı Anadolu’da bile büyük bir güç olarak ortaya çıkmaları ve güçlü devletlere karşı başarılı mücadele vermeleri kayda değer bir gelişme olarak düşünülmelidir.[58]
Sakalar
Sakalar geniş coğrafyalara yayılmışlar ve bu yayılmanın doğal bir sonucu olarak çeşitli kavimler tarafından tanınıp onların kaynaklarına geçmişlerdir. Böylece adları da çeşitli kavimlerin kaynaklarında farklı şekilde yer almaktadır. Grek kaynaklarında Skythai, Asur kaynaklarında Aşguzai, Pers kaynaklarında Saka ve Çin kaynaklarında Sai tabiri bu hareketli konargöçerler için kullanılmıştır.[59]
Pers kaynaklarında bu konargöçerlerin Saka tigrakhauda, Saka tiay para daray ve Saka haumavarga olmak üzere üç grubundan söz ediliyor.[60]
Persler ülkelerinin kuzeydoğu, kuzey ve kuzeybatı tarafındaki gelişmeleri yakından bildiklerinden hareketli bozkır kavimlerini de yakından tanıyorlardı. Konargöçerlerin adlarıyla ilgili verdikleri bilgileri meselenin hallini kolaylaştırmaktadır. Buradan Saka tiay para daray yani denizin ötesine geçmiş olan Sakalar, Karadeniz İskitleri ile aynı kavme işaret etmektedir.[61]
Zaten Persler bütün İskitleri Sakai yani Saka olarak tanıyorlardı.[62]
Bu bilgi İskit-Saka aynılığı açısından önem taşımaktadır. Bu bilgiler ışığında Karadeniz İskitlerini Sakaların Pers ülkesinin kuzeyinden batıya göçen Saka toplulukları olarak düşünebiliriz. Bundan böyle kullanacağımız Saka kelimesi aynı zamanda İskit kelimesine karşılık olup aynı kavmi ifade etmektedir. Saka/İskit adıyla bilinen kavim Türklük ve Türklerle bağlantısı en iyi kurulabilen kavimlerdendir. Onların adı, ortaya çıktıkları kültür coğrafyası, dilleri, dinleri, gelenek ve görenekleri, askerî özellikleri ve sanat anlayışları Türkler ve Türklükle bağlantılıdır. Yazılı belgeler ve arkeolojik buluntuların verdiği sonuçlar bu bağlantının rastlantı olmadığını ve her geçen gün bu hususta delillerin belirgin bir biçimde arttığını ortaya koymaktadır.[63]
Sakalar Mançurya’dan Macaristan’a kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bozkır kavmidir. Onlar doğudan batıya hareketlerinde Hazar Denizi’nden batıya geçtiklerinde Kafkaslar’dan Anadolu’ya doğru da yönelmişlerdir. Bu sırada Urartulular yerleşmiş oldukları coğrafya itibarıyla, Kafkaslar’dan Ön Asya’ya açılan kapılar üzerinde bulunmaktaydılar. Urartuluların güneyinde bulunan Asur’la olduğu kadar olmasa da Kafkaslar’dan inen konargöçer kavimlerle ilişkileri olmuştur. Bunlardan ilkini Kimmerler, ikincisini ise onları takip eden Sakalar oluşturmuştur. Kimmerleri takip ederek Doğu Anadolu’ya Urartu ülkesine ulaşan Sakalarla Urartu Kralı II. Rusa (MÖ 685-645) akıllıca bir politika izleyerek bir anlaşma yapmıştır.[64]
Ancak, Sakalarla Urartuluların dostlukları uzun sürmemiş ve VII. yüzyılın başlarında Sakalar Urartu yerleşim merkezlerine baskınlar düzenleyerek bu merkezleri yakıp yıkmışlardır.[65]
Yine, II. Rusa tarafından inşa ettirilen Rusahinili (Toprakkale) kentinin de MÖ VII. yüzyılın sonları ile VI. yüzyılın başlarında Sakalar tarafından yakılıp yıkıldığı sanılmaktadır. Kaleye yapılan baskın sonunda çatı ve ahşap malzemenin yanarak çökmesi, kerpiç duvarların pişerek tuğlalaşmasına neden olmuştur. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan 30 cm’lik kül ve yangın artığı tabakası yangının şiddetini göstermektedir. Yangın ve yıkımdan sonra, Toprakkale’de herhangi bir yerleşme olmamıştır.[66]
Çavuştepe Kalesi de İskitler tarafından yağma ve tahrip edilmiştir.[67]
Urartulular tarih sahnesine çıktıktan sonra, Asurlular ile münasebette bulunmuş ve onlarla savaşmışlardır. MÖ VIII. yüzyılın sonlarına doğru Kafkaslar’dan inen Kimmerlerle de mücadele eden Urartulular, onları takip ederek gelen Sakalarla zaman zaman anlaşmalarına rağmen, onların MÖ VI. yüzyılın başlarında gerçekleşen istilalarına karşı koymayarak yaklaşık olarak MÖ 585 yıllarında[68] tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Böylelikle, Saka-Urartu münasebetleri Sakaların Medlerle birlikte Urartu Devleti’ni ortadan kaldırmalarıyla son bulmuştur.
Kimmerlerin yurtlarını ellerinden alarak onları takip eden Sakalar Kafkaslar’ı aşarak Urartu Devleti üzerinden Asur Devleti’nin kuzey sınırlarına kadar ulaşmışlardır. Kimmerlerin hemen arkasından gelen Sakalar, Kimmerlerle birlikte Asur kaynaklarına geçmişlerdir.[69]
Asarhaddon zamanında Asur Devleti’nin kuzey ve kuzeydoğu sınırları Kimmer ve Sakaların istilasına uğramıştır. Asarhaddon Saka Hükümdarı Bartatua ile anlaşarak kızını ona vermiştir.[70]
Asur ve Saka dostluğu sonucunda Asur Kralı Asarhaddon Hubaşna’ya kadar giderek Kimmer Başbuğu Teuşpa’yı ve müttefiki olan Hilakku Devleti’ni mağlup etmiştir.[71]
Bu arada Sakalar da boş durmayarak Kimmerleri batıya doğru sıkıştırmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda Kimmerler Anadolu’nun içlerine kadar yayılmışlardır.[72]
Sakalarla anlaşma yaparak batıya doğru Kimmerlerin üzerine yürüyen ve onlara karşı zafer kazanan Asarhaddon, bu zaferinden Til Barsib stelinde de bahsetmektedir. Bu belgeye göre Hilakkular Saka ordularını yenen Mannalarla birleşerek Asur Devleti’ne karşı isyan etmişler ve fakat Asur Kralı bu isyanı bastırmıştır.[73]
Asarhaddon devri belgelerinde Sakalar hakkında verilen bilgileri klasik Yunan yazarlarının rivayetleri de desteklemektedir. Gerçekten de Herodos’ta Protothyes oğlu Madyas idaresinde büyük bir Saka ordusunun Karadeniz’in kuzeyinden kovduğu Kimmerleri takip etmek üzere, Asya’ya girdiklerine dair bir kayıt bulunmaktadır.[74]
Herodotos’ta Protothyes şeklinde adı geçen Saka Hükümdarının Asur belgelerinde adı geçen ve Asur Kralı Asarhaddon ile anlaşan Hükümdar Bartatua olduğu genelde kabul edilmektedir.[75]
Urartu Devleti’nin Azerbaycan tarafındaki eyaleti parçalanınca Sakalar hükümdarları Bartatua ve oğlu Madyas idaresinde, bizzat Urartuluların ülkesini işgal etmek ve oradaki Sakız’ı kendilerine başkent yapmak ve de burada Kızılırmak’a kadar uzanan batı yönünde bölgeyi kontrol altında tutmak maksadıyla Kuzey Persia’da kalmışlardı. Onlar, bu dönemde güçlü görünüyorlardı. Gerçekten de MÖ 626 yılında Asurlular onların yardımı ile Medlerin yaptığı Ninive kuşatmasını kırmışlardı. Başarılarından dolayı zafer sarhoşluğuna kapılan Sakalar MÖ 611 yılında Filistin’e ulaşılıncaya kadar Suriye’yi baskı altına almışlardı. Mısır’a karşı herhangi bir hareket ise Kral Psametikos tarafından haraç ödemek suretiyle önlenmişti.[76]
Bu zaman zarfında Medler Babillerle ittifak yapmışlardır. Onların birleşik orduları, Asurlulara karşı yürümüşler ve bu defa müttefik kuvvetler bir zamanların bu güçlü imparatorluğunu yıkmışlardır.[77]
Ninive’nin düşmesinden sonra Medler, vakit geçirmeden Sakaları memleketlerinden çıkarabilmek ve hiç durmaksızın bu göçebeleri, Persia’yı istilaya başladıkları noktadan Asya içlerine geri itinceye kadar gerekeni yapmak için yeniden kuvvetlerini toplamışlardır.[78]
Medlerin baskısı karşısında, Batı Asya’nın büyük bir bölümüne 28 yıl hükmeden Sakalar[79] tekrar Urartuluların yaşamış olduğu coğrafyaya çekilmişlerdir. Belki de bu tarihte onların bir kısmı üç asır sonra Partları meydana getirecek olan akrabaları Dahailerle karışarak Hazar Denizi ve Aral Gölü arasında yer alan bozkır bölgesini işgal etmek için yeniden doğuya doğru dönmüşlerdi. Diğerleri Skytho-Dravidler içerisindeki Saka karışımını göz önünde bulunduracak olursak, Hindistan’a kadar itilmiş olabilirler. Burada başka bir grup da Urartu bölgesinde kalmıştır. Böylece, büyük çoğunluğu batı bozkırlarında kalan Sakalar, orada refah içinde yaşayan akrabalarını görmüşler ve Güney Rusya’nın verimli topraklarına yerleşmişlerdir.[80]
MÖ VIII. yüzyılın sonlarına doğru Asur yazılı kaynaklarında adları geçen ve daha sonraki Asur kaynaklarında da adlarından sık sık bahsedilen, Asur Kralı Asarhaddon’un anlaşmak zorunda kaldığı Sakaların Asur Devleti ile münasebetlerinin yaklaşık olarak bu coğrafyaya ulaşmalarından bir asır sonra, Asur’un ortadan kalkmasıyla sona erdiği anlaşılıyor.[81]
Sakalar Çin Seddi’nden Tuna Nehri’ne kadar yayılmalarının yanında, Ön Asya’ya da yönelmişlerdir. Sakaların Ön Asya’ya yönelmelerinin sebebi Kimmerleri takip etme düşüncesidir. Kimmerleri yurtlarından çıkaran Sakalar, onların ardından, Kafkaslar’ı doğudan dolaşarak Hazar Denizi kıyısını takiben Derbent-Demirkapı geçitleri üzerinden Azerbaycan’a ve daha güneye[82] daha genel bir deyimle Ön Asya’ya dalgalar hâlinde akmaya başlarlar. Urartu Kralı II. Rusa’nın Kimmerlerle olduğu gibi, akıllıca bir siyaset izleyerek bunlarla anlaşma yaptığı görülür. İskit akınları Asur sınırlarına yönelir.[83]
Kimmerleri kovalayarak gelen Sakalar Medlerin egemenliğine son verirler. Bütün Küçük Asya’ya yayılırlar ve burada 28 yıl hüküm sürerler.[84]
Sakaların çok istekli bir şekilde güneyde bulunan ülkelere gittikleri birçok tarihî hakikatten anlaşılmaktadır. Akamenit döneminden sonra, bunların bir kısmını günümüze kadar adları Arachosia ve Drangiana olarak söylenen yerlerde buluyoruz. Keza onlar, Anadolu’nun içlerine kadar da yayılmış ve egemenliklerinin izini bırakmışlardır. Yine, Sakalar muhtemelen de Akamenit dönemi öncesinde Fırat ve Dicle dolaylarında hüküm sürmüşler ve dillerine ait ipuçları bırakmışlardır.[85]
MÖ IV. yüzyılın başlarında daha Doğu Anadolu’da hâkim olduklarını bize Ksenophon bildirmektedir. Ksenophon, “Kyros’un Anabasisi” adlı eserinde paralı askerlerin Perslere karşı hareketlerinde doğuda dört plethron[86] genişliğindeki Harpasos[87] Nehri’ne kadar ilerleyerek buradan da Sakaların memleketine girdiklerini ve bir ovada dört günde yirmi parasang[88] gittiklerini belirtmektedir.[89]
Sakalar yalnız Anadolu’da kalmayarak daha güneye ilerlemişlerdir. Mısır üzerine yönelerek Suriye’ye girdikleri sırada Mısır Kralı Psammatikos karşılarına çıkmış, armağanlar vermiş ve daha ileri yürümekten onları alıkoymuştur. Sonra onların bir kısmı dönmüş[90] fakat, bazıları orada kalmayı tercih etmiştir. Bundan dolayı eski Tevrat’ta Beth-Sean, daha sonra Skythepolis (İskit/Saka şehri) olarak anılmaktadır.[91]
Sakalar Ön Asya’ya yayılmaları esnasında Filistin’e kadar ilerlemelerine rağmen, onların asıl izleri Anadolu’nun doğu kesiminde bulunmaktadır. Artık yazılı kaynakların yanında son kazılarda çıkarılmış olan arkeolojik malzemelerde bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Özellikle, MÖ VII. yüzyılın başlarında Asur sınırına kadar ulaşmaları, Urartu Devleti’nin ortadan kalkmasındaki etkileri, Asur Devleti’nin güç kaybetmesindeki rolleri ve Asurluların onlarla anlaşmak zorunda kalması Sakaların gücünü göstermektedir. Perslerin de Sakalarla mücadele etmek zorunda kalmaları onların Pers İmparatorluğu’nun etrafındaki güçlerini göstermektedir. Ksenophon’un MÖ IV. yüzyılın hemen başlarında Doğu Anadolu bölgesinden Sakaların ülkesi olarak bahsetmesi, onların hâlâ adı geçen bölgede güçlerini göstermektedir. Sakaların Asur kaynaklarında ilk olarak adlarının geçmesinden MÖ IV. yüzyılın başlarında Ksenophon tarafından bahsedildikleri döneme kadar aşağı yukarı 300 yıl geçmiştir.[92]
Bu kadar uzun bir zaman diliminde İskitler Doğu Anadolu ve çevresinde etkili olmuşlardır. Buradan Sakaların bu bölgeyi birdenbire terk etmedikleri, ekonomileri büyük ölçüde hayvancılığa dayalı olan bu topluluğun özellikle Doğu Anadolu yüksek yaylasında hayvanlarını otlatacak yaylakları buldukları, yerleşik topluluklarla mücadele edebilecek ve onların kayıtlarına geçecek derecede siyasi güç kazandıkları anlaşılmaktadır.[93]
Siraklar
Yazılı kaynaklardaki bilgiler Sirak adının ilk olarak Darius’un ülkesinin kuzeyinde varlıklarını sürdüren Sakalar üzerine yapmış olduğu seferiyle ilgilidir. Darius iktidarının beşinci yılında Sakalar üzerine bir sefer düzenleme ihtiyacı duymuştur. Behistun kitabesinin 22. satırında “tigram (sivri) ve “hauda” (başlık) ifadelerinde Darius’un Saka tigrakhauda üzerine hareket ettiğini anlamaktayız.[94]
Pers kralı kendi askerlerine İskit/Saka askeri kıyafeti giydirmiş ve Saka askerleri üzerine saldırmalarını sağlayarak, onları yanıltmak ve kandırmak suretiyle başarılı olabilmiştir.[95]
Böylece Saka askerleri geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu sırada Saka hükümdarları Sakesphares, Homarges ve Thamyris bir araya gelerek, savaş durumunu görüşmek için birlik oluşturmuşlardır.[96]
MÖ II. yüzyılda Transkafkasya’dan Kuban bozkırlarına göç eden Siraklar, İskitlerin gizemli halkıdır. Atlarını da kendileriyle birlikte gömer, ölüleriyle yaşayan bir bağ kurarlardı. Arkeologlara göre onların mezarları, atın ve savaşçının yan yana yattığı “Tork tipi gömülerdi”. Zengin at koşumları, altın süsler… Hepsi İskit ustalığıyla İskit geleneğinin birleşimiydi. Bir zamanlar Kafkasya’da kendi küçük krallıklarını kurdular. Fakat M.S. I. yüzyılda Bosporos taht kavgalarına karışınca, Siraklar tarih sahnesinden silindi. Ama izleri kaybolmadı… Bugün bile Kazak, Nogay ve Özbek boy adlarında “Sıyraq” adı yaşıyor — tarihten bugüne uzanan bir yankı gibi. Siraklar, Kafkasya’nın unutulan İskitleriydi. Toprakları, dilleri ve gelenekleri, Türk bozkırlarının köklerinde hâlâ yaşıyor.[97]
Diğer Medeniyetler
Anadolu’daki diğer medeniyetlerden de bahsederken şu gerçeği atlamamalıyız ki, öncelikle Anadolu, dünya çapındaki jeopolitik ehemmiyetini tarihin hiçbir devresinde kaybetmemiştir. Mısır ve Mezopotamya ile beraber en eski medeniyetler Anadolu’da kurulmuştur. Binlerce yıl sonra da bu ehemmiyetli vaziyeti devam etmiştir. Tarihte dağlar, istilâlara set çeker, medeniyetleri birbirinden ayırır. Akarsular, medeniyetleri yaklaştırır ve zengin yerleşme sahaları yaratır. Deniz, ileri medeniyetin en büyük âmillerinden biridir; ayırıcı olmaktan fazla medeniyetleri yaklaştırıcı bir vazife görmüştür. Dünya haritası üzerinde Anadolu ile Trakya’nın duruş vaziyetine kısa bir göz atılacak olursa bu toprakların cihanşümul ehemmiyeti derhal belli olur. Cihan medeniyetinin etrafında teşekkül ettiği Akdeniz’de hiçbir ülke, Anadolu – Trakya’nın jeopolitik mazhariyetine malik olmamıştır. Bu mazhariyet, Anadolu’yu medeniyetlerin beşiği yapmış ve pek çok kavmin ihtiraslarını üzerinde toplamıştır.[98]
Yine Anadolu’daki diğer medeniyetlerden de bahsederken pas geçilmemesi icap eden bir hakikat de şudur ki; Küçük Asya (Anadolu) ahalisi, Hitit ve emsali isimlerle tanıttırılmış Türklerdir. Bunlar tarihten evvel Orta Asya yaylasından garba vuku bulan muhaceretlerde buraya gelmişlerdir. Ve Mezopotamya’nın ilk ofokton ahalisi olan Sümerlerle ve İran garbında ilk yerleşen Elâmlarla akrabadırlar. Nitekim Adalar denizinin ve bunun garbindeki kıtanın ve Trakya’nın dahi ilk sakinleri ayni menşe ve ırktandırlar.[99]
Evet, Trakya’nın ilk sakinleri de Orta Asya menşeili idi ve daha da mühimi Türk’tü.
Şimdi konumuzdan fazla uzaklaşmamak üzere hep birlikte Orta Asya menşeili ve Türk olan Trakya’nın ilk sakinlerine bir göz atalım:
İlk adı antik dönemlerde “Thrace” olarak bilinmekte olan Trakya’ya bu isim, bölgedeki ilk yerleşimciler olan Trakyalılar tarafından verilmiştir.[100]
Yani şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki Trakya’ya adını veren uygarlığı Trakyalılar/Traklar kurdu.
Öte yandan Herodot’a göre bu bölgenin adı TRACII olarak adlandırmış ve Trakların yayılım alanlarını ise Ege Denizi’nden Baltık Denizine kadar uzandığı ve ayrıca Batı Anadolu’yu da Trakların ülkesi olarak göstermektedir (Şekil 2).
Şekil 2. Herodot tarafından tanımlanan Trakların yayılım alanları (İstanbul, Boğazlar ve Batı Anadolu da bu bölgenin içinde yer alır.[101]
Bu bağlamda merhum tarihçi Murad Adji, şu hususların altını çizer:
“Avrupa dilleri içinden, ortaçağda yaygın şekilde “tektanrıcı”, yani “Hanif” anlamında kullanılan bir tek “Tyurk-Türk” sözcüğü öne çıkıyordu. Sözcük, etnik bir anlam taşımaktan çok dini çağrışım taşıyordu. Sonradan eski anlamını tamamen kaybetmiş bir şekilde “Turok-Türk”, yani “Türkiye’de yaşayan Türkler” şeklinde değiştirdiler. Yeni sözcük eski derin anlamı vermez, çünkü kavram sınırlanmıştır. Türkler -yeni şeklinde söylenirse- Türk dünyasının sonsuz okyanusunda bir zerre olarak anlaşılır. “Hanifler” kavramının üzerine sünger çekilip unutulmaya bırakılması birçok şeyi açığa kavuşturmaktadır.”[102] Şimdi hep birlikte Trak, Tyruk ve Turuk sözcüklerinin bağlantısına dikkat çekeceğiz.
Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinde iklimin ılımanlaşmaya başlamasıyla kuzeye gidişler artmıştır. Zaten “BALKAN” sözcüğü (Ormanlık-Dağlık demektir) ve “ALP” sözcüğü ise (Yüce-Doruk demektir) ve batıya doğru gidişin işaretleridir. Kuzeybatıda bulunan “BALTIK DENİZİ” ise Türkçe “BALÇIK-BATAKLIK DENİZİ” anlamındadır. Bundan 5-6 bin yıl önce hüküm süren çok sıcak iklim döneminde deniz seviyesi hızla yükselmiş ve günümüz seviyesine yaklaşmıştır. Baltık Denizi (aslında sığ bir deniz) oluşmuş ve insanlar ren geyiklerini takip ederek bu bölgelere gelmişlerdir. Zaten şu anki “Finlandiya’nın Fince ’deki adı “SUOMA”dır ve “SU ÜLKESİ” demektir. Bu bölge binlerce buzul sonu göllerinden oluşmaktadır. İşte batıya doğru giden kavimleri: Finler, diğer Baltık insanları, Macarlar, Bulgarlar olarak sayabiliriz. Doğuya doğru gidenler ise: Kırgızlar, Trajikler, Peştunlar ve diğerleri. Batının anlayışına göre bunlar “ARYAN”lardır. Bunların doğu ve güneye doğru dağlık bölgelere kaçış nedeni hem Hazar Denizi’nin her 500-600 yılda bir inip çıkması ve hem de Ceyhun ve Seyhun delta bölgelerinin kuraklaşması ve çoraklaşmasıdır (Kızılkum ve Karakum Çölleri). Bu yöreden kaynaklanan tüm halklar aslında Turan halklarıdır. Avrupa’daki temel coğrafik yapıların adının da Türkçe olması rastlantı değildir. Bu bağlamda Trakya sözcüğü de “Türk Ülkesi” demektir. Avrupa Merkezli düşünce anlayışı her şeyi Yunan Uygarlığına ve dini inancını ise Judaizme bağlamıştır.[103]
Yani bugün Trakya dediğimiz coğrafyaya adını veren Traklar; ne etnik kökeni belirsiz bir kavimdir ne de Helen dünyasının tali bir uzantısıdır. Traklar, İskit–Saka–Hun hattının Balkanlar’daki en güçlü uzantısı, Avrasya bozkır medeniyetinin batıya açılan kapısıdır.
Bu gerçeği görmek istemeyenlere, gerçekleri tane tane hatırlatalım.
1.Arkeolojik Tokat: Kurganlar ve Altın Maskeler
Trakya coğrafyasını mühür gibi saran tümülüsler (kurganlar), Helen dünyasının mermer mezar anlayışıyla zerre kadar örtüşmez.
Gömü Ritüelleri:
Trak krallarının atlarıyla, silahlarıyla ve değerli eşyalarıyla birlikte gömülmesi; doğrudan Orta Asya Türk geleneğidir. Bu ritüel Atina’da değil, Altaylar’da doğmuştur.
Altın İşçiliği ve Hayvan Üslubu:
Panagyurişte Hazinesi gibi Trak altın eserlerindeki girişik hayvan figürleri, av sahneleri ve dinamik kompozisyonlar; Altay Dağları’ndaki Pazırık kurganlarıyla aynı kültürel DNA’yı taşır.
Bu sanat Helen’in değil, bozkırın hayatta kalma estetiğidir.
2.Savaşçı Ruh ve At Kültürü
Yunanlılar şehir devletlerinde felsefe tartışırken, Traklar at üstünde savaşan bir milletti. Hafif süvari birlikleri, kavisli kılıçlar (sica), ani baskınlar ve geri çekilme taktikleri; Hun ve İskit savaş doktrininin aynısıdır.
Herodot’un yazdıkları da bunu doğrular:
Traklar, vücutlarına damga ve dövme yapan, bunu asalet göstergesi sayan bir halktır. Türk boylarında damga; soyun tapusu, kimliğin mührüdür.
3.Antik Kaynakların İtirafı
Herodot, Trakların Hintlilerden sonra dünyanın en kalabalık milleti olduğunu açıkça yazar.
Bu kadar geniş bir nüfusu, birkaç Helen kolonisiyle açıklamaya çalışmak; bilim değil, ideolojik çarpıtmadır.
Bu bir “yorum farkı” değil, bilinçli bir daraltma operasyonudur.
4.Etimolojik Kale: “Bol” Kelimesindeki Türk Mührü
Bu coğrafyada “Bol” kökünün izini sürün; karşınıza Türkçe çıkar.
Eski Türkçede Bol/Bul:
“Çok olmak, bereketli olmak, meydana gelmek” anlamlarını taşır ve yer adlarında doğrudan üretim–kaynak ilişkisi kurar.
*İnebolu: İğne (çam) ağacının fışkırdığı yer
*Safranbolu: Safranın bol olduğu yer
*Gelibolu: Kala/Gala + Bol → kalelerin, korunaklı alanların çokluğu
Bunu Yunanca “polis” ile açıklamaya çalışmak, etimoloji değil; dil inkârıdır.
Hiçbir halk, kendi dilindeki anlamlı bir kelime dururken, yabancı bir dilden “şehir” kavramını alıp bütün bir coğrafyaya yaymaz. Bu, toprağı kendi diliyle mühürleme iradesidir.
5.Traklar Kimdir? (İskit–Saka–Türk Sürekliliği)
Trakları Helen dünyasının “akrabası” gibi göstermek, kurda kuzu postu giydirmektir.
- Yaşam tarzı: Göçebe–yarı göçebe düzen
- İnanç ve semboller: Hayvan kültü, güneş ve at merkezli tasavvur
- Sanat: Hayvan üslubu
- Askerî yapı: Hafif süvari, vur-kaç taktiği
Bu zincirin halkaları Hun’da, Göktürk’te ve Oğuz’da kopmadan devam eder.
6.Coğrafi Süreklilik: Balkanlar’dan Türkistan’a
Trak–İskit hattı yalnızca Balkanlar’la sınırlı değildir.
Karadeniz’in kuzeyinden Kafkasya’ya, İran içlerinden Türkistan’a uzanan bu geniş kuşakta; isimler, motifler ve ritüeller tek bir merkeze işaret eder:
Büyük Bozkır Medeniyeti.[104]
Bu arada Trak-İskit hattından bahsetmişken Trak-İskit-Kimmer bağlantısına da değinmeden geçmemek lazımdır.
Zira Kimmerler ve İskitler Eskiçağ’daki “Türk Kültür Tarihi”nin, daha genel bir deyişle de “Millî Tarihimiz”in ilk temsilcileridir. Çünkü, Eskiçağ ve devamındaki çeşitli yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgilerin ışığı altında ve bu bilgileri doğrulayan, zenginleştiren muhteşem arkeolojik bulgular yardımıyla, adları günümüze kadar ulaşmış olan ilk Türkler ve ilk Türk Devletleridir. Onların öyküsü “tarihî gerçekler” olarak, bir anlamda -çok uzun süreli- Eskiçağ’daki “Türk Dünyası”nın öyküsüdür. Her ne sebeple olursa olsun, inkârı mümkün olmayan gerçekleri vurgulamak için “İlk Türkler” başlığını özelliğini özellikle kullandığımızı, öncelikle ifâde etmek isteriz.
Üç kıtaya yayılan coğrafyanın büyüklüğüyle paralel olarak, “Türk Dünyası”nı kapsayan – çoğunlukla “çağdaş”/“hemzaman”- “yazılı kaynaklar” gerçekte çok çeşitli ve çok zengindir: Asur, Babil, Pers, Grek, Roma, Latin, Bizans, Arap, İran, Avrupa, Çin, Hint, Türk vb. Hiçbir kaynağı sarfınazar etmeden değerlendirmek söz konusudur. Sadece, bu kaynakları bir araya getirmek bile, büyük bir sistem işidir: Yâni, Eskiçağ’dan günümüze uzanan bir kaynak külliyatı söz konusudur. İlk görev, bunun noksansız olarak başarılabilmesidir. Bunlardan ve de arkeolojiden yeterince yararlanmayan gerçek bir “tarih yazımı” düşünülemez.[105]
Gelgelelim ünlü tarihçi Herodot’a göre Kimmerlerin bir kolu olan Traklar (Türkler) Hintlilerden sonra dünya üzerindeki en kalabalık topluluktu.
Bu Türkler, Balkanlar ve Batı Anadolu’nun yanı sıra tüm Orta ve Doğu Avrupa’ya da yayılmıştı ve bu topraklarda binlerce yıldır yaşıyorlardı. Çok sayıda boya bölünmüş olan Batı Türkleri (Traklar), uzun süreler küçük beylikler biçiminde yaşadıktan sonra, güçlü birlikler kurmaya başladılar.
Ancak Kimmerlerle onların Batı kolu olan Traklar/Türükler, birden bire ortaya çıkıp sonra da hiç bir iz bırakmadan ortadan kalkan toplumlar değildir.
Yine Herodot’a göre Traklar, Kimmerlerin yakın oğuşlarıydı (akrabalarıydı).[106]
Ezcümle Traklar, Balkanlar’daki Türk varlığının öncü kuvvetidir.
Bizim görevimiz; bu kökü koparmaya çalışanlara karşı, hakikati en yüksek sesle haykırmaktır.[107]
Yani tüm bu gerçeklerin ışığında Türk ülkesi olan Trakya/Traklar Devleti de Batı Anadolu’da hakimiyet kurması münasebetiyle 1071 öncesinde Anadolu’da mevcut olan Türk varlığının en güzel nişanelerinden biri olarak önümüze uzanmaktadır.
Trakya’nın ilk sakini konumundaki bir Türk devleti olan Trakya/Traklar Devleti’ni de tanımış olmanın sevinciyle esasen kökünün Orta Asya steplerinden olduğunu söyleyebileceğimiz Küçük Asya (Anadolu) medeniyetleri ve bunların çelikbaşı Eti/Hitit Uygarlığı konumuza geri dönelim.
Bir kere Etilerle ilgili şunu unutmamalıyız ki Etilerin esas dilleri de Elâmca, Sümerce gibi
Türkçe’dir. Etilerin dili Samî veya Hindo-Avrupalı değildir.[108]
Etiler brakisefal, çıkık elmacık kemikli, mukavves burunludurlar. Samîler böyle değildir.
Sümerler ve Elamlar böyledirler.[109]
Etilerle ilgili bir diğer altı çizilmesi gereken hakikat ise bu kavmin Anadolu’da ilk kez merkezi bir krallık düzeni kuran uygarlığı teşkil ettiğidir. Beylikleri bir araya getirip güçlü bir devlet hâline gelmiş olan Etiler/Hititler, Anadolu’da siyasal birliği sağlayan ilk örnek olarak teşkil etmektedir.
Ama elbette Hititler’in imza attığı ilkler siyasal olmakla sınırlı kalmamış, daha pek çok alanda ilklere sahip olmuşlardır.
Meselâ Anadolu’da ilk yazılı hukuk sistemini geliştiren ve kanunlarında adalet ve insancıllığı ön planda tutarak, cezalarda intikam yerine tazminat sistemini benimseyerek gelişmiş bir hukuk anlayışı örneğini ortaya koyan, kısaca hukuk alanında ilklerin uygarlığı olan Hititlerdir.
Yine yazıyı Asurlulardan alarak Anadolu’da yazıyı kullanan, başkentleri Hattuşaş’ta yapılan kazılarda gün yüzüne çıkan binlerce kil tablette devlet işleri, antlaşmalar, dini metinler ve mektupların yer aldığı Hititler, bu yönleriyle Anadolu’nun ilk arşivci toplumu olarak da anılmışlardır.
Bu arada Hattuşaş demişken Anadolu’nun kalbinde yer alan Hattuşaş’ın, yalnızca bir uygarlığın başkenti değil; kayıp bilginin ve unutulmuş enerjilerin de kavşağı olarak kabul edildiğinin de altını çizmiş bulunalım.[110]
Yine Etiler, büyük ticaret sahibi olmuşlardır. At, kullanmışlardır. Demircilik ve sair nev’i san’atlarda ilerlemişlerdir.[111]
Etilerin Anadolu’ya yerleştikleri devir Sumerlerin Mezopotamya’da yerleştikleri devirden sonra değildir.[112]
Eti İmparatorluğu, milâttan evvel 1400-1300 tarihlerinde kemaline irişmiştir. Payitahtı daima Hattusas (Boğazköy) olmuştur. İmparatorluğun kökü daima, Marassantijas kıvrımı içinde kalmıştır.
Etiler memleketinin sınırları her cihetten tesbit olunabilir.
Etilerin imparatorluğu bütün Küçük Asya’ya şamildi. Fakat, yer yer ve zaman zaman tâbi prenslikler olmuştur. Nitekim, bilhassa umum Etilerin kiralı olan Hattusil milâttan 1300 sene evveline doğru Karadeniz sahillerindeki mıntıkada hususî bir Kıral vekilliği teşkil etmişti. Anlaşıldığına göre Küçük Asya’yı dolduran Türk kabileleri küme küme kendi Etilerinin tahtı idaresinde ayrı ayrı krallıklar halinde bulunuyorlardı. Bunlar payitahtı Hattuşaş’ta olan Büyük Eti (Kaeti) ye kendilerine has karşılıklı hukuk kaideleri ile bağlı idiler. Umumî heyeti Etiler İmparatorluğu’nu teşkil ediyordu.[113]
Gördüğümüz gibi, Kızılırmak ile Karadeniz arasında seyyar Gaşga Türk kabileleri de vardı. Bunun gibi Kafkas taraflarında Manda namı altında kabileler vardı. Eti imparatorlarının diğer Etilerle müsavi şartlar altında veya himaye şartlar ile yaptıkları muahede ve mukaveleler vardır. Boğazköy’de bu muahedenamelerden çok bulunmuştur.[114]
Ve daha küller altında Etilere/Hititlere dair gün yüzüne çıkmayı bekleyen tarihî hakikatlerin ve tarihî zenginliklerin mevcut olduğu da ortadadır.
Bu gerçeğin farkına varılmasında Tanzimat’tan itibaren hem siyasi hem de kültürel anlamda Batı ile yoğun biçimde temas kurulmasıyla ve aynı zamanda Osmanlı’nın “kendi kimliğini yeniden tanımlama” çabasına girdiği dönemin memlekette oluşturduğu hava etkili olurken sosyal ve siyasi yaşamda kimlik tartışılan bir kavram haline gelir.[115]
Oluşan bu hava ile eski Anadolu medeniyetlerine duyulan ilginin etkisi büyük olmuş, Tanzimat aydınları, Batı karşısında yaşanan gerilemenin nedenlerini sorgularken bir yandan da “biz kimiz?” sorusuna cevap aramaya başlamışlardır.
Bu arayış, Osmanlı kimliğinin yalnızca İslâmî değil, aynı zamanda Anadolu merkezli tarihî bir zemine de dayandırılması gerektiği düşüncesini doğurmuştur.
Bu dönemde Osmanlı aydınları, Anadolu’daki eski medeniyetlere (Hititler, Frigler, Lidyalılar vb.) yönelerek bu toprakların köklü bir geçmişe sahip olduğunu fark etmiş ve Anadolu’yu bir medeniyetler beşiği olarak görmeye başlamışlardır.
Tanzimat döneminde Batı’daki tarih, filoloji ve arkeoloji çalışmalarının etkisiyle Osmanlı’da da bilimsel tarih anlayışı gelişmeye başlamıştır.
Bu gelişme sayesinde Anadolu’nun eski uygarlıkları, yalnızca efsaneler veya dinsel anlatılarla değil, bilimsel yöntemlerle incelenmeye başlanmıştır.
Avrupa’dan gelen seyyahlar ve arkeologlar (örneğin Charles Texier) Anadolu’da kazılar yaparken, Osmanlı aydınları da bu çalışmalara ilgi duymuş, böylece yerli arkeoloji ve tarih bilinci filizlenmiştir.
Bu bağlamda Hitit Uygarlığı’nın gün yüzüne çıkarılma süreci de Tanzimat’tan sonraki zaman diliminde başlamış, Hititlerin başkenti Hattuşa’ya ev sahipliği yapan Çorum’un Boğazkale ilçesinde 1906’da başlayan arkeolojik kazı çalışmaları, 2006’dan bu yana Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Prof. Dr. Andreas Schachner başkanlığında yürütülmektedir.[116]
Bu kazılar sayesinde Hitit Krallığı arşivine ait çivi yazılı tabletler ortaya çıkınca önce anlaşılamayan bir dil ile keşfedilmiştir.[117]
Arkeolojik kazılar ile binlercesi ortaya çıkan bu tabletlerden yeterince ipucu elde edilmesi sonucunda 1915’te Begrich Hrozny bu dili çözdü. Hrozny’nin çalışmaları, Hitit Kanunlarını ve Kraliyet Annallerinin önemli parçalarını çevirmesine olanak sağladı. Bu çeviriler, Hititlerin zengin ve kompleks hukuki ve yönetimsel yapısını ortaya koydu.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonrası, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde de Hrozny, Hitit hiyerogliflerini çizmeye çalıştı ama bu konuda başarılı olamadı. Bu yazılar, yalnızca cuneiform tabletlerdeki Hititçe değil, aynı zamanda daha önce bilinmeyen bir dildi. Hrozny, 1934’te Türkiye’de beş ay süren bir çalışma gezisine çıktı ve bu dönemde büyük hiyerogliflik yazıtların kopyalarını çıkardı.[118]
Zaten bugün bildiğimiz bilgilerin çoğu hâlen Boğazköy’de bulunan on binlerce tablet parçasına dayanmaktadır.
Tanzimat’la başlayan bu tarihsel ve kültürel farkındalıktan doğan çalışmalardan haliyle o kuşağın içinde olan Atatürk de etkilenmiş, Cumhuriyet’i kurduktan sonra Hitit medeniyetine verdiği önemi devlet politikasına dönüştürmüştür.
Böylelikle Atatürk döneminde Anadolu’da yapılan kazılar büyük bir hız kazanmıştır.
Hattuşaş (Boğazköy) kazılarına önem verilmiş, bu kazılarla birlikte Hititlerin tarihî varlığına dair bilgiler ortaya çıkarılmıştır.
Atatürk, arkeolojik çalışmaların millî bilinci güçlendiren bilimsel faaliyetler olduğunu düşünmüştür. Zira Hititleri, Anadolu’nun yerli ve köklü bir halkı olarak gören Atatürk, bu çalışmalarla yüce Türk tarihinin derinliğini göstermeyi ve büyük Türk milletinin uygarlık kurucu kimliğini vurgulamayı gaye edinmiştir.
Bu münasebetle Büyük Hitit Güneşi’nin yeraltından çıkıp yeniden parıldaması için hakikaten özverili çabalar ortaya koyan ve bugün bu kadim medeniyeti tanımamızı sağlayan ve gerçekten de Hüseyin Nihal Atsız’ın deyimiyle adeta “ortalığa bir Türklük dehşeti saçan” bir şahsiyet olarak tarihe yazılacak derecede Anadolu için, Türklük için paha biçilemez çalışmalar yapan Sevgili Önderimiz, Son Sahipkıranımız Mustafa Kemal Atatürk’e ne denli teşekkür etsek azdır.[119]
Atatürk, bizzat kaleme aldığı el yazılarında da Etiler/Hititler için ayrı parantez açmaya devam etmiş olup malum el yazılarında aynen şu hususlara dikkat çekmiştir:
“Biliyoruz ki Anadolu’nun ilk halkı, Etiler olarak bilinen Hata Türkleridir. Selçuklular döneminde ve öncesinde de yüz binlerce Türk topluluğu Anadolu, Irak ve Suriye’ye geçerek buralara yerleşmiştir.”[120]
Kadim Eti/Hitit medeniyetinin asaletini ve Atatürk’ün bu kadim uygarlıkla ilgili çalışmalar yapmasına vesile olan düşüncelerini zannediyorum ki Sedat Alp Hoca’nın kaleme aldığı “Hitit çağında Anadolu: çiviyazılı ve hiyeroglif yazılı kaynaklar” kitabının önsözündeki şu satırlar açıkça ortaya koymaktadır:
“Biz Türkler kendimizi Atatürk’ten beri kan bakımından Hititlerin varisi sayarız. Atalarımız Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra Orta Asya’dan gelip Anadolu’ya yerleşince, Orta Asya’dan getirdikleri kültür değerlerini koruyarak eski Anadolu’nun yerli halkı ile yan yana yaşadılar. Onları imha etmediler. Onlarla karıştılar ve kaynaştılar. Günümüz Anadolu Türklerinin damarında Hititlerin de kanı akmaktadır. Atalarımız, eski Anadolu uygarlıklarının kültür değerlerini alarak kendi kültür değerleri ile birleştirdiler ve bir kültür sentezi yarattılar. Eski Anadolu uygarlıklarını benimsedikçe ve onları korudukça saygınlık kazanırız.”[121]
Bu kadim uygarlığı daha yakından tanımak isteyen herkese önerebileceğimiz asıl kaynak ise Kerim Özkan’ın “Atatürk ve Hititler” kitabıdır. Kitapta hem Eti/Hitit medeniyetinin hem de Atatürk’ün bu medeniyete verdiği önemin altı çizilmiş durumdadır.
Hitit Uygarlığı, yaşanan Ege Göçleri sonucunda parçalanmıştır ki bunda en büyük etkili olan aktörlerden biri de Frigyalılardır/Friglerdir.
Frigyanın en eski sakinleri Etilerle beraber gelmiş olan Türk kabileleridir. Bunlar Çanakkale ve İstanbul boğazlarından geçerek gelen aynı ırktan Traklarla karışmışlardır. Traklar ilk defa milattan 3000 yıl kadar önce birinci Turova (Troie) şehrini yapmışlar ve orada hükümet tesis etmişlerdi.
Frikya ismi, Anadolu’ya geçen Trak kabileleri içinde hâkim kabilenin ismine nispetle verilmiş olmalıdır.[122]
Anadolu’daki Türklük ihtimalini ele almaya çalışmamız gereken diğer medeniyetlerinden birisi hiç şüphesiz ki daha önce trampa ve bakır şeklinde kullanılan parayı sikke olarak üretip takas usulü ticaretin tabutuna son çiviyi çakan Lidya Uygarlığı’dır.
Günümüzde, çeşitli görüşler ileri sürülmesine rağmen batılı araştırmacıların çoğunluğu “Lidyalıların gerçek yurdu ve insanlık ailesinin hangi koluna ait oldukları henüz kesin olarak yanıtlanabilmiş değildir” derler.
Anadolu, İÖ 6500 ya da 6000’lerde Trakya ve Kafkasya yolu ille göç almış olup, İÖ 12. yüzyıl öncesi Anadolu’da kavimsel yapıda Hint-Avrupalı halklar hiçbir zaman bulunmamış, Hint-Avrupalılar gelmeden önceki kültür Anadolu’da egemen olmuştur.[123]
Lidyalılarla ilgili mühim olan husus şudur ki, Anadolu’da Ege’de kurulan Lidya Uygarlığı’nın (M.Ö 1200-546) birinci hükümdar ailesi “Atalar”dı. Ataların başkenti Asia (Asya) şehriydi.[124]
Yani daha çok Asya Kıtası’ndan gelen göçlerle beslenmiş olan bu kültür Ön-Türk ya da Prototürk denilen Batı Asyalıların, özellikle Kafkasyalıların yarattığı bir unsur, “AS” adı verilen büyük bir topluluktur.[125]
As kavmiyle ilgili Rus asıllı Türkmen yazar Sergey Grigoreviç Agacanov, “Oğuzlar arasında Peçenekler, Aslar, Alan ve diğer bozkır kavimlerinin kalıntıları bulunuyordu.” bilgisini verir.[126]
Hakeza Vasilij Vladimiroviç Barthold kaleme aldığı Kırgızlar adlı kitabında “Asya Kıtası’nda Sayan Sıradağları ile Altaylar arasında As’lar / Az’lar yaşamışlardır” der.[127]
Fotoğraf: Lidya Süvarisi
Batı dillerinde adı Alberuni veya Aliboron olarak geçen Fars kökenli İslam bilgini Abu Reyhan Biruni (973-1048) Ceyhun Irmağı’nın Oğuz ülkesini sular altında bıraktığını, buradaki Alan ve As’ların Hazar sahillerine göçtüklerini” bildirir.[128]
Yine bu bilgilerin devamında belirtildiğine göre; ayni soy ağacında Manes’in torunu, Atys’in oğlu ve Lydus’un kardeşi olarak gösterilen Tyrseni (Tyrrheni) de Etrüsk devletine adını veren kişidir.
Konuya ilişkin tüm kaynaklarda Hellenlerin, Etrüsklere “Tyrseni”, Romalıların “Tusci”, Mısırlıların “Turscha = Tursha” dediği, Etrüsklerin ise kendilerini “Raseni (Rasena)” olarak adlandırdığı yazmaktadır.
Burada Rasena isminin “Asena” ismine olan benzerliği dikkatlerinizden kaçmamıştır sanırım. İtalyanlar ataları kabul ettikleri Romus ve Romülüs kardeşlerin bir kurt tarafından büyütüldüğünü kabul ederler. Oysa Dünyada bir kurt’un emzirdiği çocuk ile ilgili iki söylence vardır. Bunlardan biri Çin tarihinde de anlatılan Tukyu Destanı, diğeri ise Roma devletini kuran Romus-Romülüs kardeşlerin söylencesidir.[129]
Herodot Tarihi’nde bu durum şöyle anlatılmaktadır:
“Kendileri anlatırlar ki, bugün gerek kendi ülkelerinde, gerekse de Yunanlılarda oynanan oyunları türetenler de kendileridir ve bu Etruria’nın koloni haline getirildiği zamana rastlar; bakınız ne anlatıyorlar bu konuda. Manes oğlu Atys zamanında kıyıcı bir kıtlık sarmıştı bütün Lydia’yı. Bir süre dişlerini sıktılar Lydia’lılar, sonra kıtlık sürüp gittiği için, çareler aradılar, her biri kendince bir çare sürdüler ileriye.
Fotoğraf: Günümüzde kazılarda bulunan bir oyun taşı, 9 Taş oyunu gibi bir oyun olmalı
Bu oyunlar, zar, aşık kemiği ve top oyunları, tavladan gayri, hepsi o zaman ortaya çıkmıştır; zira Lydia’lılar tavlayı biz bulduk demiyorlar. Bunları bulduktan sonra bakınız ne yapıyorlardı açlıklarını bastırmak için; yiyecek peşinde koşmayı unutmak için, iki günün birini oyuna veriyorlardı; ertesi gün oyunu bırakıp yemek yiyorlardı. On sekiz yıl boyunca böyle yaşadılar. Ama kötülük, azalacağı yerde kırımını büsbütün arttırınca kral Lydia’lıları ikiye ayırdı, Kim kalacak, kim gidecek kur’a çekilsin’ dedi, kaderin kalmak üzere ayırdıkları gene kendi hükmü altında bulunacaktı. Göç edecek olanlara da oğlunu veriyordu kral olarak ki, adı Tyrsenos’du. Böylece ülkeden çıkmak için üzere ayrılmış olanlar Izmir’e indiler, orada gemiler edindiler, işlerine yarayacak şeyleri yüklediler, bir yurt ve yaşama çaresi peşinde kıyı kıyı dolanıp so-nunda Umbria’ya yanaştıkları güne kadar denizlerde gezdiler; ora-da kentler kurdular ve torunları bugün de orada oturmaktadırlar. Lydia’lı adını değiştirdiler, kendilerini yola çıkaran kral adını aldılar; yeni adları olan Tyrsen’ler sözünü onun adına göre üretmişlerdir.”[130]
Konu sadece Herodot’un yazdıkları ile sınırlı değil, bakınız ünlü İtalyan ozan Publius Vergilius Maro’dan (İÖ70 – İÖ19) derlediğimiz bilgilere göre:
“Manes oğlu Atys döneminde (İÖ 1300), bereketli Lidya ülkesinde ağır bir kıtlık yaşanmaktadır. Bir süre sabredilir, halka gün aşırı yemek verilmesi gibi çeşitli çareler düşünülür. Kıtlık yıllarca devam eder, yetişen ürünlerin tüm halka yetmeyeceği görülünce halk iki guruba ayrılır.
Aralarında kura çekilecek ve kaybeden taraf Anadolu’yu terk ederek kendilerinin geçimini sağlayacak yeni bir yerleşim yeri bulacaktır.
Tyrsenos kurayı kaybeder ve Smyrna’dan (İzmir/Bayraklı) ge-milere binerek uzun bir yolculuğa çıkarlar. Günümüz İtalya’sının Vetluna kentine yakın bir yerden sahile çıkarlar. Orta Apenin dağlarının güney kesiminde günümüzdeki Perugia kenti civarına yerleşe-rek bu bölgeye Etrüsk adını verirler.”
Fotoğraf: Etrüsk Yerleşim Haritası
Elbette bu fikirleri kabul etmeyip karşı savlar üreten yazarlarda var, örneğin; Halikarnaslı Denisos’a göre ise Etrüskler, İtalya’nın yerli halkıdır.
Romalı tarihçi ve yazar Titus Livius (İÖ 59 – İS 17) ise “Etrüskler kuzeyden, Lombardia Alplerinden göç etmişlerdir savını ortaya atar.
Günümüz İtalya’sında, Etrüskleri yerleştikleri bölgede araştırma yapan arkeologlar buldukları mezarların yapılış biçimi ve içinden çıkan Lidçe tabletlerle Lidya kökenli eşyaların durumuna göre, Herodot’un düşüncelerini doğrulamaktadırlar.
Özellikle Ege Denizindeki Lemnos adasındaki kazılarda bulunan, okunabilen Etrüsk yazıtları ve kalıntıları Etrüsklerin Anadolu’dan geldikleri konusunda önemli ipuçları vermektedir.
Ama en doğru ve bilimsel açıklamayı günümüz araştırmacıları yaptılar:
İÖ 7-3 yüzyıllar arasında bölgede yaşamış, Etrüsklere ait Tümülüslerde gömülü 80 iskeletten alınan DNA örnekleri üzerinde yaptıkları bilimsel araştırma sonuçlarını açıklamışlardır.
Açıklama özetle şöyledir:
“Etrüsklerin kökeni hakkında, 2004 yılında çeşitli İtalyan üni-versitelerinden oluşturulan genetik bilimci bir gurup tarafından, İÖ 7-3 yüzyıllar arasında bölgede yaşamış, Etrüsklere ait 80 iskelet-ten alınan DNA örnekleri üzerinde yaptıkları bilimsel araştırma sonucuna göre; Etrüsklerin genetiğinin diğer milletlere göre en çok bugünkü Anadolu Türkleri ile yakınlık gösterdiği ortaya çıkmıştır.”[131]
Bu bilimsel veriler doğrultusunda Etrüsklerin, Anadolulu Lidyalılar ile aynı aileden oldukları, Lidyalıların Batı Asya’dan göç etmiş, Türklere akraba bir boydan geldiğini kabul etmemek bilime ters düşmüyor mu?
Sizce bu kadar benzerlik tamamen bir rastlantı mıdır?[132]
Anadolu’daki eski uygarlıkların Proto-Türk bağlantılarına ek olarak Anadolu’da 1071 öncesindeki Türk izlerinin birer nişaneleri olarak hem kaya resimleri, hem balballar ve mezar taşları mevcuttur ki bu bağlamda özellikle de Erzurum’da tespit edilen tarihî mezar alanı önemli bir yer tutmaktadır.
2016 yılında Erzurum’un Narman ilçesi yakınlarında koç heykellerinin kullanıldığı tarihi bir mezar alanı tespit edilmiştir.
Orta Asya Türklerinin Erzurum dolaylarına gelerek yerleşmişlerdir. Atatürk Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haldun Özkan bu mezarları inceleyerek, “Erzurum’un yaklaşık 4 bin yıl öncesine kadar giden bir yerleşim olması nedeniyle stratejik ve jeopolitik konumu gereği birçok kültüre ev sahipliği yaptığı, Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdığımız bir mezar kültürü olduğu, bu koç heykellerin Akkoyunlular ve Karakoyunlular dönemine delalet ettiğini düşünüyorum…” demiştir.[133]
Hakkâri kaya resimlerinin yanında ve Yüksekova’daki koçbaşlı mezar taşları ile Hakkâri merkezinde bulunan balballarda Türklerin milattan önceki yıllardan beri Anadolu’da var olduklarının işaretidir.[134]
2024 yılında Hakkari’de yapılan kazılarda, Ön Türklere ait Türkistan’dakilere bire bir benzeyen ellerinde kımız güğümü, bellerinde hilal figürlü kamalar, bıçaklardan oluşan BALBALLAR bulundu. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun bu konuda yaptığı açıklamaya göre, “Bunların tarihlemesi tam 3200 yıllık…”
2025 yılı Ekim ayında Yozgat Kerkenes’te 2.600 yıllık kurganlar ve tören alanları bulundu. Alın size taptaze haber; Prof. Dönmez, keşfin Proto-Türk kültürü açısından da büyük önem taşıdığını vurguladı: “Bu bulgular, İskitlerin yani Proto-Türk topluluklarının M.Ö. 550’li yıllarda Sorgun ve Kerkenes bölgesinde etkin olduklarını kanıtlıyor. Anadolu arkeolojisinde bir ilk olan bu keşif, Türklerin bölgedeki varlığını mimari bulgularla destekliyor.
Kurganların yanı sıra onlarla birlikte tasarlanmış bir kut alanı da bulduk. Bu durum, bölgenin sadece bir yerleşim değil, aynı zamanda kültürel ve dini bir merkez olduğunu gösteriyor. Kerkenes Dağı ve çevresi, o dönemde bir devlet oluşumunun temellerini yansıtıyor olabilir” dedi.
Yine Anadolu’da Ön Türklerin var olduğunu kanıtlayan; 4 bin yıl önce İstanbul’da Türk devleti olduğu (Astan Boliq) Beşiktaş Metro kazılarında ortaya çıkan KURGANLARLA kesinleşmiştir. Çünkü KURGANI sadece Türkler ve Moğollar yapmıştır.
Dolayısıyla tıpkı Prof. Ahmet Taşağıl’ın dediği gibi; “Türklerin Anadolu’ya 1071’de geri dönüşünün sembolik olarak çok önemi var, ancak bu tarihten binlerce yıl önce de Türklerin Anadolu’da olduğunu görüyoruz. Türkler Taşbabalarıyla, Kurganlarıyla, Tümülüsleriyle, Kaya Resimleriyle
4 bin yıl önceden Türkiler (Van’da), Turukkular (Musul Kerkük’te) bilinmeden Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Türk tarihi öğrenilemez. Sümerler’den İskitlere her yerde Türk tamgaları var…”[135]
Yani şunun altını bir kere daha çizmekte fayda vardır ki Türk boylarının Anadolu’ya akınları farklı tarihlerde gerçekleşmiştir. Batı Anadolu’ya Türk akınlarının 1071 yılının öncesine dayandığının izleri kaya resimlerinde ve mezar taşlarında görülebilmektedir. Batı Anadolu bölgesi coğrafi konumu, arazilerin verimliği, iklim şartlarının elverişliliği ve ticaret yollarının kavşağında bulunmasından ötürü Türk boylarının yurt edindikleri yer olmuştur. Türkler tarafından fetih sonrasında Ladik’in yakınında Denizli adıyla yerleşim oluşturulmuş bu şehir ve çevresine Kayı, Avşar, Salur ve Yıva boyları yurt edinmiştir.[136]
Ayrıca 1071 öncesinde Anadolu’daki Türk varlığına dair şunu da iyi bilmeliyiz ki damgalar da bu gerçekliği doğrular niteliktedir.
Zaten Türkler çok eski dönemlerden itibaren kutsal alanlar başta olmak üzere gündelik yaşantılarında kullandıkları aletlere damgalar vurmuştur.
Kaya resimlerinde, balballarda, mezar taşlarında sıklıkla karşılaşılan damgalar birer aidiyet işareti olarak kullanılmıştır. Avrasya coğrafyasında Moğolistan, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, İran, Irak, Ukrayna Kırım, Kafkasya (Karaçay-Çerkesk Karakent)[137] ve Balkanlarda Türk boy damgalarının örneklerini tespit eden araştırmalar yapılmıştır.
