Türklerde Cumhuriyet’in Kökeni

Tam boy görmek için tıklayın.

 

 

Uğur UTKAN

 

Öz

Bu çalışmada Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te ilanının, Türk tarihindeki cumhuriyet fikrinden ve halk egemenliğine dayalı idarî tecrübelerden kopuk, ani bir rejim değişikliği olmadığı gerçeğine vurgu yapılmaktadır. Türk devlet geleneğinde halk iradesine dayalı yönetim anlayışı Hunlardan Göktürklere, Oğuzlardan Selçuklulara ve en nihayetinde Osmanlılara kadar uzanan tarihsel bir birikime dayanır ve 1923’te ilan edilen ve ebediyen var olacak olan Türkiye Cumhuriyeti de bu tarihsel birikimin meyvesidir. Dolayısıyla Cumhuriyet Türklerde bir gece içinde alınan bir acele kararla değil, uzun ince bir yol gibi asırlara uzanan tarihsel bir süreçle ete kemiğe bürünmüştür. İşte bu çalışmada da bu tarihsel gerçeklik detaylı biçimde ele alınmaya çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Türk devlet geleneği, cumhuriyet, kurultay, Ahi Cumhuriyeti, halk egemenliği, Hun, Göktürk, Oğuz, Selçuklu, Osmanlı, Dubrovnik, Yedi Ada, Batı Trakya, Kars, Atatürk

 

Abstract

This study emphasizes that the proclamation of the Republic of Turkey in 1923 was not a sudden regime change detached from the idea of ​​a republic and administrative experiences based on popular sovereignty in Turkish history. The concept of governance based on the will of the people in Turkish state tradition is based on a historical accumulation extending from the Huns to the Göktürks, from the Oghuz to the Seljuks, and finally to the Ottomans. The Republic of Turkey, proclaimed in 1923 and destined to exist forever, is the fruit of this historical accumulation. Therefore, the Republic did not come into being in the Turks through a hasty decision taken overnight, but through a long and winding historical process spanning centuries. This study attempts to examine this historical reality in detail.

Keywords: Turkish state tradition, republic, kurultay, Ahi Republic, popular sovereignty, Hun, Göktürk, Oghuz, Seljuk, Ottoman, Dubrovnik, Seven Islands, Western Thrace, Kars, Atatürk

Giriş

Bugüne kadar gerek Türk devlet nizamının cumhuriyet rejimiyle tanışması olsun, gerekse Anadolu’da kurulan ilk cumhuriyet yönetimi olsun, cumhuriyet ile ilgili görüşler iki uçta incelenmiştir:

Birinci görüş:

“Asırlar boyunca başta Osmanoğulları olmak üzere tüm hanedanlar milletimizin egemenlik ve saltanatına zorla gasp ederek el koymuşlardı. Osmanlı döneminde de Osmanlı’dan önce de durum hep bu şekilde idi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve yönetme hakkını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir oldu bittidir. Tüm hanedanlar halkımızı asırlardır hakir gördü, aşağıladı, köleleştirdi. Saltanat kalktı, 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Ancak bu şekilde zincirlerimizi kırdık, “insan”lık katına ancak böyle terfi edebildik.” şeklinde olmuştur.

Bir diğer görüş ise “Bir gecede tarihimizi yok ettik, ruhsuzlaştık, kimliksizleştik. Murdar bir hâlé döndük. Cumhuriyet ile tarihimize, Osmanlı’ya darbe yapıldı.” şeklinde dillendirilmiştir.

Bu iki zıt görüşün üzerinde mutabık kaldığı tek konu, Türklerin 1923 öncesi Cumhuriyet rejimi tecrübesini hiç yaşamamış ve Cumhuriyet fikrini hiç ortaya atmamış olmasıdır.

Şimdi bu iki zıt görüşe karşı yalnızca tarihsel sürece bakarak kendi kendimize şu soruyu soralım:

Yıllara dayanan bir sürece dayanmamış, uzunca bir serencamı kendine temel edinmemiş, tarihsel bir perde gerisi olmayan bir sistemi “Ben yaptım oldu” mantığıyla bir gecede kurmaya çalışmak, dahası o topluma bilmediği bir sistemi zorla benimsetmek ve böylece o sistemi sağlam temellere oturtmak mümkün mü?

Bizce değil. Zira böyle bir bakış açısının bilimsellikten uzak olduğu vakıadır ki her toplum eşiğine geldiği veya içine girdiği toplumsal süreçlere uygun kurumları ve ideolojiyi kabul eder. Ayrıca bir gecede yapılan rejim değişikliği eğer tarih ve düşünce bakımından köklü bir mâziye sahipse ancak o takdirde sağlam temellere oturabilir. Türkiye Cumhuriyeti de bugün sapasağlam temellere sahip durumdadır. İşte bu yüzdendir ki Türk milleti ve Türk devlet yapısı cumhuriyet sistemine yabancı değildir ve aşina bir durumdadır.

Alelusûl târih yazmasa da Anadolu’da ve Türk tarihinde kurulan ilk Cumhuriyet rejiminin 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti olmadığı üzerinde bir defa mutabık kalmakta büyük fayda görmekteyiz. Ve Türk devlet nizamının cumhuriyet rejimiyle tanışması Osmanlı’dan da eskiye dayanmaktadır. Bu da böyle biline…

Şüphesiz 1923 öncesindeki tarihsel sürecimizde halk egemenliğine dayalı cumhuriyet rejimi çok az istisnalar haricinde bulunmamaktadır. Ancak bu, Türk devlet nizamının ve necip Türk ulusunun halk egemenliğine dayalı idareden habersiz olduğu anlamına gelmez. Çok istisnai şekilde de kalsa kısmen sırtını halk iradesine ve temsilcilerine yaslayan idareler tarihimizin tozlu sayfalarındaki yerini süslemektedir.

Nitekim Cumhuriyet idare şekilleriyle Türk devlet idare şekilleri arasında bazı bakımlardan şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır. Bunlara misal olarak kuvvetler birliği ve meclisler gösterilebilir.[1]

Daha da önemlisi Hunlarda Mo-tun (M.Ö. 209-174) döneminden beri devlet işleri ve dini törenlerle ilgili olarak üç ayrı toplantıdan bahsedilmektedir. Bu toplantılardan daha çok dini mâhiyette olanı yılın ilk ayında, ikincisi ilkbahar’da üçüncüsü ise sonbahar’da yapılmaktaydı.[2]

Bu toplantılar arasında ilkbahar’da yapılanı diğer toplantılardan daha önemliydi. Bu toplantıda gök, yer, atalar ve diğer tabiat güçlerine kurbanlar sunulmaktaydı. Adı geçen toplantıda bütün meseleler görüşülerek, karara bağlanırdı. Bu büyük toplantıya hükümet üyeleri, askeri ve sivil bütün görevli başbuğlar, kendilerine bağlı diğer Hun boylarının temsilcileri katılmak zorundaydı.[3]

Devlet yönetiminde mevkiler, semboller ve unvanlar bu mecliste verilmekteydi. Hükümdar seçimleri de burada yapılmaktaydı.[4]

İş başına getirilen Hakan milleti temsil etmekteydi. O, kendi milletlerini yiyip yutan hükümdarların aksine, idare ettiği insanların yiyeceğini sağlamaktaydı. Hakan başka milletlerden farklı olarak kendi insanını beslemekte, giydirmekte ve harçlığını vermekteydi.[5]

Onun bütün hizmetleri kendi insanı için olup, görevini toplum için yapmaktaydı.

Hun devletindeki meclis, taşıdığı büyük ehemmiyet, kuruluş tarzı ve idari fonksiyonundan dolayı birçok araştırıcı tarafından “Devlet Meclisi” veya “Millet Meclisi” olarak belirtilmiştir.[6]

Toplumun bütün kesimlerinden temsilcilerin toplantıya katılmaları, devlet meclisleri ve seçimde söz sahibi olmaları araştırıcıların bu düşüncede hemfikir olmasını sağlamıştır. Gelgelelim, bu modelin mutlak monarşilerin olduğu o çağda yönetim şekli bakımından önemli istisnalardan birini oluşturduğu vakıadır.

Hun devletinin geleceğini ilgilendiren bütün önemli kararlar mecliste alınmıştır. Mesela, M.Ö. 55 yılında “Hun meclisinde bulunanların, cesarete hayranlık duydukları, esareti yüz kızartıcı buldukları” belirtildikten sonra, at üzerinde savaş ve mücadeleyle kurulmuş olan devletin varlığını devam ettirmek için ölünceye kadar yiğitçe savaşacak askerlerinin olduğu ileri sürülmektedir.[7]

Bu kararın mecliste alınması, Türklerde istiklal fikrinin ne kadar eski olduğunu göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Şüphesiz, Türklerde çok eski zamanlardan bu yana mevcut olan istiklal anlayışının da onlarda Cumhuriyet fikrinin gelişmesinde etkisinin fazla olduğunu söylersek, herhalde abartılı bir tez olmayacaktır.

Hunlar önce de belirttiğimiz üzere devletin geleceğini ilgilendiren bütün önemli kararları mecliste almışlardır. Devleti ve toplumu doğrudan ilgilendiren bütün meseleler kurultaylarda görüşülmüştür. Kurultaylarda toplanış gayeleri esas alındığında çeşitlilik göstermektedir. Bunları savaş, barış, göç, isyan, elçiler ve yargıyla ilgili kurultaylar olarak belirleyebiliriz.[8]

Göktürklerde de Hunlardaki gibi toplantılar yapılmaktaydı. Göktürklerin yapmış olduğu büyük toplantı da, Hunlardaki gibi 5. ayda, yani Mayıs ayında bir Bahar bayramı şeklinde yapılıyordu. Göktürk kağanı ve devletin diğer ileri gelenleri her yılın 5. ayında, yani Mayıs ayında toplanıyorlardı ve bu törene halk da katılıyordu.[9]

Öteki Türk devletlerinde de benzer meclisler vardı. Attila zamanında 448 yılında Bizans elçi heyetine dâhil olarak Hun başkentine giden tarihçi Priskos, Bizans tekliflerini müzakere eden bir Hun “Seçkinler Meclisi”nden bahsetmektedir. Ayrıca, Tabgaç devletinde böyle bir meclis, (Devlet ve Nazırlar Meclisi), Hazar Hakanlığında bir “İhtiyarlar Meclisi” mevcuttu. Peçeneklerde mühim kararlar mecliste alınmaktaydı.[10]

Uygurlarda da kurultaylar toplanmakta idi. Mesela, 983-985 yıllarında Turfana gelmiş olan ünlü Çinli elçi ve seyyah Wang Yen-te’nin gezi raporunda, Uygur devlet-halk toplantısı çeşitli yönleriyle anlatılmıştır. Buradan Uygurlarda tam bir demokratik idarenin olduğu ve sosyal adaletin tam olarak kurulduğu anlaşılmaktadır. Hatta Uygur toplumunda herkesin çalıştığı ve çalışmayanlara da devletin yardım ettiği seyyah tarafından belirtilmektedir.[11]

Oğuzlarda da ortak sorumluluk anlayışının hâkim olduğu bir çeşit demokratik özellikleri taşıyan anlayış vardı. Oğuzlar devlet meselelerini “Kengeş” adını verdikleri bir çeşit kurultayda görüşerek, karara bağlamaktaydılar.[12]

Mesela Oğuzlar, Bulgar Türk devletine gitmek için yola çıkan Halifenin elçilik heyetine ülkelerinden geçiş izni verip vermeme konusunda toplanmışlardır. Bu konuda müzakereler bir hafta sürmüş ve sonuçta heyetin yoluna devam etmesine karar vermişlerdir.[13]

Bu hadise devlet idare yetkisinin hükümdar dâhil, hiç kimsenin tek başına elinde toplanmamış olduğunu göstermektedir. “Ortak Sorumluluk Sistemi” bütün devlet yapısına hâkimdir. Oğuzların demokratik esaslara göre idare edildiğini gösteren bu anlayışın, siyasi hayat sahası içinde kalmadığı, toplum hayatını da içine aldığı, kurultayda oybirliği ile alınan kararların dahi, bazen ‘sıradan’ bir Oğuz vatandaşı tarafından bile değiştirilmesi için teklifte bulunma hakkının mevcut olmasından anlaşılmaktadır.[14]

Öte yandan demokrasinin temelini teşkil eden seçim Selçuklularda da vardı. Buna misál olarak Gazneliler devletine karşı 1040 yılında kazanılan Dandanakan Meydan Muharebesi’nden sonra toplanan Kurultay’da, Tuğrul Bey’in yeni kurulan Selçuklu devletinin hükümdarlığına seçilmesi gösterilebilir.[15]

Selçuklular, Türk devlet anlayışının nimetlerinden hâkimiyetleri altındaki bütün halkı yararlandırdıkları gibi, yönettikleri toplumu da bugünkü deyimi ile demokratlaştırmaya çalışmışlardır. Bu devletin kuruluşu sırasında memuriyetlere toplumun en alt tabakalarından elemanlar almak suretiyle göstermekle kalmamışlardır, bilhassa takip ettikleri kültür siyasetiyle toplumdaki köklü değişiklikler yapmışlardır.[16]

Anadolu Selçukluları’nda da çoğu zaman meclisler toplanarak, devletin geleceğini ilgilendiren önemli kararlar bu meclislerde alınmıştır. Bir misal verecek olursak, İzzeddin Keykavus devlet meselelerini ve hatta özel meselelerini daima topladığı danışma meclisinde halletmeye çalışmıştır. Bu mecliste meseleler enine boyuna müzakere edildikten sonra, çözüme kavuşturulmaya çalışılmıştır.[17]

Diğer yandan Türk milletinin ve Türk devlet yapısının cumhuriyet rejimini somut manada ilk defa tanıması 1290 yılında gerçekleşmiştir.

Evet, yanlış okumuyorsunuz. Türk devlet nizamının cumhuriyet rejimiyle tanışması ve Türklerin ilk defa bir cumhuriyet rejimi tesis etmesi 1290 yılında gerçekleşmiştir.

Moğol istilasından kaçan Horasan Türk’ü asıllı Ahilerin Ankara’da gelip 1354’e kadar varlığını ve bağımsızlığını sürdürmüş olması yeterince anlamlı ve kayda değer değil mi?

Ahiler 1290-1354 arası Ankara’da hüküm süren bir şehir cumhuriyeti kurmuşlardı.

ANKARA (AHİ) CUMHURİYETİ

Siz Anadolu’da ilk Cumhuriyet’in Türkiye Cumhuriyeti olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz… Hem Anadolu’da kurulan ilk Cumhuriyet rejimi hem de tarihsel olarak Türklerin kurduğu ilk cumhuriyet Ankara’da kurulan Ahi Cumhuriyeti’dir. Adil Gülvahaboğlu’nun yazmış olduğu “Ahi Evran Veli ve Ahilik” adlı kitabında da belirttiği gibi seneler, asırlar önce Horasanlı Türkmen Ahiler de ‘halka ve emeğe’ dayanan bir ortaçağ cumhuriyetini Ankara’da kurmuşlardı. Tarihte ilk Türk Cumhuriyeti altmış dört yıl süren bu ‘Ahi Türkmen Cumhuriyeti’dir.[18]

Türkistan’ın büyük kentlerindeki (Buhara, Semerkant, Taşkent gibi) Türk esnaf ve zanaatkârlar 13. yüzyıl başında Moğol hükümdarı Cengiz’den kaçarak Selçuklu’ya sığınır ve Ahi örgütlerini kurarlar. Ahi sözcüğü Arapça “kardeş”, Türkçede “cömert ve yiğit” anlamında kullanılır. Bu ikinci büyük Türk göçü, Anadolu’ya, özellikle de ticari önemi olan Ankara’ya olur.

Ankara’daki askerî otoritenin zayıflamasını fırsat bilen Ahiler yönetimde rol almaya başlar.[19]

Sonunda Ahi beyleri Moğollar’ın denetiminde yönetimi de ele alır. Ankara’da 1290’da güçleri eline geçiren Ahiler bu tarihten 1354 yılına kadar Ankara’yı ellerinde tutmuşlar, 1362 yılında da kendilerini feshetmişlerdir. Ünlü gezgin İbn Battuta’ya göre Ahiler, bir belediye başkanı veya bir emir gibi kentte görev yaparlar. Ve ilginç bir şekilde, Ahiler burada bir cumhuriyet idaresi kurmayı başarmıştır. Osmanlı’nın Ankara’yı fethine kadar burada bir Ahiler Devleti şeklinde gelenek, emek ve barış prensipleri içinde, ilgi çekici bir dürüstlükle devam ettirirler.

Ahi hükümeti bir derviş-esnaf cumhuriyeti olup bir bakıma Roma, Yunan site cumhuriyetlerine benzemektedir. Ahi Cumhuriyeti; kendi yasa ve kurallarına uyarak halka hesap veren, kendi askeri ve hukuki gücü olan bir yönetim biçimi oluşturmuştu.[20]

Büyük Önder Atatürk, “Fütüvvetname” denilen bir çeşit anayasaları da bulunan ve tarihe “Ankara’nın ilk cumhuriyet deneyimi” olarak geçen Ahi yönetiminden 15 Ocak 1923’te Eskişehir’de gazetecilerle ve halka yaptığı görüşmede şöyle söz eder:

“Selçukluların yıkılmasından sonra Anadolu’da küçük değişik yönetimler yanında yalnız Ankara’da bir cumhuriyet yönetimine rastlıyoruz.”[21]

Atatürk yine 6 Mayıs 1924’te gazeteci Yunus Nadi’ye verdiği bir mülâkatta şöyle anlatır:

“Ben Ankara’yı coğrafya kitabından ziyade tarihten öğrendim ve cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Hakikaten Selçuklu idaresinin bölünmesi üzerine Anadolu’da teşekkül eden küçük hükümetlerin isimlerini okurken bir ‘Ankara Cumhuriyeti’ni görmüştüm. Tarih sahifelerinin bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara’ya ilk defa geldiğim o gün gördüm ki, aradan geçen asırlara rağmen Ankara’da hâlâ o cumhuriyet kabiliyeti devam ediyor. Türkiye’nin hemen bütün bölgelerini (menatıkını) gezdiğim ve gördüğüm için hükmettim ki, o zaman isimleri cumhuriyet olmayan diğer yerlerin bugünkü halkı da aynı kabiliyetten asla uzak değildir… Beni, Türkiye’nin en münasip merkez Ankara olabileceğini düşünmeye sevk eden ilk vesile çok eskidir ve bilimseldir (fennidir).”[22]

Bir çeşit lonca örgütü olan ve en güçlü merkezi Ankara olarak bilinen Ahiler’in döneminde ticaret çok gelişir. Sofçuluk ve dericilik kente özgü meslekler olarak önem kazanır. Esnaf teşkilatı olan Ahilik, bu dönemde kurumlaşır. Ahiler; göçebe yaşamdan yerleşik düzene, kentleşmeye geçişi hızlandırırlar ve ticarete birtakım ahlaki ve mesleki kurallar getirirler.[23]

Ahiler’in aynı zamanda askerî bir eğitim aldıkları da bilinirken o tarihlerde dağılma evresinde olan Selçuklulardan bu teşkilata ilk giren ise I. İzzeddin Keykavus olur.

Ankara’da 14 ve 15. yüzyıllarda yapılan Ahi eserleri olarak; Ahi Şerafeddin Camii ve Türbesi, Ahi Elvan, Ahi Arap (Hacı Arap), Tabakhane (Debbağhane), Direkli ve Hacettepe camileri, Hacı İvaz (Helvai), Eyüp, Geneği, Ahi Yakup, Yeşil Ahi, Saraç Sinan, Ahi Tura, Poyracı, Kulderviş, Molla Büyük, Örtmeli (Hoca Hundi), Sabuni (Karanlık), Balaban, Boyacı Ali, Hacı Doğan, Hacı Seyid, Hemhüm, Rüstem Nail (Dındın), Gecik ve Şeyh İzzeddin mescitleri sayılabilir. Bu eserlerin ortak özelliği mimarisinin son derece sade oluşu fakat iç süslemelerinin nakkaşlar (Nakkaş Mustafa, Ebubekiroğlu Mehmed gibi) tarafından büyük bir zevk ve incelikle yapılmasıdır.[24]

Osmanlı-Ahi bağı

Eretna’nın 1352 yılında ölümü üzerine çıkan karışıklıktan Osmanlılar yararlanır. 1354 yılında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından Ankara, geçici olarak “görevli özerklik” verilerek Osmanlı Devleti’ne bağlanır. Kent, 1362 yılında ise Sultan I. Murad Hüdavendigâr (1362-1389) tarafından Ahilerden anlaşmayla savaşsız bir biçimde kesin olarak alınır.[25]

I. Murad’ın komutanlarından Sungur Paşa Ankara’yı kuşatır. Bahtiyar Bey’den memnun olmayan Ankaralılar, kaleyi savaşmadan Paşa’ya teslim ederler. I. Murad’ın daha sonraları Ahi olduğuna dair bilgiler vardır. Bütün Anadolu Beylikleri, Osmanlı’ya katıldıktan sonra Kütahya’da bulunan Anadolu Beylerbeyi merkezi, 1393’de Ankara’ya taşınmışsa da 1462’de merkez tekrar Kütahya’ya nakledilir.

Türk tarihinin ilk cumhuriyet idaresini kuran Ahiler, edebiyat tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre “devlet içinde devlet” gibidirler. Yönetimde hep söz sahibidirler ve Ankara’yı bir “kent devleti” gibi yönetilirler.[26]

Ahi Yönetimi, Türk tarihinin ilk ve tek kent cumhuriyeti olarak bilinip bu idareye sırasıyla 1.Ahi Hüsameddin I. Hüseyin Efendi (1290-1296),

2.Ahi Şerafeddin Mehmed Efendi (1296-1332),

3.Ahi II. Hüseyin Efendi (1332-1354)

cumhurreisi olarak görev yapmışlardır.[27]

Öte yandan eski Türk devlet anlayışını ve Cumhuriyet benzeri izlenimleri çağrıştıran nizamın izleri Osmanlı devletinin kuruluşu esnasında da görülmektedir. Kayı boyundan Ertuğrul oğlu Osman Gazi’yi Uç beylerinin bir araya gelerek, kurultayda Oğuz töresi gereğince devletin başına geçirdikleri belirtilmektedir.[28]

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN HİMAYESİ ALTINDA VARLIĞINI SÜRDÜREN RAGUSA (DUBROVNİK) CUMHURİYETİ

Osmanlı İmparatorluğuna tâbi olan birtakım devletler vardı. Kırım Hanlığı, Eflak ve Buğdan Voyvodalıkları ve en mühimi de Ragusa cumhuriyeti…

Ragusa Cumhuriyeti İmparatorluğun himayesi altında idi. Bunların Türkiye’de ticaret yapmaları serbestti. 1430’da kendilerine ilk ticaret fermanı verildi. İmparatorluğa her sene on iki bin beş yüz altın vergi vermekteydiler. Ticaret eşyalarından yüzde iki gümrük alınırdı.[29]

Evet, yanlış okumuyorsunuz. Her ne kadar üzerinde çok durulan bir gerçek olmasa da, bir şehir devleti olan Ragusa Cumhuriyeti Sultan I. Murad’ın tanıdığı ayrıcalık karşılığında 1365’te Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine alınarak yıllık vergiye tabi tutulmuştur.

Bu şehir devletinin Osmanlı himayesine girişi aynen şöyle gerçekleşir:

Ragusalılar, o tarihlerde Osmanlı’nın sürekli bir çatışma içinde olduğu Venedik’in aksine çatışma yerine ticarete ağırlık vermeye başlayınca, Osmanlı’nın gözünde Venedik bölgesi, ‘İyi Venedik’ ve ‘Hasım Venedik’ olarak birbirinden farklı iki yer gibi algılanmaya başlandı. Slav kökenli dillerde “Dobro Venedik”, “İyi Venedik” manasına geldiği için şehrin adı zamanla Ragusa’dan, Dobra Venedik’e, sonra da Dubrovnik’e dönüştü. Ancak İtalyan ve Osmanlı arşiv kayıtlarında uzun yıllar şehir, RAGUSA CUMHURİYETİ ismi ile anılmaya devam etmiştir.

1. Kosova savaşından önce, Osmanlı’yla ilk ticari ilişkiler tesis edilmiş, İstanbul’un fethinden sonra ise Venedik’ten bağımsızlığını alan şehir, güçlü Osmanlı himayesi sayesinde dünya çapında bir ticaret merkezine dönüşmüştür. Dubrovnik şehri, 1807 yılındaki Napolyon işgaline kadar, dört asırdan fazla bir süre, devamlı savaşan iki süper dünya gücünün (Hıristiyan Avrupa ve Müslüman Osmanlı) sınırında, Osmanlı’nın en mümtaz vilayetlerinden biri olarak varlığını devam ettirmiştir. Katolik Hıristiyan olan Dubrovnik’lilerin, Müslüman Osmanlı devleti içindeki bu başarılı entegrasyonu, müstesna bir örnektir. Osmanlı’nın farklı din ve milletleri barış içinde idare konusundaki başarısı, bu entegrasyona imkân sağlamıştır. Fanatik haçlılar gibi çatışmacı anlayış yerine, dünya ile ticareti seçen Ragusa’lılar, bu tercihle Osmanlı milletler ailesi içinde kendilerine sağlam bir yer edinmişlerdir.[30]

Öte yandan bazı tarihçilere göre, ilk seçimler Osmanlı’ya bağlı Ragusa Cumhuriyeti’nde yapıldı…

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ragusa’nın rejimi cumhuriyetti. Muayyen aralıklarla seçim yapılıyor, Ragusa, seçimi kazanan ekip tarafından yönetiliyordu.