Anadolu’nun farklı bölgelerinde kaya resmi alanlarında, mezar taşlarında, kilim dokumalarında ve birçok maddi öğede Türk boy damgaları bulunmuştur. Cumhuriyet döneminin erken tarihlerinde Anadolu’da yerel araştırmacılar tarafından kayıt altına alınan aile, aşiret, boy damgaları günümüzde yapılan alan araştırmalarıyla örnekleri çoğalmıştır. Ali Rıza Yalgın, M. Şakir Ülkütaşır, Hamid Zübeyir Koşay, Besim Atalay, Emel Esin, Tuncer Gülensoy, Neriman Görgünay Kırzıoğlu, Abdulhaluk Çay, Abdülkadir İnan, Rıza Nur, Hasan Eroğlu, Turgut Kut, Şükrü Elçin, Ramazan Salman, Beyhan Karamağaralı, Mesud Koman, Hayri Başbuğ, Servet Somuncuoğlu gibi araştırmacılar sayesinde Anadolu coğrafyasında Türk Boy damgalarıyla ilgili çalışmalar yapılmıştır.[138]
Damgalara dair özellikle Denizli ve çevresindeki mezar taşlarına yönelik yapılmış araştırmalarda farklı Türk boylarına ait damgalara rastlanılmıştır. Denizli coğrafi konumu itibariyle Türk dervişlerinin, alperenlerinin uğrak merkezi olmuştur. Türk kültür geleneği içinde önemli yeri olan Koyun Baba Türkistan’dan Anadolu’ya simgeleşen dervişlerden biridir ve Denizli’nin Kale ilçesinde Çamlarca köyünde türbesi bulunmaktadır.[139]
Mezar taşları ve balballara dair şunu belirtmeliyiz ki Moğolistan’dan Karadeniz’in kuzeyine, Anadolu’dan Balkan coğrafyasına kadar birçok noktada balbal şeklinde yapılmış mezar taşları bulunmuştur. Hunların, Göktürklerin ve Oğuzların mezarlıklarında balbal dikme adetleri tarihi kayıtlarda ifade edilmiştir.[140] Balbal kelimesinin kökeni hakkında yorum şu şekildedir; “Balbal, Türk tarihi içinde, savaşla bağlantılı olarak, ölü gömme törenlerinde, saygı, anma, itibar göstergesi olarak dikilen taş yontuları olarak anlamlandırılmıştır. Balballar anıtsal taş heykeller, mezar taşı ya da öte dünya inancına yönelik kaba yontular olarak değerlendirilmiş olmakla beraber balbal ölenlerin ya da öldürülenlerin başlarını işaret etmiştir.”[141]
Türk kültürünün mezar buluntu çeşitlerinden olan Balbal taşlar Moğolistan’dan Anadolu’ya kadar taşınmıştır. Zaman içinde şekil yönünde değişikler yaşanmış olsa da Balbal mezar taşlarının özü itibariyle aynı kaldığının birçok örneklerle ispatı bulunmaktadır. Anadolu coğrafyasının farklı yerlerinde Kars, Ardahan, Adıyaman, Kırşehir, Yozgat, Eskişehir, Sivas,
Gaziantep, Balıkesir, Çanakkale’de şehir ya da köy mezarlıklarında balbal işlemeli taşlar bulunmuştur. Kırşehir’de Selçuklu dönemine ait Halil oğlu Osman’a ait mezar taşı balbal tarzında yapılmıştır. Kaftanlı genç erkek figürü, ayaklarında çizme, sağ elinde dal, sol elinde kadeh, geniş yuvarlak yüzlü, yay kaşlar, çekik badem gözler, uzun burun ve küçük ağız olarak çizilmiştir.[142]
Zaten Denizli’de bilhassa Kaklık Mağarası civarında ve Afrodisias’da 1071 dönemi öncesine rastlayan, çok belirgin Türk izlerine rastlanmaktadır. Hatta bir adım daha ileri gidip “Denizli” isminin Hun-Türk İmparatoru Attila’nın oğlu “Dengizik” adının bir yansıması olduğu bile düşünülebilir. Çünkü Denizli 1071 tarihinden yüzlerce yıl önce, Bizans’a paralı askerlik yapmış ve izlerini; taşların, kent duvarlarının, mermer blokların üzerine kazımış, Türk boylarının yaşadığı bir yerleşim yeridir. Fakat Selçuklular döneminde Anadolu’ya gelen ve Denizli’ye yerleşen Oğuzlar, bölgeye Dengizik ismi ile bağlantılı bir sözcük olan Denizli adını vermiş olabilirler. Çünkü yöre, Bizans döneminde Türk kökenli paralı askerlerin yerleştikleri bir merkezdi.Dengizik küçük deniz yani göl anlamında kullanılan Türkçe bir kelimedir. Bilim adamları “Selçuk” adının da Sel-cik yani, küçük sel suyu anlamı taşıdığını düşünmüşlerdir. “Çivril”kelimesinin Çağatayca “suyu bol olan yer” olması gibi, Denizli ismi de Dengizik-Denizcik-Denizlik-Denizli gibi değişime uğramış olabilir.[143]
Özellikle Denizli’nin Çivril ilçesindeki balbal taşlarına çok iyi bakılmalıdır.
Bu malum taşlar sadece birer kaya parçası değil, Anadolu’nun “Tapu Senetleri”dir.
Tarih 1071’i gösterdiğinde kapılar açıldı evet; ama o kapının ardında zaten Türkçe konuşuluyordu.
Özdemirci Mezarlığı’ndaki Balballar, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan o görünmez köprünün en somut kanıtıdır.
Yani Türklerin Anadolu’yu ilk defa 1071’de yurt yaptığı, öncesinin olmadığı yönünde ısrarcı olanlara göre konar-göçer bir toplum yapısına sahip Türkler Anadolu’ya sanki yalnızca koyunlarını güderek, kurut kavut yiyerek gelmişlerdi. Yani idealleri olmayan, hedeflerden yoksun, sadece hayvanlarına otlak arayan asalak bir toplum gibi lanse edildiler. Aslında bunları bize anlatanlar kimseye fark ettirmeden Türk tarihiyle dalga geçiyor, bu büyük ideallerin insanlarını hafife alıyorlardı.[144]
Öte yandan bu balbal meselesi ile ilgili bilimsel kaynaklar, balbalların 6. ve 13. yüzyıllar arasında Türk toplulukları tarafından oldukça yaygın kullanılmış olduğunu, bilhassa kutsal sayılan kült merkezleri ve kurganların üzerine dikildiğini yazmaktadır. Kadim Türklerde kutsal sayılan kurgan ve kült merkezlerine dikilmesi sebebiyle balballar da kutsal sayılmaktadır. Günümüzde halen bazı Türk topluluklarında bu mezar taşlarına insanlar sarılmakta, öpmekte veyahut dileklerinin kabulü için bu taşlara bez dahi sarmaktadır. Ölümden sonra hayatın olduğuna inanan Türkler, ölen kişiyi ölüm sonrası hayata hazırlayan inanç ritüellerine büyük özen göstermişlerdir. Mezar taşı dikme geleneği, bu ritüelin önemli bir parçasıdır. Mezar taşı balbal, ölen kişinin yaşamında öldürdüğü kişiyi ya da düşmanını temsil etmektedir. Öldürülen kişi sayısına göre balbal sayısı da artar. Şaman inancına göre balbal ile tasvir edilen bu düşman, kendisini öldüren kişiyi ölümünden sonra mezarının başında koruma ve öbür dünyadaki yeni hayatında da ona hizmette bulunma görevini üstlenmektedir. Öldürülen düşmanın taşa dönüştürülerek bir yontu halinde mezarın çevresine dikilmesi, aynı zamanda mezar sahibinin kahramanlığını da göstermektedir. Eğer öldürülen düşman çok önemli bir kişi ise balbal taşına onun adı da yazılmaktadır.[145]
Bu bağlamda yine 1071 öncesi Türk izlerine dair güzel bir örnek de Gülnar’da mevcut.
Mersin’in Gülnar ilçesine bağlı Konur Köyü’nde keşfedilen Göktürk yazıtları ısrarla üzerinde durulması gereken bir bulgu olarak önümüzde durmaktadır.
Altay Dağları’nda bulunan Göktürk yazıtlarıyla neredeyse birebir benzerlik gösteren bu eserler, Türk tarihinin Anadolu’daki izlerine dair son derece önemli ipuçları sunuyor.
Evet, bu da gerçek. 2009 yılının Temmuz ayında Mersin’in Gülnar İlçesi sınırları içinde yapılan alan araştırmaları sırasında, Akdeniz’i tarihî Karşu Kalesi (Meydancık Kalesi) üzerinden Anadolu’nun iç kısımlarına bağlayan antik yol üzerinde bulunan bir kayada çok sayıda epigrafik belge tespit edilmiştir. Anadolu uygarlıkları üzerine çalışan arkeologların sahiplenmediği bu epigrafik belgeler, tarafımızdan Eski Türk medeniyet unsurları olarak değerlendirilmiştir. 11 adet tamga, 1 adet petroglif, 3 (Kök)türk işaretinden oluşan bir epigrafik belge ve yine 3 adet kanji ile yazılmış bir epigrafik belgeden oluşan bu işaretler çeşitli açılardan incelenmiş[146] bulunmaktadır.
Düşünebiliyor musunuz?
Göktürk alfabesiyle, Türk tamgalarıyla mühürlenmiş bir coğrafya…
Yani biz bu topraklara sonradan eklemlenmedik; bu toprağın hamurunda zaten vardık.
Yani dolayısıyla şunu kesin ve net olarak söyleyebiliriz ki Türkler Anadolu’ya 1071’de değil, M.Ö. 7000’li yıllarda gelmişlerdir. Çevresi denizle çevrili Anadolu’yu sürekli besleyen Türk
göçleri buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk grubu ile karşılaşmışlardır.[147]
Konar-göçer Türk Boylarının Anadolu’ya Dönük Akınları
1071 öncesinde Anadolu’ya dönük konar-göçer Türk boylarının akınları ve bilhassa Doğu Anadolu ile Kafkasya’da yurt tutma çabaları, İslâmiyet’ten çok daha eski tarihlere inmektedir. Bilindiği gibi M.Ö. 1000-500 yılları arasında, Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçak Bozkırı, Asya menşeli milletlerin yerleştikleri bir memleket halini almıştı. Bunlara Yunan kaynaklarında Skuthoi, Asur kaynaklarında Aşkuzai adı verilmektedir.[148]
İskit[149] genel adı ile bilinen bu topluluklar, Saka Türkleri’dir. M.Ö. VII. yüzyılda Kafkasya, Azerbeycan ve Doğu Anadolu’nun Sakalar’la Persler arasında paylaşılamayan bir ülke olduğu görülür. Azerbaycan’daki Saka topluluklarının merkezi olan Sakasan şehri, Şamhor-çay’da Gerdiman yakınlarında Utî vilâyeti sınırları içindedir. Sakalar’ın efsanevi kahramanı Efrâsiyâb’la ilgili hatıralara, Azerbeycan’ın birçok bölgelerinde rastlamak mümkündür. Bunlar arasında Tebriz’in Darvazai Sar adlı kapısında, Efrasiyab’ın kesik başının defnedildiği; Arran’da Sang-i Surah’ın Efrasiyab’ın son sığınağı olduğu rivayetleri oldukça yaygındır.[150]
Kafkasya üzerinden Azerbaycan ve Anadolu’ya yapılan diğer bir Türk akını da Hun Türkleri’nin 395 tarihli Anadolu seferidir. Don nehri bölgesindeki Hun boyları, Basık ve Kursık adlı başbuğlarının komutasında, Erzurum üzerinden Karasu-Fırat vadisi boyunca Malatya ve Çukurova’ya kadar inmişler; Urfa, Antakya, Sûr şehirlerini muhasara etmişler ve Kudüs yakınlarına kadar ulaşmışlardı. Sasanîler’i dehşete düşüren bu sefer, Hunlar’ın gene aynı süratle Orta Anadolu üzerinden Azerbaycan’a ve oradan da üslerine dönmeleriyle sonuçlanmıştı. Üç yıl sonra 398 tarihinde, buna benzer ikinci bir Hun seferi daha görülecektir.[151]
Yani şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki 1071 öncesinde Anadolu’ya dönük konar-göçer Türk boylarının akınlarının en etkili olanı IV. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa Hunları tarafından gerçekleştirilmiştir. Anadolu’da ilk Türk izlerine özellikle Doğu Anadolu’da rastlamak mümkündür. Anadolu’nun doğu bölgesi ağızlarda ve yer adlarında Türklüğe ait kültürel unsurları muhafaza etmiştir. Ayrıca günümüze ulaşan eşyalar, mezar kalıntıları bu tespitin doğruluğunu tasdik etmektedir. Yani Türkler sanılandan daha evvel Anadolu’ya gelmişlerdi. Anadolu’nun coğrafi ve topoğrafik özellikleri dikkate alındığında, bu topraklar Asya’nın Akdeniz’e doğru bir uzantısıdır. Batılı kaynaklarda tanımlanan “Kutsal Hilâl” in kuzey bölümünü oluşturmaktadır. Bu konumundan dolayı Asya ve Avrupa’dan hatta Kuzey Afrika’dan birçok insan topluluğu fetih, ticaret veya göç amaçlı olarak Anadolu’da bulunmuştur. Selçuklulardan evvel Anadolu’da görülen Türklerde bunlardan birisidir.[152]
451 yılında, Kafkasya üzerinden gelen Akhunlar, Mugan’ın güneyine yerleşmiş ve burada Balasagan adıyla bir de şehir kurmuşlardı.[153]
Kaynaklarda Halanduruk, Ermenice olarak Haylendurk şeklinde geçen Akhunlar’a, Arap kaynaklarında Kürd ve Ekrad-ı Bilâsagun denilmektedir. Hârezmşahlar devrinde (XIII. YY.’ın ilk yarısı) kendilerine Mugan Kürdleri veya Mugan Türkmenleri denilen bu topluluklar, Akhunlar’ın bakiyeleri olması muhtemeldir.[154]
İkinci büyük göç dalgası, 466 tarihinde meydana gelmiş ve Avrupa Hunları’na bağlı Ağaçeri Türk boyları, Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’ya yerleş-mişlerdir. Sasanî kaynakları bunlara Ak-katlan, Bizanslılar ise Akatzir adını vermektedirler.[155]
Bu Ağaçeriler’in bir kısmı, 1180-1412 yılları arasında Halep ve Şam taraflarına göç etmişler; bir kısmı da Güney Azerbaycan’da, Erdebil ve çevresinde yurt tutmuşlardır.[156]
Türkler’in üçüncü göç dalgasını Sabırlar meydana getirmiş; 558 yılında Derbent’i, 575 yılında da Kür nehrini aşarak Bakü ile Kuba arasına ve Lenkeran’a yerleşmişlerdir. Sabırlar (Savar, Savır, Suvar veya Sibir)’la birlikte “Hazer” adı altında toplanan Bulgar ve Belencar Türkleri de, Arran, Mugan, Gîlân ve Lenkeran taraflarına yerleşmişlerdi. Bu Türkler, Hazar Türk Devleti’nin teşekkülünde oldukça önemli roller oynayacaklardır.[157]
VII. yüzyılda yaşamış olan Ermeni tarihçisi Moisey Kagankatvasi, “Ağvan Tarihi” adlı eserinde, Doğu Anadolu ve bilhassa Azerbaycan arazisinde yurt tutmuş bazı topluluklardan bahsederken, şu önemli bilgileri vermektedir: “Bu topluluklar uzun saçlı, mahir ok atan kimseler olup, tastan koç, at vb. gibi heykeller yontmakta da oldukça usta idiler.”[158]
Burada verilen bilgi, Selçuklu kumandanı Çağrı Bey’in 1015-16 tarihinde Doğu Anadolu’ya yaptığı keşif seferiyle ilgili olarak, Bizans kaynaklarında verilen bilgilere oldukça yakındır.[159]
Selçuklulardan evvel Türklerin Anadolu’ya geliş serüvenleri bazen direkt kendileri tarafından bazen de diğer milletler vasıtasıyla olmuştu.
Birçok millet, Türklerin askeri maharetlerini bildiği için birliklerini bunlardan oluşturmuş yahut Anadolu’daki sınırlarını onlara emanet etmişlerdi.[160]
Özellikle de Hristiyan Bizans ve Müslüman Arap ordularında görev alan Türkler vardır ki bu durum, Türklerde yaşanan Hristiyanlaşma ve Müslümanlaşma yönündeki değişimlerde pay sahibidir.
Özellikle de kendi komutanlarının idaresinde ayrı birlikler halinde savaşa katılan Bizans ordusundaki ücretli Türk askerler çoğunlukla öncü kuvvet olarak görev yapmışlardır. Ok kullanma konusunda usta olmaları dolayısıyla Bizans yönetimi onların bu maharetlerinden faydalanma yoluna gitmiştir. Gerçekten de savaş sırasında yağdırdıkları oklarla düşmanın saflarını bozmak suretiyle rakiplerine karşı Bizans birliklerine önemli bir avantaj sağlamaktaydılar.[161]
Evet, bir tarihsel gerçeklik olarak Pers ve Arapların dışında Roma ve Bizanslıların da doğu sınırlarını uzun bir süre, Türklerinden oluşan lejyon askerleri korumuştu.[162]
1071 öncesinde Anadolu’ya dönük konar-göçer Türk boylarının akınlarının en etkili olanını gerçekleştiren Avrupa/Batı Hunları, Türkistan’dan göç edip batıya doğru ilerleyerek, hareketli ve çevik askerleri sayesinde Karadeniz’in kuzeyindeki Alan, Ostrogot ve Vizigotları kolaylıkla yenerek dağılmalarını sağlayıp, Avrupa Hun Devleti’ni kurdular. Avrupa Hunları, Tuna nehrini geçerek Batı Roma ve Bizans topraklarını ele geçirmeye başladılar (378). Avrupa Hunları, Roma İmparatoru I. Theodosios’un ölümünden sonra seferlerini daha da hızlandırarak Balkanlar üzerinden Trakya’ya yürüdüler. Avrupa Hunlarının doğu bölümü ise Kafkas dağlarını aşarak Anadolu’yu istilâya başladılar (395).[163]
Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yapılan seferleri Batı Hunlarının doğu kuvvet kumandanları Kursık ve Basık adındaki iki başbuğ yönlendiriyordu (398). Avrupa Hunları, Erzurum üzerinden Karasu ve Fırat havzalarını geçerek Malatya’ya ulaştılar. Çukurova’yı da istilâ eden bu askeri birlikler, Urfa ve Antakya kalelerini kuşattılarsa da almayı başaramadılar.
Buradan Suriye ve Kudüs üzerine yönelen Avrupa Hunları, sahildeki Sayda ve Sûr şehirlerine baskın yaparak bölge halkına oldukça korkulu günler yaşattılar. Suriye taraflarında fazla kalmayan Avrupa Hunları, Orta Anadolu bölgesinden geçip, Doğu Anadolu ve Azerbaycan yoluyla Kafkas Dağları’nı aşarak Karadeniz’in kuzeyindeki yurtlarına tekrar geri döndüler (396). Avrupa Hunları’nın Anadolu seferleri bununla sınırlı kalmadı. Yaklaşık iki sene sonra Bizans’ın acziyetinden istifade edip tekrar Anadolu içlerine akınlar yaptılar. Ancak Anadolu’da yerleşmeye dönük bir teşebbüsleri olmadı. Edassa (Urfa) Piskoposu Efraim, Avrupa Hunları’nın Anadolu seferlerini “Onlar Ye’cüc ve Me’cüc süvarileridir. Atları ile fırtına gibi uçarlar. Onlara hiç kimse karşı koyamaz” diye özetlemektedir.[164] Kafkaslardan Anadolu’ya giren Avrupa Hunları, hemen hemen aynı güzergâhtan yahut İran üzerinden yurtlarına geri dönüyorlardı.
Avrupa Hunları’ndan sonra Türklerin Anadolu’ya ikinci gelişi Sabar/Sibirler tarafından olmuştu.[165] Tanrı Dağları’nın batı bölgeleri ile İli, İdil, Don ve Kuban ırmakları arasındaki bölgede Hunlara tabi olarak yaşayan Sabar Türkleri, 508 yılında sınırlarını Doğu Avrupa’ya kadar genişleterek bağımsız devletlerini kurdular. Sasaniler ile birlik olup Bizans’a saldırarak[166] Kafkasların güneyine kadar olan toprakları istilâ ettiler. Daha sonra Azerbaycan yoluyla Anadolu’ya girerek Doğu ve Orta Anadolu’yu istila edip çok sayıda ganimet ele geçirdiler (516). Kayseri, Konya ve Ankara’ya kadar ilerleyen Sabarlar, tekrar aynı yollardan yurtlarına çekildiler.[167]
Selçuklulardan evvel Anadolu’ya akın eden Hun ve Sabarların dışında daha birçok Türkkavminden bahsedilmektedir. Bunlardan birisi de VII. yüzyıl başlarında Aras kıyılarına kadar gelmiş olan Hazar Türkleri idi.[168] Bizans İmparatorluğu’na karşı sürekli akınlar yapan Hazar Türkleri, (683-686) tarihleri arasında Kafkasları aşıp Anadolu’ya girerek bölgedeki Arap emirliklerini yıktılar.[169]
Selçuklulardan önceki Türkler, yalnız Kafkaslar üzerinden değil Balkanlardan da Anadolu’ya gelmişlerdi. Türklerin, Balkanlar üzerinden Anadolu’ya gelişi de oldukça eski tarihlere kadar uzanmaktadır. 530 yılında Bizans tarafından bozguna uğratılan Bulgar Türklerinin bir bölümü, Anadolu’ya geçirilerek Trabzon havalisi ile Çoruh ve Yukarı Fırat bölgelerine iskân ettirilmişlerdi. Bizans imparatoru II. Justinyen ve Heraklius, Farslılar ile savaşmaları için Avar Türklerinden bir kısmını Balkanlardan Anadolu’ya getirerek doğuda İran sınırlarına yerleştirmişlerdi. Yine 755 senesinde Bizans İmparatoru V. Konstantinos, Bulgar Türkleri’nin bir kısmını Araplarla savaşmaları için Balkanlardan Anadolu’ya getirip Tohma ve Ceyhan havzalarına iskân ettirmişti.[170] Bulgar Türklerinin dışında Avar, Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak Türkleri de Bizans ordusunda önemli hizmetlerde bulunmuşlardı. Bunlar Bizans tarafından Fars, Arap ve Ermenilere karşı topraklarını korumak üzere Balkanlardan Anadolu’ya geçirilip değişik yerlere iskân ettirilen Hıristiyan Türkleridir. Bu Türkler Anadolu’nun yerleşme tarihinde önemli rol oynamışlardır. Bunlar Oğuz Türklerinden evvel Anadolu’ya gelmiş buralarını yurt edinmişlerdi.[171]
Bu Türklerden Kuman-Kıpçakların Anadolu’ya gelişleri iki yoldan olmuştur. Gürcistanüzerinden Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’e yerleşenler ile Bizans tarafından sınırları korumak üzere Balkanlardan getirilenler. Değişik nedenlerden dolayı Anadolu’ya gelen Türklerin çoğunluğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya iskân ettirilmişlerdi.[172]
Anadolu topraklarının Selçuklu hücumlarına maruz kaldığı tarihlerde de Balkanlardan Anadolu’ya Hıristiyan Türklerin gelişi devam etmiştir. Türkistan’dan Karadeniz’in kuzeyine yaşanan yeni Türk göçleri Peçenekleri yerlerinden sürerek Tuna’nın kuzey sahillerine getirmişti.[173] Balkanlardaki Türk kavimleri arasında sorunlar başlayınca Peçeneklerin bir kısmı Bizans topraklarına göç etti (1048 – 1049). Tuna boylarındaki uçlara yerleştirilen Peçenekler zamanla Hıristiyan oldular. Bu Peçeneklerden onbeş bin kişilik bir kuvvet, Bizans tarafından Selçukluya karşı kullanılmak üzere Anadolu’ya sevkedildi. Fakat bunlar Üsküdar üzerinden geri dönerek Balkanlardaki ırkdaşları ile birlik olup Bizans’a saldırdılar. Ermeni Mateous, Marmara kıyılarına kadar gelen Peçeneklerin Bizanslılara yaptığı katliamlara eserinde yer verirken[174] Hüseyin Hüsameddin “Amasya Tarihi” adlı eserinde bu konuya şöyle temas etmektedir: “Rumlar ve Ermeniler Anadolu’da ikâmet eden Peçenek ve Kumanları siyâsi nüfuzla sayesinde Hıristiyan yapmışlardır. Sonradan Hıristiyan olan bu Peçenek ve Kumanlardan Ortadoks olanlar Rumluğa, Gregoryen olanlarda Ermeniliğe temsil edilmiş oldukları münasebetle, Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişlerinde bunlardan bazıları Müslüman olarak Türklere diğerleri de Ermeni ve Rumlara karışmıştır”[175]
1065 senesinde Tuna nehrini geçen Uzların 600 bin, daha evvel güneye inen Peçeneklerin 800 bin kişi olmaları ve bunların Anadolu’ya yerleşmesinin iki asra yakın devam etmesi, BalkanlardanAnadolu’ya gelen Türklerin hiç de azımsanamayacak kadar çok olduğunu göstermektedir.[176] Selçuklular, Kayseri’yi ele geçirdiklerinde bölge ahalisinin bir kısmı da Hıristiyan Türklerdi.[177]
Bizans, Balkanlardaki Hıristiyan Türkleri özellikle Müslümanlarla savaştırmak üzere hudut bölgelerine yerleştirmişti. Bundan dolayı Kapadokya ile Toros geçitlerinde Hıristiyan Türkler oldukça fazla bir yoğunluğa sahipti.
Evet, söz konusu tarihlerde Anadolu hâkimi olan Bizans, özellikle Ermeniler, İranlılar ve Araplara karşı sınırını korumak amacıyla içinde Türklerin de bulunduğu çeşitli milletlerden oluşan ücretli askerlerden faydalanmış, hatta daha ileri giderek bu askeri birlikleri doğudaki düşmanlarına karşı tampon bölge oluşturmak üzere Anadolu’nun muhtelif yerlerine iskan etmiştir.[178]
Bütün bunların yanı sıra Bizans Devleti, 1252 yılında büyük bir Kıpçak kitlesini, “Menderes Vadisine” ve Ankara çevresine yerleştirmiştir.[179]
Malazgirt Zaferi’nden sonra Müslüman Türklerle iç içe yaşayan bu insanlar dinleri olan Hıristiyanlığı ve dilleri olan Türkçe’yi uzun süre korumuşlardı.[180]
Türkmen akıncılarının Anadolu kapılarına kadar uzanmasında, X. yüzyıldan önce diğer Türk kavimlerinin Anadolu’ya yapmış olduğu akınlarının payı büyüktür.[181]
Türklerin İslâm Sancağı Altında Anadolu’ya Gerçekleştirdiği Akınlar
Takvimler 674 yılını gösterdiğinde artık İslam Devleti’nde Dört Halife Devri olarak da anılan Raşidin Hilafeti dönemi biteli 13 yıl olmuş, Emevî Hilafeti dönemi başlamıştır. Bu dönemin ilk hâlifesi olan Muaviye bin Ebû Süfyan, 656’da İslam ordusunun yenilgisiyle son bulan ve Hazarların galip geldiği Belencer Muharebesi’nin öcünü almak için Horasan seferini başlatmış, Ubeydullah bin Ziyad’ı görevlendirmiştir.
O tarihlerde Ubeydullah bin Ziyad, henüz yirmi beş yaşında idi. Aynı sene yirmi dört bin kişilik ordusuyla Ceyhûn (Âmûderyâ) Nehri’ni geçti. O, “ordusuyla Ceyhûn (Âmûderyâ) Nehri’ni geçen ilk Horâsân Valisi veya Arap kumandan” idi.[182]
O sırada Buhârâ, kaynaklarda Kabac Hâtûn olarak isimlendirilen Türk melikesi tarafından yönetiliyordu.[183]
Buhârâ’nın bir melike tarafından idare yönetiliyor olması, Türk devlet geleneği bakımından garip veya şaşırtıcı bir hadise değildi. Zira muhtelif Türk devletlerinde de örneklerine rastlandığı üzere bu durum, “Hâtûn” unvanı taşıyan hükümdar eşleri veya hanedan mensupları için hem hukûkî bir hak ve salahiyetin, hem de bir vazifenin icrasından ibaretti. Türk devlet geleneğine göre Hâtûn, devlet yönetiminde Hakan’ın en büyük yardımcısı olup Han buyrukları “Han ve Hâtûn buyurur ki …” şeklinde başlar; yabancı devlet elçilerinin kabulünde Hakan’la beraber Hâtûn da hazır bulunur; resmî merasimlerde ve şölenlerde Hakan’ın yanına oturur; meclislerde siyasî ve idarî konulardaki görüşlerini beyan eder, bazen savaş meclislerine katılır; Hakan’la birlikte veya Hakan adına barış antlaşmalarını bile imzalardı.[184]
Bu cümleden olmak üzere Kabac Hâtûn da Türk devlet geleneğinin kendisine tanıdığı hak ve salahiyete dayanarak kocası Bîdûn (Beydûn) Hudât’ın sağlığında devlet yönetiminde onun en büyük yardımcısı olmuştu.[185]
Bütün bunlar 674 yılında tepetaklak olacaktı. Zira Ubeydullâh b. Ziyâd’ın Buhârâ önlerine gelmesiyle Kabac Hâtûn’un Buhârâ’da kurduğu nizâm sarsıldı. Her ne kadar şehir sağlam surlara, düzenli ve güçlü bir orduya ve dirayetli bir Melike’ye sâhip olsa da neticede bir şehir devletçiğiydi. Hâtûn, hızla Ceyhûn Nehri’ni geçip Mâverâü’n-nehr’e giren Emevî ordusu karşısında pek fazla dayanamayacağının farkında idi. Etrafa haberciler gönderip Türklerden yardım istedi.[186]
Beklediği yardımın gelmesi üzerine hızlı bir şekilde Arap ordusuna taarruz etti ise de meydana gelen kanlı çatışmalar neticesinde başarısızlığa uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldı.[187]
Ümitleri boşa çıkan Hâtûn şaşkınlık içerisinde hisâra sığındı. Onun geri çekilişi o kadar ani olmuştu ki “çizmesi ile çorabının birer teki harp meydanında kalmıştı.”[188]
Bunu gören Ubeydullâh, muhâsarayı şiddetlendirdi. Müdafilerin direncini kırmak ve şehrin düşmesini temin için bölgedeki ağaçları, ekili arazileri ve köyleri tahrip etmelerini emretti. Çaresiz kalan Hâtûn, birini gönderip emân diledi. Ubeydullâh, Hâtûn’un bir milyon dirhem ödemesi şartıyla sulh yapmayı kabul etti.[189]
Söz konusu meblağı alan Ubeydullâh, elde ettiği mal, para ve ganimetin dışında çok sayıda esîr ile birlikte vali olarak atandığı Basra’ya döndü (55/675).[190]
Taraflar arasında yapılan anlaşmaya göre şehrin hâkimi yıllık 1 milyon dirhem ve 2000 savaşçı verecekti. Bu sefer esnasında Beykend, Nesef, Râmîten ve Saganiyân da fethedildi. Bunlar Mâverâünnehir’de Müslümanların gerçekleştirdiği ilk fetihlerdir.
Ubeydullah, Buhara’dan Basra’ya dönerken pek çok ganimetle birlikte Türk okçuları da getirmiþti. Bu başarısının ardından 55’te (675) ayrıca Basra valiliğine getirilince Türk okçularını Basra’da es-Sikketü’l-Buhâriyye’ye yerleştirdi.[191]
Basra’da onların yerleştirildiği sokağa “Buharalılar Sokağı” denildi.[192]
Bu savaşçılar Basra’da meydana gelen bir isyanın bastırılmasında da görev aldılar.[193]
Böylece Türkler ilk kez İslâm devletinin hizmetine girmiş oldular.[194]
Bundan sonra da Arap orduları Horasan’a düzenlediği her seferde oradan savaşçı Türk birliklerini İslâm topraklarına getiriyor ve bunları İslâm ordusuna alıyordu.
Bir müddet sonra İslâm ordusuna alınan bu Maveraünnehir asıllı Türk askerleri her ne kadar anavatanlarında düzensiz bir konar-göçer hayatı yaşasalar da Horasan’da yıllarca askerî direnişler göstermiş, harpler yapmış tecrübeli savaşçılar oldukları için İslâm ordusunun öncü unsurları haline gelmiş, özellikle İslâm ordusunun düzenlediği Anadolu seferlerinde muazzam başarılar elde etmişlerdir.[195]
Özellikle Battal Gazi’nin emrinde Türk askerlerinin İslâm ordusunda altına imza attığı fetihler, günümüze kadar destanlara konu olagelmiştir ki Battal Gazi üzerine çekilen filmlerin de Türk halkı tarafından ne kadar sevildiği ve tutulduğu bilenlerin malumudur ki özellikle rahmetli Cüneyt Arkın’ın başrolde oynadığı ve Battal Gazi üzerine çekilen filmlerin de Türk halkı tarafından ne kadar sevildiği ve tutulduğu bilenlerin malumudur. Zaten Battal Gazi, Emeviler devrinde Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan savaşlarda ünlenmişti.[196]
Yani Emevîler zamanında kurulan iki sugur (uç) vilâyetinden (Tarsus ve Malatya) hareketle, her yıl yaz ve kış seferleri düzenleyerek, Anadolu içlerine birçok akınlarda bulunan Müslüman Araplar, zaman zaman Marmara ve Ege kıyılarına kadar ulaştılar. Bu arada dört defa da İstanbul’u kuşattılar.[197]
Tam da bu sıralarda, yani Emevilerin Bizans’la yürüttüğü savaşların gölgesinde ortaya sunulan bir rivayete göre Velid, Bizans İmparatoru’na haber göndererek Hz. Muhammed’in mescidini yeniden imar etmek amacıyla yıktırdığını bildirmiş, o da, yüz inşaat işçisi, kırk deve yükü mozaik ve yüz bin miskal altın göndermiş, Velid de bunları Ömer b. Abdülaziz’e yollamıştı. Bununla birlikte Müslümanların Bizans sınırlarındaki gazaları devam etmiştir.[198]
Azerbaycan’a gelen İslâm orduları içinde, Müslüman çeşitli Türk topluluklarının da bulunduğu, bilhassa Abbasîler zamanında (750-1258) Türk asıllı komutanların bölgeye çeşitli Türk unsurlarının yerleştirilmesine önayak oldukları görülür. Bölgeye yerleştirilen Türk asıllı topluluklar, Abbasî hassa ordusundaki Türk komutanlar için ayrıca büyük bir güven kaynağı durumundaydılar. Bu Türk emîrlerinden Mübarek et-Türkî, Kazvin’in iç kalesini tamir ettirerek, buraya kendi adını vermiş; diğer bir Türk emîri Zirek et-Türkî, Halife Mütevekkil tarafından Merend’de isyan eden Benî Bu’ays emîrleri üzerine gönderilmiş (848); daha sonra Muhammed B. Sül adlı bir diğer Türk emîri, Ermenistan ve Azerbaycan valiliğine tayin olunmuştu.[199]
Buga adlı başka bir Türk Emîrinin, 4.000 kişilik bir kuvvetle Azerbaycan’a gelerek, Şamhor’a 20.000 civarında Hazar ve Bulgar Türk’ünü yerleştirdiği de bilinmektedir.[200]
Yani şunu diyebiliriz ki Emevi ve daha sonra Abbasilerin hizmetine giren Müslüman Türk komutanların, VIII. yüzyıldan itibaren Araplar ile birlikte Bizans’a karşı mücadele etmesi Anadolu’ya yapılan Türk akınlarının ayrı bir dönemini oluşturur.[201]
Özellikle Abbasiler zamanında Bizans üzerine yapılan gazalarda Türk komutanları önemli rol oynamışlardı.[202]
Türk komutanlarının Abbâsî topraklarında ve İslâm coğrafyasında çıkan karışıklıkların ortadan kaldırılmasında ve istikrarın korunmasında da sunmuş oldukları katkılar paha biçilemezdir ki bu bağlamda Azerbaycan’daki Babek isyanı, önemli bir örnektir. Gelgelelim İslâm dünyasını sarsan en önemli isyanlardan birisi IX. YY.’da Azerbaycan’da patlak veren Båbek isyanıdır. Bu isyanın bastırılmasında da Türk komutanlar ve ordularının çok büyük hizmetleri görüldü. El-Bazz şehri merkez olmak üzere isyan eden Båbek, kısa zamanda Ermenistan, Isfahan, Hemedân ve Musul’a kadar hâkim oldu (816/817). Halife Mu’tasım (833-842), isyanın bastırılması için Türk komutanlarından El-Afşîn Haydar B. Kâvûs’u görevlendirdi. (3 Haziran 835). Afşîn, Erdebil’i ele geçirdi ve El-Bazz kalesini zabt ve tahrip etti. Ermenistan’a kaçan Babek, Afşin’in komutanlarından Ebu’s-Sâc tarafından yakalanarak (15 Eylül 837), Berzend’de Afşîn’a teslim edildi. Daha sonra Bâbek, Halife’ye teslim edilmiş ve O’nun emriyle 4 Ocak 838 tarihinde idam edilmiştir.[203]
- yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Abbasî devletinin sarsılmaya başlaması, bölgede yer yer yerli sülalelerin yarı bağımsız bir şekilde hareket etmelerine sebep oldu. Bu yerli sülalelerden birisi de, Azerbaycan’a hâkim olan Türk asıllı Sâc Oğulları sülalesidir. (Uşrusana menşeli olan Ebu’s-Sâc, Afşin’ın komutanlarından idi. Bâbek isyanının bastırılmasında küçük bir birliğin başında görev almıştı.[204]
Ebu’s Sâc Dîvdâd b. Yusuf Dîvdest’in oğlu Muhammed El-Afşîn’ın kurduğu bu beylik (889/890 – 929), bölgede kurulan ilk yarı bağımsız Türk beyliğidir. Daha sonra Selçuklu Türkleri’nin bölgeye gelmesine kadar, Sâc Oğullarını takiben birçok beylik tarih sahnesine çıkacaktır.[205]
Öte yandan sınır güvenliği için Bizans Devleti ile yapılan mücadelelerde savunma amaçlı avasım şehirleri kurularak buralara da Türk askerler ve Türk komutanlar yerleştirilmiştir.[206]
Ve Bizans’la bu mevcut sınırlarda Araplardan başka Türk gönüllüleri de yer aldı. Hatta Süleym et-Türkî, burada bazı şehirlerin imarıyla vazifelendirilmişti.[207]
Harun Reşit, Memun ve Mutasım dönemlerinde Anadolu’da istihdam edilen Türklerin sayısı oldukça yüksek bir seviyeye ulaşmıştı.[208]
Harun Reşit Malatya’dan Tarsus’a kadar imtidat ve bir sıra istihkamları ihtiva eden mıntıkada Avasım namı ile bir serhat eyaleti teşkil etmişti.[209]
Halife Mütevekkil döneminde ise Abbasi ordusunun çoğunluğu Türklerden oluşuyordu. Anadolu garnizonlarının yönetimi Türklere emanet edilmişti. Türk kumandanlar, bulundukları bölgelerden Anadolu içlerine doğru seferler yapıyorlardı.[210]
Abbasi ordusunun en meşhuar kumandanları Afşin, Karabuğa, Ferganalı Ömer, Semerkantlı Haris, İtah, Mehmet Aşnas Vasıf ve Zirek isminde Türklerdi. Vasıf 863’te Anadolu’nun bazı kısımlarını istila etmişti. Tarsus ve Adana bidayeti teşekküllerinden itibaren Tolonoğullarının idaresi altında idi. Bundan anlaşıldığına göre müslüman Türkler Abbasi Devletinin teessüsü ile Anadolu’yu istila etmeğe ve bu devirden itibaren Doğu Romalıların elinden alınan serhatlerdeki ülkelerde yerleşmeye başlamışlardır. Türklerin Anadolu’yu istilaları Selçukluların teessüsüne kadar fasılasız denilebilecek bir şekilde devam etmiştir.[211]
Bu kentler İslâm topraklarının başkentten sonra en prestijli yerleriydi. Bu prestijli yerler, pek çok göçebe Türk savaşçıyı cezbedince bu imkanlar, Türk konar-göçerlerin iktisadi koşulları da göz önünde bulundurarak İslâm’ı seçmesinde etkili olmuştur. Yani başlangıçta Türk asıllı savaşçılar İslâm ordusu tarafından esir alınarak devşirilse de sonradan bu iş, Türkler açısından iktisadî bir avantaj görülmeye başlanmıştır. Aynı süreçte Peçenek ve Uz Türkleri de Bizans ordusunda paralı asker olarak yer alıyor ve Hristiyanlığı kabul ediyordu. Yani iktisadî etkenler önemli bir faktördü. Aynı şekilde Türklerin İslâm ordusunda asker olarak yer almasında da iktisadî nedenler çok büyük rol oynamaktadır.[212]
Gelgelelim Hüseyin Nihal Atsız da Türklerin İslâm’ı kabul etmesini “iktisadî” etkenlerde aramak gerektiğine dikkat çekmiştir ve “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eserinde de, 8.yüzyılın ortalarında, yani Göktürk devrinin son dönemlerinde, bazı Türklerin Abbasi İmparatorluğunda “paralı asker” olmak adına İslamiyet‟i kabul ettiğini belirtir. Ayrıca Türklerin bir kitle halinde İslamiyet’i kabul etmesinde pay sahibi olan bir diğer etken ise Abbasi Hükümeti tarafından takibata uğradıkları için Horasan’dan kaçıp Türklerin arasına sığınan Ebu Müslim taraftarlarıydı.[213]
Ancak Bizans’ın başına geçen Makedonya sülâlesi, Abbasileri Anadolu’da püskürtmeye başlayınca X. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkler geldikleri yol güzergâhıyla geri çekilmeye başladılar.[214] Türk-Arap seferlerinde bazen Maraş-Elbistan istikameti bazen de Armenia üzerinden Sivas yoluyla Anadolu içlerine giden geçiş yolları kullanılmıştı.[215]
Anadolu’ya yapılan Türk-Arap seferleri, Oğuz/Türkmen akınlarından oldukça farklı idi.
Araplar bir asırdan fazla süren Anadolu seferlerinin çoğunda üstünlük sağlasalar da, bu seferlerden istedikleri başarıyı elde edemediler.[216]
Anadolu’ya Kalıcı Olma Amacıyla Yapılan Türkmen Göçleri
Asya’nın içlerinden Aral Gölü ve çevresine yerleşen Oğuzlardan bir bölük, Kınık boyundan Selçuk Bey’in etrafında toplandı ve orada başkenti Yengikent olan Selçuklu devletini kurdu. Horasan’a inmek isteyen Selçuk Bey, burada boyu ile birlikte Müslüman oldu.[217]
Bir müddet sonra Selçuklular, İran ve Horasan’a yerleşmeye çalışırken[218] diğer Selçuklu grupları Irak, Azerbaycan ve Anadolu’nun doğu kesimlerini mesken tutmaya başladılar.[219]
Bu dönemde Çağrı Bey, Horasan’ı aşarak Kafkasya’ya geçti ve Azerbaycan yoluyla Doğu Anadolu topraklarına girdi.[220] Anadolu’daki Bizans şehirlerine başarılı akınlar yapan Çağrı Bey’in 1015 yılında başlattığı keşif seferi 6 yıl sürdü ve 1021 yılında sona erdi. Doğu Anadolu sınırlarını aşarak Van gölü havzasına giren “Mızrak, ok ve yaydan oluşan silahları çekili, beli kemerli, uzun ve örülü saçlı, rüzgâr gibi uçan Türk atlıları”[221] Van gölü havzasını denetim altına aldılar.[222] 1040 yılında cereyan eden Dandanakan Savaşı’na kadar devam eden Türkmen göçleri, birer akın ve istila hareketiydi.[223] 1040 yılında meydana gelen Dandanakan Savaşı’ndan sonra, bütün engellemelere rağmen, Türkmen akınları İslâm coğrafyasına yayıldı, öyle ki, artık bu ülkeler, onları alamayacak duruma geldi. Yerli halklar bu du-rumdan rahatsız oldu. Tuğrul Bey bu rahatsızlıkları dikkate alarak Bizans’ın elinde bulunan Anadolu’yu Türkmen kitlelere yurt etme uğraşına girişti.[224] Türkmenler ancak, 1048 Pasinler Savaşı’ndan sonra Doğu Anadolu’ya yerleşmeye başladılar.[225]
Azerbaycan ve Doğu-Anadolu bölgelerine giren bu Türkmenler, Selçuklu sultanı Tuğrul’un buyruğu üzerine, genellikle, buradaki Selçuklu vasalı emîrlerle birlikte Bizans’a akınlarda bulunmaktan geri kalmadılar.[226]
Türkmen akınları sonrasında başta Şehrizor, Hulvan, Kirmanşah ve Dinever olmak üzere pek çok şehirde Türkmenlerin kitlesel olarak yerleştikleri görülürken Hulvan ve çevresi Artuk Bey’in dirliği idi. Şehrizor ve çevresi, Türkmen beylerinden Emir Kıfçak’in emrine girmişti (1130). Bu Kıfçak Bey ve çocukları, bir müddet daha bölgede inişli çıkışlı hakimiyet sağladılar.[227]
Malazgirt’ten Önce Güneydoğu Anadolu
Türkmenler, Anadolu kapılarına dayandığında esas itibarıyla üç bölgede toplanmışlardı. Birincisi Azerbaycan sahası, ikincisi Urumiye Gölü’nün batısı, diğeri ise Mezopotamya’nın orta kısmıydı. Böylece Kürtlerle Türkmenler arasındaki ilk esaslı etkileşim de gerçekleşmiş oluyordu.[228] Azerbaycan sahasına daha 1028 yılında yapılan ilk Türkmen göçünde 2000 çadırlık bir kitle gelmişti. Bundan sonra da Azer-baycan sahası büyük Türkmen göçlerine sahne oldu.[229] 1041 yılında “Irak Oğuzları” olarak bilinen Türkmenler, Diyar-ı Bekir sahasına akınlar düzenlediler.[230] Türkmenler, Selçuklu hâkimiyetinden önce Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya hatta Musul’a kadar bazı akınlar yaptılar. Bu akınlardan birinde 10 bin kişilik ordu, Diyarbakır ve çevresine yerleşti.[231] Bu birlikler, bölgeden söküldü ancak Tuğrul Bey, 1057’de Musul’dan başlayarak Diyarbakır bölgesini ve Hasankeyf’i ele geçirerek buraları Türkmen beylerinin yönetimine bıraktı.[232]
Romanos Diogenes’in hareketi ve Malazgirt Meydan Muharebesi
Selçuklularca yürütülen fakat başarısızlıkla sonuçlanan iki Anadolu seferi girişiminden sonra yıllardır sürdürülen Selçuklu fetih hareketlerine bir son vermek ve onları kesin olarak bu ülkeden çıkarmak amacıyla, uzun süreden beri Anadolu ve Azerbaycan’a büyük bir sefer hazırlığına başlamış olan Romanos Diogenes, Balkanlar’daki Peçenek, Uz (Hıristiyan Oğuz), Kıpçak ve Hazar Türkleriyle Islav (Rus), Alman (Gotlar), Bulgar, Frank, Ermeni ve Gürcülerden oluşan büyük bir ordu hazırlandı. Çeşitli müslim ve gayrimüslim kaynaklardaki kayıtlarda, bu ordunun sayısının 600 bine kadar çıktığı abartmalı olarak ifade edilmekte ise de bunun, büyük ve küçük rütbeli 30 bin kumandanın yönettiği atlı ve yaya olmak üzere, 200 bin kişi civarında olması düşünülebilir. Bu orduda, kale delicileri, lâğımcılar, çarkçılar, arabacılar ve mancınıkçılarla birlikte çok sayıda ustalar, 800 mandanın çektiği nal ve çivileri taşıyan 400 araba ile içlerinde silâh, mancınık ve diğer savaş aletlerinin bulunduğu 1000 araba mevcuttu. Bunlar arasında, 1200 kişi tarafından çekilen ve on kantar ağırlığında taşlar fırlatabilen çok büyük bir mancınıkın da yer aldığı, çeşitli kaynaklarda kaydedilmiştir. Bütün bun-lardan başka, imparatorun beraberinde getirdiği hazinesinde, bir milyon altın, 100 bin ipekli giysi, altın eğerler, kemerler, pek çok altın ve gümüş eşya da bulunuyordu. İmparator, sayı ve donatım bakımından geçekten muazzam sayılabilen bu orduya güvenerek güya Anadolu’yu Türklerden kurtaracağına inandıktan başka, bütün İslâm ülkelerini de elegeçireceğini ümit ediyor, hatta bu düşüncesinin etkisiyle beraberindeki kumandanları İslâm kentlerine vali olarak atamayı planlıyor, “bütün camileri kiliseye çevireceğini” bildiriyordu. Romanos Diogenes, İstanbul’dan hareket etmeden önce, Ayasofya kilisesinde düzenlediği büyük bir dinî törene katıldı ve buradaki büyük haç’ı ziyaret etti. Tarihî bir değer taşımamakla birlikte, bu ziyaretle ilgili olarak, o devirde yaşamış olan bir Müslüman tarihçi (Garsunni’me Muhammed Sabi’), yenilgiden sonra tutsak alınan imparatorun ağzından şu hikâyeyi nakletmiştir:
“Herhangi bir sefer dolayısıyla İstanbul’dan çıkan imparatorların törelerinden birisi de Ayasofya’ya gidip yakutlarla bezenmiş olan altın haç’tan yardım ve şefaat dilemeleridir. Ben bu geleneğe uyarak Ayasofya’ya gidip buradaki altın haç’tan başarı için şefaat diledim. Bu sırada haç, bulunduğu durumdan Müslümanların kıblesine doğru çevrildi. Buna son derecede hayret edip şaşakaldım ve onu, yeniden doğuya çevirip eski haline getirdim. Ertesi günkü ziyaretimde, haç’ın yine kıbleye dönmüş olduğunu gördüm. Bunun üzerine onun, zincir-lerle bağlanmasını emrettim. Fakat bununla birlikte üçüncü günkü ziyaretimde haç, yine kıbleye yönelmiştir; hayretler içinde kalıp bunu, çıkacağım seferde yenilgiye uğrayacağıma yormuştum. Bununla birlikte arzu ve ihtiraslarımın etkisiyle, İslâm ülkelerine yürüdüm ve işte bunlar başıma geldi.” Ayrıca Bizanslı bir tarihçi (Kedrenos), eskiden beri Roma ve Bizans hükümdarlarının başlarına gelecek iyi ve kötü olayların, daha önce vukuu bulan bazı olaylarla belli olduğu inancına dayanarak, Romanos Diogenes’in başı üstünden kara bir güvercinin uçmasını, sefer sırasında, çadırının zarar görmesini ve nihayet atlarının ahırının yanmasını, onun yenileceğine yormuştur.
Yukarıda söz konusu edildiği üzere, yapacağı büyük seferini giz-lemek amacıyla, Haleb önlerinde bulunan Sultan Alp Arslan’a bir elçi gönderip, “Ahlat, Erciş, Malazgirt v.s. kent ve kalelerin geri verilmesi” şartlarıyla barış önerisinde bulunan imparator, büyük ordusuyla İstanbul’dan hareketle bir kısım eyâletlerden gelen kuvvetlerin ken-disine katılma yeri olan Sakarya ırmağı yörelerine gelip konakladı. Daha sonra Kayseri-Sivas bölgesine ulaşan imparator, burada, uygulayacağı planlar konusunda, ordudaki bütün kumandanların katıldığı bir Savaş Meclisi topladı. Yapılan müzakereler sonunda, imparatorun “Azerbaycan’a girilerek oradan Selçuklu başkentine (Rey) yürüme” önerisinin, genç ve tecrübesiz generaller tarafından desteklenmesine rağmen Nikephoros Bryennios ve Türk asıllı Joseph Tarkhaneiotes (Tarhan) gibi tecrübeli generaller “Anadolu’dan uzaklaşılmasının ciddi tehlikeler doğurabileceğini, en uygun planin, Sivas veya Erzurum’da karargah kurulup, bu bölgelerde gerekli önlemlerin alınması, bu sıralarda, Türk ordusunu yiyecek sıkıntısına düşürmek amacıyla, yağma ve tahrip hareketlerinde bulunulmasını ve nihayet Selçuklu kuvvetlerini Anadolu’ya çekerek onlarla Erzurum veya Pasin ovasında savaşa tutuşulması” fikrini ileri sürüp savundular. Fakat bu görüşü benim-semeyen imparator, kendi planını uygulamak, yani Azerbaycan’a yürümek üzere, Sivas üzerinden Erzurum’a gelerek genel karargahını burada kurdu. Çok geçmeden imparator, İran içlerine yürüyüşü sıra-sında, arkasını güven altına almak amacıyla, General Tarkhaneiotes ve Bizans hizmetine giren ünlü Norman soylularından Ursel (Urselius, Roussel) kumandasında 30 bin kişilik Uz ve Franklardan oluşan bir kuvveti Ahlat üzerine sevketti. Ayrıca Selçuklular tarafından fethe-dilerek Selçuklu vasallığına giren Gürcistan’ı yeniden elegeçirmek ve özellikle ordusunun yiyecek ihtiyaçlarını sağlamak için 20 bin kişilik bir kuvveti Gürcistan’a gönderdi; beraberindeki birliklerle de bizzat, daha önce Sultan Alp Arslan tarafından fethedilen Malazgirt üzerine yürüdü. Bu sıralarda Bizans ordusunun Türk asıllı askerlerden oluşan bazı birliklerinden sultana “Endişe etme, Bizans ordusunun çoğu seninle birliktir” şeklinde mektuplar gönderildikten başka, Uzlar da ırktaşları Selçuklulara, eskiden beri kullanılan, fakat ne olduğu bilinmeyen Türk alâmetlerinden bir işaret (belki ok) yolladılar. Bunu tes-pit eden imparator, kendisine yardımcı olabileceği düşüncesiyle, bera-berinde getirmekte olduğu ve bu hareketlerin önderi olabileceğine ihtimal verdiği Erbasan’ı derhal İstanbul’a geri gönderdi. İmparator, Malazgirt’e yürümekte iken Ermeni ve Elcezire birlikleri kumandanı Basilakes (Vasilakes) Magistros da kendisine katıldı. Bu sıralarda bu birliklerin kumandanları Leon Debatenes ve Basilakes, imparatora, Alp Arslan’ın Bizans ordusundan korkup Irak’a gittiğini bildirdiler. Gerçekte ise sultan, İslâm ve Bizans kaynaklarının belirttikleri üzere, Haleb’den ayrılıp Fırat ırmağını geçtikten sonra, bir ara Musul yönüne gitmişse de daha sonra Silvan ve Erzen üzerinden Bitlis boğazı yoluyla Ahlaťa ulaşmış idi. Çok geçmeden Malazgirt üzerine yürüyen imparator, az sayıda Selçuklu kuvvetlerinin savunduğu kaleyi aman ile teslim almasına rağmen pek çok Müslüman halkı kılıçtan geçirdi. Öte yandan Sultan Alp Arslan, Ahlat’a geldiği zaman, Ursel ve Tarkhaneiotes, Ahlat yönünde hareket halinde idiler. Bu Bizans kuvvetleri, Selçuklu atlı birlikleri tarafından bozguna uğratılıp geri çekilmek zorunda bırakıldı-lar. Sultanın Ahlať’a geldiği ve Selçuklu kuvvetlerinin hareket halinde bulundukları haberi, etrafa yayılınca imparator, bunun doğruluğunu tespit için Nikephoros Bryennios kumandasında yeniden bir kuvvet gönderdi. Bu kuvvetler, Selçuklu ordusunun öncü kuvvetleri ve esasen Ahlat Selçuklu garnizonu komutanı olan emîr Sunduk tarafından bozguna uğratıldı, Bryennios, yaralı bir halde güçlükle kaçmayı başardı. Bu bozgun üzerine imparatorun, Basilakes kumandasında gönderdiği kuvvetler de yine Sunduk tarafından bozguna uğratıldı, Basilakes tutsak alındıktan başka, beraberinde taşımakta olduğu büyük haç da Selçuklu kuvvetlerinin eline geçti. Sultan, “bu haç’ın, zafer alâmeti sayılarak Bağdaťa halifeye gönderilmesi için, bu sıralarda Hemedan’da bulunan vezir Nizamülmülk’e ulaştırılmasını” emretti. Böylece Malaz-girt Meydan Savaşından önce yapılan Selçuklu-Bizans öncü savaşları, Selçuklu kuvvetleri tarafından kazanılmış oldu.[233]
Türklerin Anadolu’daki Kalıcı Varlığının Tescili Olan Malazgirt Zaferi
İmparator Romanos Diogenes, Alp Arslan’ın Suriye-Mısır seferine çıkmış olmasını ve ülke merkezinden bir hayli uzaklaşmış bulunmasını fırsat bilerek, Bizans ülkesinden ve komşu milletlerin halklarından ücret karşılığı topladığı kalabalık sayıdaki (150-200 bin !) ordusuyla 1071 yılı bahar aylarında İstanbul’dan Anadolu içlerine doğru hareket etti. Başlıca amacı Selçukluların Anadolu akınlarına nihai olarak son vermek ve bu devlet üzerinde kesin bir üstünlük kurmaktı. Ordusunda Türk boylarından Peçenekler, Uzlar (Oğuzlar) ve Kıpçaklar dâhil olmak üzere Frank, Slav, Hazar, Bulgar, Ermeni ve Gürcü gibi çok değişik kavimlerden ücretli askerler de bulunuyordu. Ordu Sivas dolaylarına geldiğinde, Türklere karşı uygulanacak savaş stratejilerinin belirleneceği bir toplantı tertip edildi. İmparatorun maiyetindeki tecrübeli generallerden Nikephoros Bryennios ve Türk kökenli Joseph Trakhaniotes (Tarhaniotes), Romen Diyojen’e hitaben söz alarak Türklere karşı Erzurum’dan daha öteye geçilmemesini ve Selçuklu ordusunu kendi üzerlerine çekerek savaşın Erzurum dolaylarında yapılmasını teklif ettiler. İmparator genç generallerin kışkırtıcı konuşmalarından da etkilenerek bu öneriyi kabul etmeyip, Malazgirt kalesi önlerine kadar ilerlemesini sürdürdü. Kaleyi ele geçiren imparatorun, Selçuklu üssü Ahlat yönünde gönderdiği 30 bin kişilik öncü kuvvetleri ise Selçuklu atlı birlikleri tarafından bozguna uğratıldı. Bizanslı generaller Trakhaniotes ve Urselius (Roussel) geri çekilmek zorunda kaldılar. İmparatorun Nikophoros Bryennios kumandasında gönderdiği yeni birlikler de Ahlat Selçuklu garnizonu komutanı Emîr Sunduk (Türk Sandak) tarafından mağlup edildi. Bryennios, yaralı olarak canını zor kurtardı. İmparatorun Basilakes komutasında sevk ettiği Bizans birlikleri de yine Emîr Sunduk tarafından yenilgiye uğratıldı. Basilakes esir edildi ve yanında taşıdığı Kutsal Büyük Haç da Selçukluların eline geçti. Emîr Sunduk, Bizans’a ümitsizlik, Türklere ise moral olan bu anlamlı ganimeti bekletmeyip doğruca Sultan Alp Arslan’ın nezdine gönderdi. Böylece Malazgirt Muharebesi öncesi manevi atmosfer Selçukluların lehine şekillenmiş oldu. Her şeye rağmen Bizans imparatoru, bütün bu alınan yenilgileri önemsememiş, ani taarruzlarda bulunan Selçuklu atlı birliklerini başıboş yağmacı kuvvetler sanmış, Alp Arslan’ın ise kendisine karşı çıkmaktan korkarak doğuya doğru çekilip gittiğini zannetmiştir.[234]
Bu esnada Ahlat’ta bulunan Sultan Alp Arslan, maiyetindeki hassa askerleri, akıncı beylerine tâbi Türkmen savaşçılar, başkent Rey ve Hoy dolaylarından getirilmiş birlikler ve yardımcı kuvvetlerden mürekkep yaklaşık 50 bin kişilik ordusunun başında yola çıktı. Ahlat – Malazgirt arasındaki tarihî güzergâhı kullanarak Malazgirt’e 15-20 km. kadar yaklaştı ve Rahve ovasındaki irili ufaklı derelerden oluşan vadi ve yarıklar etrafında mevziini aldı. Civardaki tepeleri de tutarak hem ovayı kontrol altına almış oldu ve hem de Bizans ordusunun hareket yönünü yakından takip etme imkânı buldu (23 Ağustos 1071). Bu sırada ise Romanos Diogenes de Malazgirt kalesindeki karargâhını terk ederek Selçuklu ordusuna yakın bir mesafeye kadar ulaştı, devamında ise eski Roma usulüne uygun olarak ordugâhının çevresine hendekler kazdırarak tahkimatta bulundu. Alp Arslan, İslâmî anane gereği ve belki de eski Türk töresi icabı, pratik manada ise bir miktar zaman kazanmak ve Bizans ordusunun son durumu hakkında izlenim edinmek amacıyla imparatora bir elçilik heyeti gönderdi. Heyetin başında ise Alp Arslan’ın gözde ve güvenilir emîrlerinden Savtegin ile Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah’ın Sultan nezdindeki elçisi İbn Mahlebân / İbn Mühelleban bulunuyordu. Emîr Savtegin, Alp Arslan’ın barış teklifini imparatora sundu ve ona, her ne kadar senin askerin çok ise de iyi düşün. Zira öyle bir sultanın karşısına çıktın ki, savaşlarının neticesi için söz ve delile ihtiyaç yoktur. Bununla beraber eğer bu cüretinden pişman olur, gerektiği şekilde bâc ve haraç vermeyi kabul edip düşmanlığı terk ederek anlaşmaya yanaşırsan ben sultandan bütün beldeleri sana vermesi, sana ve tâbilerine bir zarar gelmemesi için ricada bulunurum. Eğer benim nasihatime kulak vermezsen, kendi ikbâl ağacını kırmış, memleketlerini ve mallarını kaybetmeye gayret etmiş olursun sözleriyle hitap ederek iknaa çalıştı. Ancak İmparator gücüne fazla güvenmiş olmalıdır ki, barış önerilerine kulak asmadı, hatta Selçuklu elçilik heyetini ve Selçuklu sultanını alaya alan cümleler sarf etti.[235]
Böylece, kazanacağından emin olduğu bir savaş sonunda, Anadolu’ya yapılan Türk akınlarına son verdikten başka, Selçuklu imparatorluğu’nu yıkmayı ve ülkesine katmayı planlayan, bu yüzden Alp Arslan’ın savaştan önce yaptığı barış teklifini mağrurane ve alay edercesine reddeden Bizans imparatoru[236] Romanos Diogenes, hayatının hatasının yaptığının farkında bile değildi.