Ve Ragusa, Osmanlı himayesine girdikten sonra da seçimlerini yapmaya devam etti. Sistem, Ragusa’nın Napolyon Bonapart tarafından 1808’de işgaline kadar tıkır tıkır işledi.[31]

Öte yandan Osmanlılar birçok Avrupa devletine kapitülasyon vermiş olmasına rağmen, Dubrovnik’in (Ragusa) yeri stratejik, jeopolitik ve ekonomik nedenlerden dolayı daima farklı oldu. Burayı ele geçirmek yerine ahidnâmeli ve haraçgüzâr bir statüde kalmasına yönelik bir siyaset takip edildi.

Dubrovnik bir bakımdan Katolik Avrupa karşısında Osmanlıların ileri karakoluydu.

PADİŞAH III. MEHMED

“Nişân-ı hümâyûn oldur ki bundan akdem Dubrovnik beğleri ve knezleri merhumun ecdâd-ı ‘azâmım enâi allahu te’âla berahmetihim zamânlarında sadâkat ve istikâmet ile ihtimâm gösterdikleri ecilden ellerine ‘ahidnâme virilüb kadîmden edâ ide geldikleri on iki bin beş yüz sikke florilerin sâlbe-sâl ‘âdet-i kadîme üzere ilçileriyle göndereler zikr olunan on iki bin beş yüz sikke floriden ziyâde harâc taleb olunmaya ve mezbûrların vilâyet ve memleketlerine ve hisarlarına ve kendülerine sancak beğlerinden ve subaşılarından ve erbâb-ı tımârdan ve bi’l-cümle sa’ye-i sa’âdetim’de olan kimesnelerden bi-vech mine’l-vücûh zarar ü ziyân irişmeye…”                         

 

Bu ifadeler 1595’te III. Mehmed tarafından Dubrovnik Cumhuriyeti’ne verilen ahidnâmenin giriş kısmından alındı. Kendisi küçük ama tarihe bıraktığı iz beklenenden daha büyük olan Dubrovnik, nam-ı diğer Ragusa ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerin tarihî seyrini ahidnâmeler belirledi. Ahidnâmeye sahip olmak İstanbul’un bahşettiği siyasî ve ekonomik ayrıcalıklardan, yani kapitülasyonlardan dilediğince faydalanmak anlamına geliyordu.

1365’te Osmanlı egemenliğine giren, II. Murad devrine gelindiğinde de bu konumunu kesinleştiren Dubrovnik, 19. yüzyıl başlarına değin bir haraçgüzar devlet olarak kaldı. Avrupalı devletlerin yayılmacı politikalarından payını alan cumhuriyet, başlangıçta Fransa, Viyana Kongresi’nden sonra Avusturya yönetimi altına girdi. Avrupa’yı kasıp kavurduğu günlerde Napoleon Bonaparte komutasındaki Fransız ordusu 1808 yılında şehri işgal etmişti. Viyana Kongresi’nde (1815) en çok söz sahibi olan Avusturya’ya bırakılmış, şehrin Osmanlı tabiiyeti son bulmuştu.

Büyük devletin gölgesi altında Dubrovnik’in Osmanlılar ile ilk münasebetlerinin ne zaman başladığına dair çeşitli görüşler mevcuttur. Evliya Çelebi ilk münasebetlerin Bursa’ya kadar gelen elçiler vasıtasıyla Osman Bey zamanında başladığını hikâye ederse de bu bilgiye tereddütle yaklaşılmak gerekir. 17 ve 18. yüzyıla ait arşiv belgelerinde Orhan Gazi döneminden itibaren karşılıklı ilişkilerin başlamış olduğuna hatta bir ahidnâme verildiğine dair kayıtlar varsa da bu taraflar arasındaki iyi münasebetlerin diplomatik söyleme ve yazışmalara yansıması şeklinde değerlendiriyor.

1365’te Osmanlı himayesine giren Dubrovnik yönetimine 1392’de Yıldırım Bayezid tarafından muhtelif ticarî haklar ihsan edilmişti. Fetret Devri’nde Osmanlıların yaşadığı zorluklara rağmen ilişkilerde bir kopma yaşanmadığı görülüyor. II. Murad’ın tahta çıkmasından ve devlet otoritesinin sağlanmasından sonra Dubrovnik yönetiminin önceki dönemleri örnek göstererek münasebetlerin sürdürülmesi yönündeki girişimlerinin cevapsız kalmadığı anlaşılıyor. İlk dönem diplomatik ilişkiler tarafların çıkarları doğrultusunda şekillense de Dubrovnik’in ekonomik beklentileri daha baskındır. Zira 15 ve 16. yüzyıllar Adriyatik, Ege ve Levant’ta dillere düşmüş Dubrovnik deniz ticaret filosunun altın çağını yaşadığı bir dönem oldu. Buralarda önceden ticarî tekel kuran Venedik tehdidine rağmen cumhuriyet yönetimi bu parlak devrin sürmesi için Osmanlılar tarafından himaye edilmenin değerinin farkındaydı. İmtiyazların bir şekilde elde edilmesinin ve yürürlükte kalmasının anlamını bilmekteydi. Bilhassa hinterlandı Balkan şehirlerinde ticaret diasporaları kuran Dubrovnik, buraların yeni efendisi Osmanlılar ile iyi geçinmek zorundaydı. Osmanlıların sağlayacağı siyasî istikrar, faydalanılabilir bir ekonomik düzeni tesis ettiğinden, bu gelişme cumhuriyetin ticarî beklentilerine cevap vermekteydi. Meşhur yerli kumaş üretimi için kentin imalatçılarının ihtiyaç duyduğu hammaddenin çoğu Osmanlı ülkesinde üretilmekteydi.[32]

Dubrovnik – Osmanlı İlişkisi

XVII. yüzyılın altmışlı yıllarında Bosna eyaletinde bulunan Evliya Çelebi 1664 yılının Mayıs ayı sonlarında Dubrovnik’e ulaşmıştı. Gelişinin ilk günlerinde Lazaret’te kaldı. “Kavşaktaki Bilgelik Dubrovnik Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti Döneminde Olaylar” adını taşıyan kitabın yazarı olan Vesna Miovic’e göre, Dubrovnik’in kurnaz siyasetini anlattığı bölümde Evliya Çelebi’nin verdiği ilgi çekici bilgiler Osmanlı’nın bu siyasetten haberdar olduğunu gösteriyor:

“…Devlet-i ‘Aliyye’nin koruması altında olmalarına rağmen, en büyük veba kaynağı Hıristiyan dünyayla el altından yürütülen kandırmaca, entrika ve şeytanlıkların hepsi onların başı altından çıkıyor. Onların hükümdarları çok zengindir. Bu zenginliğin sebebi ise bizi kandırarak can düşmanımız Venedik’e gizlice gıda vermesi ve sefil ve düşkün gibi davranarak, tüm krallarla barış ve iyi ilişkiler içerisinde yaşamasıdır. Bunlar çok zeki ve kabiliyetli insanlardır.”

Vergi miktarını azaltmak için Dubrovnik elçisi Buça’nın (1699-1703) yaptığı görüşmeler sonucunda, maddi durumu düzelene kadar, Dubrovnik’in sadece üç senede bir vergi ödemesini Sultan II. Mustafa (1664-1703) kabul etmişti. Elçinin anısına yapılan resim Knez Sarayı Kültür Tarihi Müzesi’nde bulunuyor.

Dubrovnik Devlet Arşivi Osmanlı tarihiyle ilgili çok önemli belgelere sahip. Mesela, Sultan III. Osman’ın (1699-1757) 24 Kasım 1756 tarihinde Sultan II. Mustafa’nın hükmünü yenilediği fermanı; Dubrovnik’li Pero Çingriya’nın Sultan III. Osman’ın 26 Ağustos 1756 tarihinde atının üstünde tebdili kıyafet İstanbul’da dolaşırken geçirdiği kazayı bildiren kısmen şifrelenmiş mektubu Dubrovnik Devlet Arşivi’nde bulunuyor. Mektuba göre, Sultan savrularak denize düşmüş ve boğulma tehlikesi atlatmıştı. Mektupta, şifreli sayılar kullanılmış; sultan, ölmek, suda kelimeleri değiştirilmiş. Dubrovnik elçilerinin İstanbul’dan haber verirken kullandıkları şifre derlemelerinin Dubrovnik Devlet Arşivi’nde bulunduğunu da Vesna Miovic’in kitabından öğreniyoruz.[33]

Dragomanlar: Dil Delikanlıları

Osmanlı Devlet mensuplarıyla ilişkilerde tercümanlık yapmaları için Dubrovnik Cumhuriyeti dragoman olarak bilinen “Dil Delikanlıları” yetiştirirdi. Dubrovnik Cumhuriyeti Dil Delikanlılarının Arap alfabesini öğrenmek için kullandıkları Elifba kitabı ve Latin harfleriyle yazılı Osmanlı Türkçesi metinler, mesela Dubrovnik dragomanının Arap harflerinden Latin harflerine geçirdiği, verginin ödendiğine dair, “Sebeb-i tahrir” diye başlayan belge de Dubrovnik Devlet Arşivi’nde bulunuyor. Dubrovnik dragomanı Miho Tsarini’nin defterinde yer alan Hicri ayların listesi ise Fransiskan Manastırı’nda muhafaza ediliyor.

Dubrovnik Cumhuriyeti’nin son dragomanı Miho Beniç’in (1779-1864) tablosu da Knez Sarayı Kültür Tarihi Müzesi’ndedir.

Fotoğraf: Hicri ayların listesi[34]

1796 yılında dil delikanlısı olup dragoman ilan edilerek Selanik ve İstanbul’da eğitim gören Beniç, 1804 yılında Sultan III. Selim’e Dubrovnik’in son vergi teslimi sırasında dil delikanlısı olarak görev yapmıştır.

Fotoğraf: Latin harfleriyle yazılı 1671 tarihli Osmanlı Türkçesi metin.[35]

Vesna Miovic kaleme aldığı “Kavşaktaki Bilgelik Dubrovnik Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti Döneminde Olaylar” adlı kitabında, Beniç’e “Dubrovnik oryantalisti” ve “en samimisinden bir Türkofil” dendiğini bildiriyor.[36]

Fotoğraf: Elifba kitabı[37]

Dubrovnikli Diplomat Hekimler

Öte yandan Osmanlı yöneticileri kadar komşu ülke yöneticilerini de tedavi eden Dubrovnikli hekimler Bosnalı Osmanlı paşalarına ve Beylerbeyine sık sık sağlık hizmeti verirlerdi. Bosna’daki hastaların birçoğunu da Dubrovnik’li hekimler tedavi ederdi. Mesela, Miovic’in yayınladığı 1684 tarihli bir mektup, Dubrovnik’ten hekim çağrıldığına işaret ediyor:

“Abaz ağamız hastalandı. İçinde gaz var ve belden aşağıya doğru şişmektedir. Burada hastalığının ne olduğunu bilecek ve tedavi edecek bir hekim yok. Bu yüzden size yazıyor ve Dubrovnik hekimi Nikola Bolyahniç’i bir an önce buraya göndermenizi rica ediyoruz. Hem giderlerinin hem de emeğinin karşılığını vereceğiz. Buraya geliş gidişinde bizim adamlarımız ona eşlik edecek.”[38]

Dubrovnikliler, Bâb-ı Âlî ile sağlam bağlar kurmuştu. Osmanlı devleti ile Dubrovnik arasında elçilik yapanlar yalnızca dil delikanlıları değildi. XIV-XVI. yüzyıllarda hekimliğin yanı sıra diplomat faaliyetinde de bulunan otuz kadar Dubrovnikli hekim olduğunu Blazina ve Belicza’nın makalesinden öğreniyoruz. Sadece tıpla ilgilenmeyen bu Dubrovnikli hekimler mesleklerini icra ettikleri diğer ülkelerin siyaset, iktisat ve sağlık durumları hakkında Dubrovnik hükümetine bilgi getirirler; hükümete danışmanlık yaparlar; Osmanlı Devleti’ne vergi (Dubrovniklilerin ifadesiyle ‘haraç’) ödenmesine tanıklık ederlerdi.[39]

Diplomat hekimlere iki örnek verelim. 1531 yılında, hekim Mariano Santo, Sultan II. Süleyman ile buluşacak olan hasta Fransız diplomat Rincon ile Belgrad’a gönderilir. Bu yolculuk için devleti zorlayan kişi Ragusa başpiskoposu Philippo Trivulzi’dir. Amacı Kanuni Sultan Süleyman’ın Avusturya’ya savaş açmasını engellemektir. 1532 tarihinde Kanuni Avusturya seferine çıkınca, başarısız sayılan doktorun sözleşmesi yenilenmez. Ne var ki hekim Mariano Santo, mesaneden taş çıkarmada yeni bir yöntem keşfederek tıp tarihine geçer. Bu yöntem, “methodus Mariana” ya da “sectio Mariana” diye bilinir.[40]

Dubrovnik’te Yahudi Hekimler

İspanya’dan sürüldükten (1492) ve Portekiz’i terk ettikten (1497) sonra Yahudilerin büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’ne sığındı. Osmanlılar, Batı Avrupa ülkelerine nazaran başka dinlere karşı daha hoşgörülüydü. Yahudilerin ticaret, tıp ve dil gibi hususlardaki meziyetleri de Osmanlılara cazip gelmiş olmalıydı. Dubrovnik’te ise 1324-1617 yılları arasında 14 Yahudi doktorun çalıştığı; Dubrovnik soylularının ve halkının yanı sıra Bosnalı devlet adamlarını tedavi ettikleri kaydediliyor.[41]

Osmanlı Usulü Demokrasi

Öte yandan aslına bakarsanız, Osmanlı Devleti, Avrupa’daki emsallerinden çok önce demokrasiyle tanışmıştır. Hele modern demokrasinin bizdeki tarihi 1840’lara kadar gider.[42]

Zaten tarihsel olarak baktığımızda Osmanlı Devleti, tam bir “mutlakıyet” sayılmaz. Çünkü hüküm tek başına padişaha ait değildir: Devlet, Peygamberimiz’in uygulamaları ve önerileri istikametinde geliştirilen “meşveret” (danışma meclisi) sistemi ile yönetilmektedir…

Hemen her konu görüşülüp tartışılmakta, alınan karar padişahı da bağlamaktadır. Padişahın “Divan” (Bakanlar Kurulu) dışında iki temelli “tabii başdanışman”ı vardır: Sadrazam ve Şeyhülislâm…

Maddi işleri Sadrazam’a, manevi işleri Şeyhülislam’a danışır. Konular iç içe girdiği için de, ekseriyetle her ikisi birden saraya davet edilir, en küçük bir tereddüt hâsıl olması halinde ise Divan toplantıya çağrılır, tartışma daha geniş bir zemine taşınır.

Osmanlı Devleti’nin hızlı büyümesinin, savaşlarda galibiyetinin, barışta adaletinin sırrı, işte bu “meşveret-istişare-danışma” yöntemidir.

Hatta bazen, padişahlar, devlet ricaliyle konuşmakla da yetinmez, kimi zaman “tebdil” çıkarak (kılık değiştirip halkla buluşmak), kimi zaman ise “Ayak Divanı” kurdurarak halkla doğrudan temasa geçerler.

“Ayak Divanı” belli periyodlarla kurulmakla birlikte, bazen olağanüstü toplantıların yapıldığı da görülmüştür.[43]

Seçilmiş hükümdarlar

İslâm devletinde yaşayan Müslümanlardan, asgarî şartlara sahip herkes hükümdar seçilebilir. Bu seçime herkesin iştirak etmesi mümkün ve faydalı olmadığından, hükümdarı merkezde bulunan ulemâ ve devlet ricâlinin seçmesi kâfidir. İlk devir padişahları, boybeyleri, âhî denilen esnaf tarikatlerinin ileri gelenleri veya kumandanlar tarafından seçilirdi. Aynı aileden bir seçim mevzubahistir. Osmanlı padişahının salâhiyetleri, Avrupa’daki emsallerinden, hatta bugünkü Amerika başkanlarından fazla sayılamaz.

Gelgelelim Osmanlılarda demokrasi macerası eskidir. 1840’dan itibaren taşralarda malî, idarî ve adlî salâhiyetlere sahip memleket meclisleri teşkil olunmuştu. Bunlar halkın seçtiği, yarısı Müslüman, yarısı gayrımüslim âzâlardan müteşekkildir. Mahallî demokrasinin, pek çok Avrupa ülkesinden önce burada tatbik olunması dikkat çekicidir.[44]

Osmanlı Himayesindeki Yedi Ada Cumhuriyeti’nin Kuruluşunu Sağlayan Osmanlı-Rus İttifakı

Osmanlı tarihinin en tartışmalı ittifaklarından biri olan 1798 Osmanlı-Rus İttifakı’nın nedeni, Fransa’nın Mısır’ı işgaliydi. Bu ittifak öylesine sıra dışıydı ki, Fransa’nın kurt Dışişleri Bakanı Talleyrand haberi duyunca koltuğuna yığılıp kalmıştı; zira Osmanlıların, “geleneksel düşman” Ruslar ile “geleneksel dost” Fransa’ya karşı ittifak edecekleri hiç aklına gelmemişti.

Ayrıca bu ittifak vesilesiyle Osmanlı himayesinde bir cumhuriyet kurulmuştur.

Fransızlara karşı savaşın ana cephesi olan Mısır’da müttefik İngiltere’nin desteği sağlanırken, ikinci cephe olan Adriyatik’te ortak bir Osmanlı-Rus filosunun görevlendirilmesine karar verilmişti. Zira Fransa Kralı Napolyon, Mısır Seferi’nden bir sene evvel Venedik Cumhuriyeti’ne son vermiş ve Adriyatik’te Venedik mülkiyetinde bulunan Yedi Adalar’ı (İyon adaları: Korfu, Zenta, Kefalonya, Aya Mavra, İtaki, Çuka, Pakso) işgal etmişti. İşte Osmanlı-Rus filosunun amacı, Fransızları bu adalardan çıkarmaktı.

Nihayet Osmanlı-Rus filosu 1799 yılının Mart ayında Yedi Ada’yı Fransızlardan temizledi. Burada Birleşik Yedi Ada Cumhuriyeti (Cezayir-i Seba-i Müctemia Cumhuru) adında, Osmanlı-Rus himayesinde, anayasası İstanbul’da yazılmış, bayrağı İstanbul’da çizilmiş bir Cumhuriyet rejimi kurdular.[45]

Yani bu savaşın Osmanlı-Rus ilişkileri bakımından önemi 1798 Mısır Seferi’nden sonra askeri bir işbirliğinin gerçekleşmesidir. Bu işbirliği vesilesiyle Osmanlılar ve Ruslar Mısır seferinden sonra tarihlerinde ilk defa ittifak kurarak ortak bir filoyla Fransa işgalinde tutulan Yedi Ada’yı (İyon adaları: Korfu, Zanta, Kefalonya, Ayamavra, İtaki, Çuka) ele geçirip Cezâyir-i Seb‘a-i Müctemia cumhuru adında bir cumhuriyet rejimi kurmuşlardı. Osmanlılar’ın tarihlerinde ilk defa fethettikleri bu adalarda Osmanlı tâbiiyetinde ve Rus korumasında kurulan cumhuriyet idaresi varlığını 1807 Tilsit Antlaşması’na kadar korumuş ve Osmanlılar’ın Adriyatik serhattini güvence altına almıştı. Osmanlılar 1807’ye kadar Adriyatik’te Fransız tehdidine karşı senelerce çeşitli filolar gezdirmişti. Ayrıca Sicilyateyn Krallığı ile olan ittifakının gereği olarak Bâbıâli cüzi miktarlarda dahi olsa İtalya’ya muhtemelen çoğu Arnavut olan paralı askerler göndermiş, Osmanlı donanması ise Ankona ve Otranto gibi bazı İtalyan şehirlerinin Fransız işgalinden kurtarılmasında görev ifa etmişlerdir.[46]

Osmanlı Devleti ile Rusya Arasında İmzalanan Yedi Ada’ya Dair Antlaşma

Osmanlı ve Rus ortak donanmaları tarafından Fransızların işgalinden kurtarılan Yedi adasının yani eski tabiriyle Cezair-i Seba’nın durumu hakkında bir araya gelen iki devlet burada “Yedi Ada Cumhuriyeti” adı altında bir devletin kurulmasına karar verdiler. Bu devletin statüsüne ait şartlar ise Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 21 Mart 1800 tarihinde imzalanan antlaşma ile belirlendi.[47]  Bu antlaşmanın maddeleri ise şunlardır;[48]

1. Madde:

a) Venedik’e bağlı iken sonradan ayrılan ve Akdeniz’deki Mora ve Arnavutluk yakınlarında yer alan adaların Dubrovnik Cumhuriyeti gibi Osmanlı Devleti’ne bağlanacak ve yerel idareciler tarafından yönetilecek.

b) Bu adaların bütün topraklarında geçerli olmak üzere bilâhare müzakere edildikten sonra belirlenecek imtiyazlar Rusya’nın kefilliği ile uygulanacak.

c) Bu adalar bundan sonra Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti ve himayesinde olacak.

2. Madde:

a) Birinci maddede yer aldığı gibi Mora ve Arnavutluk sahilleri karşısında bulunan Korfu, Kefalonya, Zanta, Ayamavra, İtaki, Paksu, Çuka ve sair küçük veya büyük, insanların yaşadığı ve yaşamadığı bu adalara “Cezayir-i Seba” yani “Yedi Ada” Cumhuriyeti adı verilecek.

b) Bu cumhuriyet aynen Dubrovnik Cumhuriyet’inin Osmanlı Devleti’nden elde ettiği hukuki ve ticari imtiyazlara sahip olacak

c) Osmanlı Devleti ve Rusya bu cumhuriyette uygulanacak yasaları ortak görüşüyle belirlenecek.

3. Bu cumhuriyete tabi halktan Osmanlı Devleti’nde ikamet veya ticaret yapanlar Yedi Ada Cumhuriyeti’nin konsolosuna veya konsolos vekiline tabi olacaklar ve ticarette Dubrovnik Cumhuriyet’ine tanınan hakların aynısına sahip olacaklar.

4. Bu ada cumhuriyeti Osmanlı Devleti’ne üç senede bir 75.000 kuruş cizye vergisi verecek ve ada halkı bu vergi dışında herhangi bir vergiye tabi olmayacak.

5. Madde:

a) Bu adalarda yer alan kale ve siperler Yedi Ada Cumhuriyetine teslim edilecek,

b) Sefer esnasında kâfi askerleri olmadığı zaman cumhuriyetin rızası alınarak gerek Osmanlı Devleti gerekse Rusya bu kale ve siperlere yeterli miktarda asker yerleştirecek. Sefer sonunda bu askerler adaları terk edecekler.

6. Kurulan bu cumhuriyete tabi tüccarlar Karadeniz’e kendi bayrakları ile serbestçe ticaret yapıp, geliş gidiş yapabilecekler.

7. Yedi Ada Cumhuriyeti tüccarları denizlerde yaptıkları ticaret esnasında sınır oldukları devletlerle yapılan antlaşmaları ihlal etmeyecekler. Şayet böyle bir şey yaşanır ve sorun çıkar ise İstanbul’da bulunan konsoloslarına bildirerek oradan gelecek cevaba göre hareket edecekler.

8. Arnavutluk sınırında yer alan ve daha önce Venedik’e bağlı olan Preveze, Parga, Vaniça, Butrento ve bunlara bağlı olan yerler Osmanlı Devleti’ne bağlanacak.

9. Sekizinci madde adı geçen yelerde yapılacak ayinler Osmanlı güvencesinde olacak ve Hristiyan halkın kiliselerinde tamir ve tadilat yapmalarına izin verilecek.

10. Preveze, Parga, Vaniça, Butrento ve bunlara bağlı olan yerlerde bulunan halktan bu tarihten itibaren iki sene vergi alınmayacak.

11. Daha önce Venedik’e bağlı olup, sonradan ayrılan bu Yedi Ada Cumhuriyeti ve kara tarafında Arnavutluk sınırında yer alan Preveze diğer yerler dair bu antlaşmanın ikinci, beşinci, yedinci ve sekizinci maddelerinin diğer devletler tarafından da tanınması için Rusya gerekli girişimleri yapacak.