Ama elbette ki Romanos Diogenes’in bu tavrı boşuna değildi zira liyakatsiz imparatorlardan sonra dul kalan Bizans İmparatoriçesi Eudokia,[237] dönemin popüler komutanı Romanos Diogenes ile evlendi.[238] Bu evlilikten sonra imparator olan Romanos Diogenes, imparatorluğunu meşrulaştırmak istiyordu. Bunun için ise hayatına mal olacak Doğu seferine çıktı.[239] Romanos Diogenes Kapadokya bölgesine geldiğinde savaş meclisini toplayıp en iyi komutanları çağırttı. Komutanlardan Joseph Tarchaniotes ve Nikephoros Bryennios, Rûm diyarında kalmaları fikrini öne sürdü.[240] Fakat kimse onları dinlemedi ve ordu Malazgirt Ovası’na doğru harekete geçti. Doğu seferine çıkan Romanos Diogenes’in ordusu tamamen ücretli askerlerden oluşuyordu.[241] Çünkü thema sistemi bozulan Bizans, kırsaldan asker edinemedi. (Thema kelimesi kolordu manasına gelmekte olup sonradan kurulacak bu yeni askeri bölgelere adını vermiştir.)[242]
Bu durum her komutanın kafasına göre hareket etmesini sağlamış, organize olamayan bir Bizans ordusu teşekkülü ortaya çıkmıştı.[243]
Neticede Bizans İmparatoru’nun alaycı ve küçümseyici tavrından sonra geri dönen Sel-çuklu elçi heyeti, imparatorun, barış hususundaki red cevabını sultana arz edince, savaşın artık kaçınılmaz bir duruma geldiğini anlayan ve Hıristiyan bir tarihçi Charles le Beau’nun ifade ettiği üzere, “Romanos’tan daha baba yiğit ve cesur olan, ancak barış hususunda çaresizlik içinde kalan, bu sebeple de kılıca sarılmak gerekliliğini anlayan Sultan Alp Arslan” savaş hazırlıklarının derhal bitirilmesini emretti. Bu sırada sultanın imamı ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed, ona: “Ey sul-tanım, sen, Tanrı’nın diğer dinlere üstün kıldığı İslâm dini için sava-şıyorsun, bu sebeple İslâm ülkelerindeki camilerde bütün hatiplerin Müslüman halkla birlikte senin için dua edecekleri Cuma günü, öğle namazı sırasında, düşmana saldır. Ben, Ulu Tanrı’dan, zaferi senin adına yazmasını beklerim” diyerek onu moral bakımından kuvvetlen-dirdi. Ayrıca Bağdat Abbasî halifesi Kaaim Biemrillah da, o sıralarda bütün İslâm dünyasının yakından ilgilendiği Malazgirt savaşının Alp Arslan tarafından kazanılması hususunda, Muslayaoğlu Ebû Saîd’e bir dua metni hazırlatarak Cuma namazında bütün İslâm ülkelerin-deki minberlerde okutulmasını emretti. Bugün elimizde bulunan ilgili İslâm kaynaklarında yer alan bu dua metni aynen şöyledir:
Alp Arslan için okunan hutbe
Tanrım! İslâm sancağını yükselt ve İslâma yardım et! Şirki, başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle yok et! Sana itaat için, canlarını feda edip kanlarını, sana tâbi olma hususunda akıtan senin yolunun mücahitlerini, onları kuvvetlendirerek yurtlarını, güvenlik ve zaferle dolduran yardımlarından yoksun kılma! Mü’minlerin emîrinin burhanı olan Şehinşâhü’l-âzam (yani Sultan Alp Arslan)’ın senden dile-diği yardımı esirgeme ki o, bu sayede hükmünü yürütür, şanını yayılır kılsın ve zamanın güçlükleri karşısında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmek için onu, lütufkâr ve her zaman etkili olan desteğinden yoksun kılma! Onun, kâfirlerin karşısındaki bugünkü günü, yarınına da yetsin. Ordusunu meleklerinle destekle. niyet ve azmini hayır ve başarıyla sonuçlandır! Çünkü o, senin ulu rızan için rahatını terk etti; malı ve canıyla buyruklarına uymak amacıyla, senin yoluna düştü. Çünkü sen “Ey iman edenler, can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir yolu size göstereyim mi? Tanrı’ya ve onun Peygamberine inanıyorsanız, onun yolunda, can ve malınızla savaşırsınız” diyorsun. Senin sözün gerçektir. Tanrım! O, nasıl senin sözüne uyup şeriatının korunmasında, gevşeklik göstermeden buyruğuna uymuş ve düşmanlarına bizzat karşı koyarak dinine hizmet için gecesini gün-düzüne katmışsa sen de ona zafer kısmet eyle, dileklerinde ona yar-dımcı ol, kaza ve kaderini, onun için iyi ve hayırlı bir şekilde tecelli ettir! Onu öyle bir koruyucu ile kuşat ki, düşmanların her türlü hile-lerini defetsin ve lütfunla, bu koruyucu onu, güzel sıfatların içinde, en emin ve sağlam ellerle korusun! Yapmak istediği her işi, ona kolay kıl! Böylece onun, düşmana karşı giriştiği bu “Kutsal Hareket”, zaferden ışık alsın ve şirk zümresinin, hak yollarını göremeyip sapıklıktan gözleri yumulsun. Ey Müslümanlar, doğru bir niyet, içten bir azim ve Tanrı’dan korkan temiz kalplerle ve birlik bahçesinden kısmet alan İnançlarla Sultan Alp Arslan için Tanrı’ya yalvarıp yakarınız! Çünkü eksiklerden yoksun olan Yüce Tanrı şöyle buyuruyor: “Ey Muhammed, onlara dualarınız olmazsa Rabbim size niçin değer versin’ de”. Ey Müslümanlar, Alp Arslan’ın şerefli olarak düşmanlarını yok etmesi, sancağını yükseltip zaferlerin en son derecesine ve amacına erişmesi hususunda, Tanrı’ya dua ve niyazda bulununuz! Tanrım! onu bütün güçlüklerini kolaylaştır ve şirki, onun önünde boyun eğdir!
Bu duanın, savaş günü, başta hilâfet başkenti Bağdat olmak üzere, bütün İslâm ülkelerinde, derin bir inanç ve içtenlikle yapılacağının yayılması, bütün Türk kumandan ve askerleri üzerinde moral yönün-den kuvvetli bir etki yapmıştır. Sultan Alp Arslan, bir kısım atlı kuvvet-lerini bugün Malazgirť’in sağ taraflarında bulunan ve ilçenin sağ-arka yörelerine kadar uzanan küçük bir yarma vadi boyunca kurduğu pusu-lara yerleştirdi, kendi de merkez hattında yer aldı. Böylece, uygulanacak taktik gereğince, Bizans ordusu, önce yarım bir çember, daha sonra da tam bir kuşatma altına alınacaktı. Öte yandan Bizans ordusunun sol kanadında Rumeli kuvvetleriyle Nikephoros Bryennios, sağ kanadında Uz askerleriyle Aliattes merkez hattında kırmızı atlastan bir giysi giymiş olan imparator Romanos Diogenes, gerideki ihtiyat kuvvetlerinin başında da imparatorun üvey oğlu (eski imparator’ın Ioannes Dukas’ın oğlu) Andronikos Dukas yeralmışlardı. XI. yüzyıl Bizans vekayinâme müelliflerinden ve Romanos Diogenes’in Harp Divanı başkanı olarak onun seferlerine katılmış olan Mikhail Attaleiates’in (Ölümü 1079’dan sonra), bugün elimizde bulunan eserindeki (İslâm kaynaklarında yer almayan) kayıtlara göre, “Mehtapsız karanlık bir gecede, baskın düzenleyen Selçuklu atlı birlikleri, Bizans ordugâhının dışındaki ırktaşları Türk askerlerini kuşa-tıp hareketsiz hale getirdikten sonra -belki de işbirliği yaparak- Bizans erzak muhafızlarını yok ettiler. Onların at üstündeki çevik hareket-leri, yağdırdıkları oklar, insanı şaşırtan savaş çığlıkları, Bizans ordugâhında ölüm ve dehşet saçtı. Bu arada Bizans askerleri ordugâh içlerine ve kaleye sığınmaya çalışıyorlardı; hattâ baskın yapan Selçuklu atlı-larının da Bizanslılarla birlikte kaleye girdikleri ve ordugâhın bütün ağırlıklarıyla ellerine geçtiği haberleri bile yayılmıştı. Kimin kaçtığı, kimin kovaladığı, kimin düşman, kimin dost olduğu anlaşılamıyordu; özellikle Bizans ordugâhındaki Uzlar, bu kargaşalığı bir kat daha artırıyorlardı”. Ayrıca, bir Norman şairinin kaleme aldığı Gesta Roberti Wiscardi destanında:
“Bu gece baskını sırasında imparator, kendilerini kuşatan Selçuklu kuvvetlerinin dikkatlerini çekmek ve böylece kendilerini biraz olsun toparlayabilmek amacıyla, hazinede bulunan para, değerli giysiler, çeşitli altın ve gümüş kapları ordugâhın içine serptirdi. Böylece ganimete dalacak olan Selçuklu kuvvetleri, kendilerini izleme ve yok etmeyi bırakacaklardı. Fakat bu plan gerçekleşemedi; çünkü bu değerli eşya, Bizans ücretli askerleri tarafından kapışıldıktan sonra bunların arasındaki Türk asıllı olanları, ele geçirdikleri ganimetlerle birlikte ırktaşları Selçuklu birliklerine katıldılar”.
Böylece, daha esas savaş başlamadan, bu gece baskını sonucunda, birlikte Bizans ordusunun yeniden toparlanmada büyük bir çaba gös terdiği anlaşılıyor. Gerçekten birkaç gün sonra, karşılıklı olarak savaş düzeni alan Selçuklu ve Bizans ordu birlikleri, 25 Ağustos 1071 gününü böylece geçirdiler. Bu arada Selçuklu atlı birlikleri, devamlı olarak tekbir sesleriyle boru ve davullar çalıp haykırarak ve oraya buraya oklar atarak karşılarındaki Bizans askerlerini moral bakımından çökertmeye çalıştılar. Buna karşılık Bizans askerleri arasında da çanlar çalınmaya başladı. Bütün savaş hazırlıklarını tamamlayan ve ak giysiler giyerek “Ölürsem kefenim bu olsun” diyen Sultan Alp Arslan, Cuma sabahı, ordugåhtaki bütün kumandanları toplayarak onların önünde, Tanrı’ya şöyle bir yakarıda bulundu:
“Ey Tanrım! sana müvekkil oldum ve bu cihatta sana yaklaştım; şu an senin huzurunda secdeye kapanıyor ve yalvarıyorum. Bu sözlerim, benim gerçek duygularımı yansıtmıyorsa beni, beraberimdeki yardımcılarımı kahr et! Eğer içtenliğimi kabul edersen bu cihatta düşmanlara karşı bana yardımcı ol ve beni muzaffer bir Sultan kıl!”. Bu duadan sonra Sultan kumandanlarına şu hitabede bulundu:
Alp Arslan’ın orduya hitabı
“Ben, Tanrı’ya kendini veren muhtesipler gibi sabırlıyım ve hayatını tehlikelere atan kimselerin yaptıkları gibi, gazilerin başında savaşacağım. Eğer Tanrı, kendisinden beklediğim üzere, beni başarıya ulaştırırsa bu güzel bir sonuç olacaktır; eğer durum bunun tersi olursa oğlum Melikşah’ı yerime geçirip ona itaat etmenizi sizlere vasiyet ediyorum”. Büyük bir heyecan ve inançla sultanı dinleyen kumandanlar, hiç duraksamadan hep bir ağızdan “Baş üstüne” dediler. Sultan, 26 Ağustos 1071 Cuma günü, bütün kumandan ve askerleriyle birlikte Cuma namazı kıldı ve onlara son olarak şu hitabede bulundu:
“Ey askerlerim ve kumandanlarım! Daha ne zamana kadar biz azınlıkta, düşman çoğunlukta olarak böyle bekleyeceğiz? Ben, Müslümanların camilerde bizler için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşecektir, aksi takdirde şehit olarak cennete gideriz. Beni izlemek isteyenler gelsinler, istemeyenler ise serbestçe geri dönebilirler. Bugün burada, ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben de sizlerden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım. Biz, Müslümanların eskiden beri yapageldikleri bir gaza yapıyoruz”.
Sultanı tam bir dikkat ve heyecanla dinleyen asker ve kumandanlar hep bir ağızdan:
“Ey sultan, biz, senin kulların olarak sen ne yaparsan biz de aynı şeyi yapar ve sana yardımcı oluruz. İstediğin biçimde hareket et” dediler. Sultan Alp Arslan, vakit kaybetmeden Türk töresi gereğince, bizzat atının kolanını sıktı ve kuyruğunu bağladıktan sonra ok ve yayını atarak kılıç ve topuzunu aldı; kumandan ve askerler de kendisi gibi yaptılar, fakat onlar, ok ve yaylarını yanlarında alıkoydular. Artık büyük tarihi savaş başlamak üzere idi. Öte yandan Bizans imparatorunun son olarak toplandığı savaş meclisinde yapılan müzakerelerden sonra “Taarruz” fikri benimsendi. İmparator, eskiden Romalıların uyguladıkları savaş taktiklerinden dikdörtgen düzenini uygulamak istedi. Esasen bu düzen, çok uzun bir alanı kapsaması ve kolayca yarılma tehlikesine düşebileceği sebebiyle, tecrübeli kumandanlar tarafından pek kullanılmamakta idi. Yine Roma savaş yöntemine göre hareket eden Romanos Diogenes, ordugâhının çevresini bir hendekle çevirterek kazıdan çıkan toprakları ordugâh tarafına yığdırdı. Böylece imparator, ordugâhını, sağlam Malazgirt Kalesi’nde değil, ancak dışında bir yerde kurmuş oldu. Bu sıralarda Bizans ordusunda, bir yandan saldırı hazırlıklarının son safhaları tamamlanırken, bir yandan da dinî törenler yapılıyor, ellerinde renkli bayraklar tutan kumandan ve papazlar, askerler arasında dolaşarak onları moral bakımından kuvvetlendirmeye çalışıyorlardı. Öte yandan Selçuklu ordusunun merkez hattında yer alan Sultan Alp Arslan’ın komutasındaki atlı birlikler, tekbir sesleri, boru ve köslerden çıkan etkili gürültüler yanında, insan ruhunda heyecan yaratan devamlı haykırışlarla hareket halinde idiler. Çok geçmeden bu kuvvet-ler, okçuların savunma desteğiyle Bizans ordusunun merkez hattına, onları taarruza kışkırtan düzme bir saldırıya geçtiler. Pusulardakine oranla daha az sayıda olan bu kuvvetleri yok etmek amacıyla derhal karşı saldırıya geçen Bizans imparatoru, Türklerin eskiden beri uyguladıkları bozkır savaş taktiği gereğince, savunma savaşı yapa yapa, yavaş yavaş, sanki kaçar gibi, çekilmekte olan Selçuklu atlı kuvvetlerini izlemeye başladı ve bu sıralarda da oldukça ağır kayıplar verdi. Bizzat Sultan Alp Arslan tarafından büyük bir ustalık ve maharetle uygulamakta olan bu düzme geri çekilme harekatı tam bir başarıya ulaşmıştı.
Şöyle ki: Selçuklu pusularının bulunduğu hatlara kadar ilerlemiş olan imparator, artık genel karargahından epeyce uzaklaşmıştı. Büyük Sultan’ın ordusuna, kesin sonuçlu bir meydan savaşı için genel bir taarruz emri verme zamanı artık gelmiş bulunuyordu. Çok geçmeden bu emir verildiği zaman Bizans ordusu, pusulardaki Selçuklu atlı kuvvetleri tarafın. dan ciddi bir şekilde tehdide başlandı. İmparator, hatasını anlamakta artık çok geç kalmıştı. Pusulardaki Selçuklu atlı kuvvetleri, saldırıya geçtikleri sırada, Alp Arslan da komutasındaki merkez hattı kuvvetlerinin taktik gereği, çekilmesini durdurmuş ve onları karşı saldırıya geçirmişti. İşte bu anlardan itibaren şaşkınlığa düşen Bizans ordusunun savaş düzeni bozulmaya başladı. İlk Selçuklu darbesini yiyen Bizans merkez hattı, süratle çember içine alınmakta idi. Bu hatta bulunan imparator, Nikephoros Bryennios kumandasındaki sol kanattan yardım istemişse de artık pusulardan çıkmış bulunan Selçuklu atlı birlikleri, buna imkan vermediler. Öte yandan Aliattes’in kumandasındaki sağ kanat kuvvetleri de yine Selçuklu atlı birlikleri tarafından bozguna uğratıldılar. Bu arada, bu kanatta yer alan Uz ve Peçenek atlı kuvvetleri, başlarında Tamış adlı beyleri oldukları halde, kendi öz soydaşlarına karşı savaşmayarak Bizans saflarından ayrılıp Selçuklu kardeşlerinin tarafına geçtiler. İşte bu olay, ünlü Bizans komutanı Nikephoros komutasındaki sol kanadın tamamen çöküp dağılmasına sebep oldu. Bu durum karşısında imparator, ordusunu geriye çekip karargâhın arka tarafında toplamak için büyük çaba göstermişse de ardı arkası kesilmeyen Türk saldırıları ve dolayısıyla ok yağmuru sebebiyle, uygulamak istediği bu harekâtı da başaramadı. Çok geçmeden Bizans ordusu tam bir çember içine alınmış bir duruma getirildi. Esasen geride takviye kuvvetlerinin başında bulunan ve üvey babası Romanos Diogenes’e âdeta bir düşman gözüyle bakan Andronikos Dukas, Bizans ordusunun bozulup tam bir çember içine düştüğünü ve hattâ imparatorun öldüğünü ilân etmiş ve çarpışmalara katılmaksızın daha da gerilere çekilmiştir. Aynı şekilde Bizans’ın özellikle mezhep ayrılığı ve baskıları sebebiyle onlara dargın Ermeni birlikleri de savaş alanından çekilmişlerdi. Bunlardan başka, kendi başına buyruk olan ücretli Frank askerleri komutanı Ursel, kendisinin sabırsızlıkla yardıma gelmesini bekleyen imparatora gitmeyip. Ahlat yönlerinden derhal uzaklaşarak batı yönüne, kendisini güvencede gördüğü bir yere çekildi. Sultan Alp Arslan, kuşatılan Bizans ordusunun yok edilmesi harekatımı yönettikten başka, bizzat at üstünde, bir asker gibi, oraya buraya koşuyor, zaman zaman kılıç ve süngüsü ile düşman askerlerine saldırıyordu. Bu sırada değerli Selçuklu emirlerinden Aytekin, atından inip yer öperek ona: “Bir sultanın Müslümanlara merhamet etmesi gerekir: bir eşi daha bulunmayan o değerli varlığını savaşa sokup ölüm tehlikesine atmamak, rahatı, savaşa tercih etmelidir” dedi. Sultan, çok sevdiği bu emirin bu sözlerine karşılık olarak: “Bu zalim milleti yok edersem o zaman rahata kavuşurum. Benim bu rahatsızlığım sonunda, Müslümanlar esenliğe kavuşacağından ben, bu rahatsızlığı, bir rahatlık sayarım” dedikten sonra Aytekin’i savaşa teşvik ettiği gibi, kendisi de aynı şekilde hiç durmadan savaşmıştır. Öğle vaktinden akşama, hattå geceye kadar devam eden bir meydan savaşında, koskoca Bizans ordusu yenilgiden kurtulamadı. Kuşatılan ordunun büyük bir kısmı kılıçtan geçirilmiş, çok sayıda general tutsak alınmış, askerlerden ancak bir bölümü, kaçarak canlarını kurtarabilmişti. Bozgun sırasında imparatorun özel çadırı, tahtı, hazinesi, imparatorluk tacı’nın bazı değerli taşları, çok değerli bir inci, çeşitli silâh ve savaş aletleri ganimet olarak Selçuklu askerlerinin eline geçti. Artık hiç bir çıkış ve kaçış imkânı bulamayan imparator Romanos Doigenes, at üstünde kılıcıyla çarpışmalara katılmış, elinden yaralandıktan başka atı da bir okla vurulup yere yıkılmış, bir kargaşa halini alan savaş alanında yaya kalmıştı. Yaralı bir halde, akşam karanlığından faydalanarak emin bir yere çekilip akıbetini beklemekte olan imparator, kaçan atını aramaya çıkan emir Såduddevle Gevherâyin’in bir askeri tarafından bir rastlantı sonucu görülmüştür. Bu asker, altın tolgalı ve yine altınla örülmüş bir zırhı bulunan bu adamın, değerli bir kimse olduğu kanısına varınca, ödül alırım düşüncesiyle, onu öldürmekten vazgeçti, ellerini bağlayarak çadırına getirip bütün gece burada yanında alıkoydu. Ertesi gün emir Gevherâyin’e gösterilen ve daha sonra da onun tarafından Sultan Alp Arslan’ın karargahına götürülen bu tutsağın, Bizans imparatoru olabileceği düşünülmüşse de bu hususta bazı şüpheler uyanmıştır. Fakat çok geçmeden, savaştan önce, imparatora elçi heyetiyle birlikte gönderilen hâdim Şadi’nin onu tanıması, ayrıca öncü savaşları sırasında tutsak alınan General Basilakis ve diğer ileri gelen Bizans tutsak larının onu görür görmez ağlayarak ayaklarına kapanmaları, batt sağın “Bizans imparatoru Romanos Diogenes olduğu hususunda hiçbir şüphe bırakmamıştır, İslâm, Bizans, Ermeni ve Süryani kaynaklarının özellikle belirttiklerine göre, Sultan Alp Arslan, imparatora, bir savaş tutsağı değil, bir konuk hükümdar muamelesi yapmıştır. Gerçekten sultan, onun imparator olduğunu tespit ettirip anlayınca derhal onun için “özel bir çadır kurulmasini ve emrine hizmetkarlar tahsisini verilmesini emretti. Sultan, bir süre sonra huzuruna getirtip susli ve ayrıca kendisine, özel masrafları için her gün, yeterli miktarda para güzel bir yere oturttuğu imparatora şunları söyledi:
“Sana, barış konusunda, halifenin elçisini gönderdiğim halde sen bunu niçin reddettin? Sana, düşmanlarımın (Erbasgan ve ailesi) bize teslimi için emir Afşin ile haber gönderdiğim halde, bundan niçin kaçındın? Daha önce, anlaştığımız halde, bunu bozup, benimie savaşmak suretiyle, bana neden zulmettin?. Savaştan vazgeçip memleketine dönmen hususunda, sana, daha dün haber gönderip teklifte bulunmama, ‘Buraya gelebilmek ve amacıma ulaşmak için pek çok para sarf ettim ve dolayısıyla çok asker topladım. İslam ülkelerini, kendi ülkeme katmadan nasıl geri dönebilirim ve ülkeme karşı girişilen bu istilaların sonuçlarını nasıl mazur görebilirim’ diye cevap verdin?” Bunun üzerine imparator:
“Ey sultan, ülkeni almak amacıyla para sarf edip çeşitli milletlerden asker topladım, buna rağmen zaferi sen kazandın. Ülkem böyle perişan, ben de tutsak olarak senin huzurundayım. Bu durumda beni lütfen azarlama ve bana sert sözler söyleme, ama istediğini yap” deyince Sultan ona:
“Eğer zaferi sen kazansaydın ve beni böyle tutsak alsaydın ne yapardın?” diye sorunca imparator: “Fena şeyler” diye karşılık verdi. Bunun üzerine sultan: “Gerçekten doğru söyledin, eğer bunun aksini söyleseydin, o zaman yalan söylemiş olurdun”. Daha sonra Sultan huzurundakilere: “Bu, akıllı ve baba yiğit bir adamdır, bu bakımdan onun öldürülmesi doğru değildir” dedi.[244]
Ardından yenik Roma imparatoruna dönen Alparslan’ın tutsak imparatora ilginç bir sorusu olacaktır:
“Eğer siz galip gelip beni esir alsaydınız nasıl bir muamele gösterecektiniz?”
Romen Diyojen kısa ve net bir şekilde kötü muamelede bulunacağını, kamçılatacağını, hatta öldürteceğini ifade eder. Ardından Sultan Alparslan’ın ikinci sorusu gelir.
“Peki benim size şu an nasıl muamele edeceğimi düşünüyorsunuz?”[245]
Romen Diyojen, “”Bana şu üç şeyden birini yapabilirsin: Birincisi, öldürmek, ikincisi, elegeçirmek istediğim ülkende heni halka ibret olsun diye, teşhir etmek, üçüncüsü ise yapmayacağın bir şey olduğu için söylenmesi gerekmez” dedi.[246]
Sultan: “Bu nedir?” diye sorunca imparator: “Affetmek, takdir ettiğin para ve armağanlar ile iyi niyetimin kabulü ve Bizans ülkesinde senin bir kumandanın ve bir naibin olarak beni memleketime geri göndermendir. Eğer beni öldürtürsen bu, sana bir fayda sağlamaz, çünkü başka birisini benim yerime imparator yaparlar” dedi. Onun bu sözlerine karşılık sultan: “Seni affetmek niyetindeyim, ancak sen, ümitsizliği giderilmiş ve hakkındaki kararımı öğrenmiş bir kimse olarak, seni serbest bırakacak para, yani kurtuluş akçası’nın miktarını söyle” dedi. İmparator: “Sultan, istediği miktarı söylemelidir” dedi. Sultan’ın “10 milyon altın” demesi üzerine imparator: “Benim hayatımı bağışladığın için Bizans ülkesine sahip olmak senin hakkındır. Tahta çıktığımdan beri ordu hazırlayıp savaş yapmak amacıyla Bizans’ın mal ve paralarını tükettim, bu sebeple halk yoksullaştı. Eğer durum böyle olmasaydı istediğinden çok daha fazlasını verirdim” dedi. Böylece Alp Arslan ile Romanos Diogenes arasında yapılan müzakereler sonunda, aşağıdaki maddeleri kapsayan bir barış antlaşması yapıldı:
Barış antlaşması
- İmparator kurtuluş akçası olarak bir buçuk milyon altın verecek,
- Bizans devleti, her yıl, Selçuklu devletine 360 bin altın vergi ödeyecek,
- Bizans’ın elinde bulunan İslâm tutsakları serbest bırakılacak,
- Bizanslılar, gerektiğinde Selçuklulara askerî yardımda bulunacak,
- İmparator, kızlarından birini sultanın oğluna verecek,
- İmparator, yeniden tahta oturduğu takdirde Antakya, Urfa, Menbic, Malazgirt kent ve kalelerini Selçuklulara bırakılacak.
Barış antlaşması yapıldıktan sonra imparator, sultana: “Yerime başka birisi geçirilmeden önce beni süratle İstanbul’a yollayınız. Aksi takdirde amaca ulaşılamaz ve ben de imparator olarak Bizans tahtına geçemem, bu durumda da barış şartlarından hiçbirisi yerine getirilemeyecektir” dedi. Bu müzakerelerden sonra kendisine tahsis edilmiş olan özel çadırına çekilen imparatora 10 bin altın borç verildi. O da bu altınların bir kısmını yakınlarına dağıttı, bir kısmıyla da tut sak generallerden birkaçının serbest bırakılmasını sağladı. Bununla birlikte Sultan Alp Arslan’ın emriyle geri kalan tutsak Bizanslılar sultanın huzuruna yeniden getirilen imparatora, özel bir giysi ve kurtuluş akçası alınmaksızın serbest bırakıldılar. Ertesi gün, geçirilen kendi tacı giydirildi. Bu sırada Sultan ona: “Sana güveniyor ve sözlerine inanıyorum, bu sebeple seni ülkene yollayarak hüküm darlığına iade edeceğim” dedi. Daha sonra sultan, üzerinde kelime-i şehadet (Tanrımdan başka ilah yoktur, Muhammed onun elçisidir Lailahe illallah Muhammedun Resulullah) yazalı bir bayrak hazırlatarak ona verdi. Sultan, atına binip imparatorla birlikte 1-2 km. giderek onu uğurladı. Vedalaşma sırasında imparator, atından inerek sultana tazimde bulunmak istemişse de sultan, buna engel olmuş ve “kendisiyle daima dost kalacağı” hususunda ant içtikten sonra onu kucaklayıp vedalaşmıştır. Daha sonra Sultan İsfahan’a ve kendisine iki hâcip ve 100 Hassa askeri eşlik edilen imparator da İstanbul’a doğru hareket etmişlerdir.
Malazgirt yenilgi ve bozgunundan bir fırsatını bulup kaçarak İstanbul’a gelebilen bazı askerlerin durumu bildirmeleri üzerine, toplanan Bizans senatosu, Romanos Diogenes’i tahttan indirip yerine VII. Mikhail Dukas’ı (1071-1078) imparator ilan etti. Öte yandan Erzurum ve Şebinkarahisar üzerinden Amasya (veya Tokat)’ya geldiği zaman durumu haber alan Romanos Diogenes, yeni imparatora bir mektupla şunları bildirdi:
“Ben, para sarf edip asker toplamak, ordu kurup savaşa girişmek suretiyle, Hıristiyan dinini yüceltmek için elimden geleni yaptım. Bununla birlikte zaferi, Müslümanlar kazandı. Bu sonucu, hiç kimse değiştiremezdi. Sultan Alp Arslan’ın eline tutsak düşünce o, bana, hiç ummadığım bir şekilde iyi davranışlarda bulundu ve beni, barış için ödeyeceğim para miktarını tespit ve kararlaştırdıktan sonra lütuf ve ihsanlarda bulunarak serbest bıraktı. Hükümdarlıktan ayrılarak sof giyip bu kaleye yerleştim ve senin, başkalarından daha çok hakkın olan Bizans tahtına çıkmandan dolayı Tanrı’ya şükrettim. Şimdi sultanın durumu ve bana yaptığı iyilik ve insanlığı sana bildiriyorum. Onunla yaptığım barışı sakın bozma. Bu teklifimi kabul edip uygularsan Hıristiyanlığın korunması hususunda, sultanla senin aranda aracılık yaparım, yok eğer kabul etmezsen sen bilirsin. O zaman benim için kararlaştırılmış olan parayı, yani kurtuluş akçasını ver ve beni bu yükten kurtar”, Romanos Diogenes’in bu önerisini olumlu karşıla yan yeni imparator Mikhail Dukas, “sürekli savaşlar sebebiyle, Bizans hazinesinde çok az para kaldığımı” bildirerek geri kalanını sonra ödemek üzere, ona, kurtuluş akçasının ancak bir kısmını yolladı. Diogenes, bu paralarla birlikte Amasya’dan topladığı 200 bin altın ve içinde, değerli taşlarla bezenmiş altın bir legen, ibrik ve tabak bulunan 70 bin alın değerindeki mücevheratı, sultana verilmek üzere, kendisiyle birlikte gelen iki Selçuklu hûcibine teslim etti ve onlara, “Bunlardan daha fazlasını göndermesinin mümkün olmadığını, sultana bildirmelerini söyledi. Ayrıca kendisine eşlik eden iki hacib ve askerlere de para ve çeşitli armağanlar verip onları geri yolladı. Romanos Diogenes, bir süre sonra, Bizans tahtına yeniden çıkmak amacıyla, harekete geç-mişse de kendisine karşı gönderilen Konstantinos Dukas ile Tokat yörelerinde tutuştuğu savaşta yenilgiye uğradı. Daha sonra o, 1072 yılında imparator Mikhail Dukas’ın kendisine karşı sevk ettiği oğulluğu Andronikos Dukas ile Tarsus ovasında giriştiği savaşı da kaybetti. Çok geçmeden “hayatının bağışlanması” şartıyla teslim olan Romanos Diogenes, getirildiği Kütahya’da gözlerine mil çekilerek hapse atıldı; o, bu acıklı durumunu, bu sıralarda İsfahan’da bulunan Sultan Alp Arslan’a gönderdiği bir mektupla bildirmiş, çok geçmeden sevk edildiği Kınalıada’da, ıstıraplar içinde, feci bir şekilde hayata gözlerini yummuştur (Ağustos 1072).[247]
Zaferin yankıları ve sonuçları
Bütün tarihçiler, Malazgirtin “bütün dünya tarihinde dönüm noktası” teşkil ettiğinde birleşmektedirler. Bu zafer bütün Anadolu’yu Müslüman Türklere açık hale getirmiştir. Türkler’in tarih boyunca kazandığı sayısız meydan muharebelerinden hiç. biri, istikballerine bu derece tesir edici mahiyette olmamıştır Türk tarihinde Malazgirt’ten mühim tek vaka, İstanbul’un Fethi’dir. Dandanakan’da kazanılan zaferi Malazgirt tamamlamış, İstanbul taçlandırmıştır. Türkiye devleti kurulacak ve Osmanlı çağında bir cihan imparatorluğu, tarihin en büyük siyasi teşekkülü haline gelecektir. Alp-Arslan, Romanos Diogenes’le yapılan muahedeyi Bizanslılar’ın tanımaması üzerine, Kutalmışoğlu Süleyman-Şah’a, Ege’ye, Marmara’ya kadar Anadolu kıtasının açılmasını emretmiştir. Bu kadar büyük bir zaferin neticesiz bırakılamayacağı tabii idi. Bizans’ın değil Fırat Toroslar sınırını tutması, Doğu Anadolu’dan bile vazgeçmek istememesi, şüphesiz siyasi görüşsüzlüğün şaheser numunesi olmuştur.[248]
Bütün cihanın, ama özellikle de bütün İslâm Dünyası’nın çok yakından izlediği Malazgirt Meydan Savaşı sonunda Sultan Alp Arslan, başta Bağdat Abbasi halifesi olmak üzere, diğer bütün İslâm memleketleri hükümdarlarına birer fetihnáme göndererek kazandığı zaferi müjdeledi. Bu zafer haberi, bütün İslam ülkelerindeki insanlar üzerinde derin bir etki meydana getirdi. Zafer mektubu (fetihname) Bağdat’a halifeye getirilip, halifelik ileri gelenleri ile sarayın önünde toplanan halka, törenle okundu; bu vesileyle büyük coşku ve şenlik gösterileri yapılmış, davullar çalınıp borular öttürülmüş, ayrıca zafer takları da kurulmuştur. Öte yandan halife Kaim Biemrillah, Sultan Alp Arslan’a değerli armağanlarla birlikte özel bir mektup göndererek kazandığı bu eşsiz zaferden dolayı kendisini kutladı. Mektupta ona Tanrı’nın desteğine mazhar, galip ve muzaffer evlåd, en büyük sultan, Arap ve Acem hükümdarı, dünya hükümdarlarının efendisi, Müslümanların yardımcısı, insanların sığınağı, devletin kahredici bileği, dinin parlak tacı ve İslam ülkelerinin sultanı gibi ünvanlarla hitap etmiştir. Halifeden başka diğer İslam memleketleri hükümdarları da bu sıralarda İsfahan’da bulunan Sultan Alp Arslan’a ayrı ayrı özel heyetlerle değerli armağanlar ve tebriknameler gönderip kendisini kutlamışlardır. Ayrıca devrin şair ve edipleri, Sultan hakkında kaside ve çeşitli övgüler kaleme almışlardır. Birçok özel ve genel vekāyinâme yazan tarihçilerin bu büyük zaferi, Hz. Ömer devrinde, Bizans’a karşı kazanılan ve İslâm hâkimiyetinin Asya ve Akdeniz’de kesin olarak yerleşmesini sağlayan Kadisiye ve Yermük zaferlerine benzetmişlerdir.[249]
Bütün Avrupa’da derin akisler uyandıran ve İslam ülkelerini Fâtımiler hariç meserret içinde bırakan bu hadi senin büyük kahramanı Alp-Arslan’ın kısa saltanatı – ileride Yavuz’un saltanatı gibi – Türk tarihinin mühim devirlerinden birini teşkil etmiş ve Büyük Türk Hakanı’nın genç yaşta bir suikaste kurban giderek ölmesi, Türk İmparatorluğu’nun dostları arasında teessür uyandırmıştır. Halife, teessürlerini bildiren ve bütün Dünya Müslümanları’na baş sağlığı dileyen resmi bir beyanname yayınlamıştır ki, 1072 yılı sonunda Türk İmparatorluğu’nun eriştiği azameti açıkça gösteren bu vesika, Büyük Türk Hakanlığı’nın bir cihan devleti olduğunu gösterir. Zira Halife, hiçbir hükümdarın ölümü için beyan name ile bütün Müslümanlar’a taziyede bulunmamıştır. Alp Arslan’ın adı, zamanımıza kadar en büyük saygi ve sevgiyle anılmış, en büyük tarihçi, edip ve sanatkarlar, mesela Mevlânâ Celaleddin Rumi tarafından tebcil, taziz ve tazim edilmiştir.[250]
Bu büyük zafer, yalnız İslâm dünyasında değil, Bizans ve Avrupa ülkelerinde de dikkat ve ilgiyle izlenmiştir. Zaferden birkaç yıl gibi çok kısa süre sonra Anadolu ve Suriye’de hâkimiyetin Türklerin eline geçmesi sonucunda, bütün Avrupa, Bizans’ı kurtarmak amacıyla harekete geçecek ve Haçlı Seferleri’nin hazırlıklarına başlayacaklardır.
Malazgirt Zaferi, Türk ve dünya tarihinin dönüm noktalarından birisini oluşturan önemli bir olaydır. Bu zafer sonunda, Bizans’ın bütün maddi imkânları kullanılarak hazırlanmış olan büyük ordu, darmadağın edildiğinden zaferi izleyen yıllarda, Türk akıncı kuvvetleri, kendilerine karşı belirli hiçbir direnişle karşılaşmadan Anadolu içlerine akarak kısa zamanda, Adalar Denizi ve Marmara kıyılarına kadar kolayca ilerlediler. Artık bir millet halinde, sel gibi akmakta olan Türkler, bu kez sadece bir akın amacıyla değil, artık fethettikleri bölge ve yörelerde yerleşmeye başlamışlardır.[251]
Bu zaferin neticesinde Türkmenler, üs bölgesi olarak teşkil ettikleri Doğu Anadolu’dan yayılarak kısa sürede, bazı kıyı şehirleri hariç, Anadolu’nun tamamına yerleştiler. Çünkü Tuğrul Bey’in ilk dönemlerinden itibaren Anadolu’yu yurt tutmaya başlayan Türkmenlerin önündeki son engel de Malazgirt Zaferi ile ortadan kalkmış bulunuyordu.[252] Bu zaferden sonra Alparslan, Anadolu’yu ele geçirmek işini komutanlarına tevdi ederek Rey’e döndü.[253] Alparslan’ın Anadolu’nun fethini tamamlamadan Rey’e dönmesinin önemli sebeplerinden biri, Türkmenleri kontrol altına almakta zorlanacağını düşünmesiydi.[254] Malazgirt Zaferi’ni izleyen yıllarda Maveraünnehir, Türkistan ve Horasan’dan bütün İslâm ülkelerine, özellikle kâfir diyarı sayılan Anadolu’ya dalgalar hâlinde Türkmen göçleri yapıldı.[255] Sadece İslâm kaynaklarında değil, çeşitli Bizans, Gürcü, Ermeni[256] ve Süryani[257] vakayinamelerinde bu Türkmen göçlerinin sürekli ve büyük ölçüde yapıldığı; Türkmenlerin sadece savaşçı birlikler halinde değil aileleri ile geldikleri kaydedilmiştir.[258]
Buhakikatlerin belirtilmesi şu açıdan çok kritiktir. Zira son yıllarda emperyalist odakların güttükleri politikaların esasını, Türkiye ile tampon bir devlet veya Türkiye ile tebaları Türk topluluğu arasında, tampon bir suni millet yaratmak teşkil etmiştir. Diğer yandan bu endişelerini ve politikalarını Türkiye’ye doğru da yöneltmek, Türkiye’de bir etnik mesele olduğu propagandasını yapmak ve Türkiye’de bulabildiği hainlerle hedefine ulaşmak istemektedir. Bu tür zararlı faaliyetler arasında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde bazı konargöçer veya yerleşik Türk aşiretlerinin mezhep ve kültür farklılıkları istismar edilerek kışkırtılmaları ve kendilerinin Türk’ten gayri bir soydan geldikleri propagandalarını sayabiliriz.[259]
Türkler Anadolu’ya Son Defa Geldiğinde…
Çağdaş kaynaklardan öğrendiğimize göre, 737 yılında Anadolu’nun toplam nüfusu 5 (beş) milyon kadardı.[260] Oğuz Türkleri, Anadolu’ya gelmeden önce, Anadolu ağır bir veba salgını yaşamış, önemli savaşlar sonucunda nüfus, büyük oranda erimişti.[261] Anadolu’da nüfus yoğunluğunun azlığını dönemin kaynakları da doğrulamaktadır. Çağrı Bey, Anadolu’ya yaptığı keşif seferinden Maveraünnehir’e geri döndüğünde abisi Tuğrul Bey’e verdiği raporda şunları söylemişti:
‘Biz buradaki güçlü devletlerle yani Karahanlı ve Gazneli devletleriyle mücadele edemeyiz, ancak Horasan, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ya gidip oralara hükümran olabiliriz, zira ora-larda bize karşı koyacak bir kuvvete rastlamadım.”[262]
Öte yandan tarihte her göç, tıpkı Kavimler Göçü’nde olduğu gibi, başka bir göçün başlangıcı olmuştur. Türklerin Anadolu’ya gelmeleri de, Hristiyan ahali için yeni bir göç dalgasını doğurdu. Anadolu’da bulunan Hristiyan nüfusun -Ermeniler gibi Bizans’la sorun yaşayanlar sayılmazsa- büyük bir kısmı, Türkmen göçleri ile batıya doğru sıkıştırıldı ve nihayet büyük kısmı Balkanlara atıldı.[263] Elbette 5 milyondan kaç kişinin göç ettiği hakkında elimizde kesin bir rakam bulunmuyor. Ancak dönemin kaynaklarına göre, Anadolu’da Türklerin istilasından kurtulan hiçbir vilayet kalmadı, bu vilayetlerin birçoğu boşaltıldı. Anadolu’nun etnik yapısı çok hızlı şekilde değişti.[264]
Dönemden kalan bir Gürcü kaynağında, Anadolu’da hızla değişen etnik yapı şöyle tasvir edilmektedir:
“Türklerin kudreti dolayısıyla Rumlar, Şark’taki bütün şehir ve kalelerini bırakıp gidiyor; bu bölgeleri Türklere terk ediyor ve onların buralara yerleşmelerine imkân sağlıyorlar.”[265]
Bir Bizans kroniği ise Anadolu’nun batısındaki hızla değişen durumu şöyle tasvir etmektedir:
“… kara ve deniz sanki bütün dünya kâfir barbarlar (Türkler) tarafından işgal edildi ve ıssızlaştırıldı. Onlar Şarkın (Anadolu’nun) bütün köylerini, evlerini ve kiliseleriyle birlikte yağma ve istilâ ettiler.”[266]
Bu boşalma o kadar güçlü ve sürekli şekilde devam etti ki, yine dönemin kaynaklarında kaydedildiğine göre, Menderes havzasından, değil Hristiyan halk, papazlar bile kaçmak zorunda kalmıştı.[267]
Hatta 1173 yılında Ankara metropoliti, çevrede kilisesini ayakta tutacak Hristiyan kalmadığı için İstanbul Synode meclisine başvurarak Amasra’ya atanmayı talep etti.[268]
Türkmenler, Anadolu’ya geldiklerinde yerleştikleri ve ilgilendikleri coğrafya ve yerleşmelere ana yurtlarından getirdikleri Türkçe adları vermiş,[269] hazır buldukları bazı isimleri ise Türkçe gramere uydurmuşlardır. Bizans kaynaklarında da genellikle bu isimler kullanılmıştır. Kısa sürede Anadolu’yu ele alan Türkmenler, başta güçlü bir devlet kuramadılar, ancak eskisini yıkmayı başardılar ve Azerbaycan ile Diyarbakır’da hâkim kitleyi teşkil ettiler.[270]
Türkmen kitleler, yeni yurtlarında, Orta Asya’da yaşadıkları bölgelere uygun yörelere yerleşmek suretiyle eski yaşamlarını sürdürdüler. Özellikle bozkır ikliminin görüldüğü iç kesimleri tercih ettiler. Bütün kültür varlıklarıyla, eşyasıyla, “bir evden bir eve taşınır gibi” bir millet hâlinde Anadolu’ya geldiler.[271]
Avamı temsil eden Türkler, sonraki dönemde de Rum ve Ermeniler gibi diğer etnik unsurlarla karışmadılar. Çünkü tarih boyunca -kısmen aşılmakla birlikte- günümüzde de olduğu gibi Türklerin Ermeni, Rum ve Yahudilerle evlenmesine, din değiştirip Türklüğün yağında kavrulmadıkları müddetçe hoş gözle bakılmadı. Hatta bu imkânsız aşklardan nice halk hikâyeleri doğdu ki, bunlar hepimizin malumudur.[272]
Dönemin Müslüman müellifleri, Anadolu için “Rum” ismini kullanmaya devam etmekle birlikte, Batılı müellifler Anadolu’ya artık “Turchia” yani “Türkiye” demeye başlamışlardı.[273]
Anadolu’ya Türkiye denilmesi son derece doğaldı. Çünkü Selçuklu fetihlerinin ardından Anadolu’da etnik yapı hızla değişmişti. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Irak’ın kuzeyinde de birçok Türkmen[274] beyliği kurulmuştu.[275]
Şimdi hep birlikte bu beyliklere bir göz atalım:
- SALTUK OĞULLARI (1071-1202)
Saltuklular, Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’da kurulan ilk Türk beyliklerinden biridir. Erzurum, Pasinler, Tercan, İspir, Oltu, Tortum, Micingerd, Bayburt ve civarında 1071-1202 yılları arasında hüküm süren Saltuklular’ın başşehri Erzurum idi.[276]
Erzurum (Kâlikala), Hazret-i Osman (r.a.) zamanında Habib b. Mesleme el-Fihrî tarafından 33 (653) yılında fethedilmiştir.[277]
Müslümanlar Erzurum’u ele geçirince burasını Bizans’a karşı yapılan savaşlarda bir üs haline getirdiler. Şehir Abbasîlerin ilk yıllarında bir süre Bizans’ın eline geçtiyse de daha sonra geri alınmıştır. Bizanslılar XI. yüzyılda Müslümanlara karşı saldırılara geçerek güneyde Suriye’ye ve güneydoğuda Diyarbekir’e doğru istilålarını genişlettiler. Doğuda ise Erzurum’u işgal edip Azerbaycan’a kadar ilerlediler. Ancak bu sıralarda başlayan Selçuklu akınları ve Türkmen göçleri nedeniyle Türkler’le Bizanslılar arasında uzun yıllar sürecek ve Anadolu’nun kaderini değiştirecek olan çatışmalar başlamış oluyordu.
Horasan’da henüz Selçuklu Devleti kurulmadan önce Çağn Bey’in bir yurt arama amacıyla 1016-1021 yılları arasında Doğu Anadolu’ya düzenlediği keşif seferinden sonra Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenler, Gazneli kuvvetlerinin takibinden kaçarak Ana-dolu’ya girmişler ve ağır kayıplar vermelerine rağmen Azerbaycan’a, Bizans topraklarına ve Diyarbekir yöresine kadar yayılmışlardır. Türkmenler, 1038 yılında gerçekleştirilen üçüncü bir akınla da Van Gölü havzasına kadar geldiler. Yeni katılmalarla sayılan artan Türkmenler 1044 yılında büyük kitleler hâlinde Doğu Anadolu’ya girdiler. Süratle Vaspuragan civarına gelen bu Türkmenler’in hedefi Erzurum’u ele geçirmekti. Bu Türkmen akınlarına karşı Bizans imparatoru II. Basileios (976-1025), doğudaki sınırlarını emniyet altına almak için harekete geçmiş ve imparatorluğun sınırlarını Azerbaycan ve Kafkasya’ya kadar genişletmişti.
Daha sonra imparator IX. Konstantinos Monomakhos (1041-1055) da aynı siyaseti izleyerek Türkmenlere karşı harekete geçip 1045 yılı sonbaharında Gürcü asıllı kumandanı Liparit kuman-dasında gönderdiği orduyla Şeddâdîler’in elindeki Duvin şehrini ele geçirmek istemiştir. Bunun üzerine Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey, Kutalmış kumandasında bir orduyu Bizans kuvvetlerine karşı gönderdi. Kutalmış, Musul ve Diyarbekir yöresindeki Türkmenleri de yanına alarak 1045 yılında Gürcü ve Rumlar’dan oluşan müttefik Bizans ordusunu bozguna uğrattı. Diğer taraftan Musa İnanç Yabgu’nun oğlu Hasan Bey de 20 bin kişiyle Erzurum ve Pasin ovalarını ele geçirdi. Fakat Bizanslılar Hasan Bey’i takip ederek Büyük Zap Suyu yakınlarında pusuya düşürüp onu ve yakın arkadaşlarını şehid ettiler.
Selçuklu ordusunun ağır bozguna uğramasına, Hasan Bey’in ve arkadaşlarının öldürülmesine çok üzülen Sultan Tuğrul Bey, Azerbaycan Genel valiliğine tayin ettiği kardeşi İbrahim Yınal’ı Arrân (Karabağ) bölgesinde başarılı fetihlerde bulunan Kutalmış ile birlikte Anadolu’da fetihler yapmak ve bozguna uğratılan Selçuklu ordusunun intikamını almakla vazifelendirdi. İbrahim Yınal, Türkistan’dan Nişâbur’a gelen yoğun bir Türkmen kitlesi-ni 1047 yılında Anadolu’ya sevk etti. Ertesi yıl Türkmen kitleleri, Erzurum ve Pasin ovalarında toplanmaya başladılar. Türkmenler dalgalar halinde her tarafı istilâ ettiler. Batıda Gümüşhane ve Trabzon, Kuzeyde İspir, güneyde Muş ve Ağrı taraflarına kadar yayıldılar. Türkmenler daha sonra Siirt ile Meyyâfârikîn (Silvan) arasındaki Erzen üzerine yürüdüler. Bizanslılar ile vuku bulan çok çetin savaşlardan sonra halk Kâlikala (Erzurum) şehrine sığındı. Kâlikala bu tarihten itibaren yakınındaki Erzen şehrinin adını aldı ve Erzen’den ayırmak için de Erzenu’r-Rum, daha sonra Arz-ı Rum ve nihayet Erzurum olarak anılmaya başlandı.
Bizans kuvvetlerini takip eden İbrahim Yınal, Hasankale civarına geldi. Burada 18 Eylül 1048 tarihinde yapılan savaşta Bizans-Gürcü müttefik kuvvetlerini çok ağır bir bozguna uğrattı. Başta Liparit olmak üzere pek çok kişi esir alındı. Daha sonra Tuğrul Bey, kendisi bizzat 446 (1054/1055) yılında kuvvetli bir orduyla harekete geçerek Anadolu sınırlarını aşıp, Van Gölü’nün kuzey doğusundaki Muradiye (Bargir)’yi, daha sonra da Erciş’i kısa bir kuşatmadan sonra fethetti. Malazgirt’i kuşattı ise de alma-ya muvaffak olamadı. Kışın yaklaşması üzerine seneye yeniden gelmek üzere kuşatmayı kaldırarak geri döndü. 1055 yılında Türkistan’dan gelen bir Türkmen kitlesi Erzurum ve Bayburt civarını ele geçirdi. İbrahim Yınal’ın isyanının bastırılmasından (23 Nisan 1059) sonra Türkler, yeniden büyük kitleler hâlinde aralarında muhtemelen Emîr Saltuk’un da bulunduğu bir grup kumandarun emrinde Anadolu’ya akınlara basladılar. Sultan Tuğrul Bey 1062 yılında Azerbaycan ve Arrân’a gelerek buraları yeniden kendisine tâbi kıldıktan ve özellikle sürdürülen Anadolu harekâtını denetledikten sonra geri Irak’a gitmek üzere bölgeden ayrıldı.[278]
Sultan Alp Arslan zamanında da Anadolu’ya yapılan akın. lar devam etti. Malazgirt zaferinden (26 Ağustos 1071) sonra Romanos Diogenes’in tahttan uzaklaştırılarak gözlerine mil çekilmesi ve yeni imparator VII. Mikhail Dukas’ın Selçuklular ile yapılan anlaşmayı tanımaması üzerine Sultan Alp Arslan, Saltuk, Artuk, Mengücük, Çavuldur, Dânişmend ve Çavlı, gibi emîrlerini Anadolu’ya göndererek fetihlerde bulunmalarını istemiş ve fethedecekleri şehir ve kasabaları kendilerine iktâ edeceğini bildirmiştir.[279]
Merkezi olduğu Erzurum olmak üzere Bayburt, Kars, Ardahan havalisini ihtiva eden bir hükûmet de Alp Arslan’ın ümerasından Ebülkasım tarafından kurulmuştur. Ebülkasım’dan sonra oğlu Ali buraya sahip olmuştur (1102). Bu hanedanın en meşhur ve büyük hükümdarı İzzeddin Sáltuk’tur. Bunun ismi kurulmuş olan hanedana da alem olmuş-tur. Saltuk sözü Salçuk kelimesinin aynıdır. Türkçedeki t’li kelimeler Moğol ve diğer lehçelere ç olarak geçmiştir. (Cengiz’in adı da Türkçedeki tengiz sözündendir). İzzeddin 1153’te Erzurum’da iktidara geçmiş, Gürcülerle savaşmış, kızını Selçuk hükümdarı II. Kılıç Arslan’a vermiştir. Bizans ile münasebette bulunmuş, Bizans’ın sahil şehirlerine hücum etmiştir. İzzeddin hakkında bu münasebetle Bizans müverrihlerinden Niketas Choniates malûmat vermektedir. Bu müverrihin XII. inci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olması, verdiği malûmatın değerini göstermeğe kâfidir. İzzeddin’in basılmış paraları da Bizans paralarına benzemekte olup üzerinde haç resmine tesadüf etmekteyiz. Paranın diğer tarafında adı yazılmakta ve Sultan ünvanı kullanılmaktadır. Filhakika Niketas da ondan bahsederken, Sultan adını vermektedir. İzzeddin’den sonra oğlu Nasirüddin Mehmed tahta çıkmıştır. Bunun parasında da adı Nasirüddin Kızıl Arslan Mehmed diye yazılmaktadır. Para 1189’da basılmıştır ve etrafında Sultan-il-muazzam Tuğrul bin Arslan sözlerine tesadüf olunmaktadır. Bundan anlaşılmaktadır ki, Kızıl Arslan Mehmed, Irak Selçukilerinden Tuğrul’a tâbi olarak yaşamakta idi.