12. Bu antlaşma gerek Osmanlı padişahı gerekse Rusya Çarı tarafından tasdik edildikten sonra bu tasdiknameler iki buçuk ay mümkün olur ise bir an önce İstanbul’da teâtî edilecek.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya ve İngiltere ile ittifak halinde Fransa’ya karşı II. Koalisyon savaşlarına katılması Avrupa tarihçiliğinde neredeyse görmezden gelinen bir hadise, Osmanlı tarihçiliğinde ise ancak Mısır seferi bağlamında ele alınan bir mesele olagelmiştir. Oysaki, Ahmed Cevdet Paşa daha XIX. yüzyıl sonlarında bu dönemi Osmanlılar için artık Avrupa politikasını ihmal etme imkânı bulamayacakları bir ‘târîh-i cedîd’ milâdı ilân etmiş, I. Osmanlı-Rus ittifakını ise (1798-1806) -kendi döneminin Avrupa tarihçiliğinin de etkisi altında- o çağın diplomasisinin garipliklerinden biri olarak kabul etmişti.[49]

Yani şunu diyebiliriz ki her ne kadar Osmanlıların Fransız İhtilali’ni iyi anlamadıkları iddia edilse de bu doğru değildir. Osmanlılar, tıpkı müttefikleri İngiltere ve Rusya gibi, ihtilalin dünya düzenini bozup ayakları baş eylediğini düşünmekte ve hem Yedi Adalar’da, hem de Avrupa’da eski düzenin yeniden tesisini elzem görmekteydiler.

Öte yandan Rus desteği ve Osmanlı himayesi altında kurulan Yedi Ada artık Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası haline geldiğinden, Garp Ocakları’na bağlı korsanların Cumhuriyet’in tüccarlarına saldırılmaları yasaklandı ve bu tüccarlara ticari imtiyazlar tanındı. Cumhuriyet’in İstanbul, İzmir, Halep, Akka ve İskenderiye gibi en mühim ticaret şehirlerinde hızla konsolosluklar açmasına bakılacak olursa, bu ticari imtiyazların Yedi Ada’yı zenginleştirdiği kolaylıkla söylenebilir.

Öyle ki, Karadeniz’e çıkan gemilerin sayısı 1803’te 37 iken, 1804’te 100’e ulaşmıştı.

Yedi Ada Cumhuriyeti’nin bayrağını belirlemek de kayda değer bir sürece sahne olmuştur. O dönemde Osmanlıların “bandirya” dedikleri bayrak/bandıra, dost gemileri düşman gemilerden ayırmaya yarayan yegâne işaretti. Eski Venedik düzenine dönüldüğü için mantıken Yedi Ada tüccarlarının ismi var cismi yok Venedik bayrağını kullanmaları gerekirdi; oysa Avusturya, Venedik tarih olduktan sonra bu bayrağı kendi gemilerinde kullandı. Bu nedenle yeni bir bayrak şarttı.

Anayasa gibi bayrak meselesi de İstanbul’da karara bağlandı. Ve tıpkı anayasa tartışmalarında olduğu gibi bayrak konusunda da Osmanlılar, Fransız İhtilali prensiplerini akla getiren sütun ve demet gibi simgelere karşı çıktılar. Ayrıca dini hassasiyetlere de saygı gösterilmeliydi. Böyle olunca, soylular heyetinin önerdiği bayrak, fondaki lacivert rengin yeşile çalması nedeniyle reddedildi. Zira yeşil, Müslüman rengiydi. Osmanlılar karşı öneriyle, mavi fon üzerine Venedik’in sembolü olan St. Marco aslanının resmedildiği bir bayrakla çıkageldiler. Bu bayrak Osmanlı hakimiyetini simgeleyen kırmızı bir şeritle çerçevelenmişti. Heyet bu bayrağa, Yedi Ada’nın birliğini simgelemek için yedi sütun ekleyince Osmanlılar yine karşı çıktılar; çünkü sütunlar ihtilal simgelerini akla getirmekteydi. Kaldı ki, bu bayrak neredeyse “tasvir suretini kesb” etmekteydi; yani resme benziyordu. Bu ise Osmanlı Devleti için dinen caiz değildi.

Sonunda, Osmanlıların önerdiği bayrak ufak tefek değişikliklerle kabul edildi. Sütunlar oka çevrildi. İlginçtir ki, Çar Paul, bir iyi niyet göstergesi olarak, Cumhuriyet’in kuruluş tarihi olan Hicri 1214 tarihinin, bayrağı dolaşan kırmızı şerit üzerine Osmanlı hakimiyetini simgelemek amacıyla yazılmasını önermiştir.

Anayasa daha katılımcı hale getirildi.

Yedi Ada’nın ahalisi “Bizans Anayasası” adını taktıkları yeni anayasadan, berattan ve bayraktan hoşnut olmamıştı. Zira onlar Osmanlı-Rus himayesi altında eski Venedik düzenini canlandıran tutucu bir anayasanın şekillendirdiği bir Cumhuriyet istemiyorlardı. Sadece Rus himayesi altında yaşamaktan yana olan Yedi Ada’nın ahalisi “Bizans Anayasası” adını verdikleri yeni anayasadan, berattan ve bayraktan hoşnut olmamıştı. Zira onlar Osmanlı-Rus himayesi altında eski Venedik düzenini canlandıran tutucu bir anayasanın şekillendirdiği bir Cumhuriyet istemiyorlardı. Ahali sadece Rus himayesini kabul eden, nispeten daha katılımcı bir anayasa ile idare edilen bir Cumhuriyet’ten yanaydı. Bu yüzden çıkan ayaklanma 1802 yılı boyunca sürdü. Osmanlılar için adalardaki isyancılar, artık söylemeye gerek yok, “jakobenlerdi.” Korfu’daki bu “Yakobin güruhu (Jakoben grubu) umur-ı cumhuru (halkın işlerini)” kendilerine mal etmek “fikr-i fesadıyla (kötü düşüncesiyle)” ihtilal çıkarıp “dahili nizamı (anayasayı) idare-i umur (devlet yönetimi)” sefillerin elinde kalmıştı. Bunlar, “idare-yi mülkü (yurt idaresini) avam-ı nassın (cahil halkın)” eline vermenin peşindeydiler. Nihayetinde, 1803 yılında mevcut anayasa daha katılımcı olacak şekilde değiştirildi ve Yedi Ada Cumhuriyeti, Osmanlıları Adriyatik’te Fransız tehdidine karşı korumayı 1807’e dek sürdürdü.[50]

Bugünkü Anlamda İlk Seçimlerin Yapılması

İlk seçimle 1876’da ilân edilen Birinci Meşrutiyet’le birlikte tanıştığımız zannedilir, ama işin aslı öyle değildir. Türkiye’de seçimlerin geçmişi (Ragusa seçimleri hariç tutulursa) 1830’lara, Sultan II. Mahmud zamanına kadar gider. Meselâ Bolu’da 1830’larda muhtar seçimi yapılmıştır. Arşivlerimizdeki en eski seçim kaydı budur. Ayrıca 1833 yılı sonlarında Kastamonu’nun Taşköprü İlçesi’nde de bir muhtarlık seçimi yapılmıştır.[51]

OSMANLI’NIN ÇÖKÜŞ SÜRECİNDE KURULAN HALK REJİMLERİ

Osmanlı yurdu çok geniş olduğundan Yemen’den Libya’ya birçok bölgede geçici hükümetler kurulduğu, emperyalist Batı’ya ve işgalci zalim tecavüzlere karşı direndikleri bilinmektedir.

1878’de Rodop Türkleri Çirmen kasabasında Rus ve Bulgar işgaline karşı bir Hükümeti muvakkate kurmuşlardır. İcra kurulu ihtiyaca göre 20-30 kişiden oluşuyordu ve 100 kadar yerleşim bölgesinden gelen bir “Temsilciler Meclisi’ne sahipti. 20 Nisan 1886’da dağılan bu hükümet 8 yıl, 4.000.000 insanın idaresini üstlenmişti.

1885’te Filibe İslam Cemiyeti yeni bir hükümet kurmak üzere mebus intihab etse de, kongre üyeleri Bulgarların engellemesi yüzünden Meclis binasına gelemedikleri için ölü doğmuştur.

Ezcümle İslam vurgulu halk iradesine dayalı rejimler kurma girişimlerine bakıldığında İslam coğrafyasında toplumun ekseriyetinin Cumhuriyet fikrine asla yabancı ve karşı olmadığı sonucuna ulaşabilmek mümkündür. Bunu anlamak için özellikle Batı Trakya Türk Cumhuriyeti ve Kars İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine bakmak gerek. Türkî halkların kültürleri ya da İslam inancı açısından Cumhuriyet ile temelde felsefî bir sorunları olmadığını bu iki örnekte görmek mümkündür.[52]

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti

 

“Tarih nankör değildir, bir hizmeti unutmaz;

İstikbalin vicdanı aşk istemez, kin tutmaz.”

Mehmet Emin YURDAKUL

Batı Trakya Bölgesi hiç şüphesiz ki Türk tarihi açısından özel bir konum teşkil etmektedir. Osmanlı Devleti’nin Dağılma Dönemi’nde büyük ve orta ölçekli devletlerin bölge üzerindeki farklı stratejileri ve buna karşılık Türk Devleti’nin ve halkının bu oyunları bozmaktaki azmi Batı Trakya’nın tarihsel ve efsanevi boyutu hakkında bize bazı fikirler verebilir. Ne var ki günümüzde halen popülaritesini koruyan ve Türk-Yunan ilişkilerinde türlü dalgalanmalara neden olan Batı Trakya’nın tarihsel süreç içerisinde incelendiğinde göze çarpan en önemli özelliği, Osmanlı askerlerinin ve bölge halkının kurdukları Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’dir.[53]

Bağımsızlığını yeni kazanan Balkan devletlerinin birleşerek Osmanlı Devleti’ne sırayla Karadağ, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ın harp ilanları I. Balkan Savaşı’nın başlangıcını oluşturur. Yıllarca süren harplerin yorgunluğunu üzerinde hisseden Osmanlı Devleti bu savaşa hazırlıksız yakalanmıştı. İkmal ve Levazım Teşkilatı’nın bozuk olması, muharebe gücü yüksek, deneyimli 120 tabur askerin terhis edilip Anadolu’ya gönderilmesi, askerin beslenme sıkıntısı, aynı zamanda ordunun siyasete karışması sonucu komutanlar arasında oluşan anlaşmazlık ve Balkan devletlerinin birleşmesine ihtimal vermeyen Osmanlı Devleti’nin sorumsuzluğu bu savaşın aleyhimizde sonuçlanmasında belirleyici olmuşlardır. Osmanlı ordusunun kısa sürede dağılması, Ekim sonlarında Bulgaristan’ın Çatalca önlerine gelmesine ve Osmanlı Devleti’nin Makedonya’yla irtibatının kopmasına neden olmuştur. Sırpların Üsküp’e girmesi ve Arnavutluğun işgal edilmesi artık Balkanlarda söz sahibi olmadığımızın göstergesidir. I. Balkan Savaşı sonucunda 30 Mayıs 1913’te Londra Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre Midye-Enez hattının batısında kalan bütün topraklar Balkan Devletlerine bırakılmış, Bulgaristan Dedeağaç ve Kavala arasındaki toprakların sahibi olarak Ege Denizi’ne çıkmış ve Osmanlı Devleti’nin batıdaki tek sınır komşusu olmuştur. Osmanlı’dan aldıkları toprakların paylaşılması konusunda birbirleriyle ihtilafa düşen Balkan Devletleri arasındaki çıkar çatışmaları II. Balkan Savaşı’nın temelini oluşturur. Romanya’nın da çatışmalara intikali savaşa geniş bir boyut kazandırmıştır. Sofya merkezli çıkan bu savaş Bulgaristan’ın fazlaca hırpalanmasına neden olacaktır. Bulgaristan’ın içinde bulunduğu açmazdan faydalanmayı bilen Osmanlı Devleti Türkler için namus demek olan Edirne’yi geri almıştır. Bu savaş sonunda Osmanlı Devleti’yle Bulgaristan arasında İstanbul Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre Edirne ve Kırklareli Osmanlı Devleti’ne geri verilirken; Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında da Atina Antlaşması imzalanmıştır.

Batı Trakya, 1912’de Balkan Savaşlarının hemen başında Bulgarlar tarafından; II. Balkan Savaşı esnasında da Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Ancak II. Balkan Savaşı sonucunda imzalanan Bükreş Antlaşması Batı Trakya’nın bir kısmını Bulgar Devleti’ne bırakırken; Yunan tarafı bu bölgenin teslimi konusunda olabildiğince sorunlar çıkarmış hatta Batı Trakya sorununa Osmanlı Devleti’ni de karıştırmak istemiştir. Yunanlıların bu şekilde düşünmelerinde haklı gerekçeleri olduğu kesindir. Batı Trakya’nın Bulgarlar tarafından işgal edilmesinden sonra bölge Rumlarını Bulgaristan’ın zulmünden ve kötü idaresinden koruma isteği ve son zamanlarda hayli toprak kaybetmiş olan Osmanlı Devleti’ni de bölge sorununa karıştırarak Batı Trakya’yı Türklerden daha kolay alabileceğini umması Yunanlıların politik tutumlarını yansıtır. İşte bütün bu hesapların içinde II. Balkan savaşında Bulgaristan’ın içine düştüğü güç durumdan yararlanan Osmanlı Devleti 23 Temmuz 1913’te Edirne’yi geri almış ve Meriç nehrine kadar olan topraklarını kurtarmıştır. Ancak Meriç nehrinin batısında kalan ve yüzde seksen beş gibi büyük bir oran teşkil eden Batı Trakya’daki Türk nüfusunun geleceği Bab-ı Ali yönetimince üzerinde düşünülmeye değer bir konu olmuştur.

II. Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin savaşa katılmaması konusunda sıkça nasihatlerde bulunan Batılı Devletler, Edirne’nin kurtarılışından sonra Osmanlı yönetiminden Meriç nehrinin batısına geçilmeyeceğine dair garanti almışlardır. Ordumuz bu kuralı hiçe sayarak Edirne’nin kurtarılışının hemen sonrasında 3000 kişilik bir akıncı müfrezesiyle Bulgaristan topraklarına girmiş, Habibçe, Harmanlı ve Hasköy’de akınlar gerçekleştirmiştir. Ancak nabız yoklama amacı taşıyan bu akınlar sonucu müfreze tahmin edilen tepkiyi görmüş ve Bulgaristan’ın Rusya ve Batının önde gelen devletlerine yaptığı baskı neticesinde Edirne’ye geri çekilmek zorunda kalmıştır. Tarihte ‘Edirne Fatihi’ olarak da bilinen Yarbay Enver, bu 3000 kişilik müfreze içerisinden 16 subay ve 100 erden oluşan 116 kişilik bir çete kurmuş ve Eşref Kuşçubaşı’nın emrine verdiği bu birliği talimatıyla Edirne’den Ortaköy üzerine göndermiştir. Birlik Ortaköy’e geldiğinde Papazköy civarında 1200 kişilik Bulgar Domuzciyef çetesi tarafından katledilen 400 Türk’ün cesetleriyle karşılaşmıştı. Bunun üzerine Eşref Bey Bulgar katilleri bulup cezalandırmak için Koşukavak üzerine yürümeye karar vermiş ve 16 Ağustos 1913’te Koşukavak’taki çarpışmada Bulgar çetesinden 83 er, Domuzciyef’le birlikte 5 subay ve 6 kaptan tutsak edilmiş, geri kalan ise dağıtılmış veya yok edilmişti. Müfreze Koşukavak’ta millî bir tabur kurmuş, Kamber Ağa isimli bir kişiyi hükümet reisi olarak tayin etmiş ve burada durmayarak Mestanlı üzerine yürümüştür.18 Ağustos 1913’te Mestanlı muharebesiz olarak ele geçirilmiş ve ertesi gün kısa bir çarpışma neticesinde Kırcali de alınmıştı. Burada 600 kişilik millî bir tabur meydana getirilmiş; Mestanlı ve Kırcali’ye de birer hükümet reisi tayin edilmiştir. Sonuçta bu üç kazada da asayiş sağlanmış ve kazaların idaresi sadece Eşref Bey’in müfrezesine bağlanmıştır. Bütün bu gelişmeler İstanbul yönetimince hiç de hoş karşılanmamıştı ve birliğe daha fazla ileri gitmemesi emri verilmişti. Bunun üzerine Eşref Kuşçubaşı bağlı bulunduğu Enver Bey’le bizzat irtibata geçmiş ve Batı Trakya’nın tümünün işgalini içeren bir talimat almıştı. Ayrıca, Enver Bey bir grup subay ve askeri daha bölgeye takviye etmişti. Bu gönderilen birlik içerisinde sonradan Teşkilat-ı Mahsusa’nın reisliğini ve I. Dünya savaşında da Irak cephesi komutanlığını da yapacak olan Süleyman Askeri Bey de bulunmaktaydı. Böylece Batı Trakya’daki mücadele dönemi ayrı bir döneme girmiş oluyordu. Sağlanan bu taze güçle birlikte ‘yeniden fetih’ çalışmalarına devam edildi. 31 Ağustos 1913’te Gümülcine, 1 Eylül 1913’te ise İskeçe yeniden Türk’ün diyarıydı. Yapılan bütün bu çarpışmalar sonucunda Dedeağaç haricinde -o zaman Yunanlıların kontrolündedir-Batı Trakya işgal edilmiş ve Meriç boyları Bulgar unsurlardan arındırılmıştı.

Gümülcine’nin kurtarılmasından sonra Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi kurulmuş ve reisliğine de Salih Hoca getirilmiştir. Ancak, Süleyman Askeri Bey Erkan-ı Harbiye ve Garbi Trakya Hükümeti İcraiye reisi olarak bütün yetkileri elinde bulundurmakla bu hükümetin de üzerinde bir otoriteye sahip olmuştu. Batı Trakya’nın işgalinin genişlemesiyle Garbi Trakya Muvakkat Hükümeti’nin kurulması, Sofya ve İstanbul yönetimlerini şaşkınlığa uğratmış ve bu ilerleyişin büyük bir tehlikeye gebe olduğunu düşünen Büyük Devletler ise Osmanlı Devleti’ni uyarma yoluna gitmişlerdir. Dedeağaç haricinde Batı Trakya’nın tamamını kontrol altında tutan Türk kuvvetinin Dedeağaç üzerine yürüyecekleriyle ilgili olarak istihbarat aldıklarını söyleyen Batılı devletler Osmanlı’dan kuvvetlerini geri çekmesini istediler. Bunların doğru olmadığını vurgulayan Osmanlı yönetimi birkaç birliğin sadece askeri manevralar için Meriç’i geçtiklerini, herhangi bir işgalin söz konusu olmadığını belirtmiş ve bölgeye giden kuvvetlerin derhal geri dönmelerini emretmiştir. Ancak geri çağrılan birliğin önde gelenleri bölgedeki Türk halkının yeniden baskı, zulüm ve sefalet altında yaşamalarından yana değildiler. İstanbul yönetimince kendilerine tebliğ edilen emri hiçe sayarak Osmanlı Devleti’yle maddi ilişkilerini kesmekle kalmamış; Batı Trakya’da bağımsızlık ilan etmişlerdir. Netice itibariyle 12 Eylül 1913‘te Garbi Trakya Müstakil Hükümeti adıyla tarih sahnesine yeni bir Türk Devleti çıkmış bulunuyordu.

Başkenti Gümülcine olan bu yeni Türk Devleti siyasal yönetim açısından cumhuriyet rejimini temsil ediyorken Türk Tarihinin labirentlerinde bir ilki temsil ediyordu. Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Kars civarında 1918’de kurulan Azerbaycan Türk Cumhuriyeti’nden 5 yıl önce, Ulu Önderimizin 29 Ekim 1923’te kurduğu cumhuriyetten de 10 yıl önce fiiliyata geçmesi bakımından ilginçtir. Yeni Devlet, ay yıldızlı, yeşil, beyaz bayrağı kullanmıştır. Siyah matemi, yeşil Müslümanlığı, beyaz ise aydınlık günleri temsil etmekteydi. Ayrıca, cumhuriyetin ileri gelenleri amaçlarının ne olduğunu bildirmek ve seslerini dünyaya duyurmak için Batı Trakya ajansını kurmuşlar ve bununla ilgili olarak Samuel Karaso adında bir Yahudi’yi görevlendirmişlerdir. Türkçe ve Fransızca yayın yapan bağımsız anlamına gelen “independant” isimli bir gazete çıkarılmış; hatta Süleyman Askeri Bey tarafından Batı Trakya için millî bir marş bile kaleme alınmıştır. Yunan ve Bulgar posta pulları geçersiz sayılmış ve yerine hükümet tarafından yeni pullar bastırılmıştır. Batı Trakya’nın Bulgarlara karşı savunulması amacıyla savunma planları yapılmış ve askeri kuvvetler buna göre tertiplenmiştir. İstanbul’dan Eylül sonlarında 3.000 tüfek ve 500 sandık mermi getirilmiş, Ekim ayında ise devlet bütçesi hazırlanmıştır. Devletin asker sayısı 30.000 kadardır. Bunların 6.000’i Osmanlı askerlerinden, geri kalan 24.000 ise bölge insanından oluşmaktadır. Bütün bu gelişmeler bize devlet yönetim organlarının teker teker oluşturulduğunu gösterirken, Türklerin teşkilatçılık özelliğini bir kez daha ortaya koyar.

O sıralarda kadronun önde gelen isimlerinden biri olan Yüzbaşı Yakup Cemil kat edilen mesafeyi şöyle anlatır: “Balkanlara hızla girip, kaybettiğimiz topraklarımızı geri almamız üzerine Düveli Muazzama derhal sadrazamın makamına koştular. Güya, Londra Antlaşması’nı tek taraflı olarak bozmuşuz, hemen işgal ettiğimiz topraklardan çıkmalıymışız. Kim kimin toprağını işgal etmişti? İttihat ve Terakki’nin uygun görmesiyle Süleyman Askeri Bey, Eşref Kuşçubaşı, Çerkez Reşid, Sapancalı Hakkı ve Fehmi Beyler gibi arkadaşlarla Meriç’i geçip Trakya’ya daldık. Gümülcine, Kırcali, Dimetoka gibi yerleri bir bir geri aldık. Serez’e de el atıp Yunan hududuna dayandık. Bulgarların Ege bağlantısını kesmiş olduk. Avrupa ayağa kalktı. Dış baskıları azaltmak için Garb-i Trakya Muvakkat Hükümeti’ni kurduk. Bu bir cumhuriyetti ve Türk tarihinde bir ilki gerçekleştirmiştik. Bayrağımız vardı, başkentimiz Gümülcine’ydi, pul bile bastırmıştık”[54]

Kars İslam Cumhuriyeti

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Kars İslam Cumhuriyetinden çok daha eskidir. Anadolu’nun doğusunda da batısında da Cumhuriyet fikri, Türkiye Cumhuriyetinden çok daha önce vardı.

Hani şu “Genç Parti”nin bir bayrağı vardı; İki hilal ortasında bir yıldız… O, Kafkaslar’daki devletleşme hareketi içindeki gruplardan birinin bayrağı idi.

Güneybatı Kafkas Geçici Hükümeti “Güneybatı Kafkas Geçici Millî Hükûmeti Cenub-ı Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Cumhuriye-i Milliyesi” bir Cumhuriyet yönetimi idi. İslam temelli bir “Şura yönetimi” şeklinde kendini tanıttı. Renk ve ayyıldız şekli ile Türk bayrağına benzer bir bayrak kullanıldı. 17-18 Ocak 1919 tarihleri arasında gerçekleştirilen Büyük Kars Kongresi’nin sonucunda kurulan ve 12 Nisan’da İngilizlerin Kars’ı işgal etmeleriyle son bulan Kars yönetimi Batum, Ahıska, Ahılkelek, Artvin, Ardahan, Acara, Posof, Çıldır, Göle, Oltu, Karakurt, Sarıkamış, Karapınar, Kağızman, Kulp, Iğdır, Serdarabat, Aralık, Nuraşen, Nahcivan, Culfa ve Orduabat gibi yerleri kapsamaktaydı. “Güneybatı Kafkas Cumhuriyeti” veya “Kars Cumhuriyeti” adlarıyla da bilinir. İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Somerset Arthur Gough-Calthorpe tarafından kaldırılmıştır.

Esasen Ahıska ve Ahılkelek çevresinde Ahıska Hükümet-i Muvakkatası (Ahıska Geçici Hükümeti), 3 Kasım 1918’de Emir Bey Ekberzâde başkanlığında, merkezi Iğdır olmak üzere Aras Türk Hükümeti, 5 Kasım 1918’de Kepenekçi Emin Ağa (Emin Ağa Borçalı) ve Piroğlu Fahreddin Bey başkanlıklarında merkezi Kars olmak üzere Kars İslâm Şurası kurulmuştur. 15 Kasım’da Birinci Kars Kongresi düzenlenmiş ve sekiz kişilik Muvakkat Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.

Kars Milli İslam Şurası ilandan hemen sonra Yakup Şevket Paşa’dan Kars’ı devralan geçici bir konseydir. Bu konseyin başında Fahrettin Erdoğan bulunmaktadır. Olay Babıali’nin bilgisi altında ve çatışmasız bir şekilde gerçekleşmektedir.

Yönetimi devralan Şura üyeleri, Başkanı Fahrettin Erdoğan, Yenigazili Hayrullah Dağlı, Ahmetoğlu Tagı, Karaçantalı Hacıoğlu Ahmet, Ahıskalı Efsal, Ahıskalı Behçet Bey, Albay İsrafil, Stefan Yafiyadis, Maksutoğlu Haşan Bey’den oluşmaktadır. I. Kars Şurasını örgütleyen kişiler bunlardır.

1. Kars Şurası kesin bir dille mandacılığı reddeder. Bugünkü Gazi Ahmet Muhtar Paşa Konağı’nda 250 kişinin katılımı ile ilk toplantı yapılır ve yönetici kadro belirlenir. Yeni kadro eskiler dışında şu isimlerden oluşur: Cihangirzade İbrahim, Cihangirzade Hasanhan, Yeni Gazili Hayrullah Dağlı, Hacı Abbasoğlu Kerbelayi Mehmet, Halilbeyoğlu Ali, Dr. Esat (Gaziyev), Talınlı Hüseyin, Hamsioğlu Rasim, Molla Bilal, Hafızoğlu Hüseyin, Ali Rıza Ataman, Alibeyoğlu Mehmet I. Şurada seçilenler, 2. Şura’da mümessil olarak görev alırlar.

Bu yapılar konjonktüre bağlı olarak değişen şartlara uyum performansı yüksek yapılardır. Ulusal kimlik ve önderlik yoktur. Osmanlı “Millet sistemi” ve din temelli örfi hukuk baskındır. Osmanlı sistemi genel olarak kabul gören yapılardır.[55]

Kars İslam Cumhuriyeti, Rus Çarlığının Kars, Ardahan, Doğu Erzurum’u kapsayan Kars Oblastlığı’na, Batum Oblastlığı’na bağlı Artvin’e, yine Rus Çarlığı’nda Erivan Uyezd’ine (Bölge) bağlı Iğdır’a büyük ölçüde hakimdi. Nahçıvan, Ordubad, Ahıska üzerinde de hak iddia ediyordu. Bu sebeple Cumhuriyet kendisini Komünist Devrim’in ardından bağımsızlık ilan eden Ermenistan ve Gürcistan Cumhuriyetleri ile savaşta buldu.

Kars İslam Cumhuriyeti ilk iş olarak bağımsız bir devlet olarak tanınması için diğer devletler, özellikle de büyük devletler nezdinde temaslara geçti. Bu çalışmalar neticesinde Kars İslam Cumhuriyeti’ni Japonya İmparatorluğu tanıdı.[56]

Ama elbette ki gerçek anlamda ilk müslüman cumhuriyeti Azerbeycan’da ilan edildi. Ardından Başkır, Kırgız ve Rus Çarlığındaki diğer Türk halkları cumhuriyeti ilan ettiler.[57]

TÜRK DEVLET NİZAMININ ANADOLU’DA KURDUĞU VE İLELEBET PAYİDAR KALACAK SON CUMHURİYET: TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Yeni yönetim sistemine ilişkin bazı kararlar alınırken Mustafa Kemal’in yanındaki arkadaşlarından bazılarının zihninde bunun cumhuriyet olduğu izlenimi doğmuştu. Ancak Mustafa Kemal ısrarla kendilerinden henüz bu sözcüğü kullanmamalarını istemişti. Çünkü her yenilik ancak ve ancak zamanı geldiğinde yapılmalıydı. O zamana kadar da düşünceler belleklerde millî bir sır olarak kalmalıydı. Çünkü buna hâlâ hazır olmayanlar vardı. Zira daha saltanat kaldırılırken kıyamet kopmuş, I. TBMM’de yer alan mebusların çoğu TBMM ile yollarını ayırmıştı ve bu yollarını ayıran mebuslar II. TBMM’de yer almamıştı. Ezcümle I. TBMM’de saltanat ve hilafet yanlısı mebuslar önemli bir ağırlığa sahip olduğu için Millî Mücadele yıllarında millî birlik ve beraberliğe halel getirecek söylemlerden Mustafa Kemal ısrarla kaçınmış, öncelikli olarak ulusal bağımsızlığı amaçlayarak ulusal egemenliğin ilanını Millî Mücadele’nin sonrasına bırakmıştır.

O nedenle 28 Ekim 1923 tarihine kadar cumhuriyet kelimesinin kullanılmamasına özen gösteren Mustafa Kemal, bu kavramın zihinlerde biraz daha yer etmesi için, Yeni Türk Devleti’nin uluslararası alanda yerini alması için sabırla bekledi.

Mecliste kabine üyelerinin seçimi konusunda bir tartışma çıktı. Bu tartışmalar çözüme değil, bunalıma doğru yol almaya başlayınca, artık yeni devlete rejim olarak ad verme zamanının geldiğini gören Mustafa Kemal, 28 Ekim akşamı meclisten çıkarken arkadaşı olan bazı bakanları ve milletvekillerini Çankaya’daki evine, akşam yemeğine çağırdı. Yemek esnasında onlara, “Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz!” diyerek malumun ilanını duyurdu. Ertesi gün 29 Ekim tarihiydi. Devletimizin yönetim şeklinin “Cumhuriyet” olması mecliste oylamaya konduğunda bu teklif, “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri arasında kabul edildi. On beş dakika sonrasında yeni bir oylama daha yapıldı. Çok kısa süren bu oylamada temsilciler tarafından Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçildi.

Böylece TBMM Hükümeti’ne uluslararası kavramlara uyularak gerçek adı verilmiş oldu. Türkiye Cumhuriyeti![58]

Sözün Özü

Uzun lafın kısası Türk devlet geleneğinde halk iradesine dayalı yönetim anlayışı 1923 ile başlamış ne de Cumhuriyet fikri Türk tarihine bütünüyle yabancı bir ithal olarak ortaya çıkmıştır. Aksine, Hunlardan Göktürklere, Oğuzlardan Selçuklulara kadar uzanan tarihsel süreçte kurultay, kengeş, meşveret ve seçim gibi mekanizmalar Türk siyasal kültürünün asli unsurları olmuştur. Bu yapılar modern anlamda bir cumhuriyet rejimiyle birebir örtüşmese de, egemenliğin mutlak biçimde tek bir şahısta toplanmadığı, karar alma süreçlerine temsil ve danışmanın dâhil edildiği bir yönetim anlayışını yansıtmaktadır.

O yüzden şunu söyleyebiliriz ki Türk milletinin ve Türk devlet yapısının cumhuriyete geçişi 28 Ekim’de Atatürk’ün Çankaya’da yemek verdiği arkadaşlarına yarın cumhuriyeti ilan edeceklerini söyleyip bir gecede arkadaşlarıyla karara bağlayarak akşamdan sabaha Cumhuriyet’i alelacele ilan etmesiyle değil, Osmanlı’dan da öncesinden başlayan ve Atatürk’e de tarihi yönden ilham olan Ahi Cumhuriyeti’nin birinci evresini oluşturduğu, sonrasında Osmanlı Devleti’nin Ragusa (Dubrovnik) ve Yedi Ada Cumhuriyetleri gibi cumhuriyet rejimleriyle kurduğu himaye ve işbirliği ilişkileri, Osmanlı siyasi zihniyetinin cumhuriyet fikrine kategorik olarak karşı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Aksine, Osmanlı yönetimi, farklı idare biçimlerini kendi egemenlik sistemi içinde yaşatabilmiş; seçimli, meclisli ve özerk yönetimleri uzun süre muhafaza edebilmiştir. Dolayısıyla, Cumhuriyet’in 1923’te “bir gecede” ve “tarihsiz” bir kopuşla kurulduğu iddiası da; Osmanlı ve Türk tarihine topyekûn bir düşmanlıkla yaklaşıldığı savı da tarihsel verilerle örtüşmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinin yüzyıllara yayılan istişare, temsil ve ortak sorumluluk geleneğinin modern çağdaki kurumsal ifadesidir. Yani 1923 yılı mazimize, Osmanlı hanedanına yönelik bir soykırım tarihi olmadığı gibi milletin zincirlerini kırıp kölelikten kurtulduğu bir tarih de olmamıştır.

Sonuç olarak, 1923 Cumhuriyeti bir inkâr değil; tarihsel bir birikimin, çağın şartları içinde yeniden vücut bulmuş hâlidir. Kısaca 1923, ilelebet payidar kalacak olan ve Türk devlet nizamının, Türk milletinin var ettiği cumhuriyet evrelerinin sonuncusu ve kökü en sağlam olan Türkiye Cumhuriyeti’nin var olduğu tarihtir.

Türk milleti Cumhuriyet’e yabancı olmadığı gibi, onu ayakta tutan tarihsel hafızanın da sahibidir.

Kaynakça:

Arı İNAN, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996

Aydın TANERİ, Türk Devlet Geleneği, A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara 1975

Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Kömen Yayınları, Ankara 1979

Bahaeddin ÖGEL, Türklerde Devlet Anlayışı (13. Yüzyıl Sonlarına Kadar), Başbakanlık Basımevi, Ankara 1982

Davut NURİLER, Osmanlı’nın Dubrovnik’i, 30 Ocak 2018, https://davutnuriler.com/dubrovnik/, erişim tarihi: 27.01.2026

Ekrem Buğra EKİNCİ, Osmanlı Demokrasisi, 15 Ocak 2014, Türkiye Gazetesi, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/osmanli-demokrasisi-577754, erişim tarihi: 28.01.2026

Hamid Zübeyr KOŞAY, Ankara Budun Bilgisi, Ankara Halkevi Dil-Tarih ve Edebiyat Şubesi Neşriyatı, Ulus Basımevi, Ankara 1935

Hüseyin Namık ORKUN, Türk Tarihi, Akba Kitabevi, İstanbul, 1946, c. IV

İbrahim KAFESOĞLU- Mehmet Saray, Atatürk İlkeleri ve Dayandığı Tarihi Temeller, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1983

İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1989

İsmail Hami DANİŞMEND, Garb Menba’larına Göre: Eski Türk Demokrasisi, Sucuoğlu Matbaası, İstanbul 1964

Johann Jacob Maria De GROOT, De Hunnen der vorchristlichen Zeit, Walter de Gruyter, Berlin-Leipzig, 1921

Kahraman ŞAKUL, Adriyetik’te bir Osmanlı cumhuriyeti, Derin Tarih, 11 Haziran 2021

Kemal BEYDİLLİ, “Korsika ve Osmanlı Devleti”, İlmî Araştırmalar: Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri, 1996, sy. 4

Mehmet Altay KÖYMEN, “Selçuklular’da Devlet”, Belleten, Ankara, 1987, Sayı 201

Mehmet Altay KÖYMEN, “Türkler ve Demokrasi”, Milli Kültür Dergisi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1977, c. 6

Mehmet Altay KÖYMEN, Alp Arslan ve Zamanı II, A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınevi, Ankara 1983

Metin Ziya KÖSE, Osmanlı ve Avrupa’nın Son Sınır Karakolu Dubrovnik, Atlas Tarih, 2022

Neşet ÇAĞATAY, “Fütüvvetçilikte Ahiliğin Ayrıntıları”, Belleten, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1976, Cilt: 40, Sayı: 159

Nil SARI, Dubrovnik / Ragusa’da Tıp Tarihi ve Osmanlılarla İlişkisi, Sağlık Tarihi ve Müzeciliği Sempozyumu 3: 19-21 Mayıs 2017, Zeytinburnu Belediyesi, 2020

Ramazan ŞEŞEN, Onuncu Asırda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975

Salim KOCA, “X. Yüzyılda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı Gözüyle Türkler”, Milli Kültür, 1981, c. I

Salim KOCA, Sultan I. İzzeddin Keykavus Zamanında Türkiye Selçuklu Devleti (1211-1220), Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 1989

Sevgi AKTÜRE, “16. Yüzyıl Öncesi Ankara’sı Üzerine Bilinenler”, Tarih İçinde Ankara (der. Ayşıl Tükel Yavuz), T.B.M.M. Basımevi, Ankara, 2000

Seyfi Yücel, Ankara Ahi Cumhuriyeti ve Ankara’nın Başkent Oluşu, Sakarya Yenigün Gazetesi, 20 Kasım 2018, https://sakaryayenigun.com.tr/makale/17827328/seyfi-yucel/ankara-ahi-cumhuriyeti-ve-ankaranin-baskent-olusu, erişim tarihi: 28.02.2026

Sinan MEYDAN, “Atatürk Etkisi İflas-İşgal-Direniş-Kurtuluş”, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2019

Uğur UTKAN, Türk Tarihinde ve Anadolu Tarihinde Cumhuriyet İlk Defa Atatürk Tarafından Mı Kuruldu?, Dumlupınar Gazetesi, 19 Haziran 2025, https://dumlupinargazetesi.com/turk-tarihinde-ve-anadolu-tarihinde-cumhuriyet-ilk-defa-ataturk-tarafindan-mi-kuruldu, erişim tarihi: 27.01.2026

Vesna MİOVİĆ, Kavşaktaki bilgelik: Dubrovnik Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti dönemindeki olaylar, Fransiskan Manastırı, Çev: EDINA Ustavdic, Haz: Ed. Luka Anicic, Çokkültürlülük Değerlerini Koruma Derneği, 2011