Kizal Arslan’dan sonra oğlu Melikşah tahta çıktı. Bunun zamanında Anadolu Selçuk hükümdarı Rüknüddin Süleyman Şah kardeşlerine karşı mücadeleye başlamış, bunun üzerine kardeşi Kayser Şah Erzurum’a gelmiş, burayı Melikşah’dan almış, şehri Elbistan emiri Tuğrul Şah’a vermiştir. Melikşah da tutularak Süleyman Şah tarfından öldürülmüş, bu suretle Saltuk oğulları devleti münkariz olmuştur (1201).
Saltuk oğullarının bir kolu imaret olarak Çemişkezek’te Yavuz Sultan Selim zamanına kadar devam etmiştir.[280]
- MENGÜCÜK OĞULLARI (1071-1277)
Mengücükler de Anadolu’da kurulan ilk Türk beyliklerinden biridir. 1071-1277 yılları arasında Erzincan, Kemah, Divriği ve Şebinkarahisar (Kögonya/Şarkîkarahisar)’da hüküm sürmüşlerdir.[281]
Malazgirt Zaferi’nden sonra Alp Arslan tarafından Anadolu’da fütuhatta bulunmak üzere gönderilen ümeradan birisi de Mengücük Gazi’dir. Emîr Mengücük Anadolu’da fütuhata başlayarak eline geçirdiği Erzincan’ı merkez yapmış, buradan fütuhatına devam etmiştir. Sonunda Kemah’ı, Coghonia (Şarkî Karahisar) ve Divrik’i (Tephrike) zapta muvaffak olmuş ve buraları kendisine kıta olarak verilmiştir. Süryanî Mişel Vekayinamesi, Mengücük hakkında şu malûmatı vermektedir: Balak adlı Artukoğulları’ndan bir emîr yaptığı fütuhat neticesinde şöhret kazanmıştır. Sonra Kemah üzerine yürüdü. Buranın beği olan Mengücük karşı duramayıp Trabzon’a kaçmağa mecbur oldu. Burada bir miktar kuvvet tedarik ederek Balak’ın üzerine yürüdü ise de yaptığı savaşta Rumlar mağlup oldu. Mengücük ile Trabzon dükü olan Theodore Gavras esir düştüler. Bu esaretten 30.000 tahegan (dinar) vererek kurtulmuşlardır (1118). Bu savaşın olduğu yeri Erzincan civarında Serman mevkii diye kaydetmektedirler.
Mengücük’ten sonra oğlu İshak babasının yerine geçti. İsyak’ın oğlu Davud ve onun oğlu Fahrüddin Behramşah sıra ile dedelerinden intikal eden bu yerlerin emîri oldular. Bu sülale içinde en meşhur olanı Fahrüddin Behramşah’tır. Selçuk hükümdarı I. İzzeddin Keykâvus, bu zatın kıziyle evlenmiştir. Behramşah uzun müddet saltanat sürmüş, 1225 de öldükten sonra yerine oğlu Alâüddin II. Davudşah geçmiştir. Bu zat heyet ve riyaziye ile uğraşan bir ilim adamı idi. Meşhur bir tabib olan Abdüllâtif, bu hükümdarın sarayında bulunmuş, bazı eserlerini ona ithaf etmiştir. Alâüddin Davudşah’ın İsmaili’lerin reisi ve Harzemşahlar ile münasebatta bulunması, Selçuk oğullarını kuşkulandırmış, Selçuk hükümdarı I. Keykubad, üzerlerine yürüyüp arazisini zaptetmiş ve buralarını oğlu Gıyasüddin’e vermiştir (1228). Keykubad, Davudşah’a ikta olarak Konya Akşehir’i ile Ilgın civarında bir ılıca olan Abgerm adındaki muhidi vermiştir. Keykubad, bu hükûmete son verdikten sonra, Şarkı Karahisar’da bulunan Davudşah’ın kardeşi Muzafferüddin’e Kırşehir ile Arabsun ve diğer birkaç köyü ikta olarak vermiştir. Muzafferüddin’in üç oğlu vardır. Kendisi ilmî araştırmalarına Kırşehir’de devam etmiş, burada bir medrese de yaptırmış olup türbesi de buradadır.
Bu hanedanın Divriği’de de bir kolu bulunmakta idi. Mengücük’ün oğlu İshak öldükten sonra, bunun oğlu Süleyman, Divriği’de hüküm sürmeğe başlamıştır. Bundan sonra oğlu Seyfüddin Ebül-Muzaffer Şahinşah idareyi eline almıştır. Bunun oğlu II. Süleyman Şah olup karısının adı Fatma’dır. Yerine geçen oğlu Hüsamüddin Ebül-Muzaffer Ahmed Şah da Erzincan hanedanından Behramşah’ın kızı Turan Melik ile evlenmiştir. Ahmed Şah’dan sonra oğlu El-Müeyyed Salih iktidarı eline almıştır. Daha sonraları Selçuk oğulları bu havaliyi zaptetmiştir.
Mengücük oğullarının Divriği’de san’at ve tarihî bakımdan çok değerli eserleri vardır. Daha sonra üzeri resimli paralar da basmışlardır.[282]
- AHLÂT ŞAHLAR (1100-1207):
Ahlâť’ta[283] kurulan bu beyliğin kuruluş süreci aynen şu şekilde yaşanmıştır:
1071 Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu üssü olarak kullanılan Besni, Van, Erciş ve Adilcevaz civarları, Melikşah döneminde 1085 yılında Diyarbakır’ın alınmasından sonra Diyarbakır eyaletine bağlanarak yönetilmiştir. Azerbaycan Meliki İsmail Kutbeddin’in esiri olan Sökmen el-Kutbî, Selçuklu sultanı Berkyaruk’la kardeşi Muhammed Tapar arasındaki saltanat mücadelesinde Muhammed Tapar’a hizmet ettiğinden dolayı kendisine ikta olarak verilen Ahlat ve çevresinde 1100 yılında Ahlatşahlar Beyliği’ni kurmuştur.[284]
Van Gölü’nün kuzeybatısında yer alan Ahlat, İslâm kaynak-larında Urartular’dan Osmanlılara kadar çeşitli devlet ve hânedanın idaresinde kalmıştır. Şehrin en eski sakinleri olan Urartular buraya Halads, Ermeniler Şaleat (Şaliat), Süryanîler Kelath, Araplar Hilât demişler. Türklerin buraya hâkim olduğu tarihten itibaren ise Ahlat olarak telaffuz edilmiş ve bugüne kadar da bu adla anılmıştır.[285]
Ahlat, Hz. Ömer (r.a.) devrinde el-Cezîre fatihi İyad b. Ganim tarafından Bitlis ve diğer şehirlerle birlikte 20 (640/641) уılında fethedilmiştir.[286]
Selçukluların bu bölgeye ilk akınları, Çağrı Bey Davud’un 1016-1021 yılları arasında gerçekleştirdiği meşhur Doğu Anadolu seferi sırasında yapılmıştır. Çağrı Bey’in bu seferden dönüşünde, “Bize karşı koyabilecek bir kavme rastlamadım.” seklindeki ifadesi Selçukluların bu bölgeyi ele geçirme ümitlerini artırdı.[287]
İlk Selçuklu sultanları Tuğrul Bey ve Alp Arslan, hem Türkmen kitlelerine yurt bulmak ve hem de İslâm ülkelerini korumak gayesiyle Bizans sınırlarına kadar akınlar düzenlediler. Nitekim Tuğrul Bey, 1054 yılında bizzat ordusunun başında hareket ederek Bargiri (Muradiye) ve Erciş’i zaptetti. Malazgirt önünde karargah kurup şehri kuşattı ise de almaya muvaffak olamadı. Tuğrul Bey, buranın fethini gelecek yıla bırakarak Anadolu’dan ayrıldı. Fakat bundan sonra devletin iç sıkıntıları nedeniyle bir daha Anadolu’ya gelemedi.[288]
Sultan Alp Arslan zamanında muhtemelen Malazgirt zaferinden önceki bir tarihte Selçukluların eline geçen Ahlat, Anadolu’nun fethi sırasında bir üs ve karargâh olarak kullanılmıştır. Bu tarihlerde Türk hâkimiyetine giren şehir, Selçuklu sultanları tarafından tayin edilen valilerce yönetiliyordu. Kaynakların ifadesine göre Malazgirt Savaşı’na katılan Ahlatlılar, elde ettikleri ganimetler sayesinde zengin olmuşlardır.[289]
Daha sonra Mervanilerin eline geçen Ahlat, 1100 yılına kadar onların idaresinde kaldı.[290]
Mervân oğullarından, Nasrü’d-devle Ebü Nasr Ahmed’in Diyarbekir ve Ahlat bölgelerindeki elli yıldan fazla (402-453 = 1011-1062) süren hükümdarlık devrinin mühim bir kısmı, huzur ve sükû’n içinde geçti. Siyasi zekâ sahibi olan bu zât, hayır eserleri yaptınyor, ilim adamlarını ve şâirleri himâye ediyordu; ülkesi, umumiyede, mamur ve bolluk içinde idi. 427 (1035-1036) yılındaki hâdiseyi arada sırada vuku bulan olaylardan saymak mümkündür. Adı geçen yılda Horasan, Taberistan ve Azerbaycan’dan pek çok kimseler hacc için Ahlat yolundan gitmek istemişler ise de Vestân’da Ermeniler’in hücumuna uğramışlar, Ahlât bölgesinde berkitilmiş kaleleri olan, Ermeni asıllı Sasunlular (senâsine), barışa rağmen, kavimdaşlarına yardım etmişlerdi.[291]
- ÇUBUKOĞULLARI BEYLİĞİ (1085-1113):
Çubukoğulları Beyliği, Selçuklu emirleri Çubuk Bey (1085-1092) ve oğlu Mehmed Bey tarafından 1085-1112 arasında Fırat Nehri’nin batısında Palu, Genç arasını, Çemişgezek, Eğin, Arapgir ve civarını fethederek kurulan Türk beyliği olup, merkezi Harput’tu. Çubuk Bey’in Harput Ulu Camii’nin bahçesinde heykeli bulunmaktadır. Çubukoğulları Beyliği, 1112’de Artuklu Beyliği hakimiyeti altına girdi.[292]
- ARTUKOĞULLARI BEYLİĞİ (1101-1409):
Medeniyetler beşiği iki bölge Mezopotamya ile Anadolu’nun birbirine kavuştuğu Mardin, Silvan ve Hasankeyf muhitlerinde hakimiyet kuran ve ünlü İslâm bilgini ve mucit Cezerî’nin sarayında başmühendis olarak görev yaptığı Artuklu Beyliği[293] eski Türk devlet anlayışını esas almış olup, devleti hânedan mensuplarının ortak malı kabul ettiklerinden, merkeziyetçi bir hükümet kurup tek bir devlet haline gelemediler. Daha çok kuvvetli beylerin etrafında toplanıp yarı bağımsız bir tarzda siyasî birliklerini korumaya çalıştılar. Devletin idaresi hususunda Selçuklular’ı kendilerine örnek aldılar ve Selçuklu devlet teşkilâtının ana unsurlarını kendi ülkelerine uyguladılar. Zaman zaman güçlü devletlerin hâkimiyetlerini tanımak zorunda kalan Artuklu hükümdarlarının resmî unvanları, bilhassa XII. yüzyılda İslâmiyet’ten önceki Türk unvanlarının bir devamı şeklinde olmuştur. Alp, Sagun, İnanç, Kutluğ ve Yabgu gibi eski Türk unvanlarının Artukoğulları’nda kullanılması Türk devlet geleneğinin buralarda devam ettiğine bir delildir.[294]
- DİLMAÇOĞULLARI (TOĞANARSLAN) BEYLİĞİ (1085-1192):
Erzen, Bitlis ve çevresinde[295] varlık gösteren ve Anadolu’nun en eski Güneydoğu Anadolu’nun da Artuklular’dan sonraki en uzun ömürlü Türkmen beyliği olan Dilmaçoğulları[296] Beyliği, siyasî ve askerî bir varlık gösterememesine rağmen Erzen ve havalisinde 1394’e kadar varlığını korudu. Bu tarihte, Akkoyunlular tarafından tamamen ortadan kaldırıldı.[297]
- KIZILARSLANOĞULLARI BEYLİĞİ:
Siirt, Tanza ve Bahmerd çevresinde 1095-1132 yılları arasında hüküm sürmüştür.
Kurucusu Kızılaslan bey, Kızılarslan ünvanını taşıyan Azerbaycan Atabeği ve Irak Selçuklu Hükümdarı Osman (Muzafferüddin) ile karıştırılır. Gerek zamansal, gerekse coğrafi farklardan dolayı bu mümkün değildir.
Siirt Mervânîler’in elindeyken Sultan Melikşah 1083 yılındaki Mervânîler’in hâkimiyetindeki toprakları Fahrüddevle İbn Cehîr’e iktâ edip onu bölgenin fethiyle görevlendirdi. Fahrüddevle, 1085’te Mervânîler’in elinde bulunan bütün toprakları ve Siirt’i ele geçirip Büyük Selçuklular adına hutbe okuttu Suriye Selçuklu Hükümdarı Tâcüddevle Tutuş 1093’de Diyarbekir bölgesini ele geçirince Siirt’i Kızılarslan’a iktâ etti.
Sultan Berkyaruk ile Muhammed Tapar arasında meydana gelen son savaşta (1103) Kızılarslan, Muhammed Tapar’ın saflarında yer aldı. Ertesi yıl yapılan antlaşmada Siirt de Muhammed Tapar’a bırakılan şehirler arasındaydı. Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. Kılıcarslan, Malatya’yı alıp (1106) Urfa’yı bir süre kuşattıktan sonra Musul üzerine yürüyünce Siirt Emîri Kızılarslan da ona itaat eden beyler içinde bulunuyordu.
Selçuklu Türkmenlerinin kurduğu, Kızılarslanoğulları ya da Kızılaslanoğulları Beyliği Hasankeyf Artuklu beyi Rükneddin Davud’un 1132 yılında Siirt ve civarını fethetmesiyle son bulmuştur.[298]
- SANDAKOĞULLARI BEYLİĞİ:
Ahlât-Van ve çevresinde[299] kurulmuşlardır.
- ERBİL BEYLİĞİ (1146-1233):
Erbil’de kurulan bu beylik sadece siyasi bakımdan değil, nüfus olarak da bölge Türk-menlerin baskınlığına sahne oldu. Bu beyliklerle birlikte gelen nüfus, sadece bölgede 500 bini geçiyordu. Moğol işgaline kadar bölgede, nüfusun yapısı da fazla değişmedi.[300]
Kaynaklardan bu dönemde Türkmenlerin doğu ve güneydo-ğuda hâkim nüfusu teşkil ettikleri anlaşılmaktadır. Birçok şehre yerleştikleri gibi, küçük birçok yerleşmeyi de şehir hâline getirmişlerdi. Yine kaynaklara göre, dağlık alanlarda yaşayanları bulunduğu hâlde[301] Türkmenlerin büyük kısmı, şehirlere ve ovalara yerleşmiş, tarım ve ticaretle meşgul olmaya başlamışlardı. Hatta Musul ve Halep gibi önemli şehirlerde meşhur Türkmen çarşıları kurulmuştu.[302]
Şimdi 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’da kurulan ve Türk-İslam hakimiyetini perçinleyen beyliklere de göz atalım:
ÇAKA BEYLİĞİ
Bütün zamanlarda dünyanın her yerinde sosyal olaylar gelişiyordu, inançlar yayılıyor, yeni devletler ve güçler ortaya çıkıyordu. Böyle devam edeceğe benziyordu. Orta Asyadaki Türkler islamiyetle tanışmıştı. Arapların yerini alacak olan ve İslamiyet’i yayacak olan yeni güçler artık Türklerdi. Horasan merkezli yeni Türk devletlerinden olan Büyük Selçuklu Devleti 1040 yılında kurulmuştu. Anadolu kapılarına geldiklerinde hükümdarları Alp Arslan’dı. 1071 yılında gerçekleşen Malazgirt Savaşı ile Türkler Anadolu’ya girmişti. Bizans artık yavaş yavaş kabuğuna çekilmekteydi. Sınır güvenliği kalmamıştı. Türk komutanlar, Türk beyleri Anadolu’nun birçok yöresinde beylikler kurmaya başlamışlardı.
Çaka Bey, Selçuklu komutanlarından olup ilk Türk amiraliydi. Malazgirt’ten on yıl sonra 1081’de sekiz bin asker ve kırk parça donanma ile İzmir’e gelmişti. O tarih Türk donanmasını kuruluş yılı olarak kabul edilmiştir. Tarihteki ilk Türk donanmasıydı. İzmir’i alan Çaka Bey çevresindeki Urla, Foça, Midilli Adası, Sakız Adası, Samos Adası, Girit Adasını alırken kıyı Ege şehirlerini ve bu arada Sardes’te sınırları içine almıştı. 1092 yılına kadar bu bölgenin hükümdarı olmuştu.
İslamiyet’in yayılmasını engellemek için ortaya çıkan Haçlı Seferleri devam etmekteydi. Artık Bizans eskisi kadar güçlü değildi. Haçlı ordularıyla birlikte davranan Bizans komutanı Dukas, Anadolu’nun batısında yer alan ve Türkler tarafından alınan şehirleri yeniden elde etmişlerdi. Takvimler 1098 yılını gösteriyordu. Sardes’te yeniden Bizans sınırları içine girmişti. Sardes’le birlikte Philadelphia (Alaşehir)da geri alınmıştı. Buraya atanan komutan artık Philadelphia’da oturacaktı. Çünkü Türklerin saldırıları ancak Onlara yakın yerlerde engellenebilirdi. Sardes bir kez daha askeri bir merkez olma özelliğini kaybetmişti. Küçük Asyanın buradaki tüm şehirleri artık Thema merkezi olan Philedelphia’dan yönetilecekti. Sardes sadece Hristiyan şehri olma özelliğiyle baş başa kalmıştı. Ne var ki Küçük Asya’nın yeni efendilerinin ayak seslerini hep duyacaktı. Küçük Asya yeni efendileriyle tanışmıştı. Bundan sonraki efendiler Türkler olacaklardı.[303]
Küçük Asya’nın bu yeni efendilerinin en başını da 1081’de bilinen ilk Türk donanmasını kuran ve aynı zamanda ilk denizci Türk idaresi olan Çaka Beyliği çekmekte olup, bu yönüyle 1081 yılı, Türk Deniz Kuvvetleri’nin de kuruluş yılı olarak kabul edilmiştir. Ayrıca İzmir’e Türk-İslam sancağını diken ilk kumandan olan Çaka Bey, 19 Mayıs 1090 tarihinde Karaburun ile Sakız Adası arasında kalan Koyun Adaları civarında Çaka Bey’in Donanması, Bizans Donanması ile karşılaşmıştır.[304]
Çaka Bey donanma kurdu, belli başlı adalarıyla birlikte bütün Ege kıyılarının denetimini ele geçirdi ve öldürüldüğü 1092 tarihine kadar imparatorluğu tehdit eden konumunu korudu. Sardis de egemenliği altındaydı ve 1098’de Bizans generali Dukas, İlk Haçlı Seferi’yle Küçük Asya’nın batısında Türklerin güçlerini kırarak Sardis’i ve arkasından Philadelphia’yı geri alana kadar Türklerin elinde kaldı.[305]
Hakeza cürmüne bakmadan Selçuklulara meydan okuyan Danişmendliler, Anadolu’nun aykırı çocuğu olmuştur. Evet, 1071 Malazgirt Zaferi sonrasında Anadolu’da kurulan idareler Anadolu Türk Siyasi Birliği’ni tesis etmek adına birbirleriyle kıyasıya bir mücadeleye giriştiler. Anadolu’da kurulan bu idarelerin arasındaki mücadelede en güçlü iki rakip Türkiye Selçuklu ve Danişmendli devletleri idi. İki devlet arasındaki mücadeleye müdahil olan Nûreddîn Mahmûd idaresindeki Haleb Atabegliği, Danişmendlilerden yana tavır almış ve Türkiye Selçuklularına karşı Danişmendlilerin hamiliği görevini yerine getirmiştir.[306]
Ancak Danişmendlileri öne çıkaran faktör yalnızca Selçuklulara meydan okuması olmamıştır ki şimdi Danişmendlilerin tarihteki yerini daha iyi anlayabilmek için bu müstesna beyliğe bir göz atalım:
HAÇLI SEFERLERİNE KARŞI DİRENİŞ ORTAYA KOYAN VE ANADOLU’YU TÜRK-İSLÂM YURDU YAPMAK İÇİN MÜCADELE EDEN DANİŞMENDOĞULLARI BEYLİĞİ (1071-1178)
Anadolu’nun Türk-İslam yurdu haline gelmesi 1071 Malazgirt Savaşı ile başlar. Bu Türk zaferinden sonra Anadolu Türk kuvvetlerine açıldı. Selçukoğulları’nda âdet olduğu vechile Türk kumandanları elde ettikleri yerlerin idaresini üzerlerine alırlardı. Alp Arslan da kumandanlarını Anadolu fütuhatına göndermiş, aldıkları yerleri onlara vermişti. Bu kumandanlardan Danişmend Gazi Sivas’ı zaptederek Anadolu’da ilk Türk devletinin temelini atmağa muvaffak olmuştur.[307]
Dânişmendliler, Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’da kurulan ilk Türk beyliklerinden biridir. 1071-1178 yılları arasında Sivas, Malatya, Kayseri, Elbistan, Tokat, Niksar, Amasya ve civarlarında hüküm sürdüler.
- Dânişmend Ahmed Gazi (Taylû)
- Ali et-Türkmanî (1071-1085)
Devletin kurucusu olan Dânişmend Ahmed Gazi’nin menşei, yaşadığı yer ve devir hakkında tarihçiler arasında farklı görüşler vardır.[308]
İbn Bîbî, Dânişmendliler hakkındaki rivayetlerin ihtilaflı olması nedeniyle eserinde onlara yer vermediğini ifade etmektedir.[309]
Bir rivâyete göre Dânişmend Gazi 360 (970) yılında Abbasî halifesi el-Mutî’den izin alarak Rumlarla cihâd yapmaya çıkmış, Tursan, Çavuldur, Karadoğan, Hasan, Süleyman b. Nu’man, Eyyub b. Yunus ve Karatekin gibi emîrler ve gönüllü mücâhidlerle Sivas’a kadar gelmiş, askerlerinden bir kısmını Emîr Tursan ile beraber İstanbul üzerine göndermiş, bunlar Alemdağı’na kadar varmışlar ve orada Bizans’a karşı cihâd yaparken şehid olmuşlardır. Kendisi ise Tokat, Turhal, Amasya ve Niksar’ı fethetmiş, bazı emîrlerini de Kastamonu ve Canik (Samsun) taraflarına göndermiştir. Seferlerinden birinde yaralanmış ve Niksar’a dönüp orada vefat etmiştir.[310]
Bir rivâyete göre, Dânişmend Gazi, Emeviler devy. rinde Anadolu’da Bizans’a karşı cihâd yaparken 740 yıllarında şehid düşen Battal Gazi’nin soyundandır ve İslâmî adı Ahmed’dir.[311]
Ortaçağın en büyük ve güvenilir tarihçilerinden olan İb. nü’l-Esîr ise, Dânişmend’in asıl adının Taylû olduğunu, Türkmenler’e öğretmenlik yaptığını, bundan dolayı kendisine bilgin manasına gelen Dânişmend denildiğini ve zamanla hükümdarlığa kadar yükseldiğini söyler. Aksarayî, Gaffârî ve Müneccimbaşı tarafından da kabul edilen bu görüşü esas alan tarihçiler onun Türkmen asıllı Dânişmend Taylû b. Ali et-Türkmanî olduğunda müttefiktirler. 1063 yılından itibaren Sultan Alp Arslan’ın hiz-metine giren Dânişmend, bilgeliği, cesareti ve yiğitliği ile onun dikkatini çekmiş ve en güvenilir emîrleri arasında yer almıştır. Dânişmend, Malazgirt savaşına da katılmış ve zaferin kazanıl-masında önemli rol oynamıştır.[312]
Danişmend Türkmenler arasında bilgisiyle mâruf bir şahsiyet olduğu için ona bu ismi vermişlerdir. Doğu İslâm kaynakları onun asıl adının Taylu olduğunu kaydetmektedirler. Selçukoğulları hanedanına da intisabı vardı. Anadolu Selçukoğlu hükümdarı Kutlumuş’un oğlu Süleyman’ın dayısı idi. Danişmend Gazi’nin Anadolu’da yapmış olduğu savaşlar dillere destan olmuş, onu Battal Gazi nesline bağlamışlar, halk arasında efsanevî bir kahraman olarak yüzyıllarca yaşamıştır.
Danişmend Gazi, Malazgirt Meydan Muharebesi’nde bulunmuş, sonra maiyetindeki Türkmenlerle Anadolu’da fütuhata başlamış, 1084’te Sivas’ı ve Kayseri’yi zaptetmiştir. Bundan sonra fütuhatına devam ederek Tokat, Amasya, Turhal, Çorum, Çankırı ve Kastamonu’yu da idaresi altına aldı. Bu sıralarda Malatya’da Gabriel adlı bir Ermeni vali bulunmakta idi. Danişmend Gazi buraya da hücuma başladı. Şehrin Türklerin eline geçeceğini anlayan Gabriel Antakya şehrinde bulunan Boemond’a başvurdu. Şehri kendisine teslim edeceğini bildirerek yardım istedi. Boemond ordusu ile hareket etti, Bunu duyan Danişmend Gazi, müfrezelerine pusu kurdurduktan sonra kendisi de ilerlemeğe başladı. Düşmanı ansızın bastırarak orduyu perişan etti ve Boemond’u esir aldı. Bunun üzerine civar hıristiyan rüesası Danişmend’e karşı yürüdüler ise de Türk kuvvetleri çoktan çekilmişti. Urfa kontu da Boemond’un esir düştüğünü duyunca ordusuyla Malatya’ya yardıma gitti ve burayı eline geçirdi.
Bu esnada Anadolu’ya yeni bir Haçlı ordusu girmişti. Bu kadar büyük bir orduya tek başına koyamayacağını gören Selçuk hükümdarı I. Kılıç Arslan civar hükümdarlardan ve Danişmend Gazi’den yardım istedi. Danişmend Gazi, bizzat ordusunun başında yardıma geldi. Haçlı ordusu Paflagonia dağlarının cenup düzlüklerinde bulunurken Türk ordusu da ufukta gözüktü. Türkler sayıca kendilerinden çok üstün olan bu insan sürüsüne hücum ettiler. Haçlıların ordugâhlarına kadar girerek pek çok zayiat verdirdikten sonra çekildiler. Türk ordusu çete harbi yapıyor, uzaktan ok yağdırarak düşmana zayiat verdirip uzaklaşıyordu. Nihayet zafer Türklerde kaldı. Haçlılar yüz binden fazla zayiat vererek kurtulabilenler İstanbul’a kaçtı. Bir müddet sonra tekrar bir Haçlı müfrezesi Anadoluya girerek Ankara’ya hücum etti; şehri zapteyledi. Sonra Kızılırmak’ı takip ederek ilerlediler. Haçlı ordusu Amasya’ya doğru yürüdü. Bunun üzerine Danişmend Gazi ile Kılıç Arslan’ın kuvvetleri üç kısma ayrıldı. Danişmend’in oğlu İsmail Haçlıları pusuya düşürerek perişan etti. Fakat Haçlı ordusunun asıl kuvveti ilerlemesine devam ediyordu. Nihayet iki kuvvet Amasya ile Sivas arasında karşılaştı. Savaş akşama kadar devam etti. Türkler galip geldi. Haçlı ordusu perişan oldu. Bundan sonra Danişmend Gazi Malatya’ya girerek şehri zaptetti. Türk zaferinden kısa bir müddet sonra daha büyük bir Haçlı ordusu önlerine gelen şehirleri tahrip ederek ilerilemiş ve Konya Ereğli’sine gelmişti. Danişmend Gazi ile Selçuklu ordusu birlikte hareket ederek savaştılar. Türkler büyük bir zafer kazandı.
Bütün bu savaşlar olurken Boemond Malatya’da Danişmend Gazi’nin elinde esir bulunuyordu. Kendisini esaretten kurtarmak için Bizans İmperatoru Aleksi Komnen fidye olarak iki yüz altmış bin bezan vermeyi teklif etti. Kılıç Arslan da birlikte harp ettikleri için bu paranın yarısının kendisine verilmesini istedi. Danişmend Gazi buna razı olmayınca, Kılıç Arslan silaha sarıldı. Danişmend mağlup olarak çekilmeye mecbur oldu. Danişmend bu yüzden Kılıç Arslan’la uğraşacağını ve belki de elinden Boemond’u çıkaracağını düşünerek, bu hususta çabuk anlaşmak yolunu tuttu. Bu teklif olunan paranın yarısını kabul etti. Danişmend Gazi 1105 yılında öldü. Kabri Niksar’dadır.
Oğlu Melik Gazi babasının yerine geçti. Melik Gazi’nin birçok kardeşi olduğu rivayet edilmekte ise de birkaç tanesinin ismi tarihlerde kaydedilmektedir. Bunlardan İsmail Haçlılara karşı yaptığı savaşlarla tanınmış bir şahsiyettir.
Danişmend Gazi’nin ölümünden sonra Kılınç Arslan Danişmend’lerin elinde bulunan araziye hücum etti. Malatya’yı zaptetti. Melik Gazi ise kardeşlerile uğraştığı için Kılıç Arslan’a karşı koyamadı. Sonra kardeşlerini bertaraf etti ve Selçukoğullarıyla de bir mesele çıkarmadan yaşamaya başladı. Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra oğulları arasında vuku bulan taht kavgalarına karıştı. Bu kardeşlerden Mesud kendi damadı idi. Binaenaleyh damadının Selçuklu tahtına çıkmasını istedi. Mesud’un kardeşi Şehinşah ile savaştı. Şehinşah, Melik Gazi’nin oğullarından birisini esir almış, diğeri de maktul düşmüştü. Nihayet Melik Gazi, Şehinşah’ı mağlup etmiş, esir oğlunu kurtarmış, 1116’da Mesud’a kuvvetler vererek o da bu sayede Konya’yı zapt ile ağabeysini tahttan mahrum etmiştir. Bundan sonra 1120’de Malatya hâkimi olan Kılıç Arslan’ın oğlu Tuğrul Arslan ve Atabeği Emir Bilig ile birlikte damadı Erzincan emîri Mengücek oğlunun üzerine yürüdü. Gerek damadını ve gerek müttefiki olan Trabzon dukasını mağlûp ile esir aldığı damadını affederek koyuverdi. Bu yüzden Malatya emîri ve Bilig ile arası açıldı. Bilig’in ölümünden sonra 1124’te Malatya üzerine yürüdü. Şehir altı ay kuşatıldı. Nihayet açlıkla mücadele eden ve bir çok zayiat veren şehir teslim oldu Artık Melik Gazi ile Mesud hep birlikte hareket ediyorlardı. Bu sırada Mesud’un kardeşi baş kaldırmış, buna karşı da iki hükümdar birlikte hareket etmeye başlamışlardır. Bunun neticesinde Melik Gazi tarafından Kayseri ve Ankara zaptedilmiş, Mesud’un mağlup kardeşi de Bizans’tan yardım isteyerek harekete geçmek üzere iken ölmüştür. Melik Gazi Orta ve Yukarı Anadoluya sahip olarak büyük bir hükümdarlık kurmaya muvaffak oldu. 1129’da Melik Gazi Karadeniz sahilinde birkaç şehir ve kaleyi zaptetmiş, sonra Kilikya’daki Ermenilerin üzerine bir ordu göndermiştir. Bu ordu Antakya prensi ile karşılaşarak savaştı. Prens mağlûp ve maktul düştü. Bu zaferden sonra 1131’de Melik Gazi, Kilikya’ya girdi. Burada bir takım kaleleri zaptetti ve Ermeni prensini de kendisine tâbi kıldı. Ertesi yıl Bizans hükümdarı Anadoluya hücum etti. Kastamoni’yi aldı. Civara akınlar yaptırdı. Fakat 1133’te Bizans hükümdarı geri dönünce Melik Gazi Kastamonu’yu eline geçirdi. Melik Gazi artık Anadolu’nun en kudretli ve en geniş araziye sahip olan bir hükümdarı idi. Onun bu muvaffakiyetini duyan halife ile Sultan Sançar kendisine ferman, hil’at vesaire hediyeler gönderdiler. Fakat Melik Gazi bu sırada pek ağır hasta olup birkaç gün sonra öldü (1134). Kayseri’ye tâbi Aziziye kazasında Melik Gazi adlı köyde metfundur. Mehmed, Yağıbasan, Aynüddevle ve Yağan adı dört oğlu vardı.
Oğullarından Mehmed Gazi, babasının tahtına çıktı.
Halifenin babasına gönderdiği menşür ve hediyeler kendisine verildi. Merasimle hükümdar ilan olundu. Yeni hükümdar evvelâ kardeşleriyle uğraşmak mecburiyetinde kaldı. Yağan’ı öldürmeye muvaffak olmuş ise de, Aynüddevle Malatya havalisinde harekâtta devam etti. Diğer tarafta Bizans hükümdarı da Danişmend oğullarına karşı harekâta başladı. Selçuk oğullarını da kendi tarafına celbetmeğe muvaffak oldu. Bizans ve Selçuklu kuvvetleri Çankırı’yı kuşattı. Bu durum karşısında Mehmed Gazi, Selçuklu hükümdarına başvurarak onlara vâadlerde bulunmuş ve nihayet Selçukoğulları’nı Bizanslılardan ayırmıştır. Bizans hükümdarı, bunun üzerine, durumunu tehlikeli görerek muhasarayı bıraktı. Bir müddet durumu gözden geçirerek sezdiği tehlikenin mevcut olmadığını görünce, Kastamonu üzerine yürüdü. Şehri aldıktan sonra Çankırı’ya saldırdı ve burayı da zaptetti. Bu muvaffakiyetlerden sonra İstanbul’a dönünce Türkler bunları geri almakta güçlük çekmediler. 1136’da Mehmed Gazi, Maraş havalisine bir akın yaptı. Ertesi yıl kardeşi Aynüddevle’yi tedip etti. 1138’de Bizanslıların arazisine hücum etti. Bazı kaleleri zapteyledi. 1139’da harekâtına devam etti. Bunun üzerine Bizans hükümdarı da ordusu ile hareket etti. 1140’ta Niksar’ı kuşattı. Bizans hükümdarının bu kadar ilerlemesini ve Danişmendoğulları’nın en mühim şehirlerini altı aydır kuşatmış olmasını gören Mehmed Gazi Selçuk hükümdarından da yardımcı kuvvetler alarak düşmanla çarpışmaya başladı. Bizanslıları mağlup ederek hezimete uğrattı. Ertesi sene intikam kastıyla Maraş’taki Hıristiyanların üzerine hücum etti. Civarda bir çok tahribat yaptı. Hıristiyanlar da buna mukabele ettiler. Mehmed Gazi de tekrar Maraş arazisine hücum ile bir kaleyi zapt ve halkını esir etti. Sonra Bizans hükümdarının göndermiş olduğu kuvvetleri de perişan eyledi. Mehmed Gazi, bu zaferden sonra Kayseri’de öldü (1142) Burada metfundur.
Zünnûn, İbrahim ve Yunus adlı evlatları vardı. Bunlardan Zünnûn’u veliaht olarak göstermişti. Fakat Zünnun’un amcası Yağıbasan bunu tanımayarak Mehmed Gazi’nin dul karısı ile evlenerek Sivas’ta hükümdarlığını ilân eyledi. Bu durum karşısında Zünnûn kaçmağa mecbur oldu. Biraz sonra Zünnûn kuvvet tedarik ederek, evvelce amcasına bırakmağa mecbur olduğu Kayseri’yi zapta muvaffak oldu. Bu sırada Aynüddevle de Malatya’yı eline geçirdi. Mesud da bu durumdan faydalanmak istemiş, evvelce kaybettiği araziyi elde etmek için harekete geçmişti. Tehlikeyi gören Danişmend prensleri derhal birleştiler. Mesud bu birleşmiş kuvvetlere karşı koymadı, onların birbirlerinden ayrılmasını bekledi. Aynüddevle Elbistan taraflarını almak için çalışırken, Mesud da Yağıbasan’ın üzerine hücum etti. Yağıbasan çekilmeğe mecbur oldu. Mesud da onun elinde bulunan araziye girerek yağma ve tahripler yaptı. Sonra Aynüddevle ile uğraşmağa başladı. Malatya’yı birkaç defa kuşattı ise de alamadı, sadece etrafını tahrip eyledi. Mesud Danişmendlerden almış olduğu Ankara ve Çankırı’yı oğlu Şahinşah’ın idaresine bıraktı. Yağıbasan Selçukoğulları ile uğraşamayacağını anlamış, kendisine bir müttefik aramış, Bizanslılara başvurmuştur. Bizanslılar ile Selçuklular arasında bunun üzerine bir savaş olmuş ise de Mesud sulh yapmaya muvaffak olmuştur. 1152’de Aynüddevle ölmüş, yerine oğlu Zülkarneyn Malatya’da emir olmuştur. Bu da babası gibi, Mesud’un himayesine sığınmak istemiş ise de Yağıbasan buna mâni olmuştur. Bunu duyan Mesud da Malatya havalisine bir akın yapmıştır. 1154’te Yağıbasan, Mesud’la barışarak onun kızıyla evlenmiştir. Zülkarneyn de Mesud’un himayesine sığındı. Bu suretle Mesud, faikiyetini Danişmend oğullarına kabul ettirmiş ve ölümüne kadar bir mesele çıkmadan yaşamıştır. Mesud, 1156’da ölerek yerine oğlu II. Kılıç Arslan geçince durum yine değişti. Yeni hükümdar kardeşlerinden birini öldürttü, diğeri de evvelce babasının kendisine vermiş olduğu Ankara ve Çankırı havalisine çekildi. Şahinşah, Yağıbasan’ın damadı idi. Bundan dolayı Yağıbasan, Şahinşah’ı korudu ve derhal ordusile Kılıç Arslan’ın üzerine yürüdü. İki ordu harp halinde iken ulema araya girmiş, kan dökül-mesine mâni olarak barış yapılmıştır. Bir müddet sonra Yağıbasan, Suriye hükümdarı Nureddin Mahmud Zengi’nin teşviki ile Kılıç Arslan’ın arazisine hücum etti. Elbistan ve havalisini zaptetti. Bu muvaffakiyetler üzerine Konya üzerine de yürüdü ise de Selçuk ordusuyla yaptığı savaşta mağlûp oldu. Bunun üzerine evvelce almış olduğu Elbistan ve havalisi tekrar Selçukoğulları’nın eline geçti (1155).
Yağıbasan Bizanslılarla da uğraştı. Karadeniz taraflarına bir sefer yaparak Ünye ve Bafra’yı zeptetti. Fakat sonra Bizanslılarla müzakereye girişerek, Bizans’ın hudutlarına hücum etmemeyi ve aldığı yerleri de geri vermeyi kabul etti (1158). Malatya emîri Zülkarneyn öldükten sonra, oğlu Mehmed yerine geçti (1160). Yağıbasan bunu duyunca derhal ordusiyle bu tarafa hareket ederek Malatya’yı itaat altına aldı. Diğer tarafta Kılıç Arslan’la olan düşmanlık devam etmekte idi. Kılıç Arslan, Erzurum’da bulunan Saltuk’lardan kız almış, gelin alayı Konya’ya doğru yola çıkmıştı. Yağıbasan bunu duyar duymaz, gelin alayına pusu kurdu. Gelini yakalayarak yeğeni Zünnûn’a nikâhladı. Bu hale hiddetlenen Kılıç Arslan, hemen ordusuyla Yağıbasan’ın üzerine yürüdü. Vukua gelen savaşta Yağıbasan galip geldi. Kılıç Arslan’ın ağırlıklarını ve hükümdarlık alâmetlerini de eline geçirdi. Sonra bunları kendisine geri verdi. 1162’de Zünnûn’un Selçukoğulları’na temayül ettiğini haber alan Yağıbasan, üzerine yürüyerek itaat altına aldı. Kılıç Arslan mağlubiyetinin acısını çıkarmak, intikam almak istiyordu. Tek başına Yağıbasan’la başa çıkamayınca kendisine müttefik aradı. Bizans imparatorundan yardım istemek üzere bizzat İstanbul’a gitti. Burada iki aydan fazla kaldı. Fakat Bizans, kuvvetli bir Selçuk hükümdarlığını görmek istemediğinden bu yardımı yapmadı. Diğer tarafta Yağıbasan kendi damadı olan Şahinşah’ı Selçuk tahtına çıkarmak istiyordu. Sonra Kılıç Arslan’ın kendisine karşı müttefik aramak üzere İstanbul’a gittiğini haber alınca o da müttefikler buldu. Kılıç Arslan artık Yağıbasan’la boy ölçüşemeyeceğini anlamış, sulha talip olmuştur. Anlaşma mucibince Elbistan ve havalisi Yağabasan’ın oldu. Bundan sonra Yağıbasan, 1162’de damadı Hisn Keyfa emîri Kara Arslan’ın üzerine yürüdü. Arazisini zapteyledi. 1164 yılında Yağıbasan damadı Şahinşah’ı ziyaret için Ankara’ya gitti. Dönüşte Çankırı’da ansızın öldü. Kabri Niksar’dadır.
Ölümünden sonra hanedan âzası arasında taht kavgası başladı. Selçuk hükümdarı Kılıç Arslan bunu fırsat bildi. Kayseri’de bulunan Zünnûn’u himaye ederek Elbistan’da istiklâlini ilan etmiş olan Mahmud bin Mehdi’nin üzerine yürüdü. Evvelce Yağıbasan’a vermiş olduğu bu araziyi tekrar eline geçirdi (1165). Yağıbasan’ın karısı ise küçük olan evlatlarını tahta çıkarmayıp İsmail bin İbrahim’i çıkarmış, fakat devlet artık muhtelif prensler arasında bölünmüştür. Mehmed Gazi’nin oğlu İbrahim Sivas’ta hüküm sürüyordu. Kayseri’de Zünnûn, Ankara’da Şahinşah idareyi ellerinde tutmakta idiler. Bu parçalanma Kılıç Arslan’ın işine gelmekte idi. Kardeşi Şahinşah’ın da üzerine yürüyerek Ankara ve Çankırı’yı zaptetti. Sonra evvelce himaye ettiği Zünnûn’un üzerine hücum etti. Kayseri ve Zamantı’yı zaptederek Zünnûn’u buralardan uzaklaştırdı. Yurdlarından uzaklaşmak mecburiyetinde kalan Zünnûn ve Şahinşah Suriyeye giderek burada Nuriddin Mahmud’a iltica ettiler. Bunun üzerine Nuriddin harekete geçti. Musul’da, Mardin’de ve diğer yerlerde bulunan ümerasına ellerindeki kuvvetlerle Sivas’a gelmelerini emretti. Burada toplanan kuvvetler Kılıç Arslan’la çarpışmak için hareket etti. Kılıç Arslan bu kuvvetler ile savaşmaya cesaret edemeyerek sulh teklif etti. Kılıç Arslan’ın zaptettiği yerlerin geri verilmesi, Zünnûn ve Şahinşah’ın tekrar eski yerlerine iadesi, Şahinşah’ın evlatlarının teslim edilmesi ve Malatya savaşında alınan esirlerin de verilmesi şart koşuldu. Kılıç Arslan kardeşine senede on bin dinar maaş vereceğini, esirleri iade edeceğini söyledi ise de kardeşine bir karış toprak vermeyeceğini bildirdi. Tehdit olarak da Şahinşah’ın oğullarından birisini öldürttü. Diğerlerinin de öldürülmemesini isterler ise ordularıyla uzaklaşmalarını bildirdi. Bu müzakereler olurken kış gelmiş olduğundan ordu geri çekildi. Nureddin’in ordusu Suriye’ye gittikten sonra İsmail Sivas’ta kalmış ve o yıl şehirde şiddetli bir kış ve kıtlık olmuştur. Açlıkla mücadele eden halk, İsmail’in ambarlarına hücum etmiş, burayı yağma ettikten sonra İsmail ile çoluk çocuğunu ve maiyetini kesmiştir. Bir müddet sonra ahali Nureddin tarafından himaye edilen Zünnûn’a başvurmuşlar, Sivas hükûmetini ona teklif etmişlerdir.
Zünnûn daha evvel de rol oynamış, sonra Kılıç Arslan tarafından takibata uğrayınca Şam atabeği Nureddin, Mahmud’un yanına kaçmış ve ona damat olmuştur. Nihayet 1172’de tekrar Sivas’ta hükümdar oldu. Kılıç Arslan, Zünnûn’un tekrar iktidar mevkiine geldiğini duyunca ordusile üzerine yürüdü. Zünnûn da Niksar’a kaçarak Nureddin’den yardım istedi. Nurüddin Kılıç Arslan’ın arazisine hücum etti. Kılıç Arslan da çekilerek memleketi kurtarmak için hareket etti. Fakat Nureddin ile çarpışmaktan çekinerek sulha talip oldu. Yapılan anlaşmada Zünnûn’un Sivas’ta hükümdar olmasının II. Kılıç Arslan tarafından kabul edilmesi de vardı. Kılıç Arslan bu şartı kabul etti. Nureddin de onun hükümetini korumak ve düşman taarruzuna karşı koymak üzere kendi kumandanlarından birisini ordusuyla burada bıraktı. Zünnûn bu şekilde bir himaye altında Sivas’ta hükümdarlık yaptı. Fakat Nureddin 1173’te ölünce Zünnûn himayesiz kaldı. Bunu fırsat bilen II. Kılıç Arslan hemen ordusuyla Danişmendlerin üzerine yürüdü. Sivas’ı, Niksar’ı ve daha pek çok yeri zaptetti. Zünnûn ile Kılıç Arslan’ın kardeşi İstanbul’a kaçtılar. Bizans hükümdarını Anadoluya bir sefer yapmak için iknaya çalıştılar (1175). Bizans imparatoru bu hususta teşebbüsatta bulundu ve Anadolu’ya asker sevk etti ise de bir muvaffakiyet elde edemedi. Bundan sonra Zünnûn’un ne olduğu malûm değildir. Kendisinin Niksar önünde Bizans ordusuyla birlikte mağlûp olunca şimale kaçtığı ve Bizanslılar tarafından şüphelenilerek tutulup muhakeme edildiği rivayet edilmektedir. Artık Danişmendlerin arazisine Kılıç Arslan tamamiyle hâkim olmuş, bu suretle Danişmend hanedanının bu kolu da münkariz olmuştur.
Danişmendoğulları’nın Malatya’da da bir kolu vardı. Melik Gazi’nin oğlu Aynüddevle burada emîr bulunuyordu. I. Kılıç Arslan’ın oğlu Tuğrul Arslan’ın kızı ile evlenmiş ve bu evlenmeden Zülkarneyn dünyaya gelmiştir. Aynüddevle 1152 de ölünce Zülkarneyn babasının yerine geçti. Zülkarneyn çok küçük olduğundan, annesinin vesayeti altında idi. Bu kadın Selçuklu hanedanından olduğu için Sultan Mesud’un himayesinde idi. Yağıbasan ise, onu Selçukluların himayesinden kurtulmaya teşvik etmiş, Mesud da ordusuyla üzerine yürüyünce buna karşı bir şey yapamayarak tekrar Selçuk oğullarının himayesine sığınmıştır. Bütün idare annesinin elinde idi. Nihayet Zülkarneyn annesinin tegallübünden (baskısından) kurtulmuş, Mesud’un ölümünden sonra da amcası Yağıbasan’ın himayesine girmiştir. Zülkarneyn 1162’de öldü. Bundan sonra oğlu Nasireddin Mehmed babasının yerine geçti. İçkiye düşkün ve pek sefih (zevke ve eğlenceye aşırı ölçüde düşkün kimse) olduğundan ümera 1170’de Fahrüddin Ebülkasım, ümera tarafından emîr yapıldı. Yeni emîr ertesi yıl Artık oğlu Fahrüddin Kara Arslan’ın kızı ile evlendi. Düğünde at koşuları sırasında attan düşerek öldü. Bunun üzerine ümera Zülkarneyn’in diğer oğlu Efridun’u emir yaptılar. Ve yeni gelini onunla evlendirdiler. II. Kılıç Arslan Danişmendoğulları ile uğraştığı sırada Malatya’ya da hücum etti. Şehri kuşattı ise de almaya muvaffak olamadı. İktidardan mahrum edilen Nasirüddin Mehmed de iktidara kavuşabilmek için çalışmakta idi. Suriye’ye gitmiş, Nureddin Mahmud tarafından hapsedilmiş, buradan kurtularak dolaşmış, sonra Kılıç Arslan’a sığınmış, onun tarafından vali tayin olunmuş, fakat bir türlü imarete geçmek arzusundan vazgeçmemişti. Teşebbüslerine devam etti.
Adamlar elde ederek 1175’te geceleyin saraya hücum ile kardeşini öldürdü ve emîr oldu. Kılıç Arslan’a tâbi olarak imarette bulundu. Fakat 1178’de Kılıç Arslan Malatya’yı zaptetti. Bu surette Danişmendoğulları’nın bu kolu da münkariz oldu.
Danişmendoğulları Hıristiyan Anadolu’yu Türk-İslam yurdu yapmak hususunda çok önemli bir rol oynamıştır. Bu hükümdarlığın tebeası Hristiyan olduğu için, basılan paralarında resimler ve Rumca ibareler bulunmakta idi. Devlet münkariz olduktan sonra, Danişmendli oymağı Anadolunun muhtelif yerlerinde yerleşmiş olup bunların daha sonraki devirlerde tarihî vesikalarda ve yer adlarında izlerine tesadüf etmekteyiz.[313]
Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’ın devrine gelindiğinde ideal sahibi bir sultan olan II. Kılıç Arslan, Bizans’ın batıdaki meşguliyetinden faydalanarak Anadolu’da birliği sağladı.[314]
Anadolu’nun birinci dönem Türk beyliklerindeki durum böyle olup şimdi hep birlikte ikinci dönem Türk beyliklerine göz atalım:
İkinci Dönem Türk Beylikleri “Anadolu gibi kadim kültür, kavim, dinlerin yurdu olan bir coğrafyayı Türk vatanı haline”[315] getiren Anadolu Selçukluları Devleti, Çingizli ve İlhanlı hakimiyetinde yetmiş beş yıl gibi bir zaman kaldıktan sonra tarih sahnesinden çekilmek mecburiyetinde bırakılmıştır. Bu İlhanlı hakimiyeti süresince, uçlarda bulunan Türkmen Beğleri, zaman zaman istiklal arayışı içine girmişler, İlhanlılar’ın inkırazından, yani çöküşünden sonra da istiklâllerini ilan etmişlerdir.[316] Bilindiği gibi, İlhanlılar’ın Anadolu’daki varisleri Eratnalılar olmuşlardır.[317]
Şimdi ikinci dönem Türk beyliklerini ele almaya İlhanlılar’ın vekili Eratnalıları tanıyarak başlayalım:
ERTENİ OĞULLARI (ERATNA BEYLİĞİ)
İlhanlı Anadolu valisi Timurtaş Mısır’a giderken Anadolu’da kendisine vekil olarak Erteni’yi bırakmıştı. Erteni demişken bir hususun altını çizmekte fayda var. Erteni’nin adını bizim tarihçilerimiz Erdana, Ertana ve hatta Eretna şekillerinde okumuşlardır. Halbuki kelimeyi Erteni diye okumak gerektir. Bu sözün mânası eski türkçede ve Moğolcada iri incidir. İnci, boncuk diye ad vermek eski Türklerde daima mevcut bir kaide idi. İnci sözü has isim olarak zamanımızda dahi kullanılır. Attila’nın babasının adı Muncuk yani Boncuk’tur. Bu hususu da belirtmiş bulunalım. Erteni Uygur Türklerindendir. Kendisi evvelce bir Moğol müfrezesi kumandanı idi. Sonra kız kardeşiyle Timurtaş evlenince mevkii yükselmişti. Timurtaş’ın vekili olarak memleketi idare ederken İlhan’a karşı da itaat etmiş, bu yüzden Anadolu’daki vazifesi İlhan tarafından üzerinde bırakılmıştır. Bundan sonra Şeyh Hasan Kebir Anadolu valisi tâyin olunmuş, o da Erteni’yi mevkiinde bırakmıştır. Şeyh Hasan Kebir bir takım adamları hükümdar ilân edip idareyi eline aldığı vakit Erteni de ona sadakatten ayrılmamıştır. Şeyh Hasan Kebir Timurtaş’ın oğlu Küçük Şeyh Hasan’a mağlup olunca Erteni’nin de durumu değişti. O da Kayseri kadısı Saracüddin Süleyman’ı Mısır Hükümdar’ına gönderip himayesini rica etmiştir.
Bu sırada Şark işleri gittikçe ehemmiyet kesbediyordu. Küçük Şeyh Hasan Azerbaycan’ı zapt ederek hâkimiyeti altına aldıktan sonra Erteni’ye de kendisine itaat etmesini bildirmişti. Fakat Erteni bu teklifi reddetti. Bunun üzerine iki tarafın ordusu Sivas ile Erzincan arasında karşılaştı. Savaşta Erteni galip geldi. (1343) Şeyh Hasan’ın kuvvetlerinden bir kısmını esir aldı. Bu zaferden sonra Erteni’nin nüfuzu arttı. Zaten bu savaştan evvel de hutbeden Mısır hükümdarının adını da kaldırmış, tamamen istiklâlini ilân etmişti. Erteni memleketi iyi idare etti. Adilâne hareket ettiğinden halk kendisine “Köse Peygamber” adını vermiştir. İyi Arapça da bilen bu değerli hükümdar 1352’de öldü. Kayseri’de defnedilmiştir. Sivas ve Kayseri’den başka Amasya, Tokat, Çorum, Develi Karahisar, Ürgüp, Niğde, Aksaray, Erzincan da Erteni hükümetine tâbi idi.
Erteni’nin ölümü üzerine ümera toplanarak müteveffa hükümdarın oğullarından Mehmed’i tahta geçirdiler. Mehmet Bey küçük olduğundan idare ümeradan Hoca Ali Şah’ın elinde bulunuyordu. Devlet işleri de gittikçe karışmakta, memleketin muhtelif yerlerinde merkezi tanımayan rüesa bulunmakta idi. Bunun zamanında Mısırlılar ve Dulkadiroğulları ile münasebette bulunulmuştur. Bu iki devlet cenuptan hücumlarda bulunmakta idi. Mehmet Bey büyüdükten sonra Hoca Ali Şah’ın tahakkümünü üzerinden atmak istemiş, fakat buna muvaffak olamayınca Mısırlılardan yardım almaya karar vermişti. Yardımcı kuvvetler geldi ise de buna lüzum kalmadan Hoca Ali Şah bertaraf edilmiştir. İdare Mehmet Bey’in eline geçince ümera bu halden korktu. Artık eski serbestliği bulamayacaklarını anladilar. Nihayet birleşerek Mehmet Bey’i Kayseri’de öldürdüler. Oğlu Ali Bey’i tahta çıkardılar. (1365) Bu hal memleketi büsbütün zayıflattı. Niğde ve Aksaray’ı Karamanoğulları elde ederken Sivas’ta maktül Hoca Ali Şah’ın oğlu Hacı İbrahim, Amasya’da Hacı Şad Geldi Paşa, Tokat’ta Şeyh Necip merkezi tanımayarak müstakil bir surette hareket etmeğe başladılar. Ali Bey büyüdükten sonra devlet işlerine aldırmayıp zevk ve safaya başladı. Bir Moğol çocuğunu severek gece gündüz onunla birlikte zevk ve safaya dalmakta idi. Kendisinin bir kaç gün hamamdan çıkmadığı, burada eğlenmeye devam ettiği de olurdu. Bunu duyan Karamanoğlu Alâüddin Bey Kayseri’ye hücum etti. Bu hücum üzerine hamamdan dışarı fırlayan Ali Bey Sivas’a kaçtı. Sonra Kayseri Kadı Burhaneddin Ahmed’in eline geçti. (1375) Ali Bey bir takım vakalardan sonra Kayseri’ye gelip Hacı İbrahim’in yardımıyla tekrar tahta çıkarıldı. Ali Bey ile Hacı İbrahim’in arası bozulunca İbrahim tarafından tutularak hapsedildi. Hacı İbrahim Moğallarla yaptığı bir savaşta öldüğünden Kadı Burhaneddin Al Bey’i hapisten çıkardı, tahta oturttu. Kendisi onun veziri oldu. Ali Bey Kadı Burhaneddin’in teşvikiyle bir takım seferler yapmış ise de hiç birinde muvaffak olamadı. Sonra Hacı Şad Geldi’nin üzerine Amasya’ya yürüdü. Fakat Kazova’da öldü. (1380)
Ali Bey’in ölümünden sonra yedi yaşındaki oğlu Mehmet tahta çıkarıldı. Böyle küçük bir çocuğun tahta çıkarıldığını görenler bu devlete hücum ederek iktidarı ellerine almak için harekete geçtiler. Şarki Karahisar’a sahip olan ve Selçuklu hanedanından bulunan Kılıç Arslan, Amasya’ya hâkim olan Hacı Şad Geldi ve diğer ümera hükümeti eline almak için faaliyette bulunmuşlar ise de Kılıç Arslan Sivas’a çağırılmış, niyabete getirilmiştir. Kılıç Arslan, Ali Beyden dul kalan karısıyla evlendi. Kendisinin en kuvvetli rakibi Kadı Bürhanüddin Ahmet idi. Her ikiside birbirlerini yok etmek için fırsat kollamakta idiler. Nihayet bir gün Sivas’ta, şehrin dışında bir gezmeğe gittikleri sırada Kadı Bürhanüddin Kılıç Arslan’ı öldürdü. Biraz sonra da Kılıç Arslan’ın amcası Keyhüsrev de öldürüldü. Bu suretle hükümet niyabeti Kadı Bürhanüddin’e geçti. Sonra Kadı Bürhanüddin bu küçük çocuğu da bertaraf ederek hükümeti tamamiyle eline geçirmiştir.[318]
Aynı şekilde Karamanoğulları ve Turgutoğulları Beylikleri kendilerini Selçuklular’ın mirası saymışlardır. Türkçe’yi ilk defa resmi dil ilan eden Mehmed Bey de Karamanoğulları’nı yönetecekti.[319]
Şimdi hep birlikte Karamanoğulları ve Turgutoğulları Beyliklerini daha yakından tanıyalım:
KARAMANOĞULLARI
Alâüddin Keykubat Oğuz boylarını sınırlara yerleş-tirdiği sırada bir kısım aşireti de Ermenilerden almış olduğu Ermenak taraflarına kondurdu. Bu Türkmenler arasında Nûre Safi tarikat erbabından olup bu sayede nüfuzunu arttırmış, oğlu Kerimüddin Karaman babasının nüfuzu sayesinde etrafına topladığı bir miktar adam ile Ermenilere karşı savaşlara başlamış ve gittikçe muvaffak olmuştur. Karaman’ın kardeşi Bunsuz idi. Bu iki kardeş Anadolu’daki karışıklıklardan istifade ederek kuvvetlenmişler, yaptıkları gazlardan Selçuk hükümdarı memnun olarak onlara mevki vermiştir. Karaman Beye 1256’da Rüknüddin Kılıç Arslan tarafından Ermenek timar olarak verilmiş, kardeşi Bunsuz’a da candarlık yani zabıta müdürlüğü verilmiştir. Karaman Bey Anadolu’da büyük bir devlet kurmak sevdasını beslediği gibi bütün ahfadı da ayni siyaseti takip ettiler. Fakat bunun için teşkilatlı bir orduya ve esaslı bir devlet teşkilatına, idaresine lüzum olduğunu anlamamışlar, sadece karşı gelmek, muhalif tarafa yardım etmek, kafa tutmakla bu siyasetlerinin yerine getirmek istemişlerdir. Kermüddin Karaman bundan sonra hiçbir fırsatı kaçırmamış, Selçuk sultanlarının birbirleriyle mücadeleler ne karışmış, Keykâvus’a taraftar olmuş, büyücek bir süvari müfrezesiyle Konya’ya karşı bir akın yapmış ise de muvaffak olamamıştır. Karaman Bey öldükten sonra Ermenak’a tâbi Balkasun kariyesinde defnediImiştir.
Bunun üzerine Rüknüddin Kılıç Arslan Karaman beyin evlâtlarını hapsetmiş, bu suretle Selçukoğulları’nın aleyhine çalışan bir unsuru fenalıktan men etmek istemiştir. Fakat Süleyman Pervane bu çocukları himaye edip hapisten koyuvermiş, onlar da babalarının timarlarına tekrar sahip olmuşlar, içlerinden Şemseddin Mehmet Bey olmuştur.
Bundan sonra Karamanoğulları Selçuklulara karşı daima muhalif bir cephe aldı. Hatroğulları’nın isyanı sırasında Mehmet Bey de buna karışmakta tereddüt etmedi. Üzerine gelen bir Moğol ordusunu bozdu. Bu zaferden sonra da artık İlhanlılara hiç aldırış etmedi. Moğollar Anadolu’daki hâkimiyetlerinn sarsılmasını istemediklerinden Mehmet Bey’i tedip etmek ve aynı zamanda evvelki bozgunun intikamını almak istiyorlardı. Karaman diyarının sarp arazi olduğunu göz önünde tutmayıp ihtiyatı elden bırakan Moğol kumandanı fena bir durumda Karaman kuvvetleri tarafından sıkıştırılarak mağlup edildi. Mehmet Bey’in de nüfuzu arttı. Fakat Moğolları başına belâ etmişti. Moğollar bu mağlûbiyetlerin acısını çıkarmağa azmetmişlerdi. Diğer taraftan Mısırlılar da Mehmet Bey’e karşı taraftar gözüküyorlar, onu bu hususta teşvik ediyorlardı. Mehmet Bey Konya’yı zapt etti. Evvelce bahsettiğimiz tarihte Cimri adıyla tanılan adamı Selçuk hükümdarı ilan ederek asıl idareyi kendi eline aldı. (1277) Mehmet Bey’in muvaffakiyeti çok sürmedi. Yaptığı diğer bir savaşta iki kardeşiyle birlikte maktul düştü.
Bu büyük mağlubiyetten sonra Karaman diyarı sönük bir duruma girdi. Fakat buna rağmen Karaman oğulları çekildikleri sarp yerlerden hücumlar yapmaktan, siyasî hayata karışarak Selçukoğulları’nın tarihinde rol oynamak-tan geri durmamakta idiler. Karamanoğulları’nın zayıfladığını gören Ermeni Tekfuru da Karaman oğullarından bir kısım arazi almağa muvaffak oldu. Bu çağlarda Karaman beyliğini Küneri Bey idare etmekte idi. Kuneri Bey Selçuk siyasetinde oynadığı rol neticesinde Beylerbeyi de oldu. Bundan sonra (1299) Karaman Beyi Mehmet Bey’in kardeşi Mahmut Bey oldu.
Mahmut Bey Karaman hükümetini kuran ve istiklâle kavuşturan zattır. Tabii bu da Selçuk oğullarına karşı düşmanca hareket etti. Karamanoğulları Mısır ile iyi geçiniyorlar, buna mukabil Moğol ve Selçuklularla fırsat buldukça savaşıyorlardı. Mahmut Bey Sivas Tekfurunun evvelce kendilerinden almış olduğu araziyi geri almaya muvaffak oldu. Mahmut Bey bundan sonra Konya civarında Emir Çoban ile yapılan bir savaşta öldürüldü. Emir Çoban Konya’yı zapt etmiş, surlarını da yıktırmıştır. Mahmut Beyden sonra Emir Çoban’ın oğlu Timurtaş Anadolu’da birlik kurmaya muvaffak olmuş, Karamanoğulları da buna karşı itaat etmek mecburiyetinde kalmıştır. 1319’da Bedreddin İbrahim Bey yine eski ananevî Karaman siyasetini takip etmiş, Mısırlılarla iyi geçinmiş, iç işlerini iyileştirmiştir.
1356’dan itibaren Karaman Beyliğinin en meşhur hükümdarı olan Alâeddin Bey idareyi eline almıştır. Alâeddin Bey uzun zaman idareyi elinde tutmuş, bu müddet zarfında Ertenioğulları ile, Kadı Burhanüddin ve Osmanlılarla çarpışmış, Hamitoğulları’ndan bir kısım arazi almıştır. Kermiyanoğulları ile de münasebette bulunan Alâeddin Bey zamanında Osmanlılar Karamanlılarla hemhudut olmuşlardı. Fakat Osmanoğulları’na karşı da kafa tutan Karamanoğulları bu sefer çok zararlı çıktılar. Sonunda Konya, Aksaray, Niğde Osmanlılar tarafından zapt edildi. Osmanoğulları Karamanlılara karşı ifrat derecede müsamahakâr davranmışlar, Karamanlılar da bundan istifade ederek her fırsatta düşmanlıklarını izhar etmişlerdir. Nihayet Yıldırım Beyazıt Alâeddin Bey’i yakalatıp öldürtmüş, oğulları Mehmet ve Ali beyleri de Bursa’ya göndermiş, bu suretle Karamanlıların arazisi tamamen Osmanlıların eline geçmiştir. Osmanlılara karşı dâimâ ahde vefasızlık gösteren Karamanoğulları bu suretle münkariz olduktan sonra Yıldırım ile Topal Temur arasındaki Ankara Savaşı olmuş, Temür’ün torunu Mehmet Mirza Karaman oğlu II. Mehmet Bey’i hapisten çıkarıp tekrar tahtına geçirmiştir.
Topal Temür Mehmet Bey’e bol keseden Osmanlıların elinde bulunan bir takım arazi de vermişti. Mehmet Bey de Temür adına para bastırmıştır. Yıldırım’ın ölümünden sonra şehzadeler arasında mücadele olurken Mehmet Bey bunlarla münasebette bulunmuş, fakat Mehmet Çelebi’nin hepsine gâlip geldiğini görerek onunla anlaşmıştır. Mehmet Bey Kermiyan oğullarına karşı hareket etmiş, onların bir kısım arazisini de istila etmiş ise de Çelebi Mehmed’in yardımiyle bu araziden çıkarılmıştır. Çelebi Mehmet rakiplerini bertaraf ettiği sırada Mehmet Bey de Bursa’ya kadar ilerlemiş, şehri kuşatmış, şehir şiddetle müdafaada bulunmuş olduğundan zapte muvaffak olamamış, sadece burada tahribat yapmıştır. Çelebi zamanında Karamanlılar yine Osmanlıları uğraştırmışlar, nihayet Mehmet Bey bir hile ile tutulmuş, sonra Sultan Mehmet tarafından affedilmiştir.
Mehmet Bey artık Osmanlılarla uğraşmak istememiş, buna mukabil Mısırlıların himayesini elde etmiş, hatta Mısır hükümdarı namına para bastırmış, fakat bir müddet sonra bunlarla da bozuşmuş, Mısır ordusu da Karaman diyarında ilerleyip Konya’yı zapt etmiş, Mehmet Bey esir, oğlu Mustafa da harbte maktul düşmüştür.
Mısırlılar Mehmet Bey’i hapsettikten sonra evvelce yanlarına kaçmış olan Mehmet Bey’in kardeşi Ali Bey’i Karaman tahtına çıkardılar. Mısır hükümdarı ölüp yerine başkası geçince Mehmet Bey de hapisten çıkarılıp Karaman’a gönderildi. Bu sefer de Karaman Beyliği bu iki kardeş arasında bölündü. (1421) Mehmet Bey iki yıl sonra Osmanlılara ait olan Antalya’yı kuşatmış, fakat kendisine bir gülle parçası isabet ederek ölmüştür. Bunun üzerine Ali Bey bütün Karaman arazisine sahip oldu. Osmanlılar Mısır’ın himayesinde ve onların dostu olan birisini Karaman tahtında görmek istemedikleri için Mehmet Bey’in oğlu İbrahim Bey’i Кагаman tahtına çıkardılar. İbrahim Bey Osmanlı nüfuzundan sıyrılmak için çok çalıştı. Osmanlılar da Mısır’ın Karaman’daki nüfuzunu ortadan kaldırmak için tedbirler almakta idiler. Bunun üzerine İbrahim Bey Osmanlılara karşı Avrupalılarla anlaşmağa kalktı. Fakat bu hareketi pek pahalıya mal oldu. Osmanlılara mağlup olarak ağır bir sulh imzasına mecbur oldu. İbrahim Bey 1453’te Venediklilerle bir anlaşma yaptı. Ölümünden evvel dul cariyeden doğan oğlu İshak Bey’i veliaht yaptı ise de Çelebi Mehmed’in kızından olan diğer oğulları buna razı olmadılar. Pir Ahmet Bey Osmanlılardan yardım gördü. Konya’yı eline geçirerek Karaman tahtına çıktı. İshak Bey de Silifke’ye çekildi. Yine Karaman Beyliği ikiye bölündü.
Artık Karaman Beyliği zayıflamıştı. Bu iki kardeş birbirleriyle mücadele için hâmi aramakta, bu sayede mevkilerinde tutunabilmekteydi. İshak Bey Suriye’ye, sonra da Uzun Hasan’a sığınmış, bunun yardımıyla hükûmeti eline geçirmişti. Pir Ahmet de Fatih Sultan Mehmed’e başvurarak ona bir kısım arazi vermek şartıyla yardımını temin etti ve bu sayede mevkiini kazandıysa da artık Osmanlılara tâbi durumdaydı. Bu tâbiiyeti atmak için çalışıp durdu. Babası gibi Osmanlılar aleyhine olmak üzere Venediklilerle müzakereye girişti. Osmanlılar da Konya’yı zaptettiler. Pîr Ahmet Bey de Niğde, Lârende taraflarına çekilmeye mecbur oldu. Fakat Osmanlılar Pir Ahmed’in arkasını bırakmadılar. O da kardeşi gibi Uzun Hasan’a sığındı ve ondan yardım gördü. Bu yardım bir fayda vermedi. Pîr Ahmed Akkoyunluluların yanında öldü. Kardeşi Kasım Bey Karaman Beyliği’ni eline alıp eski durumu kurmak istemiş ise de muvaffak olamamıştır. Cem Sultan’ın ortaya çıkmasından faydalanmak istemiş, fakat bu da bir netice vermemiştir. Nihayet II. Beyazıt ile bir anlaşma yapıp Osmanlıların himayesinde ölünceye kadar İçel’de mevkiini muhafaza etmiştir (1483).
Kasım Bey’in ölümünden sonra artık Karaman Beyliği şeklen dahi ortada kalmamıştır. Burasını Osmanlılar bir vilâyet haline sokmuşlardır.
Karaman Oğulları Konya’yı zaptedip kendilerini Selçuk saltanatının varisleri saydıktan sonra Aksaray, Niğde, Kırşehir, Kayseri, Ilgın, Akşehir, Beyşehir ve Eğirdir havalisine kadar genişlemiş bulunuyorlardı. Sahilde Lamos, Silifke, Anamur, Manavgat gibi araziye sahiptiler. Fakat bütün bu araziye devamlı surette sahip olamamışlar, zaman zaman bunları ellerinden çıkarmışlardır, Daima kafa tutmalarına rağmen Mısırlıların, Timur’un ve Osmanlıların himayesinde yaşamışlardır.
Vücude getirdikleri mimari eserleri tamamıyla Selçuklu sanatının devam ettirilmes nden ibarettir. Toplu olarak tarihleri Şikarî tarafından yazılmış olup bu eser henüz ilmî bir tenkitten geçmemiştir.[320]
Özetle bakacak olursak Türkçe’den başka dilin konuşulmasını yasaklayan Karamanoğulları, Osmanlı Devleti’nin en büyük rakibi idi. Anadolu’da yaklaşık 230 yıl hüküm süren bu beylik, Türkmen beyliklerinin Osmanoğulları’dan sonra en önemlisi, en kudretlisidir. Merkezi Karaman (o zamanki adı Larende) olan geniş bir bölgede, güçlü bir devlet olarak hüküm sürmüş ve Büyük Selçuklu Devleti’nin halefi, Anadolu’nun hakimi olmak için Osmanlılarla mücadele etmişlerdi. “Karaman Tacı” bir prenslik değil, bir krallık sayılmıştır.
ORTA ANADOLU’DA BİR TÜRKMEN BEYLİĞİ: TURGUTOĞULLARI (1176-1483)
Turgutoğulları, Anadolu Selçuklu Devleti’nde “Uç beyi ve askeri güç’, Karaman Devleti’nde “askeri güç, devletin yönetim unsuru, ortağı”, yine tarihçilerin ifadesi “Turgutoğulları Anado-lu’da gerek Anadolu Selçuklu öncesi ve gerekse sonrasında bey-lik hüviyetindedir. Ancak Türkmen federasyonu savundukları için bağımsız hareket etmemişlerdir. Karamanoğlu ile Selçuklu hanedanlığının devam etmesini istemişlerdir.
Turgutoğulları, Anadolu iç sahrasının ilk Türk konukları ve devamlı ev sahipliği “Eski İl-Bayburt-Turgut’ yurtları ile birlikte Aksaray (Eskiil), Koçhisar, Konya, Karapınar, Sarayönü, Kadın-hanı, Ilgın, Beyşehir, Doğanhisar, Tuzlukçu, Yunak, Cihanbeyli, Altınekin, Akşehir, Kulu, Polatlı, Emirdağ, Günyüzü, Sultandağı, Sivrihisar hattı içinde kalan Anadolu İç Sahrası Selçuklu, Karamanlı ve Osmanlı dönemlerinde yurtları olmuştur.
Bayburt, günümüzde yerleşim yeri olmaktan çıkmıştır. Yeri fiziki olarak tarihte yer almış olmakla birlikte daha çok “Bayburt, Bayburtlu” ifadeleri ile aitlik olarak kullanılmaktadır. Bay-burt’un yeri; Sakarya Irmağı kollarında yer alan Çandır (Sivrihisar – Çifteler yakını) ile Veysel – Salihli (Emirdağ yakını) arasındadır.
Turgut; Bugün adı ve bakiyeleri ile Turgut Aşiretinin Ötükeni. Tarihde de Turgutoğulları’nın merkezi, bazı dönemlerde arka bahçesi, bazı dönemlerde 1000 yıllık maziye yol veren Ergenekonları olmuştur. Günümüzde Yunak ilçesinin kasabası olup etrafındaki köyleri ile etraf ilçeler ve Konya merkezi ile Turgutoğulları’nın esas yurtlarını ve bakiyelerini barındırmaktadır.
Turgutoğullarının ilk yerleşim yeri Bayburt, Eski-İl olmakla birlikte Turguť u ilk dönem merkez olarak seçmişlerdir. Özellikle bey sülalesi yönetim merkezi olarak Sarayönü, Kadınhanı, Ilgın gibi merkezi şehirleri seçmişler ve Selçuklu başkenti Konya’da bulunmayı tercih etmişlerdir. Ancak Turgutla ilgileri hiçbir zaman kesilmemiştir. Özellikle sığınılacak bir ana yüreği olarak Turgut her zaman kucağını bunlara açık tutmuştur.
Eski-İl; Tuz gölünün güney yakasında yer alıp, daire şeklin-de bölgeyi içine alarak daha geniş haliyle Ereğli-Konya tarafını kaplayan yurttur. Günümüzde Aksaray ilinin bir ilçesidir.
Turgutoğulları tarihin gizemlerinde kalmış fazla araştırılmamış bir konudur. Tarihi kaynaklarda farklılıklar gözlenmekle birlikte tarihte aldığı sahne ve günümüzde bulunduğu yerleşik yerleri ve duruşları net olarak ortadadır.
Tarihin birçok olayında, yerleşim yerlerinde ‘Eski-İl, Turgut, Bayburť isimlerine rastlanır. Bu adlar Turgutoğulları’nın bölgeye gelişlerinde obaları ve reislerinin isimleridir.
Turgutoğulları’nın Orta Asya’dan Anadolu’ya hareket etmelerinde yoldaşları Kutalmış oğlu Süleyman Şah, gönüldaşları ise Dediği Sultan’dır.
Karaman illerinin Osmanlı hakimiyetine tamamen girmesi Osmanlı teşkilat sistemleri zamanla Karaman vilayetlerinde uygulama imkânı buldular. Karaman Eyaletinin, Konya Livasının Küçük Asya’nın yürek bölümü Atçeken Aşireti / Cemaati veya Farsça’sı Esb-Keşan olarak tanımlanmıştır. Bu mesleki bir örgütlenme olup bu sistem daha çok ekonomik ve askeridir (tımar, vergi, asker toplama). Yeni sistemde Karaman ve Karamanlı ile hareket eden Turgutoğuları yönetim ve aristokrasisini kırmak amaçlanmıştır.
Bu devirde Turgutoğlu aileleri bir dönem siyaseten devre dışı bırakılmıştır. Yurtları Atçeken Aşireti örgütlenmesi içerisinde bölgesel olarak tanımlanmış “Turgut, Eski İl, Bayburt’ Karaman Eyaletinin Konya Livasının merkez kazaları olarak varlığını devam ettirmişlerdir. Yine bu kazaların dışında komşu liva ve kazalarda ‘Turgut, Turgutlu, Turgutoğlu, Bayburt, Eski İl’ oymak ve oba bakiyeleri görülmüştür.[321]
Turgutoğullarının Anadolu’daki ilk atalarını, hareketlerini ve yerleştikleri bölgeleri Dediği Sultan Menakıbı’nda daha net görülmektedir. Sultan Dediği’nin menakıba göre hicrî 550 (1155) senesinde vefat ettiği ifade edilmektedir.
Turgutoğullarının ilk atalarının manevi büyüğü olan ve birlikte hareket ederek bölgeye geldikleri Dediği Sultan’ın 1155 senesinde vefat ettiği, tekkenin – mescidin 1180 senesinde yapılmıştır. Turgut ve Bayburt Beylerin Sultan Dediği ile buluşmadan önce bölgeye geldikleri ve daha sonra defalarca buluştukları bilinmektedir. Sultan Dediği’nin naaşını götürmek istedikleri Turgut obası o zamandan önce kurulmuş bulunmaktadır.
Dolayısı ile Turgut ve Bayburt Beylerin Süleyman Şah’ın (1075-1086) Konya civarını fetih ettiği ve başkent yaptığı zaman diliminde bölgeye geldikleri anlaşılmaktadır. İlk zamanlarda Menakıpta geçtiği gibi konargöçer yaşadıkları, Konya halkı tarafından Konya’ya alınmadıkları, Aladağlardan yurt istedikleri ancak Turgut obalarına yerleştikleri anlaşılmaktadır.[322]
Turgutoğullarının Ortaya Çıkışları
A-Turgut Adı ve Turgutoğullarının Aslı
‘Turguť kelimesinin aslı ‘Durgud, Turgud’ olacağı ve günü-müzde ‘Turguť olarak kullanıldığı bilinmektedir. ‘Turguť kelimesi, Türk topluklarında isim ve Türklerin yaşadığı tüm coğrafyalarda yer adı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Divani Luğati Türk’te, Turgud kelimesinin anlamı “Güçlü, gürbüz, yerleşilecek yer’ olarak belirtilmiştir.
İncelemeye aldığımız ‘Turgut, Turgutoğulları’ adları şahıs, topluluk ve yer adı olarak özdeşleşmiştir.
Oğuz Kağan Destanında, Almanak (Cin, Maçin) yakınlarında Burkutlar Tağ, Turgutlu Tağ adında çok yüksek ve başdöndürücü iki dağ bulunduğu Oğuz’un buralardan asker topladığı ve buraların Hanının İnal Han (kadın) olduğu anlatılır.[323]
Türkçe sözlüklere göre; isim (erkek) ve yer ad ‘konut, otu-rulacak yer olarak anlamının olması ile Turgut – Tur-got – Türk otağı, Türk yöresi. Cesur – Yürekli anlamlarını kapsamaktadır.
Diğer Anadolu Türk beyliklerine göz atacak olursak gözden kaçırmamamız gereken beyliklerden bir tanesi hiç şüphe yoktur ki Hacıemiroğulları Beyliği’dir.
HACIEMİROĞULLARI BEYLİĞİ
Anadolu’da XIV. yüzyılda Karadeniz’in orta kesiminde hüküm sürmüş önemli Türk beyliklerinden biri olan Hacıemiroğulları Beyliği, XIII. yüzyılın sonlarına doğru Ordu bölgesini ele geçiren Çepniler tarafından kurulmuştur.[324]
Özellikle Ordu-Giresun-Mesudiye-Niksar-Ünye hattında etkili olan bu beylik, bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında kalıcı izler bırakmıştır. Orta Karadeniz Bölgesi’nin büyük bir bölümünü Türk vatanı yapmış ikinci dönem Türk beyliğidir. Bu beylik, Türkmenleri ağırlıklı olarak Selçukluların bölgeyi fetih için sınır boyuna yerleştirdiği Oğuzların Çepni boyuna mensuptur (Bu bölgeye başka Türk boyları da yerleşmiştir: 1455 yılında Habsamana (Gölköy)ya bağlı Eymür, Bölük-i Bedirli (Gülyalı)ye bağlı Karkınlı, Bölük-i Fidaveren’de (Aybasyı)ya bağlı Alayundlu, Ordu Merkeze bağlı Bayadı-yı Zekerya, Bulancaka bağlı Bayındır, Yavuzkemalde Iğdır, Koyulhisar’da Iğdır ormanları, Canik sancağında Üregir karye veya yer isimler bulunmaktadır.[325] 1455’te Canik Sancağında Ünye’de Kayı, Canit-i Gölde (Terme) Bayındır, İğdir isimli köylere rastlanmıştır.[326] Giresun’da Döğer, Alayunt ve Üreğir /Yüreğir isimli köyler bulunmakta idi.[327] Bolaman Irmağına akan derelerden birinin adı Avşar Deresidir.
Bu bölge, Karadeniz’in iç kesimlerini kıyıya bağlayan stratejik geçitlere sahipti. Ayrıca Karadeniz limanlarını egemenliği altında bulundurması nedeniyle ticaret gelişme gösteren bu beyliğin temel geçim kaynakları arasında hayvancılık ve tarım bulunmakta olup, orman ürünleri ve yaylacılık önemliydi.
Kurucusu Hacı Emir Bey olan bu beylik, yaklaşık 1310-1320 tarihleri civarında kurulmuş olup, köken olarak Oğuz Türkleri’ne mensup bir Türkmen beyliğidir. Merkezi (başkenti) Niksar olan bu beylik, Türkmen nüfusu bölgede iskan etmiştir. Bunlara ek olarak bölgede sarsılmaz bir Türkmen kültürünü de tesis eden bu beylikte var olan Türkmen gelenekleri güçlü biçimde korunmuştur.
Dini ve sosyal yapısı incelendiğinde Sünni İslam anlayışının hâkim olduğu Hacıemiroğulları’nda dervişler, ahiler ve zaviye kültürü yaygındı.
İlk dönemde İlhanlılar’a fiilen tâbi olan Hacıemiroğulları, köken olarak mirası üzerinde ortaya çıktığı Danişmendliler’e dayanmaktadır (Kadı Burhaneddin, Hacıemiroğulları Beyliğine saldırıda bulunan Taceddin Beye gönderdiği mektupta: Onların atalarından miras kalmış mülküne göz dikip düşmanlık ve kavga yolunu tutmuş, dostluk ve kardeşlik haklarını çiğnemişsin şeklinde ifade kullanması, bunun bir delili olsa gerektir.[328]
Danişmendliler’in Orta Karadeniz Bölgisi’ndeki mirasçıları olan Çepni Türkmenleri, bu yörede iki beylik kurmuştur. Bunların biri Danişmenliler’in de merkezi olan Niksar’da kurulan Taceddinoğulları Beyliği,[329] diğeri ise merkezi Danişmendliler’in sınır kalesinin bulunduğu Mesudiye Kaleköy’de teşkilatlanan Hacıemiroğulları Beyliği’dir.[330]
Selçuklu otoritesinin zayıflaması sonrasında bağımsız bir siyasi yapı hâline gelen Hacıemiroğulları, en güçlü devrini Süleyman Bey döneminde yaşamıştır.
Bölgedeki Rum unsurlar ve Trabzon Rum Devleti’ne karşı mücadele eden Hacıemiroğulları Beyliği, hem savaş hem diplomasi yürütmüş, Trabzon Rum Devleti’ni Karadeniz içlerinden sıkıştırmıştır.
Bu beyliğin başını çektiği Türkmen akınlarından çok bunalan III. Aleksios, Türkmenlerle sıcak ilişkiler kurabilmek adına kızı Theodora’yı Hacı Emir İbrahim Bey ile evlendirerek bir nevi siyasi denge kurmuştur.
Son hükümdarı Taşanoğlu Abdullah Bey olan Hacıemiroğulları Beyliği, Osmanlı baskısı karşısında tutunamamıştır.
Osmanlı Devleti ile İlişkiler
Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı hâkimiyetine giren (1398) Hacıemiroğulları Beyliği, Yıldırım’ın Timur’a yenildiği Ankara Savaşı (1402) sonrası kısa süreli yeniden bağımsızlık elde etmiş olsa da Çelebi Mehmed zamanında kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır (1427). Bu tarihten sonra Hacıemiroğulları beyliği tamamen tarihe karışsa da Osmanlı’nın Karadeniz’e açılmasında öncü beylik rolü üstlenen ve Orta Karadeniz’in Türkleşmesini hızlandıran aktör olarak tarihe mal olmuştur.
Tam bu süreçte Moğol istilasından ötürü perişan haldeki Horasan’dan kaçıp Anadolu’ya hicret eden Ahilerin Ankara dolaylarına gelerek bir derviş-esnaf yönetimiyle idare edilen bir şehir devleti olarak kurdukları, model olarak Roma ve Yunan site cumhuriyetlerine çok benzeyen Ahi Cumhuriyeti 1290’da Türk tarihinde ve Anadolu tarihinde kurulan ilk cumhuriyet rejimi olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Hakeza birinci dönem Türk beyliklerinden olan Çaka Beyliği’nden sonra denizcilikle uğraşan beylik olarak Aydınoğulları Beyliği bu dönemde tarih sahnesine çıkacak, özellikle Umur Bey tarafından daha önce Çaka Bey’in fethetmesine rağmen Haçlı Seferleri sonucu Latin Haçlılarının eline geçen İzmir’in kıyı bölgelerini tekrar fethetmek için taarruza geçip iki buçuk yıllık kuşatmanın sonunda bu bölgelerde yeniden Türk egemenliğini sağlayacaktı. Yine bu dönemde kendi filosunu oluşturan Aydınoğlu Umur Bey, İzmir’in kıyı bölgelerinde zaferler kazandığı Latin Haçlılarının ensesinde olmaya devam etmiş ve onlarla Bozcaada önlerinde çarpışmıştır.[331]
Şimdi bu denizci beyliği daha yakından tanıyalım:
AYDIN OĞULLARI
1075 yılına gelindiğinde Alaşehir (Philadelpheia) kenti ve Sardes Germiyanoğulları’nın saldırısına uğramıştı. Bu saldırılar sonucu Alaşehir, Aydınoğlu Umur Bey’in yönetimine giriyordu. Dolayısıyla Sardes kasabası da Aydınoğulları topraklarına katılıyordu.
Germiyanoğulları’nın bir kumandanı olan Aydın Bey de batı Anadolu’da aldığı topraklarda kendine ait Aydınoğulları beyliğini kurmuştu. İşte bu aşamada, 1313 yılında Sardes’i de Bizanslılardan geri almıştı. Böylece İlkçağ Lidya ülkesinin güney bölümü Aydınoğulları Beyliğinin elinde bulunuyordu.[332]
Bu beylik İzmir, Ayasluğ, Aydın, Alaşehir, Birgi gibi şehirleri ithiva etmekteydi. Mehmet Beyin babası Aydın bey olduğundan bu beyliğe de bu isim vermiştir. Aydın bey 1300’ten 1333 yılına kadar hüküm sürmüştür. Oğlu Mehmet Bey de Kermiyan ordusunda subaşı idi. Mehmet Bey Menteşe Oğullarına damat olan kumandan Sasa Bey ile birlikte fütuhatta bulunmuş, Birgi, Ayaslûğ, Kelas, Tire gibi yerler zaptedilmiş, fakat sonunda ik kumandanın arası açılmış, Sasa beyi Mehmet bey öldürmüştür. Mehmet bey Birgi’yi hükûmet merkezi yaparak fütuhatına devam etmiş, İzmir’e de hücum etmiştir. Bundan sonra zaptettiği arazinin idaresini oğulları arasında şu şekilde taksim etmiştir: Hızır Bey Ayasluğ ve Sultanhisar’ı, Umur Bey İzmir’i, İbrahim Bahadır Bey Ödemiş’e tâbi olan Bodemia’yı, Süleyman Bey de Tire’yi idareye memur olmuş, en küçük oğlu İsa bey de Türk âdeti veçhile babasının yanında kalmıştır.
Bu kardeşler içinde Umur Bey Hıristiyan âlemi ile en çok temas ettiği için bunun harekâtı hakkında malûmata sahibiz. Umur Bey daha babasının sağlığında güzel bir donanma yaparak fütuhata başlamış, Bozcaada, Sakız, Ağrıboz, gibi yerlere sefer yapmış, hatta Yunanistana, Rumeli taraflar na da akınlarda bulunmuştur. Babası Mehmet Bey de Bizans ile siyasî münasebette bulunmuş, 1333’te öldükten sonra aile efradı toplanarak Umur Beyi babalarının yerine geçirmişlerdir. Umur Bey donanması ile mühim işler görmekte, Mora’ya büyük bir donanma ile sefer yapmaktaydı. Bizanstan Sakız Adası’nı aldı. Bizans ile sıkı münasebete girişti. Onlarla dost geçindiği gibi Bizans’ın iç işlerine de karıştı. Bizans müverrihi ve hükümdarı Joannes Kantakuzenos (1347 – 1354) Umur Bey’in dostu olup iktidara geçebilmek için ondan yardım görmüştür. Bu müverrih eserinde Umur Bey’den uzun uzadıya bahsetmektedir. Onun iktidar mevkine çıkışını 1340 olarak gösterdiğine ve babasının da 1333’te öldüğüne göre bu ikisinin arasında Umur Bey’den evvel başka bir kardeşinin beylik ettiğini kabul etmek gerektir.[333]
Öte yandan 1338 yılındaki Epir harekatında İnebahtı Körfezi’ne geçebilmek için gemileri 10 kilometre karadan yürütmesiyle Fatih Sultan Mehmet’e de ilham kaynağı olduğu belirtilen Aydınoğulları Beyi Gazi Umur Bey, Çaka Bey ile Türk denizciliğinin kurucusu olarak gösteriliyor[334] ki bu gözden kaçan detayı Enveri, Düsturname adlı kitabında yazmıştır.
Umur Beyin donanmasiyle Rumeli taraflarına geçmesi, Ege’de hâkim bir durum alması Hıristiyan âlemini korkuttu. Papanın teşvik ve yardımıyla Venedik, Kıbrıs, Rodos donanmaları birleşti. İzmir’e hücum ettiler. Haçlıların elinde kalan İzmir’in sahil kesimini zapta muvaffak oldular (1344). Fakat İzmir’in Müslüman muhitleri Umur Bey’in elinde olduğu gibi Ayaslug’daki tersanesi de faaliyetine devam etmekteydi. Ertesi sene Umur Bey Saruhan ve Karesioğulları’ndan da kuvvet alıp büyük bir donanma ile Çanakkale Boğazı’nı geçti. Hıristiyan âlemini yine korkuttu. Pek çok ganimet ile geri dönen Umur Bey Hiristiyanlarla müzakereye girişmiş ve İzmir’in tekrar geri verilmesini şart koşmuş ise de Papa buna razı olmamıştı. Bunun üzerine şehri zorla almaktan başka çare kalmamıştı. Türk kuvvetleri kaleye şiddetli hücumlara başladılar. Bu hücumların birisinde askerinin önünde düşmana saldıran Umur Bey bir ok isabetiyle şehit oldu (1347).
Yerine geçen Hızır Bey kardeşi gibi olmadığından Hıristiyanlarla anlaşmayı tercih etti. 18 Nisan 1348’de on dokuz maddelik ağır bir sulh imza etti. Bu sulh ticareti sekteye uğrattı. Hızır Bey’den sonra kardeşi İsa iktidar mevkiine geçti. İsa hakkında Bizans müverrihlerinden Dukas malûmat vermektedir. İsa Bey zamanında Yıldırım Beyazıt Anadolu’daki beylikleri ortadan kaldırmaya başlayınca bu zat da mukavemetin imkânsız ve faydasız olduğunu görmüş, bütün memleketi Yıldırım’a teslim etmiştir. İsa Bey’in bu hareketine mükafat olarak kendisine İzmir ve havalisi bırakılarak diğer yerler Osmanlıların elinde kalmıştır. Yıldırım İsa Bey’in kızı ile de evlenmiştir, İsa Bey’in ölümünden sonra memleketi tamamiyle Osmanlılara kaldı.[335]
Bilindiği gibi Murad Hüdavendigar’ın 1389’daki Kosova Savaşı’nda şehit düşmesinden sonra Devlet-i Aliyye’nin başına geçen Yıldırım Bayezid’in yaptığı ilk iş, o süreçte Anadolu’da Osmanlı Beyliği aleyhine oluşan ittifak faaliyetini ortadan kaldırmaya çalışmak olmuştur. Sözkonusu bu ittifak içinde Aydınoğlu Beyliği de bulunmaktaydı.[336]
Sözünü ettiğimiz hedef doğrultusunda Yıldırım Bayezid, önce Rumeli bölgesini sağlama almış daha sonra Anadolu’ya yönelmiştir. Bu bağlamda bir kısım tarihçi, Bayezid’in önce Aydın ve Alaşehir’i aldığını daha sonra diğer komşu beylikleri de yenerek Karamanoğlu Beyliği üzerine yürüdüğünü nakletmektedirler.[337]
Öte yandan bu konu ile ilgili olarak Bizans tarihçisi Dukas ise Bayezid’in önce Kütahya’yı, sonra da Denizli üzerinden Ayasuluğ’a yürüyerek burayı da Osmanlı Beyliği hakimiyeti altına aldığını belirtmektedir.[338] Bu bilgilerden Yıldırım Bayezid’in öncelikle Aydın Eli ve Alaşehir’i ele geçirdiği anlaşılmaktadır.[339]
Özellikle de Alaşehir’in Osmanlı hakimiyetine geçmesi oldukça es geçilen bir husustur zira Yıldırım Bayezid, burayı Bizans’a karşı yine bir Bizanslı aktörle birlikte kesin olarak Türk topraklarına kattıktan sonra yüksek bir tepeden şehre bakarak ne “Ala Şehir” diyerek ilçenin Türkçe isim babalığını yapmıştır.[340]
Şimdi bu konuya daha detaylıca göz atalım:
Alaşehir’i Bizans’a Karşı Bizans’la Kazanan Yıldırım Bayezid
Konstantinopolis düşmeden 80 yıl önce Bizans İmparatorluğu, Osmanlı Devleti’nin vasalıydı. Hatta Bizans imparatoru lI. Manuel, Yıldırım Bayezid’in yanında savaşmıştı. Hem de bir Bizans șehri olan Philadelphia’yı (Alaşehir) Osmanlı topraklarına katmak için..
Yıl 1371. Bizans İmparatoru V. Ioannes Palaiologos, Konstantinopolis’te oturmuş, Osmanlı Sultanı I. Murad’ın önce Çanakkale, ardından Edirne olmak üzere Trakya’daki topraklarını teker teker işgal etmesini çaresizlikle seyrediyordu. Çaresizdi çünkü Murada karşı duracak ne askeri ne de ekonomik gücü vardı. Nihayetinde bir yıl sonra yani 1372’de tıpkı Sırbistan ve Bulgaristan gibi Bizans da Osmanlı’nın vasal haline geldi. Aslında vasal, Avrupa feodal sisteminde derebeyine hizmet karşılığında, kendisine toprak ve köylü tahsis edilen kişi demek. Devletler söz konusu olduğunda, daha güçlü bir devletin koruması altına girme ve ona bağlanma durumunu anlatıyor. Bizans İmparatoru V. Ioannes Palaiologos özelinde ise hem Osmanlı sultanı yıllık vergi vermek hem de talep edildiğinde yanında savaşmak anlamına geliyor. Vasallık anlaşmasının kısa vadeli sonucu, V. Ioannes’in ortanca oğlu Manuel’i misafir-tutsak olarak Osmanlı sarayına göndermesiydi. Manuel, 10 yıl boyunca iki başkent; yani Konstantinopolis ve Bursa arasında gidip geldi. Geleceğin imparatorunun bu durumu kendine yediremediği, 1382’de bir grup yandaşıyla birlikte Selanik’e geçip hem Murad’a hem de babasına başkaldırmasıyla ortaya çıktı. Bir süre başarılı olduysa da bu durumu hoş görmeyen Murad’ın tepkisi ağır oldu. Beş yıllık bir kuşatmanın ardından teslim olan Manuel, Murad’ın uyarıları ve tekrarının hoş görülmeyeceği talimatıyla, babasının yanına gönderildi. Manuel, yanında imparatordan oğlunu affetmesini ve onu evine almasını isteyen Murad’ın mektubuyla Konstantinopolis’e gitti. İmparator da usulen kendisini kabul etti. Bu durum, direnmenin beyhudeliği konusunda eşsiz bir dersti.
Bayezid çağırınca yanında savaştı Manuel’in vasal olarak askerlik görevini yerine getirmesi ise I. Murad’ın oğlu Yıldırım Bayezid zamanında oldu. Manuel, 1390 yılında Bayezid’in çağrısıyla, yanında 100 kişilik birlikle Osmanlı ordusuna dahil oldu. İronik bir şekilde vazifesinin bir parçası da Küçük Asya’nın güneyinde bulunan bir Bizans şehri olan ve yıllar boyunca Osmanlılara direnen Philadelphia’ya (Manisa-Alaşehir) düzenlenen saldırıya katılmaktı. Bu sefere gönülsüz bir şekilde katılmışken, babasının öldüğü haberini alınca taht üzerinde hak iddia edebilmek için hızla Konstantinopolis’e gitti. Başkentte işleri yoluna koyduktan sonra askerlik hizmetini tamamlamak için tekrar Bayezid’in ordusundaki görevine geri döndü. Yeni imparator olmuş birinin bir düşman ordusu safında savaşmasının ne denli acı bir tecrübe olduğunu anlamak zor değil. Üstelik Bayezid’in taht mücadelesinde Manueli değil, ağabeyinin oğlu Ioannes’i desteklediği düşünülürse bu zorluk daha da iyi anlaşılır. Nitekim Manuel’in 1391-92 kışında Osmanlı kampından bir arkadaşına yazdığı mektup, bu durumun itiraf gibi.. “Her şeyi kaldırabilirim ama bizi sultanın huzuruna çağıran habercileri atlatmak… Tahminimce yine akşam yemeğinden önce birkaç kadeh içmek istiyor ve bizi, onun çeşitli şaraplardan oluşan koleksiyonundan birisini alıp altın tas ve kupalara doldurmaya zorlamak istiyor. Zannediyor ki böylelikle șu an benim hakkında kalem oynattığım şeylerin sebep olduğu moral bozukluğunu bastıracak; ki keyfim yerinde olsa bile bunlar beni kederle dolduracak.” Manueľ’in mektubundan şunu anlıyoruz: İmparator olmasına karşın hâlå taç giymeyen (bunu ancak sefer bittikten sonra, 11 Şubat 1392’de yapabilecekti) Manuel’in morali çok bozuktu. Durumunu kabullenemiyor ancak itiraz edemiyordu. Mektuptan, Bizanslı silah arkadaşlarının gece eğlencelerine katılması konusunda ısrarcı olan Bayezid’in bir sarap koleksiyoneri oldugu sonucu da çıkıyor. Bunun yaklaşık bin yıl önce günümüzde epeyce havalı bir durum olduğu açık.
Konstantinopolis kuşatması
Nitekim Philadelphia, 1391’de Osmanlı topraklarına katıldı. Şehrin, kuşatmacıların kampındaki sancakların arasında imparatorluk sancağının dalgalandığını görünce teslim olduğu iddia ediliyor. Hatta ismini de bu dönemde aldığı biliniyor. Rivayete göre Yıldırım Bayezid, Toptepe’ye çıkarak “Ne âlâ şehir!” demiş ve şehrin adı böylelikle Alaşehir olarak kalmış. Küçük Asya seferinden bir yıl sonra Bayezid tarafından diğer vasallar ve Bizans yöneticileriyle birlikte Makedonya’ya çağrılan ve burada çeşitli tavizler vermeye zorlanan Manuel, geri dönerken artık Osmanlı ile topyekûn bir savaştan kaçamayacağını anlamıştı. Bayezid’in Konstantinopolis kuşatması da böylece başladı… Ancak bu ne ilkti, ne son olacaktı. Bizans İmparatorluğu daha 60 yıl ayakta kalacak, nice güçlüklere direnecekti… Ta ki 1453’te II. Mehmed, Konstantinopolis’i fethedene kadar. Tüm bunlar, II. Manuel’in ve Bizans İmparatorluğunun hikâyesinin sadece küçük bir kısmı. Gerisi için Alfa Yayınları’ndan çıkan Jonathan Harris’in “Bizans’ın Sonu” kitabını okumalısınız. Harris, kitabında o sancılı dönemi; özellikle de Timur tarafından bozguna uğratıldıktan sonra dağılan Osmanlı Beyliği’nin tekrar güçlenmemesi için taht çekişmelerinin Bizanslı yöneticiler tarafından titizlikle yönetildiğini de ayrıntılı şekilde anlatıyor, Bizans’a hükmeden biliniyor. Palaiologos Hanedanı’nın nasıl olduğunu da…[341]
Gelgelelim Osmanlı’nın binbir güçlükle de olsa kurmayı başardığı Anadolu Türk siyasi birliğinin ilk evresi kısa sürecekti.
Zira 1402 yılında Ankara savaşında, Yıldırım, Timur’a yenilmişti. Timur ordusuyla İzmir’e kadar gelmiş, Osmanlının kurduğu birliği bozarak eski Beyliklere güçlerini geri vermişti.[342]
Timur’un güçlerini geri verdiği eski beyliklerin arasında Aydınoğulları da mevcuttu.
Nitekim Timür Anadoluya gelip Osmanlı hanedanını perişan ettikten ve İzmir’i aldıktan sonra bu toprakları İsa’nın oğlu Musa’ya verdi. Fakat Musa bu yıl içinde (1402) ölünce yerine oğlu II. Umur geçti. Bu sırada İzmir’in Müslüman muhidinin beylik vazifesini yürüten Karasübaşı’nın oğlu Cüneyd Bey idi. Cüneyd Bey orayı zorla aldığından Umur Bey de geri almaya çalışmış, muvaffak olamayınca Cüneyd Beye kızını verip ordusunun başına geçirmiye mecbur olmuştur. 1403’te Umur Bey ölünce Aydın Oğlu hanedanı munkariz olmuş, İzmir oğlu adı verilen Cüneyd Bey kayınpederinin arazisine sahip olmuştur.
Saruhan Oğulları gibi bunların da resimli ve Lâtince yazılı paraları vardır.[343]
Öte yandan Saruhan Oğlu’nun 17 Ağustos 1402 de Manisa’ya gelerek idareyi eline aldığı düşünülürse Aydın Oğulları’nın da bu tarihlerde Aydıneli’nde tekrar hükümran oldukları kabul edilebilir. Buna göre Timur’un 2 Aralık 1402 tarihinde İzmir’e vardığı ve burasını iki hafta içinde fethettiği göz önüne getirilerek Aydın Oğlu Musa Beyle kardeşi II. Umur’un, 1402 / 1403 yılı kışında Timur’u Tire şehrinde misafir ettikleri anlaşılır.[344]
Ancak 1413 yılında I. Mehmet, kardeşlerini bertaraf edip 11 yıl süren fetret devrini sonlandırarak Osmanlı’yı tekrar ayağa kaldırınca bütün bunlar tepetaklak oldu.
Zira Aydınoğlu Cüneyd, bütün direnmelerine karşın 1426 yılında, Sardes civarında yapılan savaşı kaybetmiş ve Osmanlılar batı Anadolu’da birlik ve egemenliği tekrar sağlamışlardı.[345]
Yine Aydınoğulları’na ek olarak yine denizcilikle uğraşan başka bir beylik olan, Yunus Bey tarafından kurulan Tekeoğulları da Antalya civarında kontrolü elinde tutmuş, denizcilik tarihine damga vuracak başarılar elde etmiştir. Bölgenin adına izâfeten Tekeoğulları, Teke beyleri diye anılmıştır.[346]
GERMİYAN OĞULLARI
Selçuk Oğulları yurdlarına kabul ettikleri boyları evvelâ yurt içinde bir yere yerleştirirler, burada onların harekâtını tecrübe ettikten sonra sınır bekçisi vazifesiyle uca gönderirlerdi. Kermiyan Türkmenleri de bunlardan biridir.
Bu Türk boyu daha önceleri İran’da oturmaktaydı. Sonraları Selçuk arazisine hicret etmişler. bir müddet Malatya taraflarında bulunmuşlardır. Germiyan aşireti bu taraflarda iken reisleri Selçukoğulları’nın siyasi hayatına karışmıya başlamışlardır. Bu hanedanın ilk müessisi Alişir’dir. Alişir Selçukoğulları’na hizmet etmiş, Selçuklu kuvvetleriyle Menderes nehri sahilindeki Tripolis şehrini zaptetmiş, Alaşehir’i de kuşatmıştı.[347]
XIII üncü yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kermiyan Türkleri Kütahya havalisine yerleşmiş bulunuyordu. Bunun oğlu Yakup Bey daha evvel Selçuk Sultanı Üçüncü Alâüeddin’e tâbi olarak Kütahya taraflarında yaşamış, sonra hükümdarlığını ilan etmiş, diğer bir takım Beylerbeyi Moğollara vergi vermeyi de ihmal etmemiştir. Moğollar vergi aldıktan sonra bu beylerin bulundukları yerlerde bildikleri gibi hareket etmelerine aldırış etmemekteydiler. Yakup Bey gittikçe büyük bir nüfuz sahibi olmuş, maiyetindeki beylere kuvvetler vererek Ayaslug, Manisa ve Balıkesir havalisini zapteylemiştir. Bu beyler de sonraları zaptettikleri yerlerde birer beylik kurmuşlardır. Yakup Bey daha evvel de 1277 vakalarından olan Cimri hadisesinde rol oynamış, Cimri’yi takip ederek esir etmişlerdir.
Yakup Bey öldükten sonra yerine oğlu Mehmet Bey geçti. Bunun devrinde Kermiyan Beyliği zayıflamış, bu yüzden Karesi, Saruhan ve Aydın beylikleri evvelce kendilerine tâbiyken bu sefer ayrılmışlardır. Mehmet Beyden sonra oğlu Süleyman Şah babasının yerine geçmiştir.[348]
Germiyanoğulları’nın emirlerinden Saruhan adlı biri ondördüncü yüzyılın başında bağımsızlığını kazandı ve 1313’te Magnesia’nın fethedilmesiyle, kuzeyde Magidion ve Philadelephia’ya kadar Hermus ve Kogamos vadileri dahil sonunda Lydia’nın tamamını kapsayacak bir beylik kurdu. Doğu toprakları Germiyanoğulları’nın egemenliğindeyken bu şehir, Bizans yönetiminde, istikrarsız ve soyutlanmış bir şekilde varlığını sürdürdü.[349]
Tam bu esnada bölgeye konar-göçer Türkmenler yerleşmeye başlarken Hristiyan nüfus daha da batı yönüne doğru kaçtı.
Sardis’teki Hıristiyan nüfus özellikle ondördüncü yüzyılda son derece hızlı azaldı.[350]
Merkezi yönetimin giderek daha fazla bozulmasıyla Türkmenler, Bizans-Selçuklu sınırlarında bağımsız devletler şeklinde kendi siyasi varlıklarını oluşturmaya başladılar. Bunların ilki 1261’de Denizli bölgesinde kuruldu ama kısa süre sonra ortadan kaldırıldı. Bizanslı Sardis’in akıbeti açısından daha önemli sayabileceğimiz, asıl olarak doğu Küçük Asya’yı yurt tutan ama 1277’den önce bölgedeki Türkmenleri kontrol altında tutmak üzere Selçukluların Phrygia’ya naklettiği Germiyanoğulları’nın kurduğu beylikti. Yüzyılın sonunda başkenti Kütahya (Kotyaion) olan bir devlet kurdular ve kafirlere karşı verdikleri müca-deleyle liderliklerini kabul ettirdiler.[351]
Öte yandan Bizans Devleti’nin Küçük Asya’da garnizonları durdukça sınırlar ve istikrar korundu. Ama 1261’de Konstantinopolis Latinlerin elinden alındı ve imparatorların dikkati Asya’dan Avrupa’ya kaydı. Bizans’ın Anadolu’daki durumu çok hızlı bir biçimde kötüleşti. Daha önce de belirtildiği gibi saldırılar, İstanbul’a taşındıktan birkaç yıl sonra, Sardis ve Magnesia’ya kadar ulaştı ve Bizans yönetiminin onları püskürtme ve düzeni sağlama gayretleri fayda etmedi. Lydia açısından bu girişimlerin en önemlisi Aleksios Philanthropenos’un 1293-1295 seferiydi. Kendisine batı Küçük Asya’da geniş yetkiler verilen Philanthropenos Philadelphia’yı karargahı yaptı. Oradan, özellikle Maiandros Vadisi’ndeki Türklere karşı, imparatora isyan edene kadar, büyük başarılar elde etti. Sardis’in bağlı olduğu komşu vilayetin generali kısa süre içinde isyanı bastırdı. Ünlü ve başarılı bir ge-neral olan Philanthropenos’un tarih sahnesinden çekilmesiyle Bizans’ın Anadolu’daki gücü hızla azaldı. Yüzyıl sonuna gelindiğinde felaket kapıdaydı.[352]
Türklerin ilerlemesi amansız olmuştu. Kuzey Lydia’daki en önemli sınır kalesi Saittai yakınlarındaki Magidion’du. Savaşçı halkı özellikle okçulukta yetenekliydi. Magidion, 1269’da güçlendirilmiş olmasına rağmen 1278’de ciddi tehdit gördü ve bundan kısa süre sonra Türklerin eline geçti.[353] Magedon da denilen Magidion’un yeri tam olarak saptanamamıştır.[354]
Kula, önemli bir kale ve pazar kasabası olmanın yanı sıra Sardis’ten 60 kilometre uzaklıkta verimli volkanik bölgenin merkeziydi ve 1304’ten önce Türklerin eline geçmişti.[355]
Daha önemlisi, Vatatzes tarafın-dan yeniden kuvvetlendirilen, Maiandros üzerindeki Tripolis’in kaybedilmesi oldu. Bu kasaba Lydia savunmasının anahtarıydı çünkü 1205’ten beri Türklerin elinde bir bölge olan yukarı Maiandros’tan Philadelphia ve Hermos Vadisi’ne geçişi olanaklı kılan Tmolus Dağı’nın doğusundan geçişleri kontrol altında tutuyordu. Türk saldırıları altında ezilen Tripolis halkı, 1300 yıllarında onlarla ürünlerini satın almak ve şehre girip alışveriş yapmalarına izin vermek üzere bir anlaşma yaptılar. Kısa süre sonra şehir hile ile ele geçirildi ve Germiyanoğulları’nın üssü oldu.[356]
Bundan sonra Kogamos ve Hermus vadileri saldırılara açık hale geldi. Durum o kadar ciddiydi ki 1302’de eş-imparator IX. Mikhail Türklere karşı üs olarak kullanmayı planladığı Magnesia’ya Alan birliklerinden oluşan ordusunu gönderdi.
Oraya vardığında, Türkler yakın tepelerdeki kalelere çekilmişti, zaten Türkler müstahkem şehirleri boş bırakarak kırsal alana iyice yerleşmişlerdi. Bu başarısız harekattan sonra Bizans ordusu, Magnesia’ya geri çekildi ve Hermus Vadisi’ni sahile kadar işgal etmiş olan Türkler şehri kuşattı. Yerli nüfusun büyük bir bölümü bu saldırılardan kaçtı, ülkeyi terk etti, pek çokları da öldürüldü.[357]
Bizans emrinde paralı askerlik yapan Katalan Büyük Birliği 1304 yazında Philadelphia’ya geldiğinde şehri Germiyanoğulları’nın kuşatmasından kurtarmak zorunda kaldı.[358]
Ama Türklere karşı önemli başarılar sağlayan bu muhteşem harekatları kısa ömürlü oldu ve Bizans yönetiminin bölgede kontrolü elinde tutmak için yeltendiği son girişim olarak kaldı. Onların ayrılmalarından on yıl sonra, Philadelphia, Germiyanoğulları’na haraç veriyordu ve Hermus Vadisi’nin tamamı Türk yurdu halini almıştı.[359]
Bizans Sardisi’nin tarihindeki son olaylar, bu tarihî geçmiş göz önüne alınarak değerlendirilmelidir. Onüçüncü yüzyılın sonunda Lydia’nın büyük bölümü Türklerin eline geçmiş, imparatorluğun elinde adalar gibi az sayıda güçlü kale kalmıştı. Sardis bu kalelerden biriydi ve Türk akıncılarının baskınlarından zarar gören ovanın çiftçileri buraya sığınmıştı. Dönemin tarihçisi Pakhymeres (1242-1310) Türklerin şehri almak için 1304’te yaptıkları saldırıyı çok canlı biçimde anlatmıştır. Anlatımı, Bizans Sardis’i tarihindeki herhangi bir olayla ilgili son derece ayrıntılı tek ve son tanımlama olmuştur.
Saldırı esnasında, Bizans gücünün Küçük Asya’dan çekilmesine öncülük eden II. Andronikos (1282-1328) ile Anadolu Türklerine sözde hükmeden Moğollar arasında henüz bir anlaşmaya varılmıştı. Muhtemelen Germiyanoğulları akıncı subaylarından biri olan Alaeddin adındaki Türkmen beyi bu sırada Hermus Vadisi’ni yağmalıyordu. Anlaşma haberinin gelmesiyle rahatsız olarak, adamları ve elde ettiği ganimetler için güvenli bir yer aramaya karar verdi. Bunun üzerine, anlaşıldığı kadarıyla, bütün saldırılara karşı durmuş Sardis şehrinin sakinlerine, kaleye kabul edilmeleri ve kaleyi onlarla birlikte paylaşma teklifi götürdü. Sardisliler önce istemedikleri bu öneriyi red ettiler, Türklere karşı başarılı hücumlar yapmışlardı ve yapmayı da sürdürüyorlardı, ama bununla birlikte tarlalarına serbestçe gidemez olmuşlardı.
Türkler kuşatmayı sıkılaştırınca savunmadakiler tarlalarını ekemez oldular ve su sıkıntısı çekmeye başladılar, çare kalmadığından teslim olmaya karar verdiler. Türkler kaleye girdiler ve duvarla diğer bölümlerden ayrılan bir bölüme yerleştiler, iki taraf arasındaki alışveriş duvar üzerindeki küçük bir kapıdan sağlanıyordu. Anlaşmalarına göre Sardisliler tarlalarını sürebilir ve misafirleri de civardaki başka yerleri yağmalayabilirdi. Bu alışılmadık komşuluk ilişkisi Türklerin Moğol korkusu geçene ve evlerine dönmeye karar verene kadar bir süre devam etti. Tam bu sırada Bizans kuvvetleri geldi ve o gece Akropolis’e yerleşerek Türkleri kestiler.
Bu anlatım Sardis’teki koşulları iyi betimliyor. Akropolis o zaman dahi savunulabilir ve önemli bir istihkamdı. Türkler onu özellikle sağlam ve erişilemez olduğu için kullanmak istiyorlardı. Çevreyi mesken tutmuş Türkmenlerin baskınları türünden saldırılara direnebilecek ama daha uzun kuşatmalara dayanamayacak durumdaydı. Su sıkıntısı kalenin o sıralarda çok kalabalık olduğunu gösteriyor. Barış zamanlarında sarnıçlar sur içindeki evler için muhtemelen yeterli oluyordu ama ovada tarım yaparak geçinen nüfusun da kaleye sığındığı acil durumlarda kaynaklar yetersiz kalmış olmalı. Orta Çağ’da Sardis’in az sayıdaki nüfusunun çoğu muhtemelen sur içinde barınıyordu ama şehrin kaynakları çok yeterli değildi ve destek olmadığı takdirde ancak kısa süre dayanabilecek durumdaydı.[360]
Öte yandan Mehmet Bey’den sonra beyliğin başına geçen Süleyman Şah Karaman beyliği ve Osmanlı hükümeti gibi iki büyük tehlike karşısında bulunduğundan Osmanlıların himayesini tercih etti. Kızı Devlet Hatun’u Sultan Murad’ın oğlu Yıldırım Beyazıt’a verdi (1381). Çelebi Sultan Mehmed’in annesi olan Devlet Hatun’un cihazı olmak üzere Kütahya, Simav, Tavşanlı, Eğrigöz Osmanlılara bırakılmıştır. Süleyman Şah ilim adamlarını korumuş, fikir adamlarına yardımda bulunmuştur. Meşhur şair Ahmedi, Süleyman Şah tarafından korunmuş olduğu gibi Şeyhoğlu Mustafa da Süleyman Şah’a intisap etmiştir. Süleyman Şah Beyliğin en mühim şehirlerini Osmanlılara verdikten sonra Kula’ya çekilerek ölünceye kadar burada kalmıştır (1387).
Süleyman Şah’ın oğlu II. Yakup babasının siyasetini takip etmedi. Babasının vermiş olduğu yerleri eline geçirmek için fırsat kollamaya başladı. I. Murad Kosova Savaşı’nda şehit düşünce fırsatı kaçırmayıp evvelce Germiyanlılara ait olan bir takım yerleri geri aldı. Fakat Murad’ın oğlu Yıldırım tahta çıkınca, derhal bütün Germiyan arazisini almış ve Yakup Beyi de tutarak Ipsala kales.ne hapsettirmiştı (1390). Yakup Bey burada epey zaman kaldı. Sonra kaçmıya muvaffak olacak Topal Timur’un yanına gitti. Topal Temür Ankara Savaşı’nda kazanıp Osmanlı hânedanını ve devletini perişan ettikten sonra Yakup Bey de eski Germiyan beyliği arazisine kavuştu. Yıldırım Beyazıd’ın cenazesini Bursa’ya getirmiştir. Topal Timur Anadolu’dan gittikten sonra Osmanlılarla iyi geçinmek siyasetini takip etti. Daima dostane münasebatta bulundu. Kendisinin evladı olmadığından beyliğin Osmanlı hükümdarı II. Murad’a vasiyet etti. 1428’de ölünce Germiyan beyliği Osmanlılara intikal etmiştir.
Germiyan Beyliği Kütahya, Uşak, Kula, Denizli, Simav, Karahisar sahip ve havalisinden ibaretti. Germiyan beyleri ilim ve fikir adamlarına karşı iyi muamelede bulunmuşlar, onları daima korumuşlardır. Yakup Bey de İshak Fakih, Sinan Şeyhî, Ahmet Dâî gibi şahsiyetlerı himaye etmiştir. Yakup Bey’in Kütahya’da taşa kazdırdığı Türkçe vakfiyesi meşhur olup dil, tarih ve coğrafya tarihi bakımından ayrı bir ehemmiyet taşır.[361]
KADI BURHANEDDİN HÜKÜMETİ
Kadı Burhanüddin Oğuz Türklerinin Salur boyundandır. Babası Kadı Şemsüddin Mehmet’dır. Kadı Burhanüddin in babası ve dedeleri hep Kayseri’de kadılık etmiştir. Dedesi Saracüddin Süleyman Erteni’nin elçisi olarak Mısıra gitmiş, Erteni’ye Mısırın himayesini temin etmiştir. Şemsüddin Mehmed, ümeradan müstevfi yani maliye vekili Celalüddin Mahmud’un oğlu Abdullah Çelebi’nin kızıyla evlenmiş, bu evlenmeden Kadı Burhaneddin dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta esaslı bir tahsil hayatına başlayan Kadı Burhanüddin annesini kaybetmiş, babasının ihtimamıyla yetişmiştir. On dört yaşında (1357) Mısır’a gitmiş, orada tahsiline devam etmiştir. Babasının ölümünden bir müddet sonra Kayseri kadısı olmuştur. Ertenioğulları arasında siyasete karışan Kadı Burhanüddin nihayet evvelce anıattığımız bi son Erteni beyini de yok ederek devlet idaresini elne amıştır. Evvelâ rakiplerini uzaklaştırmak veya ortadan kaldırmakla işe başladı. En kuvvetli rakibi Erteni hükümetinin nüfuzlu ümerasından olan Şemsüddin Hacı Şad Geldi Paşa idi. bunu da Moğol ve sair ümeranın yardımıyla mağlup ve katletmeye muvaffak oldu. Bu muvaffakiyetten sonra istiklâlini ilân etti (1381). Hutbeyi adına okuttu ve para bastırdı.
Kadı Burhanüddin’in bir çok düşmanı vardı. Yaşadığı müddetçe bütün bunlarla mücadele etmek mecburiyetinde kaldı. On sekiz yıl kadar hükümet sürmüş, hayatı hep mücadele ile geçmiştir. Erteni’nin kardeşinin oğlu Feridun, Erzincan hâkimi Mutahharuddin, ümeradaa Seydi Hüsam, Tokat hâkimi Şeyh Necip, Şarki Karahisar Emiri Melik Ahmet ve Şad Geldi Paşa’nın oğlu Emir Ahmet mücadele ettiği düşmanlarındandır. Bunlardan başka Osınanlılarla, Karamanoğulları ile, Mısırlılarla da uğraşmıştır. Mısır ordusu 1389’da kırk gün Sivas’ı kuşatmış, fakat Kadı Burhanüddin bunları çekilmeğe mecbur etmiştir.
Osmanlılara karşı Karamanoğulları’na da yardım etmek istemişti. Sonra Yıldırım Beyazid’in Kastamonu Emiri Süleyman Paşanın üzerine geldiğini duyunca bunun da yardımına koştu. Yıldırım, Süleyman Paşa ile savaştı. Kastamonu’yu aldı ve Süleyman Paşa maktül düştü. Sıranın kendisine geldiğini anlayan Kadı Burhaneddin hazırlandı.
Yıldırım ile Çorum ovasında savaşarak galip geldi. Bu esnada Aksak Timur’un Anadolu’ya geleceği duyuldu. Kadı Burhanüddin Sivas’ı tahkim etmeğe başladı. Timur tarafından gelen elçiyi de geri göndermedi. Timur tehlikesi yaklaşmakta iken bir müddet için uzaklaştı. Kayseri valisi Müeyyet Karaman oğlu ile anlaşarak dayısı Kadı Burhanüddin’e karşı isyan etti. Burhanüddin de Kayseri’yi kuşattı. Ak Koyunlulardan Osman Bey de Kadı Burhanüddin ile beraberdi. Nihayet şehir zaptedidi. Müeyyet de Osman Bey’in tavassutu ile teslim oldu. Burhanüddin yeğenini evvelâ hapsetti ise de sonra verdiği sözü tutmayıp öldürdü. (1396) Bu yüzden Osman Bey kendisine gücendi. Adamlarıyle çekilip gitti ve Kadı Burhanüddin ile uğraşmağa başladı. Sonra bir baskın ile Kadı Burhanüddin’i yakladı. Sivas Kalesi’nin önünde öldürttü. (1397)
Kadı Burhanüddin kılıç kullanmasını bildiği gibi kalem kullanmasını da bilirdi. Arapça, Acemce ve Türkçe şiirleri vardır. Bu şiirlerden başka ilmî eserleri de vardır.
Burhanüddin’ın ölümü üzerine ümera onun oğlu Alâaddin Ali’yi yerine geçirdiler. Osman Bey Sivas’a gelip Kadı Bürhanüddin’in yerine geçmek istedi ise de muvaffak olamadı. Sivas’ı kuşattı. Fakat Moğolların yardımiyle Sivaslılar bu muhasarayı bertaraf ettiler. Tam bu sırada Timür tehlikesi tekrar baş gösterdi. Ümera toplanarak kendilerini müdafaa edebilecek birisine Sivas’ı bırakmayı karar altına aldılar. Bu suretle Sivas Yıldırım Beyazıd’a teslim edildi. Şehir padişahın büyük oğlu Emir Süleyman’a verildi.[362]
SARUHAN OĞULLARI
Onüçüncü yüzyılın başlarında çok sayıda Türkmen boyu büyük ölçüde Moğol işgallerinin etkisiyle Anadolu’ya kadar geldi. Başkent Konya’da istikrarlı bir devlet kurmuş olan Anadolu Selçuklu Sultanı bu kabileleri egemenliği altına aldı ve çoğunu sınırlara yerleştirdi. Ama 1243 Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu ordusu Moğollar tarafından yok edildi ve devlet parçalanmaya başladı ve bu süreç 1256’daki ikinci yenilgiyle hız kazandı. Ağır biçimde güçsüzleşmiş merkezi otorite, Moğol valilere bağlanarak hiç bir zaman toparlanamadı ve batıda bu valilerin otoritesi zayıf olduğundan Türkmen boyları giderek bağımsızlık derecelerini artırdılar.[363]
Bu vesileyle ikinci dönem Türk beylikleri kurulmuş oldu ki bu beyliklerden biri de Saruhanoğulları’dır.
Bu beyliği kuran Saruhan Bey de bir Türkmen köyü ile Anadoluya gelmiş, Selçuk Sultanları tarafından hududa yerleştirilip uç beyi tayin olunmuştur. Babasının adı Alpagu’dur. Bu isim bir rütbedir. Maamafih sonraları bir has isim olarak da kullanılmış olabilir. Saruhan Bey 1300 yılından itibaren Bizans tarihlerinde kaydedilmeye başlanmış, Bizanslılara karşı fütuhatta bulunarak 1313’te Manisa’yı zapta muvaffak olmuştur. Kardeşi Ali Paşa da Nif’de (Kemalpaşa) beydi. Bir de Çuga adlı kardeşi olduğu anlaşılmaktadır.
Saruhan Bey sahilde de bir takım araziye sahip olduktan sonra bir donanma yaptırmış, deniz fütuhatına başlamıştır. Buralara sahip olan Cenevizlilerle savaşmış, Midilli Beylerini sıkıştırmış, bir kısım Hıristiyanları da vergiye bağlamıştır. Bu sırada Osmanlılar pek kuvvetlendiği için durumlarını tehlikeli gören Saruhan Bey, Aydınoğlu ve Bizans imparatoru Foça’da Osmanlılara karşı bir anlaşma yaptılar. Bu anlaşma epey zaman devam etmiş, Saruhan Bey lâzım oldukça Bizanslılara gemi ve asker göndererek yardımda bulunmuştur. 1341’de bu anlaşma bozulmuş, Saruhan’ın Yahşı adlı bir kumandanı doranma ile Yunan stan sahillerine hücum etmiş, bir muvaffakıyet elde edemeden geri dönmüştür. Saruhan Bey 1345’te öldü. Yerine oğlu Fahrüddin İlyas geçti. İlyas Bey de 1373 te ölmüş, yerine Muzafferüddin İshak Çelebi geçmiştir. Sultan I. Murad Kosova’da şehit olunca Karaman oğlu fırsatı kaçırmayıp ayaklanmıya hazırlanırken İshak Bey’i de ittifaka dahil etmiştir. Fakat Yıldırım süratle hareket ederek tedibe başlayınca İshak Bey aman dilemiş, bu suretle Beyliğin bir kısım arazisini Osmanlılardan kurtarabilmiştir. İshak Bey 1388’de öldü. Yerine oğlu Hızır Bey geçti. Bizans müverrihleri Hızır Bey hakkında malûmat vermektedirler. Hızır Şah Osmanlılar aleyhine harekete geçtiğinden 1390 da memleketini kaybetmiş, arazisi Osmanlıların eline geçmiştir. Hızır Şah da Candar oğlu İsfendiyar’ın yanına kaçmıştır. Timür bütün bu beyleri himaye ettiğinden Ankara Savaşı’ndan sonra tekrar arazisine sahip oldu. Osmanlılar arasında taht kavgaları olurken Hızır Şah da buna karışmak istemiş, sonunda Çelebi Mehmet tarafından yakalanarak öldürülmüş, arazisi tamamen Osmanlılara intikal etmiştir (1410).
Saruhan Oğullarının Napoli paraları gibi Lâtince ve resimli parası vardır. Bundan başka gümüş ve bakir paraları da bulunmaktadır. Bu paralar arasında Orhan Bey adına da para bastırılmış olduğunu görmekteyiz. Demek oluyor ki İshak Bey’in oğlu Orhan Bey de beylik etmiştir.
Menemenli şair Hassan, Hazır Beyin adına şiirler yazmış olup meşhur Bahnâme de Saruhan Oğulları adına Türkçe’ye çevrilmiştir.[364]
Saruhanoğulları Beyliği bir asırdan az yaşadı. Diğer Küçük Asya bağımsız devletleri gibi, ondördüncü yüzyılın ortalarında Avrupa’ya geçen ve Batı Küçük Asya’da olduğu kadar Balkanlar’da da hakim bir konum sağlayan Osmanlının büyüyen gücü karşısında duramadı. Kasıp kavuran 1390 savaşıyla Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid, Küçük Asya’da Saruhan ve son Bizans toprağı Philadelphia’nın içinde bulunduğu büyük bir bölgeyi fethetti. Saruhan Beyi’ni teslim almaya giderken Bayezid Tmolus Dağı’ndan geçerek Sardis’e indi ve Sardis böylece Osmanlı İmparatorluğu’na katılmış oldu.
1390’da Sardis’i alan Yıldırım Bayezid’in bu zaferi uzun sürmedi. Küçük Asya’da Müslüman halkın desteğiyle hızlı ilerleyişi, o zamanlar Doğu’nun bütün Müslüman topraklarını elinde bulunduran Timur’un düşmanca dikkatini üzerine çekti. Zayıflayan Küçük Asya beyleri tarafından çağrılan büyük fatih, Bayezid’a haddini bildirmek üzere bir sefer düzenledi. Sefer kısa sürdü ve tek bir savaşla sonuçlandı. Ankara’da 28 Haziran 1402 tarihinde Osmanlı ordusu bozguna uğratıldı ve padişah esir alındı. Timur bundan sonra Kütahya’ya doğru ilerledi ve burayı Anadolu’nun geri kalanını hakimiyet altına almak ve Bayezid’in hayattaki oğullarını yakalamak üzere generalleri liderliğinde çıkılan seferlerin merkezi olarak kullandı. Bundan sonra Küçük Asya’da düzeni yeniden sağlamaya soyundu ve seferlerini kafirlere karşı kutsal savaş biçimine dönüştürdü. Yerleşik bir düzen kurmak ve bölgede kendi iktidarını sağlamlaştırmak için toprakları elinden alınmış beyleri beyliklerine geri gönderdi. Saruhanoğulları Beyi 1402 yılı bitmeden Manisa’ya döndü. Timur kafirleri ezmek için 1344’ten beri Rodos şövalyelerinin elinde olan İzmir’i fethetmeye karar kıldı. Şehir uzun süre direnemedi. 1402 yılının Aralık ayında İzmir alınmış ve yakıp yıkılmıştı; Hıristiyan nüfus katledildi. İşini bitiren Timur Maiandros Vadisi’ne doğru çekildi ve yavaş yavaş merkezî Asya’ya doğru geri döndü.
Bu kısa ama son derece yıkıcı sefer, 1460 dolaylarında Yunanlı tarihçi Dukas tarafından oldukça retorik bir pasajda aktarılıyor. Yazara göre Timur Kütahya’dan yola çıktı ve şehirleri yakarak, insanları esir alarak, bütün hazineleri ele geçirerek Magnesia’ya ilerledi. Orada “Lydia’nın bütün altın ve gümüş hazinelerini toplayarak ve Sardis, Philadelphia ve Attalus’un zenginliklerini üst üste ekleyerek İzmir’e geldi.”
Timur’un kendisinin Sardis’i aldığını ima eden bu muğlak pasajın doğruluğu oryantal kaynaklarla karşılaştırılmalıdır. Onlara bakıldığında, söz konusu seferin, o tarihte Kütahya’da bulunan Timur’un karargahı Manisa’da olan torunlarından Muhammed Sultan’ın generallerinden biri tarafından düzenlendiği ortaya çıkıyor. Bu seferler sonucunda bazı şehirler tahrip edilmiş ve diğerleri de haraca kesilmiştir; Sardis’in tahrip edilmiş olduğunu söyleyemeyiz, ama büyük olasılıkla saldırıya uğramış ve kuşatmacılarından para karşılığı satın alınmıştır. “Sardis’in zenginliği”nin ne olduğunu söyleyebilmek mümkün değil, şehrin fiziki kalıntıları Timur’un adamlarının herhangi büyüklükte bir hazine bulup bulmadıklarına dair hiçbir bilgi vermiyor. Bu ifade sadece retorik de olabilir.
1402’de Sardis bir kez daha Saruhanoğulları Beyliği’ne dahil oldu ama Timur’un istilası öylesi bir yıkıma ve kargaşaya yol açtı ki geri çağrılmış beylerden hiç biri konumlarında pek gü-vende değildi. Bu koşullar altında bölge siyasetinde baskın bir kişilik haline gelen bir maceraperest ortaya çıktı. Bu kişi Aydın beylerinin gücünü ele geçiren ve bu gücü yirmi yıldan uzun bir süre, çok değişken koşullarda korumayı beceren İzmir beyi Cüneyd’dir. Bey’in kızıyla evlenerek Aydın’daki konumunu sağlama alan Cüneyd kayınpederi 1405’te öldüğünde devletin tek hakimi oldu. Bu tarihe gelmeden Nymphaeum, Philadelphia ve Sardis gibi Hermus Nehri’nin yukarı topraklarını fethederek kendi bölgesini genişletti.[365]
Saruhanoğulları bu iç savaş döne-minde Bayezid’in hangi oğlu daha ağır basıyorsa ona boyun eğerek hakimiyetini akıllıca korudu. Kısa bir süre devrildikten sonra, Cüneyd 1411’de eski gücünü tekrar topladı ama iki yıl sonra Bayezid’ın son oğlu Mehmet Çelebi’nin hükümdarlığını kabule ve sikkelerin üzerine Padişahın adını yazmaya zorlandı. Mehmet’in onu 1415’te İzmir’den sürgün etmesine rağmen yedi yıl sonra geri döndü ve 1425’te yenilene ve idam edilene kadar Osmanlılara direndi.[366]
İZMİR OĞULLARI
Aydın Oğulları munkariz olduktan sonra İzmir Oğulları bu beyliğin arazisine sahip olmuştur. Yıldırım Aydınoğulları’nın arazisini aldığı vakit İzmir’in Müslüman bölgelerinin idaresini Karasübaşı Hasan Ağa’ya verdi. Sonra Topal Temür Anadolu’daki beylikleri tekrar kurunca Aydın Oğulları da arazisini ellerine aiduar. Temür Anadolu’dan uzaklaştıktan sonra Karasubaşı Ayasluğu, oğlu Cüneyd Bey de İzmir’in Müslüman muhitlerini yine idareye başladılar. Bunun üzerine Aydın oğlu II. Umur Bey, Menteşe Oğlunun yardımıyla mücadeleye girişti. Hansan Ağa’yı esir aldıysa da Cüneyd Bey galip gelerek babasını kurtardı. Sonunda Umur Bey’in kızıyla evlenerek mevkiini muhafaza etti. Umur Bey’in ölümünden sonra da müstakil olarak Aydınoğulları’nın arazisine sahip oldu. Sonra Osmanlılarla uğraşmaya başladı. Yıldırım’ın büyük oğlu Süleyman Cüneyd’e karşı yürüdü. Cüneyd her ne kadar Kermiyan ve Karaman oğullarıyla müttefik ise de bunlara güvenemediğinden Süleyman’a teslim oldu. Affedilerek Uhri sancağına tayin edildi. Süleyman’ın öldürülmesinden sonra Cüneyd tekrar yurduna geldi. Bu sefer de Çelebi Sultan Mehmed’e isyan etti. Mağlup oldu. En sonunda Niğbolu sancak beyliğine tayin olundu. Cüneyd Bey burada da rahat durmadı. Osmanlı tarihlerinde düzme Mustafa denilen Şehzade Mustafa’nın hareketine katıldı ve ona vezir oldu. Bunun yanında da kalmayıp Anadoluya geçti. İzmire yerleşti. En sonunda II. Murad, üzerine asker sevkederek yakalattı. Cüneyd Beyi, oğlu Kurt Hasan ve kardeşi Hamza ile birlikte öldürttü.[367]
Yine bu ikinci dönem Türk beyliklerinden olan ve Kayı Boyu tarafından kurulan Osmanoğulları Beyliği, zamanla bütün öbür beyliklerin topraklarını ele geçirip Anadolu’daki Türk siyasî birliğini tekrar sağladı ve önce beylikleri kendine bağlama siyasetinin bir parçası olarak bünyesine kattığı Karesioğulları aracılığıyla, sonra da Bizans’ın tahtına geçmesine yardımcı olma karşılığında Kantakuzinos’tan aldığı Çimpe Kalesi aracılığıyla geçiş yaptığı Balkanlar’da arka arkaya gerçekleştirdiği fetihlerle bir cihân imparatorluğuna dönüştü. Sonuç olarak 26 Ağustos 1071 tarihinde yapılan Malazgirt Meydan Muharebesi neticesinde Anadolu’nun kapıları Türk-İslam hakimiyetine açılınca pek çok konar-göçer Türkmen boyunun Anadolu’ya gelip iskan edilmeleriyle vücut bulan Türk beylikleri, bugün Anadolu’nun bir Türk-İslam yurduna dönüşmesine en büyük katkıyı sunarken kâh birinci dönem beyliklerden, kâh ikinci dönem beyliklerden Türk tarihinde ilklere imza atan beyliklere rastlamak mümkündür ki birinci dönem Türk beyliklerinden Çaka Beyliği’nin ilk denizci Türk idaresi olması ve hakeza ikinci dönem Türk beyliklerinden Ahilerin Türk tarihindeki ilk cumhuriyet idaresini kurması bu ilklere verilecek en güzel örneklerdir.[368]
MENTEŞE OĞULLARI
XIII üncü yüzyılda Selçuk Oğulları tarafından Hacı Bahauddin menküssevahil tâyin edilmiş, o da Muğla, Balat, Beçin, Milâs, Çine taraflarında faaliyette bulunarak buralarda Türk hâkimiyetini kurmuştur. Oğlu Menteşe Bey babası gibi faaliyetine devam etmiş, vücuda getirdiği donanma sayesinde Rodos Adası’nı zaptetmiştir. 1300 yıllarında babasının mevkiini eline alan Menteşe Bey 1309 yılına kadar bu havalide beylik etmiştir. Babası Bahaüddin hakkında da Georgios Pachymeres (1242-1310) in eserinde malûmat verilmektedir.
Menteşe Bey’in oğlu Şücaüddin Orhan Bey’dir. Meşhur seyyah İbn Batu’a, Orhan Beyi Milas’ta ziyaret etmiş olup sarayının da Milâs civarında Beçin’de olduğunu kaydetmektedir. Ayni seyyah, oğlu İbrahim’i de Muğla’da ziyaret etmiştir.
Orhan Bey’in ölümünden sonra beylik, evlatları arasında taksime uğramıştır. Bu taksim Musa, Ahmet ve Mehmet arasında olmuştur. Fakat bunlar arasında asıI beyliği devam ettiren Musa idi. Bunun ölümünü müteakip İbrahim Bey’in oğlu Ahmet Bey idareyi eline almış ise de buna Mehmet Bey muhalefet ederek Balat’ta beylik yapmıştır. Mehmet Bey zamanında Yıldırım beylikleri ortadan kaldırmaya başlamış, Mehmet Bey de Timur’ün yanına kaçmıştır. Sonra Topal Timür tarafından bütün Menteşe beyliği kendisine verildi. Fakat Mehmet Bey bu beyliğe kavuştuktan kısa bir müddet sonra ölmüş, yerine oğlu İlyas Bey geçmiştir. İlyas Bey ise önceleri müstakil iken sonra Osmanlıların tabiiyetine girmeye mecbur oldu. Hatta paralarını da onların adına bastırdı. Ölümünden sonra oğlu Leys babasının yerine geçti. İlyas Bey’in oğulları ise Osmanlıların elinde rehineydi. Babalarının ölümünden sonra kaçmışlarsa da birisi yakalanarak öldürülmüş, diğeri de Akkoyunlu hükümdarının yanına kaçmıştır.
Milâs, Muğla taraflarında ise Ahmet Gazi bir müddet hüküm sürmüş olup kendisinin sultanüssevahil ünvanını taşıdığına göre denizcilikle de iştigal etmiştir. Ölümünden sonra arazisi Osmanlılara intikal etti. Timür’den sonra buraları Mehmet Bey’e verilmiştir.
Bunların da resimli ve Lâtince ibareli paraları vardır. Mehmet oğlu Mahmut Bâznâme adlı Farsça avcılığa dair yazılmış olan eseri Mehmet Bey namına Türkçe’ye çevirmiştir. Daha sonra İlyas Bey adına da İlyasiye adıyla tıbbî bir eser vücude getirilmiştir.[369]
DULKADİROĞULLARI
XIV. yüzyılın birinci yarısında Dulkadir adlı bir Türkmen reisi Moğollardan kaçarak Anadoluya gelmiş, oğlu Zeynüddin Karaca da 1339’da bir beylik kurmaya muvaffak olmuştur. Bu beylik Maraş ve Elbistan, Malatya, Harput havalisinde kurulmuştu. Karaca Bey beylik kurmadan evvel Mısır Memlûk hükümeti Ermenilerle savaştığı sırada savaşa karışmış, bu suretle Mısır kumandanlarının itimadını kazanmıştır. 1339’da Elbistan’ı almış, ertesi yıl da Mısır Memlük hükümdarı kendisini Türkmen beyi ve Elbistan valisi olarak tanımıştır. Karaca Bey Ermenilerle savaşmaya başlayarak mühim muvaffakiyetler elde etti. Halbuki Mısır kumandanları bu kadar muvaffak olamamışlardı. Bu yüzden Mısır kumandanları Karaca Bey’in üzerine asker sevkettilerse de mağlup oldular. Artık Karaca Bey Mısırlılara da aldırış etmeyip tamamıyla müstakil olarak hareket etmeye başladı. Mısır kumandanlarından olup Mısırlılara karşı isyan etmiş olan Beybuğa ile anlaştı. Fakat Mısırlılar Beybuğa’yı mağlûp ettiler. Karaca Bey de kaçtı. Kaçtığı yerden Mısırlılara teslim edildi. Kahireye götürülerek orada öldürüldü (1353).
Karaca Bey’in oğlu Halil Bey Mısırlılara itaatten ayrılmamak şartıyla Elbistan valisi tayin olundu. Halil Bey Maraş, Malatya, Harput gibi yerleri zaptederek beyliğini büyüttü. Mısırlıların müdahaleler ne aldırış etmemesi yüzün-den onlarla da çarpıştı. Üzerine gönderilen ıkı orduyu mağlûp etti. Sonra büyük bir Mısır ordusu karşısında Harput Kalesi’ne çekilmeye mecbur oldu. Bundan Mısırlılar faydalanarak Dulkadiroğulları arasına nifak soktular. Halil Bey’e suikast yaptırarak ortadan kaldırdılar (1386).
Halil Bey’in kardeşi Şaban Süli Bey’i iktidar mevkiine getirdiler. Süli önceleri Mısır Memlûklerine karşı koyanlarla mücadeleye girişmiş ise de sonra silâhını Mısırlılara çevirmiştr. Bunun üzerine Mısırlılar buna da bir suikast hazırladılar (1397).[370]
Sivas’tan Bursa’ya gelen Yıldırım, ertesi 1399 yılı yazında tekrar sefere çıkmıştır. Gaye, Malatya idi. Malatya, Memlükler’in yani dünyanın Timur ve Osmanlı devletlerinden sonra 3, büyük devletinin elinde idi. Yıldırım, burasının da Kadı Burhaneddin’in mirasına dahil olduğunu iddia edip, kendisine verilmesini Memlükler’den rica etmis, fakat red cevabı almıştı. Timur tehlikesi bu, kadar yakınken Memlüklerle büyük bir gaile çıkartabilecek bir hadiseye tevessül etmek parlak bir siyasi görüşün neticesi olmamakla beraber, Yıldırım Fırat’a varmak ve Türkiye’nin birinci imparatorluk devresinin mirasını toparlatmak istediği anlaşılır.[371]
Yıldırım, karşı koymasına rağmen Malatya’yı 1399 yılı Eylül ayında kolayca düşürdü. Bundan sonra gene Memlüklere ait Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Kâhta, Besni, Dârende, Divriği,[372] gibi kaleleri, hatta Dulkadir başkenti Elbistan’ı aldı. 2 Eylül 1399’da Maraş’taki Dulkadıroğulları, Memlikler’i metbu tanımaktan vazgeçip, Osmanlı’ya tabii oldular. Bu suretle Maraş’ta himaye, Malatya, Hisn-ı Mansur’da häkimiyet kuruldu. Türkiye’nin sınırları Fırat’a dayandı. Harput’ta da Osmanlı himayesi teessüs ettiğinden, Murat Suyu’na kadar Fırat da atlanmış oldu. Bir müddet sonra. Erzincan da alınacaktır. Böylece Anadolu birliği kurulmuş oluyor-du. Bugünkü vilayetlerden yalnız Trabzon, Rize, Artvin, Kars, Erzurum, Ağrı, Van, Hakkäri, Siirt, Mardin, Urfa, Antep, Ha-tay, Adana, Diyarbekir, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli ve Gümüş hane, Osmanlı devletinin smarları dışında kalıyordu. Foça, Gaver Lonir, Gavur Samsun, Bartın siteleri ile İmroz ve Bozcaada da Türkiye’ye dahil değildi. Bu, büyük ve tarihi bir muvaffakiyet idi. Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubad devrinin Türkiye’si ihya edilmiş bulunuyordu.[373]
Öte yandan Dulkadiroğulları’nın başına Süli Bey’in yerine oğlu Sadaka geçirildiyse de sonra Halil Bey’in oğlu Nâsırüddin Mehmet getirildi, onun zamanında Timür meselesi zuhur etti. Mehmet, Timür ordusuna karşı durmak istediyse de bunun mümkün olamayacağını anlayınca itaat etti. Mehmet Bey Mısırlılarla iyi geçinmek siyasetini takip etti. Karaman ve Ramazanoğulları ile mücadeleye girişti. Kayseri’yi eline geçirdi. Osmanlılarla da iyi geçindi. 1442’de ölünce Malatya’da vali olan oğlu Süleyman Bey babasının yerine geçti.
Süleyman Bey hem Osmanlılarla, hem de Mısırlılarla iyi geçindi. Bir kızını Sultan II. Murad’ın oğlu Mehmed’e verdi. Diğer kızını da Mısır Sultanına verdi.
Süleyman Bey’den sonra oğlu Melik Arslan yerine geçti (1454). Artık beylık zayıflamıya başlamıştı. Uzun Hasan Harput’u zaptetti. Mısırlılardan yardım istemeye giden Melik Arslan Kahire’de kardeşi Şahbudak’ın bir adamı tarafından öldürüldü (1465).
Şahbudak Mısırlıların muvafakatiyle Dulkadir Beyi olduysa da halk bu kardeş katilini istemeyip Osmanlılara müracaat ettiler. Osmanlılar da Şahbudak’ın kardeşi Şahsuvar’ı Dulkadir Bey’i tayin ettiler. İki devletin kendi sözlerini yürütüp kendı adamlarını başa geçirmek istemeleri yuzunden araları açıldı. Sonunda iş savaşa döküldü.
Şahsuvar Bey Ramazanoğulları ile ve Mısır ordusuyla muvaffakiyetle çarpıştı. Mısırlıların gönderdiği büyük bir orduya mağlup oldu. Yakalanarak Kahirede öldürüldü (1472). Mısırlılar Şahbudak’ı tekrar Bey tayin ettiler. Osmanlılar da Alâüddevle’yi Bey yaptılar. Alâüddevle Mısırlılara güler yüz gösterdi. Şahbudak’ı ortadan kaldırdı. Osmanlılarla da iyi geçindi. Osmanlılarla Mısırlılar arasındaki çarpışmalarda Mısırlılar galip bir durumda olunca Alauddevle de Osmanlılara dirsek çevirdi. Osmanlılar aldırış etmediler. İran harbini bitirdikten sonra 1515’te Sinan Paşa’yı üzerine gönderdiler. Osmanlı ordusu galip geldi. Alâüddevle ile dört oğlu yakalanarak öldürüldü. Alâüddevle’nin başı Mısır hükümdarına gönderildi.
Osmanlılar kendi adlarına hutbe okutmak, para bastır-mak şartiyle Şahsuvar Beyin oğlu Ali Beyi Dulgadır Beyi tayin ettiler. Ali Bey Osmanlı hizmetinde bulundu. Yarar-lıkları görüldü. Fakat Osmanlı veziri Ferhat Paşa onu çekemeyerek tezviratta bulundu. Bu yüzden oğullariyle birlikte öldürülüd. (1521). Dulkadir’lerin elinde bulunan arazi Osmanlılara intikal ederek burada bir beylerbeylik kuruldu.
Kayseri’deki Hatuniye medresesi Nâsıriddin Mehmed’e aittir. Kırşehirde Hacıbektaşta Balım sultan türbesi Şahsuvar’ın oğlu Ali Bey’indir. Bu beyliğe ait para bulunmamıştır. Çünkü Mısırlıların veya Osmanlıların himayesinde yaşamışlar, tam bir istiklâle kavuşamamışlardır. Osmanlı teşrifat usulünde Dulkadir Beylerinin derecesi Kırım Hanı derecesindeydi.[374]
RAMAZANOĞULLARI
Türk boylarının Yakındoğu’ya büyük kitleler halinde gelişi Selçuklular zamanında başlamış, Moğol istilasıyla artarak devam etmiştir. Bu göçler sonunda Türkmenler, Azerbaycan, İran ve hatta Batı Anadolu sahillerine kadar uzanan bölgeye yayılmışlardı. Konumuz ile ilgili olarak, Moğol istilası sonucu Horasan ve Azerbaycan’dan gelen kırk bin evden fazla olduğu bilinen Türkmenler, Memlûk Sultanı Baybars tarafından Antakya’dan Gazze’ye kadar uzanan sahaya yerleştirilmiş ve beylerine de dirlikler tahsis edilmişti.[375]
Bu Türkmenler Bilâdü’ş-Şam olarak isimlendirilen Kuzey Suriye ve günümüz Türkiye’sinde Güneydoğu Anadolu ila Çukurova’da yaşamakta olup XIII-XV. yüzyıllarda Şam Türkleri (Türkmenleri) adıyla anılmaktaydılar. 1335 yılında İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümü[376] üzerine Anadolu’da meydana gelen istikrarsızlıktan faydalanarak civar şehirlere akınlar yapmışlardır. Bunlardan Dulkadiroğulları Maraş ve Elbistan merkezli beyliklerini kurarken, Ramazanoğulları da Çukurova’da Adana merkezli beyliklerini kurmuşlardır. Her iki Türkmen beyliği de Memlûklere tâbi olarak kurulmuşlardır.[377]
Ramazanoğulları Beyliği Adana, Misis ve zaman zaman Tarsus gibi şehirlerle Ayas (Yumurtalık) ve Sis (Kozan) civarında hâkimiyet kurarak Çukurova’da yerleşik Kuştemürlu, Kosunlu, Kara-İsalu, Varsaklu, Turgutlu, Özeroğlu, Gündüz ve Burnasoğlu gibi Üç Ok Türkmenlerini etrafında toplamak suretiyle bölgede güçlü bir nüfûza sahip olmuşlardır. Suriye’nin belli başlı ticaret ve Hac yollarına hâkim olan bu beyliğin,[378] Memlûk Devleti için ne derece önemli olduğunu fark eden Memlûk sultanları bunların beylerine teşrif (emaret tevcihi) vererek onları kendilerine bağlamaya çalışmışlardır.[379]
1383’te idareyi eline alan Şahabüddin Ahmet Mısırlılarla bazen iyi geçinmiş, bazan da araları açılmıştır. 1400 yıllarında Timür’e karşı Mısırlılar tarafını tutmuş, Halep şehrini Mısırlılar adına Timürlülerden geri almıştır. 1410’da Mısır’a giderek kızını Mısır hükümdarı Sultan Ferec’e verdi. 1415’te Tarsus’u altı ay muhasara ederek Karaman Oğlu Nasırüddin Mehmet’ten aldı. Ve şehirde hutbeyi Mısır Sultanı adına okuttu. 1416’da öldükten sonra evlâtları arasında bir kaç sene mücadele başladı. Nihayet Mısırlıların himayesi altında Ahmed’ın oğlu İbrahim beyliği üzerine aldı. 1418 de Karamanoğlu ile birlikte Mısırlılara ait olan Tarsus’u zapt için hareket etti. Şehri zapta muvaffak oldu. Sonra Dulkadir’lerin elindeki Kayseri’yi almak için hareket ettiyse de bunda muvaffak olamadı. Yaptığı savaşta yenilerek çekildi. Bunun üzerine Mısırlılar İbrahim’i beylikten çekerek yerine oğlu Hamza’yı geçirdiler. Fakat İbrahim Bey buna razı olmadı, Hamza Bey gerek babası ve gerek amcalarıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Hamza Bey bu mücadelelerde muvaffak olamayarak 1426’da öldürüldü. Ertesi sene de Karaman oğlu İbrahim Bey’i yakalayarak Kahire’ye getirdi. İbrahim Bey burada öldürülerek yerine kardeşi Mehmet Bey geçirildi. Mehmet Bey de idareyi tam ola-rak eline alamadı. Kardeşi Alı Bey de ayaklandı. İki kardeş arasındaki mücadele bir hayli sürdü. Her ikisinin nüfuz mintakaları olup aralarındaki mücadeleler eksik olmuyordu. Bu yüz yılın ikinci yarısında Ramazanoğulları’nın beyi olarak Ömer ile kardeşi Davud’u buluyoruz. Arslan Davut 1480’de Diyarbekir taraflarında yaptığı bir savaşta ölmüştür (İkinciteşrin 24). Oğlu Halil Bey idareyi eline aldı. Halil 1510 yılına kadar beylik etmiştir. Osmanlılarla daima iyi geçindi. Kardeşi Mahmut da ayni siyaseti takip etti. Hattâ bizzat İstanbul’a gitti. Yavuz ile birlikte Mısır seferine iştirak etti. 1517’de Ridaniye Muharebesi’nde öldü.
Ramazan Oğulları artık tamamıyla Osmanlıların himayesine girmişler, Adana bu aile efradının idaresinde kalmış ise de Osmanlı padişahının tasdikine iktiran etmesi lâzım gelmiştir. Mahmut Bey’den sonra Adanaya vali olan Pîri Paşa bir müddet bu vazifeyi yapmış, sonra nüfuzunun kalmadığını, bir Osmanlı memuru vaziyetinde olduğunu görünce beylikten vazgeçti. Kendisi Şam beylerbeyi tayin olundu. Bu vazifeyi yaparken Adana’nın pek yüzüstü kaldığını görmüş, kendisine yapılan teklifi kabul ederek tekrar Adana’nın idaresini eline almıştır. Pirî Paşa’ya Sultan Süleyman beyzade diye hitap etmekteydi. Pirî Paşa 1568’de doksan yaşında öldü. Pirî Paşa’nın kardeşlerine ve diğer akrabalarına muhtelif yerlerde valilikler verilmiştir. Ölümünden sonra Adana’nın idaresi Tarsus Sancakbeyi olan Piri Paşanın küçük oğlu Derviş Bey’e verildi. Altı ay kadar bu vazifede bulunduktan sonra büyük kardeşi II. İbrahim idareyi eline aldı. Sonra yerine oğlu II. Mehmet geçti. Mehmet Bey Adana’dan sonra Maraş ve Karaman Beylerbeyliğini de yapmıştı. Adana’nın Ramazan Oğulları hanedanından en son beyi Pir Mansur’dur. Bu da 1608’de Adana Beyliği’ni bırakmış ve bu tarihten sonra Adananın idaresi Osmanlıların tayin ettiği bir valiye bırakılmıştır.[380]
İNANÇOĞULLAR
Denizli’de Germiyan ailesinden Ali Bey Selçukların uç beylerinden idi. Sultan III.Gıyasüddin Keyhüsrev, Cimul vakasından sonra Anadolu’daki merkezi tanımıyan ümerayı tedibe başlamış, bu arada Ali Bey’i de tutarak Develi Karahisar’a hapsetmiştir. Bu Ali Bey’in Denizli Beyliğini kurmuş olan Şücaüddin İnanç’ın babası olduğu zannedilmektedir. Seyyah İbn Batuta Denizli’de İnanç Bey oğlu Murad Bey’i ziyaret etmiştir. İnanç Bey’den sonra oğlu Murad Bey babasının yerine geçmiştir. Murad Bey adına basılmış paralar da bulunmuştur. Yine bu bey adına yazılmış olan Türkçe bir Fâtiha tefsiri İstanbulda Millet Kütüphanesinde bulunmaktadır. Bulunan diğer bir parada İshak bin Murad ismine tesadüf olunduğuna göre Murad’dan sonra oğlu İshak’ın bey olduğu anlaşılmaktadır.
Bundan sonra Denizli Beyliği Germiyanoğulları’na intikal etmiştir. Germiyan Beyi Süleyman Şah’ın Denizli’de 1368 tarihli bir kitabesi olduğuna nazaran Denizli beyliği bu yıllar zarfında Kermiyanların eline geçmiştir. İkinci Murad 1428’te Germiyan Beyliği ile beraber Denizli’yi de Osmanlı memleketlerine katmıştır.[381]
CANDAROĞULLARI
Kastamonuda hükümet süren bu aileye Osmanlı tarihleri İsfendiyar Oğulları veya Kızıl Ahmet’liler adını vermektedirler. Burası Kayı boyundan olan Hüsamüddin Çoban Bey tarafından zaptedilmiş ve olarak Kastamonu kendisine verilmiştir. Bunun ölümünden bu hizmetine mükâfat sonra oğlu ve torunu burayı timar olarak muhafaza etmişlerdir. Sultan Gıyasüddin Mes’ud’un birinci defa tahta çıktığı sırada kardeşi Rüknüddin Keyûmers Kastamonu’ya gelmiş, burada Çoban Beyzade Muzafferüddin Yavlak Arslan’ın yardımını görmüş, bir hükümet kurmaya gayret etmiştir. Bunun üzerine Mes’ut derhal kardeşine karşı asker sevketmiş, bu ordu mağlup olmuş ise de Şemsüddin Yaman Candar’ın idaresindeki ikinci ordu galip gelmiş, savaşta Muzafferüddin de ölmüştür. (1292).
Şemsüddin Yaman Candar’ın bu muvaffakiyetine mükâfat olarak Kastamonu ve havalisi verildi. İşte Candaroğulları hanedanının müessisi[382] bu zattır. Fakat Yavlak Arslan’ın oğlu Mahmut babasından kalan Kastamonu’yu elinden bırakmamış, üzerine gelenlere silahla mukabele etmiş, bunun oğlu Süleyman da ayni şekilde hareket etmiştir. Bu yüzden Şemsüddin Candar da Safranbolu kazalarından olan Eflani’de kalmaya mecbur olmuştur. Şemsüddin Candar’ın ölümünden sonra 1309’da oğlu Şucaüddin Süleyman Paşa topladığı kuvvetlerle Kastamonuya hücum etti. Mahmud’un sarayını basıp öldürdü. Ve Kastamonu’da bir beylik kurmaya muvaffak oldu. Süleyman Paşa İlhanîlere karşı itaat etmiş, Ebu Sait Bahadır Han’ın adına para bastırmış, Anadolu’ya gelen İlhanî veziri Çoban Beyin davetine karşı icabet etmiştir. Pervâneoğulları’ndan Gazi Çelebi’nin ölümü üzerine Sinop’u zapteden Süleyman Paşa, sonra Safranbolu’yu da almıştır. Ebu Sait öldükten sonra Süleyman Paşa bulunduğu yerde istiklâlini ilan etmiş, kendi adına para bastırmıştır. Süleyman’ın üç oğlu vardı. Bunlardan Gıyasüddin İbrahim Sinop’ta emîr idi. İbrahim babasına karşı durmuş, Kastamonu’ya hücum ederek burayı eline geçirmiştir. Süleyman Paşa 1339’dan sonra ölmüştür. İbrahim babasının veliahdi yaptığı kardeşinin veliahtlığını tanımamış, bu yüzden Kastamonu’yu zaptetmiştir. İbrahim’den sonra Amcazadesi Adil Bey’in geçmiş olması ihtimal dahilindedir. Adil Bey’in ölümünden sonra oğlu Celâlüddin Beyazıt iktidar mevkiine geçmiştir ki bu zat Osmanlı tarihlerinde Kötürüm Beyazıt adıyla maruftur.
Beyazıt Bey, oğlu İskender’i veliaht yapmak istediği için diğer oğlu Süleyman Paşa kardeşini öldürmüş ve Osmanlıların yanına kaçmıştır (1383). Osmanlı Padişahı I. Murad Süleyman Paşa’ya yardımcı kuvvetler vermiş, Beyazıt da bu kuvvetler karşısında Kastamonu’yu bırakıp Sinop’a çekilmeye mecbur olmuştur. Süleyman Paşa Kastamonu’yu elde edip hükümdar olmuş, babası da Sinop’ta hükümdarlık etmeye başlamıştır. Fakat bir müddet sonra Osmanlılar Süleyman Paşa’yı tutup hapsetmişler, şehri Osmanlı arazisine katmışlardır. Süleyman Paşa sonra hapisten kurtulmuş, Kastamonu’ya gelmiş ise de babası tarafından sıkıştırıldığı içın tekrar Osmanlılar yanına kaçmıştır. Bu sefer I. Murad, Süleyman Paşa’ya da Osmanlı kuvvetleriyle gelip Kastamonu’yu zaptetmiştir. Kötürüm Bayezit 1385’te öldükten sonra oğlu İsfendiyar Sinop’a hâkim olmuştur.
Süleyman Paşa Osmanlılarla iyi geçimmiş, Kosova muharebesine iştirak etmiş, sonra Yıldırım Beyazıt’a muzahir olmuştur. Fakat Yıldırım bütün beylikleri kandırıp Anadolu’da Türk birliğini kurmak teşebbüsünde bulunduğundan hükmünün elinden gideceğini anlayan Süleyman Paşa da Osmanlılara karşı Kadı Bürhanüddin ile ittifak akdetmiştir. Bundan sonra Yıldırım Beyazıt ile savaşmış ise de hem savaşı, hem de hayatını kaybetmiş, Kastamonu Osmanlıların eline geçmiştir.
İsfendiyar Bey Sinop’a hâkim olmakta devam etti. Timur Anadolu’ya gelince ona katıldı. Sonra Kastamonu, Safranbolu, Çankırı, Kalecik taraflarını, hattâ Samsun ve Bafra’yı da zaptetti. İsfendiyar Bey şehzadeler mücadelesinde işine gelen siyaseti kullanmış, takat oğlu Kasım Bey Çelebi Sultan Mehmed’in yanına kaçıp onların yardımıyla Çankırı, Tosya ve Kalecik’i almış, buranın idaresini eline geçirmiştir. Osmanlılar Samsun’u da İsfendiyar’ın elinden almışlardır. İsfendiyar Bey elinden çıkardığı yerlerin acısını unutmamış, fırsat kollamış, II.Murad iç işleriyle uğraşırken Bolu’ya kadar toprak kazanımlarına devam etmiş, sonra Osmanlılara mağlup olmuş, torununu Padişaha verdiği gibi ayrıca tazminat da vermiştir (1423).
İsfendiyar artık Osmanlılarla uğraşmamış, 1439 da öldükten sonra oğlu İbrahim Bey yerine geçmiştir. İbrahim Bey de 1443’te öldü. Oğlu İsmail Bey babasının yerine geçti. Diğer kardeşi Kızıl Ahmet Bey bunu tanımayıp Osmanlılara iltica etti. Osmanlılar İsmail Beyin elindeki Kastamonu, Sinop gibi şehirleri aldılar ve kendisini Yenişehir, sonra Filibe’ye tayin ettiler. Değerli bir ilim adamı olan İsmail Bey 1479’da Filibe’de öldü.
Kızıl Ahmet Bey bir aralık vezir-i azam Mahmut Paşa’nın yardımıyla babasının arazisine sahip olabilmiş ise de bu da pek uzun sürmemiş, Osmanlılar Candar Oğullarının bütün ülkesini yurdlarına katınca onu Mora sancağına tayin etmişlerdir. Fakat Kızıl Ahmet, Uzun Hasan’ın yanına kaçtı. Kızıl Ahmed’in oğlu Mirza Mehmet Paşa ve bunun oğulları Şemsi Ahmet Paşa ve Mustafa Paşa Osmanlı vezirlerindendir.
Bu hânedandan İsmail Bey’in Hulviyyat adlı fıkha dair Türkçe bir eseri vardır.[383]
HAMİDOĞULLAR
Torunu tarafından adına beylik kurulmuş olan Hamit Bey bir Türkmen aşiretinin reisiydi. Bulunduğu araziye Hamiteli denilmiştir. Bu beylik Eğirdir, Yalvaç, Uluborlu’dan Antalyaya kadar uzanan arazide kurulmuştur. Önce merkez şehri Borlu iken sonra Eğirdir olmuştur. Beyliği kuran Feleküddin Dündar Bey’dir. Hamit Bey bu zatın büyük babasıydı. Dündar Bey Eğirdir’i imar ederek buraya Felekâbâd adını vermiştir. Arazisini Antalya’ya kadar genişletmiş, bu şehrin idaresini kardeşi Yunus beye vermiştir. Emir Çoban Anadolu’ya geldiği vakit (1314) Dündar Bey Emîr’e itaat etmiş ve İlhan adına para bastırmıştır. Timurtaş Anadolu beyliklerini ortadan kaldırmaya başladığı sırada Eşrefoğulları’nı bertaraf ettikten sonra Dündar Bey’e hücum etti. Dündar Bey Antalya’ya kaçtıysa da tutularak öldürüldü (1324). Bu hadiseden sonra memleketin idaresi Timurtaş’ın eline geçti. Fakat Timurtaş da Mısıra kaçınca Dündar’ın oğlu İshak Bey babasının arazisine sahip oldu. İshak bey Timurtaş’ın arkasından Mısır’a gitmiş, onunla münakaşada bulunmuş, sonra geriye dönerek yurduna kavuşmuştur (1328). İbn Batuta, İshak beyin yurduna gelmiş olup eserinde ondan Eğirdir Sultanı diye bahsetmektedir. İshak Bey’den sonra Hüsamüddin İlyas idareyi eline almıştır. İlyas Bey Karamanoğulları ile uğraşmaya başlamış, bir kaç defa yurdunu bırakmaya mecbur olmuştur. Nihayet Germiyanoğulları’nın yardımıyla eski yurduna sahip olmuştur.
İlyas Bey’in oğlu Kemalüddin Hüseyin Bey zamanında da Karamanoğulları’nın tazyiki devam etmiştir. Bunun üzerine Hüseyin Bey de Osmanlılar tarafını tutmak lüzumunu hissetti. 1374’te Sultan II. Murat’a iltica etti. 1381’de Yıldırım Beyazıt Kermiyanoğlu’nun kızıyla evlenirken düğünde davetli olan Hüseyin Bey’e Sultan Murad bazı yerlerin satılmasında ısrar etmiş, Yalvaç, Karaağaç, Beyşehir’i, Seydişehir ve Akşehir’i seksen bin altına Osmanlılara satmaya mecbur olmuştur.
Hüseyin Bey’in ölümünden sonra arazisinin bir kısmına Osmanlılar, bir kısmına da Karamanlılar sahip oldu.
Hamitoğulları’nın bir kolu da Antalya’da beylik etmiştir. Bu aileden İlyas’ın oğlu Yunus Antalya’da beylik etmiş, oğlu Mahmut da babasının yerine geçmiş ise de Timurtaş’a son derece sadık olan Mahmut onunla birlikte Mısır’a gitmiş, orada hapsedilmiştir. Bundan sonra kardeşi Hızır Bey Antalya beyi olmuştur. Hızır’dan sonra kimlerin bey olduğu hakkında malûmatımız noksandır. 1361’de Antalya’yı Kıbrıs Krallığı zaptetti. 1373’te Mahmut Bey’in oğlu Mehmet Bey geri almaya muvaffak oldu.
1392 de Antalya’yı Osmanlılar zaptetti. Ankara Savaşı’ndan sonra Antalya’da da beylik kurulmak istenmiş ise de Osmanlıların Antalya’daki kumandanı Hamza Bey beyliği kurmak isteyen Osman’ın üzerine ansızın hücum ederek öldürmüş, bu suretle bu havali de Osmanlı eline geçmiştir.
Antalya ve havalisine Teke Türkmenleri yerleştirilmiş olup Hamitoğulları’nın bir kolu burada hüküm sürünce bunları Teke Türkmenlerine bağlamışlar ve tarihte Teke Oğulları diye bir beylik olduğunu ileri sürmüşlerdir.[384]
EŞREF OĞULLARI
Eşref oğulları hükümetini kuran Süleyman Bey Selçuk ümerasındandır. Selçuk tarihinde mühim rol oynamıştır. Kendisine Beyşehir’i tımar olarak verilmiş, burası ile Beyşehir ve Seydişehir arasındaki Gorgurum denilen mevkide küçük bir hükümet kurmağa muvaffak olmuştur. Süleyman Bey Selçuk hükümdarı Mesut ile mücadeleden sonra bundan vazgeçerek Konya’ya gelmiş ve hükümdara itaat arz etmiştir. (1288) Süleyman Bey Karamanoğulları ile de mücadele etmiş olup bu mücadelede ölmüştür. Oğlu Mübarüzüddin Mehmet 1320 yıllarında babasının tahtında bulunuyordu. Mehmet Bey babasından aldığı araziyi genişletmeğe muvaffak olmuş, Akşehir ve Bolvadin’i de kendi hükümeti içine almıştır. Yerine oğlu II. Süleyman geçmiştir. Bu sırada Timurtaş Anadolu’daki beyliklere son vererek hepsini kendi idaresi altına toplamağa karar vermiş, bu arada 1325’te Beyşehir’i zapt edip Süleyman Bey’i öldürtmüştür. Beyşehir’e eskiden Süleyman şehri de denilmekte idi.[385]
SAHİB ATA OĞULLARI
Selçuk vezirlerinden meşhur Sahib Fahrüddin Ali, Sahib Ata diye tanınmış olup devletin karışıklığı sıralarında malını ve hazinesini şimdiki Afyonkarahisar’da sakladığı için bu şehre Karahisar Sahib adı verilmiştır. Bu şehir Fahrüdrüddin Ali Sahip Ata diye tanınmış olup devletin karışıklığı sıralarında malını ve hazinesini şimdiki Afyonkarahisar’da sakladığı için bu şehre Karahisar Sahip adı veriımiştir. Bu şehir Fahrüddin Ali’ye timar olarak verilmişti. Yirmi yıl kadar vezirlik yapan Sahip Ata nihayet Moğollardan usanarak Akşehir civarında bir köye çekilmiş, 1285’te burada ölmüştür. Sahin Ata’nın oğulları Tacüddin Hüseyin ve Nasrüddin Hasan babalarından evvel meşhur Cimri Vakası’nda ölmüşlerdi. Bunun üzerine Sahip Atá da Tacüddin’in oğlu olan torunu Şemsüddin Mehmed’i emvalinin idaresine memur etmiştir. Şemsüddin Mehmet 1287’de Selçukoğulları’na karşı duran Germiyan kumandanlarından Bazkuş Bahadır ile savaşmış ve bu savaşta ölmüştür.
Bundan sonra Afyonkarahisar’ın da derebeyi olarak Sahip Ata’nın torunları hüküm sürmüştür. Bu derebeyliğin nüfuzu müstahkem olan kale ile civarındaki köylere münhasır idi, Timür Anadolu’daki beylikleri ortadan kaldırırken Karahisarda tehlike geçirmiş, onlar da bu devirde kuvvetli olan Germiyan beyliğinin himayesine girmişlerdir. Timurtaş Germiyan beyliğine dokunmamış, Karahisar da taarruza uğramamıştır. Germiyanoğulları bu şehri himayeleri altına aldıktan sonra burayı tamamı ile ellerine geçirmişler, Nesrüddin Ahmet burada bir vali olarak kalmıştır. Şehirde Sahip Ata oğullarına ait bugün birtakım eserler mevcuttur.[386]
PERVANE OĞULLARI
Sinop İzzettin Keykâvus tarafından zaptedilmiş ise de Hıristiyanlar tarafından geri alınmış, sonra meşhur vüzeradan Süleyman Pervâne tarafından uzun bir muhasara ile zaptedilmiş ve Sultan tarafından burası kendisine verilmiştir. Muinüddin Süleyman burasının idaresini oğlu Mehmed’e bırakmış, kendisi vezaret makamında vazife görmüştür. Süleyman Pervâne 1277’de öldürülünce oğlu Mehmet de Sinop’ta istiklâlini ilan edip Moğolları tanımamıştır. Mehmet Bey 1296’da öldü. Yerine oğlu Mühezzibüddin Mesut geçti. Mesut başına bir Moğol belası açmamak için onlarla iyi geçinmek siyasetini takip etti. Bu devirde Sinop’a yabancı gemiler uğrar, şehre çıkarlar, alışveriş ederlerdi. Yine bir gün Ceneviz gemileri sahile yanaşmış, Cenevizliler şehre çıkmışlar, Mesut Bey de şehirde gezerken ansızın üzerine hücum edip gemilerine götürmüşler, buradan Kefe’ye hareket etmişlerdir. Mesut Bey pek çok para vererek hayatını kurtarabildi. (1298) Mesut 1300’de ölmüş, yerine oğlu Gazi Çelebi idareyi eline almıştır. Gazi Çelebi bir donanma yaptırıp deniz seferlerine başlamış, Rumlar ve Cenevizlilerle savaşmıştır. Bir müddet sonra Kastamonu’ya sahip olan Candaroğlu Süleyman Paşa pek kuvvetlendiğinden onun himayesine girmiş, 1322’de öldükten sonra erkek evladı olmadığı için kızı bir müddet idareyi eline almış ise de Candaroğlu Sinop’u almış, idaresini oğlu İbrahim Şah’a vermiştir.[387]
KARESİOĞULLARI
Selçuk oğulları Bizans elinde bulunan Balıkesir ve havalisini zaptederlerken bu fütuhatta Danişmend Gazi’nin torunu Kalem de bulunmuştu. Kalem bey bu fütuhatta temayüz etmiş bir şahsiyet olup Bizans tarihçileri tarafından da maruftur. Bu fütuhata Kalem Bey’in oğlu Karesi Bey de iştirak etmiştir. 1263’te meşhur Sarı Saltuk’un idaresinde bir Türk müfrezesi Rumeli’ye geçmiş, sonra bunların bir kısmı Eco Halil’in kumandasında geri dönmüşlerdir ki bu geri dönen Türkleri Karası Bey yurduna kabul etmiştir. Bu çağlarda Aydıncık, Manyas, Bergama, Edremit ve Gördes gibi yerler Karesi Beyliği’ne aitti.
Karesi Bey’den sonra oğlu Demirhan Balıkesir ve havalisine, diğer oğlu Yahşi Han da Bergama ve civarına sahip olmuşlardır. Kardeşlerinden Dursun Bey de Osmanlıların yanına gitmiştir. Osmanlı tarihleri Karası Bey’den sonra Aclan Bey’in idareyi eline aldığını yazmaktadırlar. Yine bu tarihlerin verdiği malûmata göre Demirhan’dan memnun olmayan halk Orhan Gazi’ye başvurarak kendisinden Dursun Bey’i istemişlerdir. Dursun Bey de Orhan Gazi ile anlaşmış, Balıkesir ve havalisini elinde tutup diğer yerleri Osmanlılara bırakmayı kabul etmiştir. Fakat Osmanlıların daha evvel bu beylikle hemhudut olmaları icap etmekteydi. Bunun için iki beylik arasındaki Kirmastı ve Minaliç Osmanlılar tarafından zaptedildi. Sonra Osmanlılar Demirhan’ın üzerine yürüdüler. Maksatlarının fütuhat olmayıp Dursun Bey’i iktidar mevkiine çıkarmak ve Demirhan’ı azletmek, yahut iki kardeşin anlaşmasını temin etmek olduğunu ileri sürmek-teydiler. Demirhan Bergama kalesine çekildi. Mukavemete hazırlandı. Kan dökülmesini istemeyen Osmanlılar kardeşi Dursun Bey’i anlaşmak üzere kaleye gönderdiler. Fakat Demirhan kardeşini bir ok ile öldürdü. Bunun üzerine Osmanlılar da kaleyi kuşattılar. Demirhan teslime mecbur oldu. Bursa’ya gönderildi. Bu suretle Karesi Beyliği Osmanlıların eline geçmiş oldu. Buranın idaresi Orhan’ın oğlu Süleyman Paşa’ya verildi. Karesi Beyliğinin ümerasından olan Hacı İlbeyi, Kadı Fâzıl, Ece Bey ve Evrenos Bey Osmanlılara büyük hizmetlerde bulunmuş şahsiyetlerdir.[388]
GEREDE BEYLİĞİ
Selçuklu Devleti’nin Anadolu üzerindeki otoritesi zayıflamaya başladıktan sonra Kastamonu’daki Uç bölgesi üzerindeki otoritesinin kaybolduğu anlaşılmaktadır. Zira dönem, otoritenin fiilen elde bulunan kuvvetle kurulduğu dönemdir. Esasen 1280 yılından sonra, Çobanoğlu Beyi Yavlak Aslan’ın İlhanlılar’ın Güneydoğu Anadolu Valisi atanarak Kastamonu’dan ayrıldığı görülmektedir. Bu durumda Çobanoğulları’nın, belki ancak Kastamonu’nun yakın çevresinde söz geçirebildikleri anlaşılmaktadır.
Bu durumda Safranbolu yöresinin 1280 yıllarından sonra hangi siyasi güce bağlı olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır. En geç 1309 yılında kurulduğu kabul edilen Candaroğlu Beyliği Safranbolu’yu 1326 yıllarında almıştır. Su halde 1280 yıllarından 1326 yıllarına kadar Safranbolu yöresinde kim egemen olmuştur ve Candaroğulları Safranbolu’yu almak için bu tarihe kadar niçin beklemişler, yöreyi kimin elinden almışlardır?
Bu konuda kaynaklarda yeterli bilgi olmamakla birlikte bazı verilere dayanarak bu dönemde Safranbolu’da, egemenlik alanı Gerede’ye kadar uzanan bağımsız bir beylik kurulduğu sonucuna varmaktayız. Bu verilerden bazıları şunlardır:
1280 yıllarında Anadolu’yu teftişe gelen İlhanlı veziri Cuveyni, Zalifre (Safranbolu) Türk Beyi’nin itaate alınmasını istemiştir. Su halde bu tarihte Safranbolu’da bir Türk Beyi vardır ve Moğollar’a karşı ayaklanma halindedir.
T.Mümtaz Yaman bu dönemde Safranbolu – Gerede havalisinde Umur Bey’in bağımsız bir beylik kurduğunu belirtmektedir. Umur Bey adi, ya da buna benzer bir ad Bizans kaynaklarında da geçmekte olup, beyin adi ve beyliğin egemenlik alanı kaynaklarda tartışmalıdır. İsmail Hami Danişmend’e göre Umur Han Beyliği “Sakarya Nehriyle Candaroglu Beyliği arasında bulunan arazide” hüküm sürmüştür.
Öte yandan 1332 yılında Gerede’yi ziyaret eden Arap gezgini İbn Batuta’dan Gerede’de bağımsız bir beyliğin yasamakta olduğunu ve beyin “Şahbey” adıyla anıldığını öğrenmekteyiz. Ayni beylikten söz eden bir başka Arap yazarı, El-Ömeri, bu beyliği “Şahin İli” olarak adlandırmaktadır. Bu durumda “Şahbey” kelimesinin bir özel ad değil, beye verilen unvan olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu bilgiler, Safranbolu’daki bazı mevki ve aile adlarıyla bir arada incelendiğinde, Gerede’deki bu beylikle Safranbolu arasındaki ilişki açıkça görülmektedir.
Gerçekten Safranbolu’da Baba Sultan Mahallesi’ndeki “Şahbali” mevkii çok eski bir yerleşimin izlerini hala saklamaktadır. Burada çok eski bir saray hamamı ve birkaç metre ötesinde (80*25) metre boyutunda bir yıkıntının duvarları halen mevcuttur. Bu mevkiin güneyindeki tepenin mezarlık karsısına düsen kısmının adi “Kislayani”dir. Bu durumda Kislayani mevkii ile Şahbali mevkii arasında vaktiyle kışla bulunduğu sonucu çıkmaktadır ki, halk arasında rivayet de bu doğrultudadır. Esasen burada yer altından hala hamamın yapı malzemesi olarak kullanılan pişmiş kilden yapılmış tuğlaya benzer tuğla parçaları çıkmaktadır. Buradaki bir kalıntının artıklarıyla “Dedeler Oturağı” ve Akçasu’ da bir evin yapıldığı bilinmektedir. 1956 yıllarında bu civarda yer altından su erzak küpleri olduğu tahmin edilen küpler çıkmıştır.
Ancak tepe üzerindeki arazi Gazi Süleyman Paşa vakfına dahil olup, araştırabildiği kadarıyla üzerinde miri arazi bulunmamaktadır. Vakfa dahil verimli tarım arazisinde kışla kurulması düşünülemeyeceğine göre, buradaki tesisin yapımının vakfın kurulusundan, yani 14. yüzyıldan önce olması gerektiği akla yakin gelmektedir.
Ayrıca Safranbolu’ da, Dodurga boyunun damgasını taşıyan bakir sikkeler bulunmuştur. Bu sikkelerin, Dodurga boyuna dayanan bir Türk beyliğine ait olduğu açıktır. Kastamonu’daki Candarogullari Alayunt, Söğüt yöresindeki Osmanlılar ise Kayı boylarına dayandıklarından bu sikkeler onlara ait olamaz. 16. yy. kayıtlarına göre Safranbolu – Gerede arasında yoğun bir Dodurga yerleşmesi olduğu dikkate alındığında bu sikkelerin yörede basılmış olması ihtimali ağır basmaktadır.
Bu veriler karşısında, İbn Batuta’nın sözünü ettiği Gerede Beyliği’nin merkezinin 1280 – 1326 yılları arasında Safranbolu olduğunu ve 1326 yılına doğru Candaroğulları’nın Safranbolu’yu almalarıyla beylik merkezinin Gerede’ ye taşındığını ve bu şırada yörede bir nüfus boşalması meydana gelerek, hakim unsur olan Dodurga topluluklarının batıya göç ettiklerini kabul etmek akla yakin gelmektedir. Yöre köylerinde, o köylerin bugünkü sakinlerine ait olmayan birkaç Müslüman mezarlığının bulunmasının nedenlerinden biri de bu nüfus boşalması olabilir. Öte yandan beylik merkezinin, ilk merkezin zaptıyla başka bir kente taşınması beylikler döneminde örneği sık görülen bir olaydır. Candaroğulları da, Kastamonu’nun Osmanlılarca zaptı üzerine merkezlerini Sinop’a taşımışlardır.
Gerede Beyliği ile Safranbolu arasındaki ilişkinin bir kanıtı daha vardır. Gerede’nin adi beylikler döneminde, sonuna “bolu” veya “buli” ekleri eklenerek “Geredebolu” biçiminde yazılmaktadır. Osmanlı döneminde ise bu ek yoktur. Gerçekte “Gerede” adi “Krateia” kelimesinden türemiş olup, sonunda Yunancada “kent” anlamına gelen “polis” eki yoktur. Su halde beylikler döneminde kentin adinin sonuna bu ek niçin eklenmiştir?
Bunun nedeninin şu olması gerekir: Bu dönemde Safranbolu’nun adi “Borlu”dur. Gerede’ ye ise, ya Borlu merkezine bağlı olduğu için bu dönemin başından beri; ya da Safranbolu üzerindeki egemenlik iddiasından vazgeçilmediğinin kanıtı olarak, 1326 yılından sonra merkez Gerede’ye taşınırken “Gerede-i Borlu” adi verilmiştir. Arap yazarları ise “Borlu” kelimesini “buli” biçiminde yazmışlardır.
Gerede’nin adi ile Safranbolu’nun adi arasındaki iliksiyi gösteren ve yukarıdaki ihtimale ağırlık kazandıran bir kanıt da, Safranbolu Belediyesi Yazma Eserler Kütüphanesi’nde Katalog No: 572′de kayıtlı el yazması bir Kuran’ in son sayfasında bulunmaktadır. Burada Kuran’ in hattatı kendisini “Zagfrani Gerede’li esseydi Mustafa” olarak tanıtmaktadır. Bu ifadedeki “Zagfrani Gerede” tamlaması, “Gerede-i Borlu” tamlamasının bir başka biçimidir.
Burada bir noktaya dikkati çekmek yararlı olacaktır. Sinop’tan Söğüt’ e kadar uzanan sağ Un’un 1280 yıllarından itibaren yasadığı siyasi çalkantılar henüz karanlıklar içindedir ve bu konudaki kaynaklar son derece kittir. Bu yüzden Çobanogullari Beyliği’nin ortadan kalkışıyla Candarogullari ve Osmanlı Beyliklerinin kuruluşlarını hazırlayan siyasi şartlar yeterince bilinmemektedir.
Bu dönemde Kastamonu ile söğüt yöresi arasında yasayan, gazalarda pismiş, Uc’daki yasamın karakterlerini sertleştirdiği Türkmenler’in herhangi bir siyasi örgütlenmeye gitmeden, başıboş kalmış olmalarını düşünmek mümkün değildir. Hayvan topluluklarında dahi böyle bir şey olamayacağına göre bu dönemde bölgedeki siyasi iktidar boşluğunu kimler doldurmuştur?
Bu soruyu pek çok araştırmacı sormuş olmakla birlikte, konuyu en ciddi biçimde dikkati çeken ve bu siyasi gücün “Girdebolu” Beyliği olabileceği ihtimalini ortaya atan Claude CAHEN olmuştur. Bu beylikle Safranbolu arasındaki ilişkiler aydınlığa kavuştuğunda, 1280 yıllarından itibaren sağ Uç’ da yaşanan, niteliği henüz meçhul olup Candaroglu ve Osmanlı Beyliklerinin kurulusunu hazırlayan siyasi ortam ortaya çıkacaktır
İsmail Hami Danişment, Gazi Süleyman Pasa kumandasındaki Osmanlı ordusunun Gerede’yi 1354 yılında alarak Gerede Beyliği’ ne son verdiğini belirtmektedir ki, Safranbolu’ da halk arasında rivayet de Paşa’nın Safranbolu’ ya Gerede yönünden geldiği yolundadır. Bu durumda bu olayın tarihinin 1354 yılı olduğunu kabul etmek gerekmektedir.
Tarihçi Ali Bey, Orhan Bey döneminde Osmanlı politikasının, Anadolu’daki Türk Beyliklerinden asker toplayarak Rumeli’ ye geçirmek biçiminde saptandığını ve beyliklere düzenlenen seferlerin bu amaca yönelik olduğunu belirtmektedir. Bu durumda Şehzade Süleyman Paşa’nın, Rumeli’nin fethinden birkaç yıl önce Safranbolu’yu zaptının gerçek nedeninin toprak kazanmaktan çok, Uç bölgesi olan yörenin tecrübeli savaşçılarında nüfus derlemek olduğu anlaşılmaktadır.[389]
Sözün Özü
Türklerin Anadolu’daki varlığı 1071 Malazgirt Zaferi ile başlamamış, tam aksine proto-Türk kavimleri başlayan, ilk çağ medeniyetleriyle süren ve günümüze kadar gelen ve asırlara sığmayan bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır.
Öte yandan akıncı Türkler 1071’den önce de çok defa Anadolu’ya gelmiştir ki bu sürecin ilk halkasını Orta Asya’dan gelen konar-göçer toplulukların kendilerine yurt bulmak için yaptıkları akınlar oluşturur.
İslâm ordularında görev yapan Türk asıllı ordu mensupları vesilesiyle de Anadolu’nun bir Türk-İslam yurdu haline gelme süreci başlamıştır. Yani Anadolu’nun Müslüman Türk insanına yurt olması da 1071’den çok öncelere dayanır.
Yine Anadolu’da Türkler 1071 ile kalıcı yerleşim imkanı bulmamış, zaten Göbeklitepe ve Turukki Krallığı gerçekleri Türklerin burada kalıcı yerleşimlerinin olduğunu teyit eder mahiyette olup, ilk çağ medeniyetlerinin Türklükle bağları da göz önünde bulundurulduğu takdirde Türklerin zaten Anadolu’nun yerleşik bir kavmi olduğu göz önündedir. Ayrıca Müslüman Türklerin de 1071’le birlikte Anadolu’da kalıcı yerleşim imkanı bulmadığı da Abbâsî-Bizans hududunda inşa edilen ve Türklerden müteşekkil olan Avasım adındaki kentler de Anadolu’daki ilk Türk-İslam yerleşimleri olarak tarihe mal olmuştur.
1071 yılındaki Malazgirt Zaferi ise Türklerin Anadolu’daki varlığının ebedi olduğunun tescillenmesi iken, aynı zamanda Anadolu’nun bir Türk-İslam yurdu haline gelişi için de önemli bir kavşak noktasıdır. Bu sürece ivme katan da 1071 Malazgirt Zaferi sonrası Anadolu’da kurulmaya başlanan Müslüman Türk beylikleri olmuştur.
Dolayısıyla Anadolu’daki Türk varlığının 1071’den daha eski oluşu bu zaferin ihtişamından ve sahip olduğu destansı önemden zinhar bir şey kaybettirmeyecektir. Tam aksine 1071’deki bu kutlu zafer, Türklerin Anadolu’ya son defa mührünü vuruşunu ve ebediyen Anadolu’nun ev sahibi olduğunu kılıcının hakkıyla tüm dünyaya ilan ettiği bir zaferdir.
Dolayısıyla yapılması gereken; ideolojik kabullerden ziyade bilimsel yöntemlere dayalı bir yol izleyerek Anadolu’daki Türk tarihini incelemektir.
Kaynakça:
Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkari 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3
Abdulkadir Donuk, Eski Türk Devletlerinde İdari-Askeri Ünvan ve Terimler, İstanbul 1988
Abdülkadir Özcan, “Hâtûn” mad., DİA, 16, TDV Yay., İstanbul 1997
Abdurrahman Güzel ve Şükrü Kaya Seferoğlu, “İslamiyet’e Anadolu’da giren Türkler”, Milli Kültür, KTB Yayınları, Ankara, 1986
Abû’l-Farac (Bar Hebraeus) Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, TTK Yayınları, Ankara, 3. Baskı, 1999, c. I
Adil Alpman, “Hurriler”, A.Ü.D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sy. 25, Ankara 1981-1982
Adnan Çevik, Selçuklular Zamanında Doğu Ve Güneydoğu Anadolu’da Hüküm Sürmüş Bir Türkmen Beyliği: Dilmaçoğulları, Türklük Araştırmaları Dergisi, Eylül 2002, sayı 12
Afıf Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular, Türk Tarih Kurumu Yayını, 2. Baskı, Ankara 1986
Ahmed bin Mahmud, Selçuknâme. Haz. Erdoğan Merçil, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 1. Baskı, 2011
Ahmed b. Yahya El-Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, çev. Mustafa Fayda, Siyer Yayınları, İstanbul, 2013
Ahmet Turan Yüksel, İhtirastan İktidara Kerbelâ -Emevî Valisi Ubeydullah b. Ziyâd Döneminin Anatomisi-, Yediveren Kitap, Konya 2001
Ahmet Turan Yüksel, Ubeydullah bin Ziyad, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi 2013, c. 42
Akdes Nimet Kurat, “Peçenekler”, İslam Ansiklopedisi, c. IX, İstanbul, 1937
Albert Herrmann; “Die Saken und der Skythenzug des Dareios”,Archiv für Orientforschung, 1993, c. I
Alexandre Moret ve Georges Davy, Des clans aux empires: l’organisation sociale chez les primitifs et dans l’Orient ancien, La Renaissance du Livre, Paris, 1923
Ali Nazmi Çora, Tarih Türklerle Başlar Bilinmeyen Türk Tarihi, Sonçağ Akademi, Ankara, 2021
Ali Öngül, “Saltuklular”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel ve diğerleri), Ankara, 2002, c. VI
Ali Öngül, Selçuklular Devri Anadolu Beylikleri, Çamlıca Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2018
Ali Rıza Özdemir, Kayıp Türkler Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri, Kripto Yayınevi, Ankara, 13. Baskı Ocak 2024
Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi: Selçuklular Dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 1988
Ali Sevim, Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi – Siyaset, Teşkilat ve Kültür, TTK Yayınları, Ankara, 2014
Ali Sevim, Ünlü Selçuklu Komutanları, TTK Yayınları, Ankara, 1990
Alparslan CEYLAN, 11-15 Eylül 2014 Sempozyum Bildirileri baskıda, TTK Yayınları, Ankara, 2014
Alpaslan Ceylan-Akın Bingöl-Yasin Topaloğlu, “2006 Yılı Erzincan, Erzurum, Kars ve Iğdır İlleri Yüzey Araştırmaları” 25. Araştırma Sonuçları Toplantısı, c. III, Ankara, 2008
Alparslan CEYLAN, Doğu Anadolu Araştırmaları (Erzurum-Erzincan-Kars-Iğdır 1998-2008), Erzurum, 2008
Alpaslan Ceylan, Kağızman’da Tarihi ve Arkeolojik Araştırmalar, Kafkas Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1/I, Kars, 2008
Alpaslan Ceylan, Sarıkamış Tarihi ve Arkeolojik Araştırmalar, Erzurum, 2011
Alparslan Ceyhan, Taştaki Türkleri Okumak, Düşünce Dünyasında Türkiz Dergisi, Temmuz – Ağustos 2015, Yıl: 6, Sayı: 34
Anadolu Selçuklu Devleti (1077-1308), Türkiye Kültür Portalı, kulturportali.gov.tr/portal/anadolu-selcuklu-devleti–1077-1308-, erişim tarihi: 28.02.2026
Andreas David Mordtmann; “Über die Keilinschriften zweiter Gattung”, Zeitschrift der Morgenlaendischen Gesellschaft, c. XXIV
Angeliki Laiou, Constantinople and the Latins, Cambridge, Mass., 1972, sf. 76-93
Arif Bilge, Anadolu’nun Türkleşmesi, İslâmlaşması ve aramızdaki Rumlar tarihi, Ülkü Basımevi, Konya, 1971
Arif Cengiz Erman, Traklar (Türkler) Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık topluluktu., Söz Gazetesi, 15 Aralık 2025, https://sozgazetesi.org.tr/tuerk-duenyasi/traklar-turkler-hintlilerden-sonra-dunyadaki-en-kalabalik-topluluktu/, erişim tarihi: 22.02.2026
Atinalı Xenophon; Anabasis, Çev. Hayrullah Örs, Maarif Matbaası, İstanbul, 1944, c. IV
Ayşegül Çalı, Ramazanoğulları Beyliği, Ankara Ün. Sosyal Bilimler Enst., Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2003
Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm, çev. Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı, 1990
Azmi Özcan, Türk devletleri tarih ve kültür atlası, TKHV Yayınları, İstanbul, 2022Azimi, Târîhu’l-Azîmî, trc. Ali Sevim, Azîmî Tarihi Selçuklularla İlgili Bölümler (h. 430-538= 1038/39-1143/1144), Ankara: TTK Yayınları, 2006
Bahaeddin Yediyıldız-Ünal Üstün, Ordu Yöresinin Tarihi Kaynakları I, TTK Yayınları, Ankara 1992
Benno Landsberger, Theodor Bauer; “Zu neuveröffentlichten Geschichtsquellen aus der Zeit von Asarhaddon bis Nabionid”, Zeitschrift für Assyrigologie, 3 (37), Berlin-Leipzig, 1927
Bertold Spuler, İran Moğolları, Siyaset, İdâre ve Kültür İlhanlılar Devri 1220-1350, çev. Cemal Köprülü, Ankara, 1987
Bizans Thema Sistemi, Harp Sanatı, 28 Haziran 2014, http://harpsanati.blogspot.com/2014/06/bizans-thema-sistemi.html, erişim tarihi: 22.02.2026
Carl Ferdinand Friedrich Lehmann-Haupt; “Kimmerier”, Paulys Real encyclopaedie der Classischen ltertumswissenschaft, XI, 1, Stuttgart, 1921
Claude Cahen, “İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı”. çev. Zeynep Kerman, Türkiyat Mecmuası, 1972, c. XVII
Clive Foss-Bizans ve Türk Dönemlerinde Sardis, çev. Çiğdem Önal Emiroğlu, Salihli Belediyesi Kültür Yayınevi, 2011, Ankara
Coşkun Alptekin, “Artuklular” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. III, 1991
Cüneyt Kanat, “Memlûkler ve Çukurova”, Efsaneden Tarihe Tarihten Bugüne Adana: Köprübaşı, haz: Doç. Dr. Erman Artun- Mehmet Sabri Koz, YKY, İstanbul, 2000
Çağatay Uluçay ve İbrahim Gökçen, Manisa Tarihi, Manisa Halkevi Yayınları, 1939
Çağatay Uluçay, Saruhan Oğulları ve Eserlerine Dair Vesikalar, Manisa Halkevi Yayınları, 1940
Dukas Kroniği, Bizans Tarihi, İstanbul Fethi Derneği İstanbul Enstitüsü, İstanbul, 1956
Ebu’l-Ferec Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, TTK Yayınları, Ankara, 1999, c. I
Ekrem Memiş, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Haziran 2022, Cilt:9, Sayı:2
Ekrem Memiş, Cemil Bülbül, Eskiçağda Göçler, Ekin Kitabevi Yayını, Bursa, 2020
Ekrem Memiş, Eski Anadolu’da Türkler ve Türkler’in Anayurdu Sorunu, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, C. 9, Sayı: 2, 2022
Ekrem Memiş, Eskiçağda Mezopotamya, Ekin Kitabevi Yayınları, Bursa, 2023
Ekrem Memiş, Eskiçağ tarihinde Doğu-Batı mücadelesi, Çizgi Kitabevi, Konya, 2009
Ekrem Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekin Kitabevi Yayını, 15. Baskı, Bursa 2020
Ekrem Memiş, Eskiçağda Türkler, Çizgi Kitabevi, Konya, 2009
Ekrem Memiş, “MÖ. 3. Binyılda Anadolu’da Türkler”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 53, İstanbul 1988
el-Hüseynî, Ahbârü’d-Devleti’s-Selçukiyye. çev. Necati Lügal, 2. Baskı, Ankara: TTK Yayınları, Ankara, 1999
Ellis Hovell Minns; “The Scythians and Northern Nomads”, The Cambridge Ancient History, Cambridge, 1970, c. IX
Emel Esin, İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş, İstanbul, 1978
Emel ESİN, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, İstanbul, 2006
Ernst Honigmann, Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı, çev. Fikret Işıltan, Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1970
Erkan GÖKSU, Buhârâ Melikesi Kabac Hâtûn, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2011
Ertuğrul Kaya, Balbal sözcüğüne artsüremli bir bakış, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2019, sy: 17(1)
Etrüskler, Vikipedi, tr.wikipedia.org/wiki/Etrüskler, erişim tarihi: 23.02.2026
Eugene Cavaingnac, Population et Capital dans le Monde Méditerranéen Antique, Paris, 2023
Evren Dede, Trakya adı nereden geliyor?, Azınlıkça, 9 Mart 2023, https://azinlikca1.net/yasam/item/67716-trakya-adi-nereden-geliyor, Erişim Tarihi: 22.02.2026
Eyüp Sarıtaş, Çin’de Yapılan Arkeolojik Araştırma ve Kazılara Göre İslamiyet’ten Önce Türklerde Kültürel Hayat, Scala Yayıncılık, İstanbul, 2010
Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, S. I, 1969
Faruk Sümer ve Ali Sevim, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı-Metinler ve Çeviriler, TTK Yayınları, Ankara, 2. Baskı, 1988
Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri, Boy Teşkilâtı, Destanları, TTK Yayınları, Ankara, 2024
Faruk Sümer, Selçuklular Devrinde Doğu Anadolu’da Türk Beylikleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2015
Faruk Sümer; Tirebolu Tarihi, Tirebolu Kültür ve Yardımlaşma Derneği, İstanbul 1992
Fatma Akkuş Yiğit, Ramazanoğulları Beyliği’nin Kuruluşu, C: 7, Sy. 13, 2013
Félix SARTIAUX. Les civilisations anciennes de l’Asie Mineure. Paris, Ed. Rieder, 1928
Ferhat Çetinoğlu, Bağımsız Gerede Beyliği, Gerede Medya Takip, 13 Aralık 2014, https://www.geredemedyatakip.com.tr/yazarlarimiz/bagimsiz-gerede-beyligi.html, erişim tarihi: 22.02.2026
Füruzan Kınal; Eski Anadolu Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1987
George Rawlinson, Herodot Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, Dorlion Yayınları, 2024, c. I
Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, çev. Fikret Işıltan, TTK Yayınları, Ankara, 2015
Gustave Fougeres, Histoire Generale / Les Premieres Civilisations, Felix Alcan, Paris, 1926
Gülay Öğün Bezer (20 Nisan 1997). “Harput’ta Bir Türkmen Beyliği Çubukoğulları”. BELLETEN c. 61 (230)
Hakkı Dursun Yıldız, “Abbasîler Devrinde Türk Kumandanları: Ebû Ubeydullah Muhammed el-Afsîn Haydar b. Kâvûs”, TED, 1974, sy. 4-5
Hakkı Dursun Yıldız, Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hanedani: Sac Oğulları, Ebu’l-Kasım Yusuf, Tarih Dergisi, c. III, sy. 32
Hakkı Dursun Yıldız, “Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hânedânı, Sâc Oğulları I., Ebu’s Sâc Dîvdâd b. Yusuf Divdest”, İÜEF Tarih Dergisi, Mart 1976, sy. 30
Halîfe bin Hayyât, Târîhu Halîfe b. Hayyât, Türkçe terc. Abdulhalik Bakır, Ankara 2008
Halikarnaslı Herodot, Herodotos Tarihi; çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006, c. I
Halil Fidan, Gemileri karadan yürüten Türk denizci: Umur Bey, Anadolu Ajansı, 8 Ağustos 2020, https://aa.com.tr/tr/yasam/gemileri-karadan-yuruten-turk-denizci-umur-bey-/1935403, erişim tarihi: 22.02.2026
Halil İnalcık, “The Emergence of the Ottomans”, The Cambridge History of Islam (Cambridge 1970)
Hartmut Schmökel; Kulturgeschichte des Alten Orient. Mesopotamien, Hethiterreich, Syrien- Palästina, Urartu | Schmökel, Stuttgart, 1961
Hasan Aksoy, Anadolu’da Erken Dönem Türk İzleri (Kaya Resimleri ve Yazılı Kaynaklara Göre), İksad Publishing House, Ankara, Eylül 2022
Haşim Karpuz, Çamuşlu’da Yontma Taş Çağı Kaya Resimleri”, TÜBİTAK Bilim ve Teknik 10/212, Ankara, 1977
Haşim Şahin, Buhara’nın Efsanesi Kabac Hatun, 28 Kasım 2021, Star Gazetesi, https://www.star.com.tr/acik-gorus/buharanin-efsanesi-kabac-hatun-haber-1670785/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
Herodotos; Herodot Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1973, c. VII, sf. 64
Himmet Akın, Aydın Oğulları Tarihi Hakkında Bir Araştırma (Aydınoğulları), A. Ü. DTCF Yayınları, Ankara, 1968
Hititçeyi çözen Bedrich Hrozny.., Mehmet Ömür Web Sitesi, 15 Ocak 2025, https://mehmetomur.net/hititceyi-cozen-bedrich-hrozny/, erişim tarihi: 28.02.2026
Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, haz. İsmail Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1979, c.I
Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi (1929-1932), Hikmet Matbaası, İstanbul, c. II
Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul
Hüseyin Nihal Atsız, “Türk Edebiyatı Tarihi”, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2012
Ian Heath, Men at Arms Byzantine Armies AD 886-1118, London 1979
Irene Melikoff, “Djunayd”, Encyclopedia of Islam, Leiden 1991, c. II
İbn Şeddad, Baypars Tarihi, çev. Mehmed Şerafeddin Yaltkaya, Ankara, 2000
İbnü’l-Esîr, İslam Tarihi (El-Kamil Fi’t-Tarih Tercümesi), Bahar Yayınları, İstanbul, 1987, c. IX
İbnü’l-Esir, İslâm Tarihi el-Kâmil f’t-Tarih Tercümesi, İstanbul, 1987, c. X
İbnü’l-Esîr, İzzeddin Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed, el-Kâmil fi’t-tarih (nşr. Carl Johan Tornberg), Leiden 1851-1876, c. IX-XII (trc. Abdülkerim Özaydın)
İbnü’l-Ezrak el-Fârikî, Târîhu Meyyâfârikîn, Nşr.: Kerîm Fârûk el-Hûlî-Yusuf Baluken, İstanbul: Nûbihar Yayınları, 2014
İbrahim Kafesoğlu, “Asya Türk Devletleri”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976
İbrahim Kafesoğlu, “Doğu Anadolu’ya İlk Selçuklu Akını (1015-1021) ve Tarihî Ehemmiyeti Köprülü Armağanı, Osman Yalçın Matbaası, İstanbul 1953
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ankara 1977
İbrahim ŞAHİN, İçel/Gülnar’da Eski Türklere Ait Yeni Tespit Edilmiş Epigrafik Belgeler: Tanıtımı ve Ön Değerlendirmesi, Türklük Bilimi Araştırmaları, 2012
İlhami Durmuş, İskitler (Sakalar), TDK Yayınları, Ankara, 1993
İlhami Durmuş, Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, ed. Zekeriya Türkmen, Ankara, 2008
İmâdüddin el-İsfahânî, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, çev. Kıvameddin Burslan, TTK Yayınları, Ankara, 2. Baskı, 1999
İsmail Doğan, Doğu Avrupa’daki Göktürk işaretli yazıtlar, TDK Yayınları, Ankara, 2020
İsmail Doğan, Kafkasya’daki Göktürk (Runik) işaretli yazıtlar, TDK Yayınları, Ankara, 2000
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, TTK Yayınları, Ankara, 1969
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kütahya Şehri, Devlet Matbaası, İstanbul, 1932
Julius Junge, Saka- Studien, Der Ferne Nordosten im Weltbild der Antike, Leipzig, Dieterische Verlagsbuchhandlung, 1939
Julius Lewy; “Kimmerier und Skythen in Vorderasien”,Reallexion der Vorgeschichte, Berlin, 1926, c. VI
Kadı Ahmed Gaffari Kazvini, Tarih-i Cihan – Ara: Karahanlılardan Timurluların Sonuna Kadar, çev. Ali İçer, Önsöz Yayıncılık, 2025
Kadriye Tansuğ; “Kimmerlerin Anadolu’ya Girişleri ve MÖ VII.Yüzyılda Asur Devleti’nin Anadolu ile Münasebetleri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, c. VII, sayı: 4
Karl Kretschmer; “Scythae”, Paulys Real Encyclopaedie der Classischen Altertumswissenschaft, II A1, Stuttgart, 1921
Kemal Ceylan, Hattuşa Antik Kenti’nde fil dişinden yapılmış 2 bin 800 yıllık süsleme parçası bulundu, Anadolu Ajansı, 13 Kasım 2023, https://www.aa.com.tr/tr/kultur/hattusa-antik-kentinde-fil-disinden-yapilmis-2-bin-800-yillik-susleme-parcasi-bulundu/3052400, erişim tarihi: 28.02.2026
Kemal Göde, Eratnalılar (1327-1381), Kayseri 1981 (Doktora tezi olup basılmamıştır)
Kerimüddin Mahmud-i Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar, çev. Mürsel Öztürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2023
Kılıç Kökten, “Kars Çevresinde Dip Tarih Araştırmaları ve Yazılıkaya Resimleri”, Atatürk Konferansları V, 1971-1972, Ankara, 1975
Levent Zoroğlu, “Anadolu’da 1071 öncesi ilk Türk izleri”, Yeni Türkiye Tarihi: 43, Türkoloji ve Türk Tarihi-I, Sayı: 43, Ankara, 2002
Marka Şehir Manisa Dev Öğrencinin Turizm El Kitabı, Neşa Ofset, İzmir, Mart 2013
Maximilian Streck; Assurbanipal und die letzten Assyrischen Könige bis zum Untergange Niniveh’s, Leipzig, 1975
Mehmet Altay Köymen, Alp Arslan Zamanı Selçuklu Askerî Teşkilatı, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1970
Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi 1. Cilt Kuruluş Devri, Selçuklu Tarih ve Medeniyet Enstitüsü, 1979, Ankara
Mehmet Altay Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, TTK Yayınları, 2004
Mehmed Cenab Şehabeddin Tekindağ, “II. Bâyezid Devrinde Çukurova’da Nüfuz Mücâdelesi”, Belleten, C. XXXI, Ankara, 1967
Mehmed Cenab Şehabeddin Tekindağ, Berkûk Devrinde Memlûk Sultanlığı, İstanbul, 1961
Mehmet Emin Ballı, Göbeklitepe’de Türk Uygarlığı İzleri!, Yazar Portal, 23 Ekim 2025, https://www.yazarportal.com/gobeklitepede-turk-uygarligini-kanitlayan-izler/236976/, erişim tarihi: 22.02.2026
Mehmet Göktürk, Elinde kadeh taşıyan genç erkek figürlü Kırşehir Selçuklu mezar taşı. Türk Arkeoloji Dergisi, 1997, sy. 51
Mehmet Murat BASKICI, 10-13. Yiizyıllarda Bizans Anadolusu’nda İktisadi ve Sosyal Ortam: Kurumlar ve Gelişmeler, Ankara, 1995
Mehmet Öz, XV-XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı, TTK yay., Ankara 1999
Mîrhând, Ravzatu’s-Safâ fî Sîreti’l-Enbiyâ ve’l-Mülûk ve’l Hulefâ (Tabaka-i Selçûkiyye), çev. Erkan Göksu, TTK Yayınları, Ankara, 2015
Muharrem Taner Tarhan, “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi, sy. 24, İstanbul, 1970
Muharrem Taner Tarhan; “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, Ankara, 1984, c. I
Muharrem Taner Tarhan, Ön Asya Dünyasında İlk Türkler: Kimmerler ve İskitler, Yeniden Ergenekon, 1 Nisan 2014, https://yenidenergenekon.com/755-on-asya-dunyasinda-ilk-turkler-kimmerler-ve-iskitler/, erişim tarihi: 22.02.2026
Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016
Mustafa Alican, Kıyametin İlk Günü Malazgirt, Kronik Kitap, 2017, sf. 55; Işın Demirkent, “Bizans”, DİA, VI, İstanbul: 1991
Mustafa Alkan, Adana’nın Bütüncül Tarihi Çerçevesinde Adana Vakıflarının Analizi- TÜSOKTAR Veri Tabanına Dayalı Bir Araştırma, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 2004
Mustafa Arslan, Geçmişten günümüze Denizli folkloru. Denizli Tanrıların Kutsadığı Vadi, (hzl.: Filiz Özdem), İstanbul: YKY, 2011
Mustafa Ergün, 31.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/traklar/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
Mustafa Kafalı, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması”, (ed. Hasan Celal Güzel), Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002
Mustafa Kalaç; “MÖ 745-620 Yükseliş Çağında Büyük Asur İmparatorluğunun Anadolu’ya Yayılışı”, Sumeroloji Araştırmaları Dergisi, İstanbul, 1941, c. I
Mustafa Kaygısız-Orta Anadolu’nun Türkmen Beyliği Turgut Oğulları, Çizgi Kitabevi, Aralık 2016, Konya
Mustafa Uçar, Antik Kral Yolunda Zümrüt Bir Kent Salihli, Cansal Matbaacılık Bursa, Eylül 2008
Mustafa Uçar-Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010
Mükrimin Halil Yinanç, “Erzurum”, İslam Ansiklopedisi, c. IV, İstanbul 1977
Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri I Anadolu’nun Fethi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1944
Müneccimbaşı, Ahmed b. Lütfullah, Câmiu’d-düvel, Selçuklular Tarihi, II, Anadolu Selçukluları ve Beylikler (Yay. Ali Öngül), İzmir 2001
Müneccimbaşı Ahmet Dede, Müneccimbaşı Tarihi, Tercüman 1001 Temel Eser, 1970, c. I
Necati Demir, Emiroğulları Beyliği ve Karadeniz Bölgesindeki İskan Hareketleri, 9 Şubat 2014, Yeniden Ergenekon, https://yenidenergenekon.com/31-unutulan-turk-beyligi-emirogullari/, erişim tarihi: 22.02.2026
Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler: Tarihi Oluşumu ve Gelişimi, Kum Saati Yayınları, 2004
Nikephoros Bryennios, Tarihin Özü, çev. Bilge Umar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2008
Nizamettin Tebrizli, Bugünkü Azerbaycan Dâvası, Esas ve Sebepleri, İstanbul, 1946
Nuray Şıracı, Ümit Şıracı, Denizli, Hierapolis, Afrodisias ve Kaklık Tamgaları ve Hazar Türkleri, 17 Temmuz 2014, https://umitilekesif.blogspot.com/2014/07/denizli-hierapolis-afrodisias-ve-kaklik.html, erişim tarihi: 22.02.2026
Oktay Belli; “Urartular”, Anadolu Uygarlıkları, İstanbul,1982, c. I
Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2019
Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2023
Ömer Delikgöz, Osmanlı Tebaasından Türk Milletine: Tanzimat Romanında Etnik Kimlik, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 30, Eylül 2016
Özkan İzgi, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, TTK Yayınları, Ankara, 2014
Paul Wittek, Menteşe Beyliği, çev. Şaik Gökyay, TTK Yayınları, Ankara, 1944
Peter Schreiner, “Zur Geschichte Philadelphias im 14. Jahrhundert (1293–1390)”, 1969
Rafet ULUTÜRK, Tarihsel Bir Başkaldırı Traklar Helen Değil, Öz Be Öz Türk’tür!, 15 Ocak 2026, BULTÜRK, https://bulturk.org.tr/v2/tarihsel-bir-baskaldiri-traklar-helen-degil-oz-be-oz-turktur/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
Rasim Efendi, Daşlar Danışır Neolit Devrinden XIX Yüzyıla dek, Kençlik Neşriyat, Bakü 1980
Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı, TTK Yay., Ankara 2002
Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî, Câmiu’t-Tevârîh, (Yay. Ahmed Ateş), 1957, c. II/5, Cüz Selçuklular Tarihi, Ankara 1960
Saadettin Gömeç, “Kagan ve Katun”, DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, XVIII/29, (1997)
Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Destanlarına Giriş, Akçağ Yayınları, İstanbul, 2009
Sait Kofoğlu, Tekeoğulları Beyliği, İslâm Tarihi ve Medeniyeti 11: Anadolu Beylikleri, 2018
Salim Cohce, “Selçuklu Hakimyetinin Tesisinden Az Önce Diyarbakır Yöresindeki Türkmen Faaliyetleri”, I. Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır Sempozyumu, Diyarbakır, 2004
Sedat Alp, Hitit çağında Anadolu: çiviyazılı ve hiyeroglif yazılı kaynaklar, TÜBİTAK Yayınları, 2001
Senem Özdoğan, Orta Asya’dan Diyarbakır ve Çevresine Göçler, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sütçü İmam Ünv., Sosyal Bilimler Enst., Tarih Anabilimdalı, Kahramanmaraş, 2007
Sergey Grigoreviç Agacanov, Oğuzlar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2002
Servet Somuncuoğlu, Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler, Güngör Matbaacılık, İstanbul, 2008
Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’âtü’z-Zeman fî Tarihi’l-Âyan, yay: Ali Sevim, TTK Yayınları, Ankara, 1968
Siraklar: Kafkasya’nın Unutulan İskitleri, TEREF, 17 Kasım 2025, https://teref.net/turk-dunyasi/397154-siraklar-kafkasyanin-unutulan-iskitleri.html, erişim tarihi: 11.03.2026
Süleyman Tülücü, “Dîvânü Lûgati’t-Türk’te Kadın İçin Kullanılan Sözler”, TDA, 16, (Şubat 1982)
Şahin Uçar, Anadolu’da İslâm-Bizans mücadelesi, İstanbul: Bilimsel Araştırma Dizisi, 1990
Şerif Baştav, “Sabirler”, Belleten c. 5, s. 17, 18, TTK Yayınları, Ankara, 1941
Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Tarih, İstanbul, Mart 2024
Tamara Talbot Rice; The Scythians, London, 1958
Tufan Gündüz, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2018
Tuncer Gülensoy, Orhun’dan Anadolu’ya Türk Damgaları: Damgalar, İmler, Enler, TDAV Yay., İstanbul 1989
Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930
Uğur Utkan, Anadolu’nun Güneş’i ve İlk İmparatorluğu Olan Kadim Hitit Medeniyeti, 2 Aralık 2025, Flash İstanbul, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/anadolu-nun-gunes-i-ve-ilk-imparatorlugu-olan-kadim-hitit-medeniyeti/6905/, erişim tarihi: 22.02.2026
Uğur Utkan, Anadolu’da Türk Beylikleri Dönemi, Manisa Son Haber, 3 Ekim 2025, https://www.manisasonhaber.com/anadolu-da-turk-beylikleri-donemi-makale,1245.html, erişim tarihi: 22.02.2026
Uğur Utkan, Irak Türklerinin Tarihî Köklerine Bakış, Adımlar Dergisi, 9 Mayıs 2025, https://adimlardergisi.com/2025/05/09/irak-turklerinin-tarihi-koklerine-bakis/, erişim tarihi: 22.02.2026
Uğur Utkan, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 22.02.2026
Urfalı Mateos Vekayi-nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), çev. Hrant Andreas, TTK Yayınları, Ankara, 2000
Ümit Şıracı, Orta Asya’da Değil, Denizli’deki Balballar: Özdemirci Mezarlığı, 24 Ocak 2013, https://umitilekesif.blogspot.com/2013/01/orta-asyada-degil-denizlideki-balballar.html, erişim tarihi: 22.02.2026
Vasilij Vladimiroviç Barthold, Kırgızlar, çev. Ufuk Deniz Aşçı, Kömen Yayınları, 2002
Vasilij Vladimiroviç Barthold, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 2010
Veli Sevin; “Frygler”, Anadolu Uygarlıkları, İstanbul, 1982, c. II
Veli Sevin; “Lydialılar”, Anadolu Uygarlıkları, II, İstanbul, 1982
Walther Hinz, “Zur İranischen Altertumskunde”, Zeitschrift der Deutschen Morgenlaendischen Gesellschaft, 1939, sy. 93
Wilhelm Barthold, İlk Müslüman Türkler, Örgün Yayınevi, 2008
William Mitchell Ramsay, The Historical Geography of Asia Minor, London, 1890
Yasin Cemal Galata, Anadolu’da Türk damgalarına örnek Harran Ulu Camii. İ. Ü. Avrasya Araştırmaları Dergisi, 2022, sy. 11
Yasin Topaloğlu – Yavuz Günaşdı – Akın Bingöl – Alpaslan Ceylan, “2009 Yılı Erzincan, Erzurum, Kars ve Iğdır İlleri Yüzey Araştırmaları”, 28. Araştırma Sonuçları Toplantısı, Ankara, c. II
Yeşim Pütgül, Bizans İmparatoru II. Manuel, Atlas Tarih dergisi, Ekim 2025 sayısı
Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. II, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967
Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. III, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967
Zeki Velidi Togan, “Azerbaycan”, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1961, c. II
Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, 2. Basım, Enderun Yayınları, İstanbul, 1981
Zeki Velidi Togan, “Sakalar (VI)”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 1987, sy. 23, sf. 33
[1] Hasan Aksoy, Anadolu’da Erken Dönem Türk İzleri (Kaya Resimleri ve Yazılı Kaynaklara Göre), İksad Publishing House, Ankara, Eylül 2022, Önsöz Sayfası
[2] Hun, Köktürk ve Uygurlar gibi belli başlı Türk boyları ve kağanlıkları hakkında bilgi veren Çin kaynakları, yabancı bilim insanları tarafından değerlendirilmiş ve çeşitli dillere çevrilerek yayımlanmıştır. Bkz. Vasilij Vladimiroviç Barthold, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 2010, s. 1; Eyüp Sarıtaş, Çin’de Yapılan Arkeolojik Araştırma ve Kazılara Göre İslamiyet’ten Önce Türklerde Kültürel Hayat, Scala Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 33; Özkan İzgi, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, TTK Yayınları, Ankara, 2014, s. 197, 198
[3] Servet Somuncuoğlu, Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler, Güngör Matbaacılık, İstanbul, 2008, sf. 23
[4] Hasan Aksoy, a.g.e., Önsöz Sayfası
[5] Servet Somuncuoğlu, a.g.e., sf. 23
[6] Alparslan Ceyhan, Taştaki Türkleri Okumak, Düşünce Dünyasında Türkiz Dergisi, Temmuz – Ağustos 2015, Yıl: 6, Sayı: 34, sf. 17
[7] Alparslan Ceyhan, Taştaki Türkleri Okumak, Düşünce Dünyasında Türkiz Dergisi, Temmuz – Ağustos 2015, Yıl: 6, Sayı: 34, sf. 18
[8] Emel ESİN, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, İstanbul, 2006, s. 274
[9] Alparslan Ceyhan, Taştaki Türkleri Okumak, Düşünce Dünyasında Türkiz Dergisi, Temmuz – Ağustos 2015, Yıl: 6, Sayı: 34, sf. 18
[10] Alpaslan Ceylan, Kağızman’da Tarihi ve Arkeolojik Araştırmalar, Kafkas Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1/I, Kars, 2008, s. 308
[11] Alpaslan Ceylan, Kağızman’da Tarihi ve Arkeolojik Araştırmalar, Kafkas Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1/I, Kars, 2008, s. 303
[12] Alpaslan Ceylan, Sarıkamış Tarihi ve Arkeolojik Araştırmalar, Erzurum, 2011, s. 29; Yasin Topaloğlu – Yavuz Günaşdı – Akın Bingöl – Alpaslan Ceylan, “2009 Yılı Erzincan, Erzurum, Kars ve Iğdır İlleri Yüzey Araştırmaları”, 28. Araştırma Sonuçları Toplantısı, Ankara, c. II, s. 9
[13] Emel Esin, İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş, İstanbul, 1978, s. 1 vd.; Alpaslan Ceylan, Kağızman’da Tarihi ve Arkeolojik Araştırmalar, Kafkas Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1/I, Kars, 2008, s. 300
[14] Alparslan CEYLAN, Doğu Anadolu Araştırmaları (Erzurum-Erzincan-Kars-Iğdır 1998-2008), Erzurum, 2008, s. 279; Alpaslan Ceylan-Akın Bingöl-Yasin Topaloğlu, “2006 Yılı Erzincan, Erzurum, Kars ve Iğdır İlleri Yüzey Araştırmaları” 25. Araştırma Sonuçları Toplantısı, c. III, Ankara, 2008, s. 137
[15] Alpaslan Ceylan, Kağızman’da Tarihi ve Arkeolojik Araştırmalar, Kafkas Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1/I, Kars, 2008, (2008-Doğu Anadolu Araştırmaları), s. 225 vd.; Alpaslan Ceylan, Kağızman’da Tarihi ve Arkeolojik Araştırmalar, Kafkas Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1/I, Kars, 2008, 75-81
[16] Muharrem Taner Tarhan, “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi, sy. 24, İstanbul, 1970, s. 2 vd., Kılıç Kökten, “Kars Çevresinde Dip Tarih Araştırmaları ve Yazılıkaya Resimleri”, Atatürk Konferansları V, 1971-1972, Ankara, 1975, s. 102 vd., Haşim Karpuz, Çamuşlu’da Yontma Taş Çağı Kaya Resimleri”, TÜBİTAK Bilim ve Teknik 10/212, Ankara, 1977, s. 2
[17] Alparslan CEYLAN, 2014, 11-15 Eylül 2014 TTK. Sempozyum Bildirileri baskıda
[18] Ekrem Memiş, Eski Anadolu’da Türkler ve Türkler’in Anayurdu Sorunu, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, C. 9, Sayı: 2, 2022, sf. 367
[19] Mehmet Emin Ballı, Göbeklitepe’de Türk Uygarlığı İzleri!, Yazar Portal, 23 Ekim 2025, https://www.yazarportal.com/gobeklitepede-turk-uygarligini-kanitlayan-izler/236976/, erişim tarihi: 22.02.2026
[20] Ekrem Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekin Kitabevi Yayını, 15. Baskı, Bursa 2020, s. 3
[21] Ekrem Memiş, a.g.e., s. 73
[22] İlhami DURMUŞ, Eskiçağ Anadolu’sunda Türk İzlerine Dair Tespit ve Öneriler, Uluslararası Eskiçağ Tarihi Araştırmaları Dergisi 1/2, Eylül 2019, sf. 96
[23] Firüzan Kınal, Eski Anadolu Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987: 1-8
[24] İlhami Durmuş, “Milattan Önceki Dönemlerde Anadolu’da Türk Varlığı”, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, 2007, sy. 87, sf. 3-8
[25] Ekrem Memiş, Eskiçağ tarihinde Doğu-Batı mücadelesi, Çizgi Kitabevi, Konya, 2009, s. 65
[26] Ekrem Memiş, “MÖ. 3. Binyılda Anadolu’da Türkler”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 53, İstanbul 1988, sf. 37
[27] Ekrem Memiş, “MÖ. 3. Binyılda Anadolu’da Türkler”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 53, İstanbul 1988, s. 37;Ekrem Memiş, Eskiçağda Mezopotamya, Ekin Kitabevi Yayınları, Bursa, 2023, s.66; Ekrem Memiş, Eskiçağda Türkler, Çizgi Kitabevi, Konya, 2009, s. 59; Ekrem Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekin Kitabevi Yayını, 15. Baskı, Bursa 2020, s. 23.
[28] Hurriler hakkında geniş bilgi edinmek için bkz: Adil Alpman, “Hurriler”, A.Ü.D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sy. 25, Ankara 1981-1982, sf. 283-313; Afıf Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular, Türk Tarih Kurumu Yayını, 2. Baskı, Ankara 1986, s.15-20; Ekrem Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, s.38-42; Ekrem Memiş, Cemil Bülbül, Eskiçağda Göçler, s.91-98; Ekrem Memiş, Eskiçağda Türkler, s. 64-67
[29] Ekrem Memiş, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Haziran 2022, Cilt:9, Sayı:2, sf. 375
[30] Afıf Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular, Türk Tarih Kurumu Yayını, 2. Baskı, Ankara 1986, s. 16, 17; Ekrem Memiş, Cemil Bülbül, Eskiçağda Göçler, Ekin Kitabevi Yayını, Bursa, 2020, s. 91
[31] Afıf Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular, Türk Tarih Kurumu Yayını, 2. Baskı, Ankara 1986, s. 16
[32] Ekrem Memiş, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Haziran 2022, Cilt:9, Sayı:2, sf. 376
[33] Ekrem Memiş, Cemil Bülbül, Eskiçağda Göçler, Ekin Kitabevi Yayını, Bursa, 2020, s. 96, 97
[34] İlhami Durmuş, Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, ed. Zekeriya Türkmen, Ankara, 2008, s. 83-89
[35] Muharrem Taner Tarhan; “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, Ankara, 1984, c. I, s. 109, 110
[36] Kadriye Tansuğ; “Kimmerlerin Anadolu’ya Girişleri ve MÖ VII.Yüzyılda Asur Devleti’nin Anadolu ile Münasebetleri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, c. VII, sayı: 4, sf. 536
[37] Muharrem Taner Tarhan; “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, Ankara, 1984, c. I, s. 111
[38] Oktay Belli; “Urartular”, Anadolu Uygarlıkları, İstanbul, 1982, c. I, s.157-158
[39] Oktay Belli; “Urartular”, Anadolu Uygarlıkları, İstanbul,1982, c. I, s. 172
[40] Kadriye Tansuğ; “Kimmerlerin Anadolu’ya Girişleri ve MÖ VII.Yüzyılda Asur Devleti’nin Anadolu ile Münasebetleri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, VII, 4, s.535, 536
[41] Mustafa Kalaç; “MÖ 745-620 Yükseliş Çağında Büyük Asur İmparatorluğunun Anadolu’ya Yayılışı”, Sumeroloji Araştırmaları Dergisi, İstanbul, 1941, c. I, s.996
[42] Kadriye Tansuğ; “Kimmerlerin Anadolu’ya Girişleri ve MÖ VII.Yüzyılda Asur Devleti’nin Anadolu ile Münasebetleri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, VII, 4, s.537
[43] Kadriye Tansuğ; “Kimmerlerin Anadolu’ya Girişleri ve MÖ VII.Yüzyılda Asur Devleti’nin Anadolu ile Münasebetleri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, VII, 4, s.538
[44] Mustafa Kalaç; “MÖ 745-620 Yükseliş Çağında Büyük Asur İmparatorluğunun Anadolu’ya Yayılışı”, Sumeroloji Araştırmaları Dergisi, İstanbul, 1941, c. I, s.997
[45] Kadriye Tansuğ; “Kimmerlerin Anadolu’ya Girişleri ve MÖ VII.Yüzyılda Asur Devleti’nin Anadolu ile Münasebetleri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, VII, 4, s.540
[46] Mustafa Kalaç; “MÖ 745-620 Yükseliş Çağında Büyük Asur İmparatorluğunun Anadolu’ya Yayılışı”, Sumeroloji Araştırmaları Dergisi I,İstanbul, 1941, s.1012
[47] Kadriye Tansuğ; “Kimmerlerin Anadolu’ya Girişleri ve MÖ VII.Yüzyılda Asur Devleti’nin Anadolu ile Münasebetleri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, VII, 4, s.541
[48] Kadriye Tansuğ; “Kimmerlerin Anadolu’ya Girişleri ve MÖ VII.Yüzyılda Asur Devleti’nin Anadolu ile Münasebetleri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, VII, 4, s.544
[49] Julius Lewy; “Kimmerier und Skythen in Vorderasien”,Reallexion der Vorgeschichte, Berlin, 1926, c. VI, s.347.
[50] İlhami Durmuş, Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, ed. Zekeriya Türkmen, Ankara, 2008, s. 83-89
[51] Veli Sevin; “Frygler”, Anadolu Uygarlıkları, İstanbul,1982, c. II, s.256
[52] Muharrem Taner Tarhan; “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, c. I, Ankara, 1984, s. 112
[53] Veli Sevin; “Frygler”, Anadolu Uygarlıkları, İstanbul,1982, c. II, s.256
[54] Muharrem Taner Tarhan; “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, c. I, Ankara, 1984, s. 112, 113
[55] Muharrem Taner Tarhan; “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, c. I, Ankara, 1984, s. 544, 545
[56] Veli Sevin; “Lydialılar”, Anadolu Uygarlıkları, II, İstanbul, 1982, s. 283, 284
[57] Veli Sevin; “Lydialılar”, Anadolu Uygarlıkları, II, İstanbul, 1982, s. 286
[58] İlhami Durmuş, Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, ed. Zekeriya Türkmen, Ankara, 2008, s. 83-89
[59] İlhami Durmuş; “Sakalar İskitler mi?”, Kırım, 3, 1993, s.9
[60] Albert Herrmann; “Die Saken und der Skythenzug des Dareios”,Archiv für Orientforschung, 1993, c. I, s.158)
[61] İlhami Durmuş, İskitler (Sakalar), TDK Yayınları, Ankara, 1993, sf. 29
[62] Herodotos; Herodot Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1973, c. VII, sf. 64
[63] İlhami Durmuş; “İskitlerin Kimliği”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, c. I, sf. 621-625
[64] Muharrem Taner Tarhan; “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, c. I, Ankara, 1984, sf. 113
[65] Hartmut Schmökel; Kulturgeschichte des Alten Orient. Mesopotamien, Hethiterreich, Syrien-Palästina, Urartu | Schmökel, Stuttgart, 1961, sf. 639
[66] Oktay Belli; “Urartular”, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, Eskicim Kitabevi, İstanbul, 1982, c. I, sf. 175
[67] Oktay Belli; “Urartular”, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, Eskicim Kitabevi, İstanbul, 1982, c. I, sf. 182
[68] Oktay Belli; “Urartular”, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, Eskicim Kitabevi, İstanbul, 1982, c. I, sf. 178
[69] İlhami Durmuş, Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, ed. Zekeriya Türkmen, Ankara, 2008, s. 83-89
[70] Maximilian Streck; Assurbanipal und die letzten Assyrischen Könige bis zum Untergange Niniveh’s, Leipzig, 1975, sf.CCCLXXI
[71] Benno Landsberger, Theodor Bauer; “Zu neuveröffentlichten Geschichtsquellen aus der Zeit von Asarhaddon bis Nabionid”, Zeitschrift für Assyrigologie, 3 (37), Berlin-Leipzig, 1927, sf. 79
[72] Ellis Hovell Minns; “The Scythians and Northern Nomads”, The Cambridge Ancient History, Cambridge, 1970, c. IX, sf. 189
[73] Füruzan Kınal; Eski Anadolu Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1987, sf. 258
[74] Halikarnaslı Herodot, Herodotos Tarihi; çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006, c. I, sf. 103
[75] Carl Ferdinand Friedrich Lehmann-Haupt; “Kimmerier”, Paulys Real encyclopaedie der Classischen ltertumswissenschaft, XI, 1, Stuttgart, 1921, sf. 404
[76] Ellis Hovell Minns; “The Scythians and Northern Nomads”, The Cambridge Ancient History, IX, Cambridge, 1970, sf. 189
[77] Tamara Talbot Rice; The Scythians, London, 1958, sf. 45
[78] Ekrem Memiş; İskitler’in Tarihi, Selçuk Üniversitesi Yayınevi, Konya, 1987, sf. 28
[79] Halikarnaslı Herodot, Herodotos Tarihi; çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006, c. IV, sf. 1
[80] Tamara Talbot Rice; The Scythians, London, 1958, sf. 46
[81] İlhami Durmuş; İskitler (Sakalar), Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2008, sf. 68, 69
[82] Halikarnaslı Herodot, Herodotos Tarihi; çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006, c. IV, sf. 12
[83] Muharrem Taner Tarhan; “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, Ankara, 1984, c. I, sf. 113
[84] Halikarnaslı Herodot, Herodotos Tarihi; çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006, c. IV, sf. 1
[85] Andreas David Mordtmann; “Über die Keilinschriften zweiter Gattung”, Zeitschrift der Morgenlaendischen Gesellschaft, c. XXIV, sf. 49, 50
[86] Plethron: 100 ayak: 29,6 m’dir. Buna göre 4 plethron4x29,6: 118,4 m eder.
[87] Çoruh Nehri
[88] Parasang fersahtır. 1 fersah yaklaşık 5,5 km’dir. 5,5×20:110 km eder.
[89] Atinalı Xenophon; Anabasis, Çev. Hayrullah Örs, Maarif Matbaası, İstanbul, 1944, c. IV, s. 7, 18.
[90] Halikarnaslı Herodot, Herodotos Tarihi; çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006, c. I, sf. 106
[91] Karl Kretschmer; “Scythae”, Paulys Real Encyclopaedie der Classischen Altertumswissenschaft, II A1, Stuttgart, 1921, sf. 940
[92] İlhami Durmuş, Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, ed. Zekeriya Türkmen, Ankara, 2008, s. 83-89
[93] İlhami Durmuş, Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, ed. Zekeriya Türkmen, Ankara, 2008, s. 83-89
[94] Bkz. Walther Hinz, “Zur İranischen Altertumskunde”, Zeitschrift der Deutschen Morgenlaendischen Gesellschaft, 1939, sy. 93
[95] Zeki Velidi Togan, “Sakalar (VI)”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 1987, sy. 23, sf. 33
[96] Julius Junge, Saka- Studien, Der Ferne Nordosten im Weltbild der Antike, Leipzig, Dieterische Verlagsbuchhandlung, 1939, sf. 65
[97] Siraklar: Kafkasya’nın Unutulan İskitleri, TEREF, 17 Kasım 2025, https://teref.net/turk-dunyasi/397154-siraklar-kafkasyanin-unutulan-iskitleri.html, erişim tarihi: 11.03.2026
[98] Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. II, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, sf. 57
[99] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s. 231
[100] Evren Dede, Trakya adı nereden geliyor?, Azınlıkça, 9 Mart 2023, https://azinlikca1.net/yasam/item/67716-trakya-adi-nereden-geliyor, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[101] Mustafa Ergün, 31.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/traklar/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[102] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016
[103] Mustafa Ergün, 31.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/traklar/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[104] Rafet ULUTÜRK, Tarihsel Bir Başkaldırı Traklar Helen Değil, Öz Be Öz Türk’tür!, 15 Ocak 2026, BULTÜRK, https://bulturk.org.tr/v2/tarihsel-bir-baskaldiri-traklar-helen-degil-oz-be-oz-turktur/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[105] Muharrem Taner Tarhan, Ön Asya Dünyasında İlk Türkler: Kimmerler ve İskitler, Yeniden Ergenekon, 1 Nisan 2014, https://yenidenergenekon.com/755-on-asya-dunyasinda-ilk-turkler-kimmerler-ve-iskitler/, erişim tarihi: 22.02.2026
[106] Arif Cengiz Erman, Traklar (Türkler) Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık topluluktu., Söz Gazetesi, 15 Aralık 2025, https://sozgazetesi.org.tr/tuerk-duenyasi/traklar-turkler-hintlilerden-sonra-dunyadaki-en-kalabalik-topluluktu/, erişim tarihi: 22.02.2026
[107] Rafet ULUTÜRK, Tarihsel Bir Başkaldırı Traklar Helen Değil, Öz Be Öz Türk’tür!, 15 Ocak 2026, BULTÜRK, https://bulturk.org.tr/v2/tarihsel-bir-baskaldiri-traklar-helen-degil-oz-be-oz-turktur/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[108] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s. 231
[109] Gustave Fougeres, Histoire Generale / Les Premieres Civilisations, Felix Alcan, Paris, 1926, s. 137; Félix SARTIAUX. Les civilisations anciennes de l’Asie Mineure. Paris, Ed. Rieder, 1928, s. 16, 17; Alexandre Moret ve Georges Davy, Des clans aux empires: l’organisation sociale chez les primitifs et dans l’Orient ancien, La Renaissance du Livre, Paris, 1923, s. 274
[110] Uğur Utkan, Anadolu’nun Güneş’i ve İlk İmparatorluğu Olan Kadim Hitit Medeniyeti, 2 Aralık 2025, Flash İstanbul, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/anadolu-nun-gunes-i-ve-ilk-imparatorlugu-olan-kadim-hitit-medeniyeti/6905/, erişim tarihi: 22.02.2026
[111] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s. 232
[112] Eugene Cavaingnac, Population et Capital dans le Monde Méditerranéen Antique, 2023, sf. 54; Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s. 232
[113] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s. 240, 241
[114] Eugene Cavaingnac, Population et Capital dans le Monde Méditerranéen Antique, Paris, 2023, sf. 75-77; Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s. 240, 241
[115] Ömer DELİKGÖZ, OSMANLI TEBAASINDAN TÜRK MİLLETİNE: TANZİMAT ROMANINDA ETNİK KİMLİK, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 30, Eylül 2016, s. 410
[116] Kemal Ceylan, Hattuşa Antik Kenti’nde fil dişinden yapılmış 2 bin 800 yıllık süsleme parçası bulundu, Anadolu Ajansı, 13 Kasım 2023, https://www.aa.com.tr/tr/kultur/hattusa-antik-kentinde-fil-disinden-yapilmis-2-bin-800-yillik-susleme-parcasi-bulundu/3052400, erişim tarihi: 28.02.2026
[117] Uğur Utkan, Anadolu’nun Güneş’i ve İlk İmparatorluğu Olan Kadim Hitit Medeniyeti, 2 Aralık 2025, Flash İstanbul, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/anadolu-nun-gunes-i-ve-ilk-imparatorlugu-olan-kadim-hitit-medeniyeti/6905/, erişim tarihi: 22.02.2026
[118] Hititçeyi çözen Bedrich Hrozny.., Mehmet Ömür Web Sitesi, 15 Ocak 2025, https://mehmetomur.net/hititceyi-cozen-bedrich-hrozny/, erişim tarihi: 28.02.2026
[119] Uğur Utkan, Anadolu’nun Güneş’i ve İlk İmparatorluğu Olan Kadim Hitit Medeniyeti, 2 Aralık 2025, Flash İstanbul, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/anadolu-nun-gunes-i-ve-ilk-imparatorlugu-olan-kadim-hitit-medeniyeti/6905/, erişim tarihi: 22.02.2026
[120] Türk Tarihi Yazıları, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2008, sf. 48-50
[121] Sedat Alp, Hitit çağında Anadolu: çiviyazılı ve hiyeroglif yazılı kaynaklar, TÜBİTAK Yayınları, 2001, Önsöz Sayfası
[122] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s. 247
[123] Mustafa Uçar-Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 27
[124] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s. 186
[125] Mustafa Uçar-Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 27
[126] Sergey Grigoreviç Agacanov, Oğuzlar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2002, s. 218
[127] Vasilij Vladimiroviç Barthold, Kırgızlar, çev. Ufuk Deniz Aşçı, Kömen Yayınları, 2002, s. 25
[128] Mustafa Uçar-Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 28
[129] Mustafa Uçar-Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 28, 29
[130] George Rawlinson, Herodot Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, Dorlion Yayınları, 2024, c. I, s. 94
[131] Bilgi için bkz. Etrüskler, Vikipedi, tr.wikipedia.org/wiki/Etrüskler, erişim tarihi: 23.02.2026
[132] Mustafa Uçar-Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 31, 32
[133] Mehmet Emin Ballı, Göbeklitepe‘de Türk Uygarlığı İzleri!, Yazar Portal, 23 Ekim 2025, https://www.yazarportal.com/gobeklitepede-turk-uygarligini-kanitlayan-izler/236976/, 22.02.2026
[134] Ali Nazmi Çora, Tarih Türklerle Başlar Bilinmeyen Türk Tarihi, Sonçağ Akademi, Ankara, 2021, s. 414
[135] Mehmet Emin Ballı, Göbeklitepe‘de Türk Uygarlığı İzleri!, Yazar Portal, 23 Ekim 2025, https://www.yazarportal.com/gobeklitepede-turk-uygarligini-kanitlayan-izler/236976/, 22.02.2026
[136] Azmi Özcan, Türk devletleri tarih ve kültür atlası, TKHV Yayınları, İstanbul, 2022, s. 232
[137] İsmail Doğan, Kafkasya’daki Göktürk (Runik) işaretli yazıtlar, TDK Yayınları, Ankara, 2000, s. 68; İsmail Doğan, Doğu Avrupa’daki Göktürk işaretli yazıtlar, TDK Yayınları, Ankara, 2020, s. 92-93
[138] Yasin Cemal Galata, Anadolu’da Türk damgalarına örnek Harran Ulu Camii. İ. Ü. Avrasya Araştırmaları Dergisi, 2022, sy. 11, sf. 147
[139] Mustafa Arslan, Geçmişten günümüze Denizli folkloru. Denizli Tanrıların Kutsadığı Vadi, (hzl.: Filiz Özdem), İstanbul: YKY, 2011, s. 329
[140] Emel Esin, İslamiyet’ten önce Türk kültür tarihi ve İslam’a giriş, İstanbul: İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1978, s. 83
[141] Ertuğrul Kaya, Balbal sözcüğüne artsüremli bir bakış, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2019, sy: 17(1), sf. 170-176
[142] Mehmet Göktürk, Elinde kadeh taşıyan genç erkek figürlü Kırşehir Selçuklu mezar taşı. Türk Arkeoloji Dergisi, 1997, sy. 51, sf. 332
[143] Nuray Şıracı, Ümit Şıracı, Denizli, Hierapolis, Afrodisias ve Kaklık Tamgaları ve Hazar Türkleri, 17 Temmuz 2014, https://umitilekesif.blogspot.com/2014/07/denizli-hierapolis-afrodisias-ve-kaklik.html, erişim tarihi: 22.02.2026
[144] Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Tarih, İstanbul, Mart 2024, sf. 12, 13
[145] Ümit Şıracı, ORTA ASYA’DA DEĞİL, DENİZLİ’DEKİ BALBALLAR: ÖZDEMİRCİ MEZARLIĞI, 24 Ocak 2013, https://umitilekesif.blogspot.com/2013/01/orta-asyada-degil-denizlideki-balballar.html, erişim tarihi: 22.02.2026
[146] İbrahim ŞAHİN, İçel/Gülnar’da Eski Türklere Ait Yeni Tespit Edilmiş Epigrafik Belgeler: Tanıtımı ve Ön Değerlendirmesi, Türklük Bilimi Araştırmaları, 2012, s. 275
[147] Ali Nazmi Çora, Tarih Türklerle Başlar Bilinmeyen Türk Tarihi, Sonçağ Akademi, Ankara, 2021, s. 433, 504
[148] Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkari 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3, sf. 92, 93
[149] İskitler’in Hint-Avrupa kavimlerinden olduğu iddiaları varsa da bunu doğrulayacak deliller yoktur. Fakat İskitler’in, Saka adını taşıyan Türk toplulukları olması ihtimali daha kuvvetlidir . Konu ile ilgili bk. Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, 2. Basım, Enderun Yayınları, İstanbul, 1981, sf. 86
[150] Zeki Velidi Togan, “Azerbaycan”, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1961, c. II, sf. 97
[151] İbrahim Kafesoğlu, “Asya Türk Devletleri”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976, sf. 700-701; İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ankara 1977, sf. 53
[152] Levent Zoroğlu, “Anadolu’da 1071 öncesi ilk Türk izleri”, Yeni Türkiye Tarihi: 43, Türkoloji ve Türk Tarihi-I, Sayı: 43, Ankara, 2002, s. 194
[153] Zeki Velidi Togan, “Azerbaycan”, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1961, c. II, sf. 97, 98; Zeki Velidi Togan, “Azerbaycan Etnoğrafisine Dair”, Azerbaycan Yurt Bilgisi, 1933, c. II, sf. 48, 49
[154] Zeki Velidi Togan, “Azerbaycan”, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1961, c. II, sf. 98; Zeki Velidi Togan, “Azerbaycan Etnoğrafisine Dair”, Azerbaycan Yurt Bilgisi, 1933, c. II, sf. 49; Togan’ın “Ekråd- Bilåsagun” olarak okuduğu bu kelimenin aslında “Ekrâdı Bilå-sükkân” olması gerekmektedir. Bu doğrudan doğruya konar-göçer toplulukları ifade eder. Konar-göçer, göçebe topluluklara “Ekråd” yani “Kürtler” denilmesi bu adın kavmi olmaktan çok hayat tarzı ile ilgilidir.
[155] Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkari 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3, sf. 93
[156] Zeki Velidi Togan, “Azerbaycan”, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1961, c. II, sf. 98, 99
[157] Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkari 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3, sf. 94
[158] Rasim Efendi, Daşlar Danışır Neolit Devrinden XIX Yüzyıladek, Kençlik Neşriyat, Bakü 1980, sf. 9; Türkler’de koç heykel/mezartaşı dikme geleneği için bk. Abdulhaluk Çay, Anadolu’da Türk Damgası: Koç Heykel/Mezartaşları ve Türkler’de Koç/Koyun Meselesi, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1983, s. XI + 194 + 59 Resim; akt: Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkari 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3, sf. 94
[159] Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkari 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3, sf. 94
[160] Levent Zoroğlu, “Anadolu’da 1071 öncesi ilk Türk izleri”, Yeni Türkiye Tarihi: 43, Türkoloji ve Türk Tarihi-I, Sayı: 43, Ankara, 2002, s. 194
[161] Ian Heath, Men at Arms Byzantine Armies AD 886-1118, London 1979, s.39
[162] Levent Zoroğlu, “Anadolu’da 1071 öncesi ilk Türk izleri”, Yeni Türkiye Tarihi: 43, Türkoloji ve Türk Tarihi-I, Sayı: 43, Ankara, 2002, s. 194
[163] Abdullah Kaya, Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme, EKEV Akademi Dergisi, Yıl: 18 Sayı: 59 (Bahar 2014), sf. 213
[164] İbrahim Kafesoğlu, 1976, s. 700 -701; Aynı mlf. 1977, s. 53; Ali Sevim, Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 2000, s. 33, 34; Mustafa Kafalı, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması”, (ed. Hasan Celal Güzel), Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, s. 177
[165] Ali Sevim, Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 2000, s. 34
[166] Şerif Baştav, “Sabirler”, Belleten c. 5, s. 17, 18, TTK Yayınları, Ankara, 1941; Ali Sevim, Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 2000, s. 34
[167] Ali Sevim, Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 2000, s. 14, 15; Mustafa Kafalı, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması”, (ed. Hasan Celal Güzel), Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, s. 177
[168] İsmet Alpaslan, Ağrı Anadolu’nun giriş kapısı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1984, s. 35
[169] Abdurrahman Güzel ve Şükrü Kaya Seferoğlu, “İslamiyet’e Anadolu’da giren Türkler”, Milli Kültür, KTB Yayınları, Ankara, 1986, s. 54
[170] Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye tarihi, Selçuklular devri-I, (haz. Refet Yinanç), Ekol Yayınevi, Ankara, 2009, s. 21; Abdurrahman Güzel ve Şükrü Kaya Seferoğlu, “İslamiyet’e Anadolu’da giren Türkler”, Milli Kültür, KTB Yayınları, Ankara, 1986, s. 36
[171] Abdurrahman Güzel ve Şükrü Kaya Seferoğlu, “İslamiyet’e Anadolu’da giren Türkler”, Milli Kültür, KTB Yayınları, Ankara, 1986, s. 36
[172] Abdurrahman Güzel ve Şükrü Kaya Seferoğlu, “İslamiyet’e Anadolu’da giren Türkler”, Milli Kültür, KTB Yayınları, Ankara, 1986, s. 37
[173] Akdes Nimet Kurat, “Peçenekler”, İslam Ansiklopedisi, c. IX, İstanbul, 1937, s. 537, 538; Osman Turan, Selçuklular tarihi ve Türk-İslâm medeniyeti, neşriyat yurdu, İstanbul, 1969, s. 242 – 244
[174] Akdes Nimet Kurat, “Peçenekler”, İslam Ansiklopedisi, c. IX, İstanbul, 1937, s. 539, 540; Abdurrahman Güzel ve Şükrü Kaya Seferoğlu, “İslamiyet’e Anadolu’da giren Türkler”, Milli Kültür, KTB Yayınları, Ankara, 1986, s. 36; Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye tarihi, Selçuklular devri-I, (haz. Refet Yinanç), Ekol Yayınevi, Ankara, 2009, s. 167; Urfalı Mateos Vekayi-nâmesi (952-1136) ve papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), çev. Hrant Andreasyan, TTK Yayınları, Ankara, 2000, s. 91
[175] Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi (1929-1932), Hikmet Matbaası, İstanbul, c. II, s. 160
[176] Osman Turan, Selçuklular tarihi ve Türk-İslâm medeniyeti, Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1969, s. 245; Paul Wittek, Menteşe Beyliği, çev. Şaik Gökyay, TTK Yayınları, Ankara, 1944, s. 13
[177] Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye tarihi, Selçuklular devri-I, haz: Refet Yinanç, Ekol Yayınevi, Ankara, 2009, s. 22
[178] Mehmet Murat BASKICI, 10-13. Yiizyıllarda Bizans Anadolusu’nda İktisadi ve Sosyal Ortam: Kurumlar ve Gelişmeler, Ankara, 1995, sf. 17
[179] Himmet Akın, Aydın Oğulları Tarihi Hakkında Bir Araştırma (Aydınoğulları), A. Ü. DTCF Yayınları, Ankara, 1968, sf. 5
[180] Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye tarihi, Selçuklular devri-I, haz: Refet Yinanç, Ekol Yayınevi, Ankara, 2009, s. 21 – 33
[181] Abdullah Kaya, Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme, EKEV Akademi Dergisi, Yıl: 18 Sayı: 59 (Bahar 2014), sf. 215
[182] Halîfe bin Hayyât, Târîhu Halîfe b. Hayyât, Türkçe terc. Abdulhalik Bakır, Ankara 2008, s. 282; el-Belâzurî, Türkçe terc., s. 596; İbn Kesîr, Türkçe terc., VIII, s. 118-119
[183] Erkan GÖKSU, Buhârâ Melikesi Kabac Hâtûn, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2011, s. 266
[184] Hâtûn unvânı ve Türk devlet geleneğindeki yeri hakkında toplu bilgi için bkz, Abdulkadir Donuk, Eski Türk Devletlerinde İdari-Askeri Ünvan ve Terimler, İstanbul 1988, s. 29-31; Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı, TTK Yay., Ankara 2002, s. 124-127.; Saadettin Gömeç, “Kagan ve Katun”, DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, XVIII/29, (1997), s. 81-90; Süleyman Tülücü, “Dîvânü Lûgati’t-Türk’te Kadın İçin Kullanılan Sözler”, TDA, 16, (Şubat 1982), sf. 137-141; Abdülkadir Özcan, “Hâtûn” mad., DİA, 16, TDV Yay., İstanbul 1997, s. 498-500
[185] Bîdûn (Beydûn) Hudât ve eşi Kabac Hâtûn’un Buhârâ’da adına darbettirildiği tahmin edilen bir sikke mevcuttur. bkz, Emel Esin, İslâmiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslâm’a Giriş, (Türk Kültürü El Kitabı, II, Cild I/B’den Ayrı Basım), Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1978, s. 345 (Lev: LXV/b.c); Tuncer Gülensoy, Orhun’dan Anadolu’ya Türk Damgaları: Damgalar, İmler, Enler, TDAV Yay., İstanbul 1989, s. 102
[186] el-Belâzurî, Türkçe terc., s.596; et-Taberî, IV, s. 221; Yâkût el-Hemevî, I, s. 355
[187] Haşim Şahin, Buhara’nın Efsanesi Kabac Hatun, 28 Kasım 2021, Star Gazetesi, https://www.star.com.tr/acik-gorus/buharanin-efsanesi-kabac-hatun-haber-1670785/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[188] et-Taberî, IV, s.221; İbnü’l-Esîr, Türkçe terc., III, s. 498-499; İbn Kesîr, Türkçe terc., VIII, s. 118-119; İbnü’l-Cevzî, a.g.e., II, s.169
[189] et-Taberî, IV, s. 221; el-Belâzurî, Türkçe terc., s. 596
[190] Ubeydullâh Horâsân’da veya Horâsân valiliği görevinde iki sene kalmıştı. İbnü’l-Esîr (Türkçe terc, III, s.501) ve İbn Kesîr (Türkçe terc, VIII, s.126)’e göre 55/675 senesinde Muâviye, Abdullah b. Amr b. Gaylân’ı Basra valiliğinden azledip yerine Ubeydullah’ı atayınca o da Buhârâ’dan ayrılıp Basra’ya gitti. Ubeydullâh, daha sonra Yezîd b. Muâviye döneminde Kûfe valisi tayin edilmiş ve Kerbelâ hâdisesinde hem Kûfe valisi hem de komutan olarak rol almıştır. Ubeydullâh b. Ziyâd hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., Ahmet Turan Yüksel, İhtirastan İktidara Kerbelâ -Emevî Valisi Ubeydullah b. Ziyâd Döneminin Anatomisi-, Yediveren Kitap, Konya 2001
[191] Ahmet Turan Yüksel, Ubeydullah bin Ziyad, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi 2013, c. 42, sf. 29
[192] Bak. Taberî, Cilt: V, s. 297; Yâkût el-Hamevî, Şihâbüddin Ebû Abdullah Yâkût el-Hamevî b. Abdullah, Mucemü’l-Büldân, Cilt: I, Beyrut 1975, s. 356
[193] Taberî, Cilt: V, s. 230
[194] Uğur Utkan, Irak Türklerinin Tarihî Köklerine Bakış, Adımlar Dergisi, 9 Mayıs 2025, https://adimlardergisi.com/2025/05/09/irak-turklerinin-tarihi-koklerine-bakis/, erişim tarihi: 22.02.2026
[195] Uğur Utkan, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 22.02.2026
[196] Ahmet Yaşar OCAK, İslâm Ansiklopedisi, 1990, C.5 sf. 204, 205
[197] Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkari 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3, sf. 94
[198] Tufan Gündüz, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2018, s. 68
[199] Zeki Velidi Togan, “Azerbaycan”, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1961, c. II, sf. 100
[200] Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkari 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3, sf. 94
[201] Ali Sevim, Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 2000, s. 15
[202] Abdullah Kaya, Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme, EKEV Akademi Dergisi, Yıl: 18 Sayı: 59 (Bahar 2014), sf. 216
[203] Nizamettin Tebrizli, Bugünkü Azerbaycan Dâvası, Esas ve Sebepleri, İstanbul, 1946, sf. 15, 16; Hakkı Dursun Yıldız, “Abbasiler Devrinde Türk Kumandanları, El-Afşîn Haydar b. Kāvūs”, İ.Ü.E.F. Tarih Enstitüsü Dergisi, 1973-1974, Sayı: 4-5, sf. 12; Hakkı Dursun Yıldız, “Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hânedânı, Sâc Oğulları I., Ebu’s Sâc Dîvdâd b. Yusuf Divdest”, İÜEF Tarih Dergisi, Mart 1976, Sayı: 30, sf. 12.
[204] bk. Hakkı Dursun Yıldız, “Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hânedânı, Sâc Oğulları I., Ebu’s Sâc Dîvdâd b. Yusuf Divdest”, İÜEF Tarih Dergisi, Mart 1976, Sayı: 30, sf. 110, 111; Hakkı Dursun Yıldız, “Abbasîler Devrinde Türk Kumandanları: Ebû Ubeydullah Muhammed el-Afsîn Haydar b. Kâvûs”, TED, 1974, sy. 4-5, s. 29; Hakkı Dursun Yıldız, Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hanedani: Sac Oğulları, Ebu’l-Kasım Yusuf, Tarih Dergisi, c. III, sy 32, sf. 62
[205] Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkâri 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3, sf. 95
[206] Hakan KILIÇ, Kuruluşundan Sâmerrâ Dönemi Sonuna Kadar Abbasi Devletinde Türk Komutanlar, Kastamonu Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi, 2019, s. 1
[207] Bayram Akif KÖSE, Abbâsî-Türk Yakınlığının Zirve Şehri: Sâmerrâ, YEDİKITA Dergisi, OCAK 2024 / SAYI 185, sf. 48
[208] Muhammet Beşir Aşan, Elazığ, Tunceli, ve Bingöl illerinde Türk iskân izleri xı. ve xıı. yüzyıllar, TKAE Yayınları, Ankara, 1989, s. 28
[209] Tarih 2 – Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, s. 158, 159
[210] Ali Sevim, Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 2000, s. 36, 37
[211] Tarih 2 – Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, s. 159
[212] Uğur Utkan, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[213] Hüseyin Nihal Atsız, “Türk Edebiyatı Tarihi”, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2012, s. 132
[214] Ali Sevim, Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, Ankara: TTK Yayınları, Ankara, 2000, s. 36 – 37
[215] Şahin Uçar, Anadolu’da İslâm-Bizans mücadelesi, İstanbul: Bilimsel Araştırma Dizisi, 1990, s. 59 – 61
[216] Arif Bilge, Anadolu’nun Türkleşmesi, İslâmlaşması ve aramızdaki Rumlar tarihi, Ülkü Basımevi, Konya, 1971, s. 81
[217] Ali Rıza Özdemir, Kayıp Türkler Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri, Kripto Yayınevi, Ankara, 13. Baskı Ocak 2024, s. 107
[218] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2008, s. 96
[219] Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler: Tarihi Oluşumu ve Gelişimi, Kum Saati Yayınları, 2004, s. 195
[220] Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi: Selçuklular Dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 1988, s. 20
[221] Dönemin kaynaklarında Türkmen akınları bu şekilde tasvir edilmiştir.
[222] Ali Sevim, aynı eser, s.20
[223] Ali Sevim, aynı eser, s.23
[224] Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi: Selçuklular Dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 1988, s.22
[225] Wilhelm Barthold, İlk Müslüman Türkler, Örgün Yayınevi, 2008, s.26
[226] Ali Sevim, Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi – Siyaset, Teşkilat ve Kültür, TTK Yayınları, Ankara, 2014, s. 40
[227] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri, Boy Teşkilâtı, Destanları, TTK Yayınları, Ankara, 2024, sf. 151, 152
[228] Ali Rıza Özdemir, Kayıp Türkler Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri, Kripto Yayınevi, Ankara, 13. Baskı Ocak 2024, s. 109
[229] Salim Cohce, “Selçuklu Hakimyetinin Tesisinden Az Önce Diyarbakır Yöresindeki Türkmen Faaliyetleri”, I. Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır Sempozyumu, Diyarbakır, 2004, s.129 vd.
[230] Adnan Çevik, “Selçuklu Futuhatının Ardından Diyarbakır ve Yöresinde Kurulan Türkmen Beylikleri”, I. Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır Sempozyumu, 21 Diyarbakır, 2004, s.139
[231] Salim Cohce, aynı makale, s. 129, 130
[232] Salim Cohce, aynı makale, s.132, 133
[233] Ali Sevim, Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi – Siyaset, Teşkilat ve Kültür, TTK Yayınları, Ankara, 2014, s. 76-79
[234] Nikephoros Bryennios, Tarihin Özü, çev. Bilge Umar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2008, s. 47-52; Claude Cahen, “İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı”. çev. Zeynep Kerman, Türkiyat Mecmuası, 1972, c. XVII: sf. 90, 91; Ali Sevim, Ünlü Selçuklu Komutanları, TTK Yayınları, Ankara, 1990, sf. 70, 71
[235] el-Hüseynî, Ahbârü’d-Devleti’s-Selçukiyye. çev. Necati Lügal, 2. Baskı, Ankara: TTK Yayınları, Ankara, 1999, sf. 30; İmâdüddin el-İsfahânî, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, çev. Kıvameddin Burslan, TTK Yayınları, Ankara, 2. Baskı, 1999, s. 17, 50; Abû’l-Farac (Bar Hebraeus) Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, TTK Yayınları, Ankara, 3. Baskı, 1999, c. I, sf. 321; Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’âtü’z-Zeman fî Tarihi’l-Âyan, yay: Ali Sevim, TTK Yayınları, Ankara, 1968, sf. 149; Mîrhând, Ravzatu’s-Safâ fî Sîreti’l-Enbiyâ ve’l-Mülûk ve’l Hulefâ (Tabaka-i Selçûkiyye), çev. Erkan Göksu, TTK Yayınları, Ankara, 2015, sf. 94; Ahmed bin Mahmud, Selçuknâme. Haz. Erdoğan Merçil, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 1. Baskı, 2011, sf. 68, 88; Faruk Sümer ve Ali Sevim, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı-Metinler ve Çeviriler, TTK Yayınları, Ankara, 2. Baskı, 1988, sf. 4, 38; Mehmet Altay Köymen, Alp Arslan Zamanı Selçuklu Askerî Teşkilatı, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1970, sf. 24
[236] Mehmet Altay Köymen, Malazgirt Meydan Muharebesinin Diğer Meydan Muharebeleri Arasındaki Yeri ve Önemi, TTK Yayınları, Ankara, 1989, c. LIII, sy. 206, sf. 379
[237] Yusuf Ayönü, Selçuklular ve Bizans, TTK Yayınları, Ankara, 2014, s. 33
[238] Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, çev. Fikret Işıltan, TTK Yayınları, Ankara, 2015, sf. 318; Mustafa Alican, Kıyametin İlk Günü Malazgirt, Kronik Kitap, 2017, sf. 55; Işın Demirkent, “Bizans”, DİA, VI, İstanbul: 1991, c. VI, sf. 237
[239] Mikhail Psellos, Khronographia, çev. Işın Demirkent, TTK Yayınları, Ankara, 2014, sf. 263
[240] Nikephoros Bryennios, Tarihin Özü, çev. Bilge Umar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 48
[241] İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, Milli Eğitim Yayınları, İstanbul, 1972, sf. 54, 55
[242] Bizans Thema Sistemi, Harp Sanatı, 28 Haziran 2014, http://harpsanati.blogspot.com/2014/06/bizans-thema-sistemi.html, erişim tarihi: 22.02.2026
[243] Mazlum Şahin Demir, XI. Asırda Değişen Anadolu’da Türkler: Malazgirt Savaşı (26 Ağustos 1071), Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Cilt:IV/Sayı:XI/Mayıs 2017, sf. 249
[244] Ali Sevim, Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi – Siyaset, Teşkilat ve Kültür, TTK Yayınları, Ankara, 2014, sf. 81-92
[245] Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Yayınları, İstanbul, 1. Baskı, Mart 2024, sf. 131
[246] Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi Selçuklular Dönemi (Başlangıçtan 1086’ya Kadar), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987, sf. 70
[247] Ali Sevim, Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi – Siyaset, Teşkilat ve Kültür, TTK Yayınları, Ankara, 2014, sf. 81-92
[248] Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. II, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, sf. 58
[249] Ali Sevim, Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi – Siyaset, Teşkilat ve Kültür, TTK Yayınları, Ankara, 2014, sf. 81-92
[250] Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. II, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, sf. 58
[251] Ali Sevim, Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi – Siyaset, Teşkilat ve Kültür, TTK Yayınları, Ankara, 2014, sf. 81-92
[252] Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler: Tarihi Oluşumu ve Gelişimi, Kum Saati Yayınları, 2004, sf. 211, 212
[253] Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler: Tarihi Oluşumu ve Gelişimi, Kum Saati Yayınları, 2004, sf. 211, 212
[254] Claude Cahen, Türkler Nasıl Müslüman Oldular, Örgün Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 435
[255] Ali Rıza Özdemir, Kayıp Türkler Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri, Kripto Yayınevi, Ankara, 13. Baskı Ocak 2024, sf. 110
[256] Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi: Selçuklular Dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 1988, sf. 76
[257] Ümit Özdağ, PKK Terörü Neden Bitmedi, Nasıl Biter?, Kripto Kitabevi, Ankara, 2008, sf. 112
[258] Ali Rıza Özdemir, Kayıp Türkler Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri, Kripto Yayınevi, Ankara, 13. Baskı Ocak 2024, s. 110
[259] Abdulhaluk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kültürel Yapısı, Uygulamada Atatürk Milliyetçiliği Paneli, Atatürk Milliyetçiliği Sempozyumu Van ve Hakkâri 11-12 Ocak 1985, haz. Mustafa Metin, Müfit Gömleksiz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 1985, Yayın No: 3, sf. 92
[260] Colin McEvedy’den naklen; Ümit Özdağ, aynı eser, s.112
[261] General Montgomery’den naklen; Ümit Özdağ, aynı eser, s.112
[262] Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi: Selçuklular Dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 1988, s. 21
[263] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2009, s.282
[264] Osman Turan, aynı eser, s.283
[265] Osman Turan, aynı eser, s.283
[266] Osman Turan, aynı eser, s.282
[267] Osman Turan, aynı eser, s.300
[268] Osman Turan, aynı eser, s.355
[269] Detaylı bilgi için bkz.: Hüseyin Cevizoğlu, Coğrafya’dan Tarihe; Türk Tarihi İçinde Doğu Anadolu, Türkiye Stratejik Araştırmalar ve Eğitim Merkezi Yayınevi, İstanbul, 1991
[270] Claude Cahen, Türkler Nasıl Müslüman Oldular, Örgün Yayınları, İstanbul, 2008, s.438
[271] Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi: Selçuklular Dönemi, TTK Yayınları, Ankara, 1988, s. 109
[272] Ali Rıza Özdemir, Kayıp Türkler Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri, Kripto Yayınevi, Ankara, 13. Baskı Ocak 2024, s. 112, 113
[273] Claude Cahen, Türkler Nasıl Müslüman Oldular, Örgün Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 435, 466
[274] Başka bir Türk boyuna mensup olan Ahlât Şahlar hariç, hepsi Türkmendir. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri, Boy Teşkilâtı, Destanları, TTK Yayınları, Ankara, 2024, sf. 2
[275] Bu beylikler hakkında detaylı bilgi için bzk.; Senem Özdoğan, Orta Asya’dan Diyarbakır ve Çevresine Göçler, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sütçü İmam Ünv., Sosyal Bilimler Enst., Tarih Anabilimdalı, Kahramanmaraş, 2007, sf. 26 vd.
[276] Ali Öngül, Selçuklular Devri Anadolu Beylikleri, Çamlıca Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2018, sf. 27
[277] Belâzurî, Fütûhu’l-büldan (trc. Mustafa Fayda), Ankara 1987, s. 282-285; Mükrimin Halil Yinanç, “Erzurum”, İA, IV, 346; Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2019, s. 29
[278] Ali Öngül, Selçuklular Devri Anadolu Beylikleri, Çamlıca Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2018, sf. 27-30
[279] Reşidüddin Hamedani, Câmiu’t-Tevârîh, TTK Yayınları, Ankara, 2013, s. 33, 39; Zahîreddin Nişâburi, Selçuknâme, haz. Ayşe Gül Fidan, Kopernik Yayınları, İstanbul, 2018, s. 25, 28; Müneccimbaşı Ahmet Dede, Müneccimbaşı Tarihi, Tercüman 1001 Temel Eser, 1970, c. II, sf. 145; Ali Öngül, “Saltuklular”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel ve diğerleri), Ankara, 2002, c. VI, sf. 461, 462
[280] Hüseyin Namık ORKUN, Türk Tarihi 4. cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 18, 19
[281] Ali Öngül, Selçuklular Devri Anadolu Beylikleri, Çamlıca Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2018, sf. 49
[282] Hüseyin Namık ORKUN, a.g.e., sf. 16, 17
[283] Adnan Çevik, “Selçuklu Futuhatının Ardından Diyarbakır ve Yöresinde Kurulan Türkmen Beylikleri”, I. Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır Sempozyumu, 21 Diyarbakır, 2004, sf. 148
[284] Umay Türkeş Günay, Türklerin Tarihi Geçmişten Geleceğe, Akçağ Yayınları, Ankara, 2007, sf. 302-305
[285] Ali Öngül, Selçuklular Devri Anadolu Beylikleri, Çamlıca Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2018, sf. 68
[286] Ahmed b. Yahya El-Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, çev. Mustafa Fayda, Siyer Yayınları, İstanbul, 2013, s. 252; Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2019, s. 83; Faruk Sümer, Selçuklular Devrinde Doğu Anadolu’da Türk Beylikleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2015, s. 47
[287] Çağrı Bey’in bu seferi için bk. Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri I Anadolu’nun Fethi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1944, s. 35, 36; İbrahim Kafesoğlu, “Doğu Anadolu’ya İlk Selçuklu Akını (1015-1021) ve Tarihî Ehemmiyeti Köprülü Armağanı, Osman Yalçın Matbaası, İstanbul 1953, s. 259-274; Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi 1. Cilt Kuruluş Devri, Selçuklu Tarih ve Medeniyet Enstitüsü, 1979, Ankara, s. 104-115; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2023, s. 90, 91
[288] Azimi, Târîhu’l-Azîmî, trc. Ali Sevim, s. 13; Urfalı Mateos Vekayi-nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), çev. Hrant Andreas, TTK Yayınları, Ankara, 2000, s. 100-103: İbnü’l-Esîr, İslam Tarihi (El-Kamil Fi’t-Tarih Tercümesi), Bahar Yayınları, İstanbul, 1987, c. IX, s. 454, 455, Ebu’l-Ferec Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, TTK Yayınları, Ankara, 1999, c. I, s. 306; Müneccimbaşı Ahmet Dede, Müneccimbaşı Tarihi, Tercüman 1001 Temel Eser, 1970, c. I, s. 18, 19; Ernst Honigmann, Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı, çev. Fikret Işıltan, Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1970, s. 171-180; Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri I Anadolu’nun Fethi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1944, s. 49, 50; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2023, s. 129-131; Mehmet Altay Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, TTK Yayınları, 2004, s. 248-251
[289] İbnü’l-Ezrak el-Fârikî, Târîhu Meyyâfârikîn, Nşr.: Kerîm Fârûk el-Hûlî-Yusuf Baluken, İstanbul: Nûbihar Yayınları, 2014, s. 190; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2023, s. 187
[290] Ali Öngül, Selçuklular Devri Anadolu Beylikleri, Çamlıca Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2018, sf. 69
[291] İbnü’l-Esir, IX, sf. 449
[292] Gülay Öğün Bezer (20 Nisan 1997). “Harput’ta Bir Türkmen Beyliği Çubukoğulları”. BELLETEN c. 61 (230), sf. 67-92
[293] Uğur Utkan, Anadolu’da Türk Beylikleri Dönemi, Manisa Son Haber, 3 Ekim 2025, https://www.manisasonhaber.com/anadolu-da-turk-beylikleri-donemi-makale,1245.html, erişim tarihi: 22.02.2026
[294] Coşkun Alptekin, “Artuklular” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. III, 1991, sf. 415-418
[295] Mengecükler, Artuklular ve Ahlatşahlar hakkında detaylı bilgi için bkz.: Faruk Sümer, Selçuklular Devrinde Doğu Anadolu’da Türk Beylikleri, TTK Yayınları, Ankara, 1988
[296] Adnan Çevik, SELÇUKLULAR ZAMANINDA DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA HÜKÜM SÜRMÜŞ BİR TÜRKMEN BEYLİĞİ: DİLMAÇOĞULLARI, Türklük Araştırmaları Dergisi- 12 (Eylül-2002), sf. 117
[297] Dilmaçoğulları Beyliği, 10 Aralık 2013, Yeniden Ergenekon, https://yenidenergenekon.com/5-dilmacogullari-beyligi/, erişim tarihi: 22.02.2026
[298] Kızılaslanoğulları Beyliği, Arkeolojik Haber, 18 Kasım 2018, https://www.arkeolojikhaber.com/haber-kizilaslanogullari-beyligi-kizilarslanogullari-beyligi-18314/, erişim tarihi: 22.02.2026
[299] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri, Boy Teşkilâtı, Destanları, TTK Yayınları, Ankara, 2024, sf. 158
[300] Ali Rıza Özdemir, Kayıp Türkler Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri, Kripto Yayınevi, Ankara, 13. Baskı Ocak 2024, s. 113, 114
[301] Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken Neşriyat, 2019, sf. 236
[302] Osman Turan, aynı eser, sf. 238
[303] Mehmet Çakır, HERMOS VADİSİ “Yükseliş ve Çöküşler”, bas. Gülermat Matbaa, Salihli Belediyesi Kültür Yayınları No:40, Kasım 2013, sf. 188
[304] 1081’den günümüze Türk Deniz Kuvvetleri, 7 Deniz, 29.09.2020, https://www.7deniz.net/1081den-gunumuze-turk-deniz-kuvvetleri, erişim tarihi: 28.02.2026
[305] Clive Foss-Bizans ve Türk Dönemlerinde Sardis, çev. Çiğdem Önal Emiroğlu, 2011, Ankara, s. 98, 99
[306] Abdulcelil Işık, Türkiye Selçukluları ve Danişmendliler Mücadelesinde Zengîlerin Yeri ve Önemi, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, 2019, 6 (4), sf. 2266
[307] Hüseyin Namık ORKUN, Türk Tarihi 4. cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 5-15
[308] Ali Öngül, Selçuklular Devri Anadolu Beylikleri, Çamlıca Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2018, sf. 1
[309] İbn Bîbî, Nâsıreddin Hüseyin b. Mecdeddin Muhammed, el-Evâmirü’l-Alaiyye fi’l-umûri’l-Alâ’iyye (Önsöz ve fihristi hazırlayan ve tıpkı basım olarak nşr. Adnan Sadık Erzi), Ankara 1956; (trc. Mürsel Öztürk), I, Ankara 1996, s. 29
[310] Ali Öngül, Selçuklular Devri Anadolu Beylikleri, Çamlıca Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2018, sf. 1, 2
[311] Mustafa Ali Çelebi, Mirkatü’l-cihâd, Süleymaniye Ktp., Râşid Efendi, nr. 678, vr. 10b-12b; Cenâbî, Ebû Muhammed Mustafa b. Hasan, el-Aylemü’z-zahir fi ahbari’l-evail ve’l-evahir, Nuruosmaniye Ktp., nr. 3098, vr. 294a; Hezârfen Hüseyin, Tenkihut-tevârih, Nuruosmaniye Ktp., nr. 3265, vr. 68a-69b; Ebu’l-Abbas Karamani, Ahbâru’d-düvel, Nuruosmaniye Ktp., nr. 3043, vr. 192a-b. Krs. M. H. Yınanc, “Dânişmendliler”, IA, III, 468
[312] İbnü’l-Esîr, İzzeddin Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed, el-Kâmil fi’t-tarih (nşr. Carl Johan Tornberg), Leiden 1851-1876, c. IX-XII (trc. Abdülkerim Özaydın); İbnü’l-Esir, İslâm Tarihi el-Kâmil f’t-Tarih Tercümesi, c. X, İstanbul 1987, sf. 247, 248; X, 248; Kerimüddin Mahmud-i Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar, çev. Mürsel Öztürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2023, s. 12, 13; Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî, Câmiu’t-Tevârîh, (Yay. Ahmed Ateş), 1957, c. II/5, Cüz Selçuklular Tarihi, Ankara 1960, s. 33, 34; Kadı Ahmed Gaffari Kazvini, Tarih-i Cihan – Ara: Karahanlılardan Timurluların Sonuna Kadar, çev. Ali İçer, Önsöz Yayıncılık, 2025, s. 132; Müneccimbaşı, Ahmed b. Lütfullah, Câmiu’d-düvel, Selçuklular Tarihi, II, Anadolu Selçukluları ve Beylikler (Yay. Ali Öngül), İzmir 2001, s 144
[313] Hüseyin Namık ORKUN, Türk Tarihi 4. cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 5-15
[314] Anadolu Selçuklu Devleti (1077-1308), Türkiye Kültür Portalı, kulturportali.gov.tr/portal/anadolu-selcuklu-devleti–1077-1308-, erişim tarihi: 28.02.2026
[315] Mehmet Altay Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, TTK Yayınları, 2004, sf. 15
[316] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) & Tarihleri – Boy Teşkilatı – Destanları, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları, sf. 156; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1969, sf. 1-179
[317] Kemal Göde, Eratnalılar (1327-1381), Kayseri 1981 (Doktora tezi olup basılmamıştır)
[318] Hüseyin Namık ORKUN, Türk Tarihi 4. cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 104-106
[319] Uğur Utkan, Anadolu’da Türk Beylikleri Dönemi, Manisa Son Haber, 3 Ekim 2025, https://www.manisasonhaber.com/anadolu-da-turk-beylikleri-donemi-makale,1245.html, erişim tarihi: 22.02.2026
[320] Hüseyin Namık ORKUN, Türk Tarihi 4. cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 109-114
[321] Mustafa Kaygısız-Orta Anadolu’nun Türkmen Beyliği Turgut Oğulları, Çizgi Kitabevi, Aralık 2016, Konya, s. 2-5
[322] Mustafa Kaygısız, a.g.e., s. 38, 39
[323] Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Destanlarına Giriş, Akçağ Yayınları, İstanbul, 2009
[324] Faruk Sümer; Tirebolu Tarihi, Tirebolu Kültür ve Yardımlaşma Derneği, İstanbul 1992, s. 36
[325] Bahaeddin Yediyıldız-Ünal Üstün, Ordu Yöresinin Tarihi Kaynakları I, TTK Yayınları, Ankara 1992
[326] Mehmet Öz, XV-XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı, TTK yay., Ankara 1999
[327] Faruk Sümer, Tirebolu Tarihi, Tirebolu Kültür ve Dayanışma Derneği yay., İstanbul 1992, s. 80
[328] Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm, çev. Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı, 1990, sf. 311
[329] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, TTK Yayınları, Ankara, 1988, sf. 153, 154
[330] Necati Demir, Emiroğulları Beyliği ve Karadeniz Bölgesindeki İskan Hareketleri, 9 Şubat 2014, Yeniden Ergenekon, https://yenidenergenekon.com/31-unutulan-turk-beyligi-emirogullari/, erişim tarihi: 22.02.2026
[331] Uğur Utkan, Anadolu’da Türk Beylikleri Dönemi, Manisa Son Haber, 3 Ekim 2025, https://www.manisasonhaber.com/anadolu-da-turk-beylikleri-donemi-makale,1245.html, erişim tarihi: 22.02.2026
[332] Mustafa Uçar, Antik Kral Yolunda Zümrüt Bir Kent Salihli, Cansal Matbaacılık Bursa, Eylül 2008, s. 27, 28
[333] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 121, 122
[334] Halil Fidan, Gemileri karadan yürüten Türk denizci: Umur Bey, Anadolu Ajansı, 8 Ağustos 2020, https://aa.com.tr/tr/yasam/gemileri-karadan-yuruten-turk-denizci-umur-bey-/1935403, erişim tarihi: 22.02.2026
[335] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 122, 123
[336] Himmet Akın, Aydın Oğulları Tarihi Hakkında Bir Araştırma (Aydınoğulları), A. Ü. DTCF Yayınları, Ankara, 1968, sf. 58
[337] Çeşitli kaynaklardan naklen, Akın, a.g.e., s. 59)
[338] Dukas Kroniği, Bizans Tarihi, İstanbul Fethi Derneği İstanbul Enstitüsü, İstanbul, 1956, sf. 18
[339] Akın, a.g.e., s. 60
[340] Marka Şehir Manisa Dev Öğrencinin Turizm El Kitabı, Neşa Ofset, İzmir, Mart 2013, sf. 103
[341] Yeşim Pütgül, Bizans İmparatoru II. Manuel, Atlas Tarih dergisi, Ekim 2025 sayısı, s. 89-93
[342] Mustafa Uçar, Antik Kral Yolunda Zümrüt Bir Kent Salihli, Cansal Matbaacılık Bursa, Eylül 2008, s. 28
[343] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 123
[344] Himmet Akın, Aydın Oğulları Tarihi Hakkında Bir Araştırma (Aydınoğulları), A. Ü. DTCF Yayınları, Ankara, 1968, sf. 98
[345] Mustafa Uçar, Antik Kral Yolunda Zümrüt Bir Kent Salihli, Cansal Matbaacılık Bursa, Eylül 2008, s. 28
[346] Sait Kofoğlu, Tekeoğulları Beyliği, İslâm Tarihi ve Medeniyeti 11: Anadolu Beylikleri, 2018, s. 243-251
[347] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 114, 115
[348] Hüseyin Namık Orkun, a.g.e., sf. 115, 116
[349] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, TTK Yayınları, Ankara, 1969, sf. 84-91 ve Çağatay Uluçay ve İbrahim Gökçen, Manisa Tarihi, Manisa Halkevi Yayınları, 1939, sf. 20-42 ve bkz. Çağatay Uluçay, Saruhan Oğulları ve Eserlerine Dair Vesikalar, Manisa Halkevi Yayınları, 1940
[350] Clive Foss-Bizans ve Türk Dönemlerinde Sardis, çev. Çiğdem Önal Emiroğlu, 2011, Ankara, s. 126
[351] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, TTK Yayınları, Ankara, 1969, sf. 39-54 ve Halil İnalcık, “The Emergence of the Ottomans”, The Cambridge History of Islam (Cambridge 1970) sf. 265-269
[352] Philanthropenos isyanı için bkz. Georges Pachymeres, Bizanslı Gözüyle Türkler, çev. Bihter Barlas, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2009, c. II, sf. 210-229 ve Peter Schreiner, “Zur Geschichte Philadelphias im 14. Jahrhundert”, OCP 35 (1969)376-383. II. Andronikos hükümetinin Küçük Asya’yı elde tutmak için etkisiz gayretleri Angeliki Laiou, Constantinople and the Latins, Cambridge, Mass., 1972, sf. 76-93
[353] Georges Pachymeres, Bizanslı Gözüyle Türkler, çev. Bihter Barlas, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2009, c. I, sf. 220, 311, 468
[354] bkz. William Mitchell Ramsay, The Historical Geography of Asia Minor, London, 1890, sf. 122-211
[355] Georges Pachymeres, Bizanslı Gözüyle Türkler, çev. Bihter Barlas, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2009, c.II, sf. 435
[356] Georges Pachymeres, Bizanslı Gözüyle Türkler, çev. Bihter Barlas, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2009, c.II, sf. 433-435
[357] Georges Pachymeres, Bizanslı Gözüyle Türkler, çev. Bihter Barlas, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2009, c.II, sf. 310-316
[358] Georges Pachymeres, Bizanslı Gözüyle Türkler, çev. Bihter Barlas, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2009, c.II, sf. 433-435
[359] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kütahya Şehri, Devlet Matbaası, İstanbul, 1932, sf. 72 vd.; Himmet Akın, Aydın Oğulları Tarihi Hakkında Bir Araştırma (Aydınoğulları), A. Ü. DTCF Yayınları, Ankara, 1968, sf. 41. Bu dönemde Philadelphia tarihi için bkz. Peter Schreiner, “Zur Geschichte Philadelphias im 14. Jahrhundert (1293–1390)” sf. 375-431
[360] Clive Foss-Bizans ve Türk Dönemlerinde Sardis, çev. Çiğdem Önal Emiroğlu, 2011, Ankara, s. 112-114
[361] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 116
[362] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 106-108
[363] Clive Foss-Bizans ve Türk Dönemlerinde Sardis, çev. Çiğdem Önal Emiroğlu, 2011, Ankara, s. 109
[364] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 119, 120
[365] Clive Foss-Bizans ve Türk Dönemlerinde Sardis, çev. Çiğdem Önal Emiroğlu, 2011, Ankara, s. 128-130
[366] Cüneyd için bkz. Irene Melikoff, “Djunayd”, Encyclopedia of Islam, Leiden 1991, c. II
[367] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 123, 124
[368] Uğur Utkan, Anadolu’da Türk Beylikleri Dönemi, Manisa Son Haber, 3 Ekim 2025, https://www.manisasonhaber.com/anadolu-da-turk-beylikleri-donemi-makale,1245.html, erişim tarihi: 22.02.2026
[369] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 124, 125
[370] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 125-128
[371] Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. III, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, sf. 80
[372] bkz. Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, haz. İsmail Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1979, c. I, sf. 150
[373] Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. III, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, sf. 81
[374] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 125-128
[375] İbn Şeddad, Baypars Tarihi, çev. Mehmed Şerafeddin Yaltkaya, Ankara, 2000, s. 155
[376] Bertold Spuler, İran Moğolları, Siyaset, İdâre ve Kültür İlhanlılar Devri 1220-1350, çev. Cemal Köprülü, Ankara, 1987, s. 143; Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, Sy. I, 1969, sf. 94
[377] Fatma Akkuş Yiğit, Ramazanoğulları Beyliği’nin Kuruluşu, C: 7, Sy. 13, 2013, sf. 210
[378] Ramazanoğulları, beyliğin ilerleyen yıllarında Hac ve ticaret yollarının önemine binaen bu güzergâh üzerinde ilk vakıfları kurmuşlardır. Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mustafa Alkan, Adana’nın Bütüncül Tarihi Çerçevesinde Adana Vakıflarının Analizi- TÜSOKTAR Veri Tabanına Dayalı Bir Araştırma, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 2004
[379] Mehmed Cenab Şehabeddin Tekindağ, Berkûk Devrinde Memlûk Sultanlığı, İstanbul, 1961, s. 88; Mehmed Cenab Şehabeddin Tekindağ, “II. Bâyezid Devrinde Çukurova’da Nüfuz Mücâdelesi”, Belleten, C. XXXI, Ankara, 1967, s. 345; Cüneyt Kanat, “Memlûkler ve Çukurova”, Efsaneden Tarihe Tarihten Bugüne Adana: Köprübaşı, haz: Doç. Dr. Erman Artun- Mehmet Sabri Koz, YKY, İstanbul, 2000, s. 102; Ayşegül Çalı, Ramazanoğulları Beyliği, Ankara Ün. Sosyal Bilimler Enst., Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2003, s. 45
[380] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 128-130
[381] Hüseyin Namık Orkun, a.g.e., sf. 130
[382] Müessis, kurucu anlamına gelir.
[383] Hüseyin Namık Orkun, a.g.e., sf. 132-135
[384] Hüseyin Namık Orkun, a.g.e., sf. 130-132
[385] Hüseyin Namık Orkun, a.g.e., sf. 109
[386] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 117, 118
[387] Hüseyin Namık Orkun, a.g.e., sf. 116, 117
[388] Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi 4.cilt, Akba Yayınları, 1946, İstanbul, sf. 118, 119
[389] Ferhat Çetinoğlu, Bağımsız Gerede Beyliği, Gerede Medya Takip, 13 Aralık 2014, https://www.geredemedyatakip.com.tr/yazarlarimiz/bagimsiz-gerede-beyligi.html, erişim tarihi: 22.02.2026