Yavuz BAHADIROĞLU, Osmanlı Devleti’nde ilk seçimler, Yeni Akit Gazetesi, 24 Nisan 2018, https://yeniakit.com.tr/yazarlar/yavuz-bahadiroglu/osmanli-devletinde-ilk-secimler-23980.html, erişim tarihi: 27.01.2026

Zlata Blažina TOMİC, Biserka Belicza, Physicians as diplomats in the Renaissance Republic of Dubrovnik (Ragusa). January 2004 · Yeni tıp tarihi araştırmaları = The new history of medicine studies

Dipnotlar:

[1] İbrahim KAFESOĞLU ve Mehmet SARAY, Atatürk İlkeleri ve Dayandığı Tarihi Temeller, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1983, s. 32

[2] Johann Jacob Maria De GROOT, De Hunnen der vorchristlichen Zeit, Walter de Gruyter, Berlin-Leipzig, 1921, s. 59

[3] İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1989, s. 246

[4] Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Kömen Yayınları, Ankara 1979, s. 216

[5] İsmail Hami DANİŞMEND, Garb Menba’larına Göre: Eski Türk Demokrasisi, Sucuoğlu Matbaası, İstanbul 1964, s. 12-13

[6] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 237

[7] Johann Jacob Maria De GROOT, a.g.e., s. 214

[8] Bahaeddin ÖGEL, Türklerde Devlet Anlayışı (13. Yüzyıl Sonlarına Kadar), Başbakanlık Basımevi, Ankara 1982, s. 82-86

[9] Bahaeddin ÖGEL, a.g.e., s. 77

[10] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 247

[11] Bahaeddin ÖGEL, a.g.e.., s. 78

[12] Salim KOCA, “X. Yüzyılda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı Gözüyle Türkler”, Milli Kültür, 1, 1981, s. 48

[13] Ramazan ŞEŞEN, Onuncu Asırda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975, s. 39-40

[14] Mehmet Altay KÖYMEN, Alp Arslan ve Zamanı II, A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınevi, Ankara 1983, s. 295

[15] Mehmet Altay KÖYMEN, “Selçuklular’da Devlet”, Belleten, Ankara, 1987, Sayı 201, sf. 1362-1363

[16] Mehmet Altay KÖYMEN, “Türkler ve Demokrasi”, Milli Kültür Dergisi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1977, c. 6, s. 1362-1363

[17] Salim KOCA, Sultan I. İzzeddin Keykavus Zamanında Türkiye Selçuklu Devleti (1211-1220), Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 1989, s. 177

[18] Uğur UTKAN, Türk Tarihinde ve Anadolu Tarihinde Cumhuriyet İlk Defa Atatürk Tarafından Mı Kuruldu?, Dumlupınar Gazetesi, 19 Haziran 2025, https://dumlupinargazetesi.com/turk-tarihinde-ve-anadolu-tarihinde-cumhuriyet-ilk-defa-ataturk-tarafindan-mi-kuruldu, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[19] Hamid Zübeyr KOŞAY, Ankara Budun Bilgisi, Ankara Halkevi Dil-Tarih ve Edebiyat Şubesi Neşriyatı, Ulus Basımevi, Ankara 1935, s. 22; Sevgi Aktüre, “16. Yüzyıl Öncesi Ankara’sı Üzerine Bilinenler”, Tarih İçinde Ankara (der. Ayşıl Tükel Yavuz), T.B.M.M. Basımevi, Ankara, 2000, s. 18

[20] Uğur UTKAN, Türk Tarihinde ve Anadolu Tarihinde Cumhuriyet İlk Defa Atatürk Tarafından Mı Kuruldu?, Dumlupınar Gazetesi, 19 Haziran 2025, https://dumlupinargazetesi.com/turk-tarihinde-ve-anadolu-tarihinde-cumhuriyet-ilk-defa-ataturk-tarafindan-mi-kuruldu, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[21] Arı İNAN – Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996, s. 30,31

[22] Sinan MEYDAN, “Atatürk Etkisi İflas-İşgal-Direniş-Kurtuluş”, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2019, s. 230

[23] Neşet ÇAĞATAY, “Fütüvvetçilikte Ahiliğin Ayrıntıları”, Belleten, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1976, Cilt: 40, Sayı: 159, s. 429, 435

[24] Uğur UTKAN, Türk Tarihinde ve Anadolu Tarihinde Cumhuriyet İlk Defa Atatürk Tarafından Mı Kuruldu?, Dumlupınar Gazetesi, 19 Haziran 2025, https://dumlupinargazetesi.com/turk-tarihinde-ve-anadolu-tarihinde-cumhuriyet-ilk-defa-ataturk-tarafindan-mi-kuruldu, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[25] Hamid Zübeyr KOŞAY, Ankara Budun Bilgisi, Ankara Halkevi Dil-Tarih ve Edebiyat Şubesi Neşriyatı, Ulus Basımevi, Ankara, 1935, s. 26

[26] Sevgi AKTÜRE, “16. Yüzyıl Öncesi Ankara’sı Üzerine Bilinenler”, Tarih İçinde Ankara (der. Ayşıl Tükel Yavuz), T.B.M.M. Basımevi, Ankara, 2000, s. 19

[27] Seyfi Yücel, Ankara Ahi Cumhuriyeti ve Ankara’nın Başkent Oluşu, Sakarya Yenigün Gazetesi, 20 Kasım 2018, https://sakaryayenigun.com.tr/makale/17827328/seyfi-yucel/ankara-ahi-cumhuriyeti-ve-ankaranin-baskent-olusu, erişim tarihi: 28.02.2026

[28] Aydın TANERİ, Türk Devlet Geleneği, A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara 1975, s. 35

[29] Hüseyin Namık ORKUN, Türk Tarihi, Akba Kitabevi, İstanbul, 1946, c. IV., s. 248, 249

[30] Davut NURİLER, OSMANLI’NIN DUBROVNİK’İ, 30 Ocak 2018, https://davutnuriler.com/dubrovnik/, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[31] Yavuz BAHADIROĞLU, Osmanlı Devleti’nde ilk seçimler, Yeni Akit Gazetesi, 24 Nisan 2018, https://yeniakit.com.tr/yazarlar/yavuz-bahadiroglu/osmanli-devletinde-ilk-secimler-23980.html, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[32] Metin Ziya KÖSE, Osmanlı ve Avrupa’nın Son Sınır Karakolu Dubrovnik, Atlas Tarih, 2022, s. 42-44

[33] Nil Sarı, Dubrovnik / Ragusa’da Tıp Tarihi ve Osmanlılarla İlişkisi, Sağlık Tarihi ve Müzeciliği Sempozyumu 3: 19-21 Mayıs 2017, Zeytinburnu Belediyesi, 2020, s. 82

[34] Vesna MİOVİĆ, Kavşaktaki bilgelik: Dubrovnik Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti dönemindeki olaylar, Fransiskan Manastırı, Çev: EDINA Ustavdic, Haz: Ed. Luka Anicic, Çokkültürlülük Değerlerini Koruma Derneği, 2011, s. 64

[35] Vesna MİOVİĆ, Kavşaktaki bilgelik: Dubrovnik Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti dönemindeki olaylar, Dubrovnik Devlet Arşivi, Çev: EDINA Ustavdic, Haz: Ed. Luka Anicic, Çokkültürlülük Değerlerini Koruma Derneği, 2011, s. 59

[36] Nil SARI, Dubrovnik / Ragusa’da Tıp Tarihi ve Osmanlılarla İlişkisi, Sağlık Tarihi ve Müzeciliği Sempozyumu 3: 19-21 Mayıs 2017, Zeytinburnu Belediyesi, 2020, s. 84

[37] Vesna MİOVİĆ, Kavşaktaki bilgelik: Dubrovnik Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti dönemindeki olaylar, Dubrovnik Devlet Arşivi, Çev: EDINA Ustavdic, Haz: Ed. Luka Anicic, Çokkültürlülük Değerlerini Koruma Derneği, 2011, s. 55

[38] Vesna MİOVİĆ, a.g.e., s. 92-93

[39] Zlata Blažina TOMİC , Biserka Belicza, Physicians as diplomats in the Renaissance Republic of Dubrovnik (Ragusa). January 2004 · Yeni tıp tarihi araştırmaları = The new history of medicine studies, s. 129

[40] Zlata Blažina TOMİC , Biserka Belicza, a.g.e., s. 130-131

[41] Vesna MİOVİĆ, a.g.e., s. 106

[42] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Demokrasisi, 15 Ocak 2014, Türkiye Gazetesi, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/osmanli-demokrasisi-577754, Erişim Tarihi: 28.01.2026

[43] Yavuz BAHADIROĞLU, Osmanlı Devleti’nde ilk seçimler, Yeni Akit Gazetesi, 24 Nisan 2018, https://yeniakit.com.tr/yazarlar/yavuz-bahadiroglu/osmanli-devletinde-ilk-secimler-23980.html, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[44] Ekrem Buğra EKİNCİ, Osmanlı Demokrasisi, 15 Ocak 2014, Türkiye Gazetesi, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/osmanli-demokrasisi-577754, Erişim Tarihi: 28.01.2026

[45] Kahraman Şakul, Adriyetik’te bir Osmanlı cumhuriyeti, Derin Tarih, 11 Haziran 2021

[46] Bu dönemde Osmanlılar’ın İtalya’da savaştıklarına dikkat çeken tek modern Osmanlı tarihçisi Zinkeisen’e atıfla Kemal Beydilli’dir. Avrupa ahvalinin karıştığı 1740’larda günümüzde unutulmaya terkedilmiş olan Korsika cumhurunun Osmanlı himayesi talebi konumuzla ilginç bir mukayese imkânı sunmaktadır (bkz. Kemal Beydilli, “Korsika ve Osmanlı Devleti”, İlmî Araştırmalar: Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri, 1996, sy. 4, sf. 17-46).

[47] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILIOĞLU, “Arşiv Vesikalarına Göre Yedi Ada Cumhuriyeti”, Belleten, Ankara, 1937, c. I/ say. 3-4, sf. 630

[48] Nihat ERİM, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 1953, s. 207-210

[49] Ahmed Cevdet Paşa, Târih-i Cevdet, haz. Abdülkadir Özcan, TTK Yayınları, Ankara, 2024, c. VI, sf. 286

[50] Kahraman ŞAKUL, Adriyetik’te bir Osmanlı Cumhuriyeti, Derin Tarih, 11 Haziran 2021

[51] Yavuz BAHADIROĞLU, Osmanlı Devleti’nde ilk seçimler, Yeni Akit Gazetesi, 24 Nisan 2018, https://yeniakit.com.tr/yazarlar/yavuz-bahadiroglu/osmanli-devletinde-ilk-secimler-23980.html, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[52] Uğur UTKAN, Türk Tarihinde ve Anadolu Tarihinde Cumhuriyet İlk Defa Atatürk Tarafından Mı Kuruldu?, Dumlupınar Gazetesi, 19 Haziran 2025, https://dumlupinargazetesi.com/turk-tarihinde-ve-anadolu-tarihinde-cumhuriyet-ilk-defa-ataturk-tarafindan-mi-kuruldu, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[53] https://www.batitrakya.org/bati-trakya-haber/ilk-turk-cumhuriyeti-bati-trakya-turk-cumhuriyetinin-100-yili/, Batı Trakya Online, Erişim Tarihi: 28.01.2026

[54] Kader ÖZLEM, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Turkish News, https://www.turkishnews.com/2015/12/28/bati-trakya-turk-cumhuriyeti/, Erişim Tarihi: 28.01.2026

[55] Uğur UTKAN, Türk Tarihinde ve Anadolu Tarihinde Cumhuriyet İlk Defa Atatürk Tarafından Mı Kuruldu?, Dumlupınar Gazetesi, 19 Haziran 2025, https://dumlupinargazetesi.com/turk-tarihinde-ve-anadolu-tarihinde-cumhuriyet-ilk-defa-ataturk-tarafindan-mi-kuruldu, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[56] Anadolu’nun ilk cumhuriyeti: Kars İslam Cumhuriyeti, 21 Eylül 2021, Mepa News, https://www.mepanews.com/anadolunun-ilk-cumhuriyeti-kars-islam-cumhuriyeti-40709h.htm, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[57] Bernard LEWİS, Modern Türkiye’nin Doğuşu, 3.b., Çev. Metin Kıratlı, TTK Yayınları, Ankara, 1988, s.365

[58] Uğur UTKAN, Türk Tarihinde ve Anadolu Tarihinde Cumhuriyet İlk Defa Atatürk Tarafından Mı Kuruldu?, Dumlupınar Gazetesi, 19 Haziran 2025, https://dumlupinargazetesi.com/turk-tarihinde-ve-anadolu-tarihinde-cumhuriyet-ilk-defa-ataturk-tarafindan-mi-kuruldu, Erişim Tarihi: 27.01.2026

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen