Stepler İmparatorluğu’nun yazarı René Grousset bozkır ahalisinin diğer insanlara nazaran insanî vasıflar bakımından daha aşağıda bulunduklarının düşünülemeyeceğini, bozkır coğrafyasının sert ikliminden ötürü diğer memleketlerde görülen yerleşik hayata geçmelerinin mümkün olamadığını söylüyor. Yoksa bozkır halkları da diğer bütün insanlık gibi becerikli ve zekidir. Bozkır ikliminde rüzgâr alabildiğine sert, soğuklar öldürücü ve sıcaklar yakıcıdır. Gözler umumiyetle çekik, yanaklar çıkık, vücutlar bodur ve tıknazdır. Göz çekikliği göz kapaklarının yağlı olmasından, vücutların tıknazlığı ise herhâlde beslenme rejiminden dolayıdır. Avrasya’nın kuzeyindeki bozkır ikliminin çetinliğine René Grousset çarpıcı bir misal veriyor: Moğolistan’daki Urga kentinin gündüz-gece sıcaklık değişimi +38’den -42’ye kadardır. Sırf bu örnek tek başına sözünü ettiğimiz coğrafyanın baş döndürücü iklimi hakkında bizlere fikir vermeye yetiyor. Buralar kuzeyden güneye veya doğudan batıya ormanlıktır, bozkırdır ve çöldür. Kızılkum, Karakurum, Taklamakan ve Gobi çölleri bu mıntıkadadır. René Grousset bu çölleri bozkır havzalarını yavaş yavaş kemiren kanserli hücrelere benzetiyor çünkü bu çöller Protohistorik çağdan beri sürekli genişlemektedir. En doğuda Mançurya ormanı, kuzeyde ise Sibirya ormanları vardır. Sözünü ettiğimiz büyük coğrafya Mançurya’dan başlıyor ve Ural Dağlarını aşarak Macaristan’da son buluyor. Ural Dağları ile Hazar Denizi arasında geçişi kolaylaştıran bir düzlük arazi yer almaktadır. (Protohistorik çağ, tarih öncesi çağ ile tarihsel çağ arasındaki geçiş çağını temsil etmektedir.)
Jean-Paul Roux’nun romantik anlatımıyla, Türkler bilinmeyen bir tarihte Avrasya’nın kuzey bölgelerinde, kuzey bölgelerinin en doğusunda veya en doğusuna yakın bir yerde türemişlerdir. Buralarda dimdik göğe yükselen gövdeleriyle kozalaklı çamların doldurduğu ve alabildiğine uzanan tayga dediğimiz sonsuz ve muazzam Sibirya ormanları bulunur. Pek çok akarsu vardır, buralardaki ormanlar aylar boyu kar altındadır, taygalarda hayat yok denecek kadar azdır. [Ötüken Türkçe Sözlük tayga sözcüğünü şöyle tanımlıyor: Avrupa, Asya ve Amerika’nın kuzeyini kaplayan özellikle Sibirya tundralarının hemen güneyinde yer alan hep yeşil, kozalaklı orman ağaçları kuşağının oluşturduğu bitki örtüsü. Fince çıplak dağ anlamındaki tunturi sözcüğünden gelen tundra ise yarı kutup bölgelerinde görülen bitki topluluğudur. Rusçadan dilimize geçme tayga sözcüğü aslen Yakut ve Altay Türkçelerinin söz varlığıdır.] Türklük bilimciler Sibirya’ya adını veren sibir kelimesinin Ana Türkçe ve Moğolca siber/sibir adından geldiği kanısındadırlar ve hafif yağmur, bataklık yerde sık çalılık, dere kenarında fundalık orman anlamlarını taşıdığı görüşündedirler.[1] Türkler bilinen ilk kültürlerini işte bu ortamda yaratmışlardır ve başlangıçta orman kavmidirler. Tunguzlar, Moğollar ve Türkler bu sert iklimde tanışıp kaynaşacaklardır (veya aynı kökten türeyerek farklı kavimler hâline geleceklerdir). Soğuk iklimde nüfuslarının fevkalâde artması beklenemez. Kaldı ki coğrafyacıların 13 milyon kilometrekare olarak tanımladıkları Sibirya’nın nüfusu bugün bile 30 milyon kadardır. Fakat bu iklimin Türkleri sert tabiatlı yapması olağandır. Herhâlde epeyce dirençli idiler. Kültürlerinin de kendileri gibi sert ve katı olacağını düşünebiliriz. Keza dilleri de sert olmalıdır. Bugünkü Türkistan, Azerbaycan ve Türkiye lehçelerinin Göktürk yazıtları dilinden daha yumuşak olması mânidardır. Sibirya ormanlarından güneye (ve güney batıya) inildikçe Türklerin hayat tarzı değişecektir ve orman kavmi olmaktan çıkarak bozkır kavmi hâline geleceklerdir. Moğolistan ve Türkistan iklimlerinde Türk boyları ormancılık kültüründen bir hayli kopacaklardır. Ağaçeri ve Tahtacı Türkmenlerinin işte bu Sibirya ormanları kültürünün hâtırasını yaşattıkları söylenebilir. Günümüzde artık Çin toprağı olan Çin Seddi’nin kuzeyinin de eski zamanlarda Hunların vatanı olduğunu düşünürsek Güney Sibirya’dan ne derece uzaklaşıldığı hakkında fikir yürütebiliriz.
Bunların yanı sıra Maveraünnehir, Turfan ve Anadolu gibi tarım memleketleri de Türklüğün hayat tarzında büyük değişmelere yol açacaktır. Çin kaynaklarından veriler derlemiş olan Bahaeddin Ögel, Doğu Türkistan’daki Turfan yöresinde iklimin bir hayli ılıman, toprağının epeyce verimli olduğunu söylüyor. Bir yılda iki defa buğday alınabiliyor, meyve çeşitleri boldur, muhtelif yerlerden su getiren kanal şebekesi vardır, madenleri ve üzüm bağları çoktur, şarapları lezzetlidir, dokumacılık gelişmiştir, bolluk ve refah nedeniyle eğlence kültürü yükselmiştir. Sibirya’da böylesi bir hayat elbette mümkün olamazdı. Bahaeddin Ögel, Çin’in kuzeyinde yaşayan kavimlerin hayat tarzlarının Milâttan Önce 3000’den başlayarak geç çağlara kadar neredeyse hiç değişmediğini söyler. René Grousset, benzer ifadeyle, son buzul çağından itibaren herhâlde on bin yıl boyunca hayat tarzının buralarda hep aynı kaldığını belirtir. Jean-Paul Roux, Türklerin Moğolların ve Tunguzların doğum yerini Sibirya’nın kuzey doğusunda aramaktan yanadır. Bu kavimlerin başlangıçta tek kavim olabilecekleri ve ortak dil konuşabilecekleri ihtimali üzerinde duran Jean-Paul Roux kuzey doğudan hareketle güneye doğru göç edildikçe bağlantının uzun bir süre kesildiği ve böylece ortak dilin üç kola ayrılarak bağımsız diller hâline geldiği (Türkçe Moğolca Tunguzca) yönünde bir tahminde bulunuyor. Nitekim bir kök dilin yeni diller doğurabilmesi için birkaç şubenin ayrılması, bu şubeler arasındaki bağlantının kesilmesi ve uzun süre yalıtılmış bölgelerde ayrı ayrı yaşamaları gerekiyor. Bir arada yaşamaya devam etmeleri veya yalıtılmamış bölgelerde irtibat kurmaya devam etmeleri durumunda ancak lehçeler, şiveler ve ağızlar görülebilir. Özbek Türkçesi ile Türkiye veya Kırım Türkçesi buna örnektir. Bağlantının kesilmesi durumunda Çuvaşça ile Yakut Türkçesi örneğinde görüleceği üzere büyük farklılık meydana gelir.
Sibirya’nın kuzeyi ile güneyi avcılığa elverişlidir. Ren geyiği burada esastır. Kollarıyla birlikte nehirlerin varlığı, avcıların su kenarlarında hayat tarzlarını şekillendirmeleri, ister istemez balıkçılığı da doğuracaktır. Nitekim Tolstov, bilhassa Oğuzların eskiden beri balıkçı oldukları görüşündedir. Tolstov, Türkçedeki balçık (çamur), balık (su hayvanı) ve balık (kent) sözcüklerini Oğuzların balıkçılığına kanıt olarak sunmaktadır. Meselâ bugünkü Altay Cumhuriyeti’nin geçim kaynaklarından ikisi balıkçılık ile avcılıktır. Buralarda deniz yoktur ama göller ve nehirler epeyce vardır. Sibirya’da kuzeyden güneye inildikçe ren geyiğinin yerini kurt alacaktır. Kuzey ormanlarındaki geyik muhtemelen Türklerin en eski totemlerinden biridir. Ormandan çıkılıp da bozkıra geçildiğinde totem olarak bozkurt ağırlık kazanacaktır. (Türkiye’deki çinekof, lüfer, mezgit gibi tuzlu su balık adları umumiyetle Rumcadan ödünçlemedir fakat alabalık gibi tatlı su balık adları Türkçedir. İşte bu keyfiyet Türklerin akarsu balıklarını eskiden beri tanıdıklarına yorulabilir.)
Çinliler kuzeydeki halklara toptancı bir yaklaşımla Hu diyorlardı. Hunlar (veya Kunlar) bunlardır. Türklerin, Moğolların, Tunguzların ataları bilhassa Güney Sibirya’da ve Mançurya tarafında yaşıyorlardı. Buralarda yüzlerce boyun teşekkül ettiği meydandadır. Boylar ayrışarak veya birleşerek muhtelif üst-kimlikler hâlinde tarih sahnesine çıkabilmektedirler. Hu adı da bir üst-kimliği temsil ediyor. Bahaeddin Ögel, Çin’in kuzeyindeki Huların aynı dili konuşan bütüncül bir halk olarak görülmemesi lâzım geldiğini vurguluyor. Bunların içinde yukarıda saydığımız Türk, Moğol, Tunguz gibi unsurlar vardır. Daha geriye inildikçe belki Mançu ve Koreli unsurlar da karşımıza çıkabilecektir. Biz burada Altay Dil Ailesi bahsine girmeyeceğiz. Türklerin ilk doğum yeri Güney Sibirya olmasa bile, Türkçe konuşan yüzlerce boyun Güney Sibirya yöresinde teşekkül ettiğini çekinmeden söyleyebiliriz. Ahmet Bican Ercilasun, Türklüğün ilk doğum yerini Ceytun bölgesi olarak gösteriyor. Türkiye’nin Güneydoğu’sundaki Göbeklitepe kültürünü M.Ö. 9.500’lerde başlatmamızın yaklaşık 2.300 yıl sonrasında İlk Türkler M.Ö. 7.200’lerde Türkmenistan’ın güneyinde tarih sahnesine çıkıyorlar. İlk Türklerin atalarının buraya Fırat-Dicle havalisinden geldikleri tahmin edilmektedir. Türkmenistan’ın güneyine (Horasan) yerleşen İlk Türkler burada Ceytun kültürünü meydana getiriyorlar. Ahmet Bican Ercilasun, Ceytun kültürünü M.Ö. 7.200-4.500 tarihleri arasına yerleştirmektedir. İlk Türkler buradayken kuzeydeki yabancı Kelteminar kültürüyle temas kuruyorlar. Kelteminar kültürü M.Ö. 7.500-3.500 arasıdır. Kelteminar kültürünün son bulmasıyla İlk Türkler kuzeye doğru hareketleniyor. İlk Türklerin yerleşik hayattan bozkır hayatına geçişleri ise M.Ö. 3.000 sonlarıdır. Ardı sıra Türkmenistan Anav kültürü (M.Ö. 4.500-1.000); Yenisey Afanasyevo kültürü (M.Ö. 2.900-2.500); Andronovo kültürü (M.Ö. 2.000) birbirini takip edecektir. M.Ö. 2.000 başlarında Hint-Avrupalıların istilası başlayınca İlk Türkler doğuya göç ediyor. Güney Sibirya yöresinde Çin, Moğol, Tunguz ve Kore halklarıyla temaslar ve karışmalar baş gösteriyor. Peşi sıra Yenisey Karasuk kültürü (M.Ö. 1.500-800) ortaya çıkacaktır. İlk Türkler bu dönemde yabancı Karasuk kültürüyle temas kuruyor. Daha sonrasında Tagar kültürü (M.Ö. 800-M.S. 100) beliriyor. Tagar kültürüyle İskitler çağdaştır. İskitler M.Ö. 800-300 yılları arasında bozkırlara hâkim olmuşlardır. M.Ö. 300’ün sonlarına doğru Tuman ve oğlu Mete zuhur ediyor. [Ercilasun’dan özetleme bize aittir.]
Faraziyeler bizleri yanıltabilir. Doğru da çıkabilirler. Altay Dilleri Teorisini kabul edenler bulunduğu gibi reddeden dilbilimciler de vardır. Bunlar çetrefilli konular olduğu için burada değinmiyoruz. Fakat şu kadarını söyleyelim ki tarih öncesinde geriye doğru indikçe muhtelif dillerin birleşmeye başladıklarını hissedebiliyoruz. En doğudaki Japoncadan en batıdaki İngilizceye kadar (bunlara kuzey dilleri adını verebiliriz) Avrasya coğrafyasındaki dillerin ortak sözcükler ve ortak gramer unsurları taşıdıkları seçilebiliyor. Bu ortaklıklar yalnızca kültür alışverişlerinden veya uzak mâzide bir arada yaşamış bulunmalarından kaynaklanmıyor. Bazı müşterek unsurlar bu halkların geçmiş zamanlarda bir anadil konuştukları anlamına da geliyor. Anadil (veya çekirdek dil) göçler yoluyla muhtelif coğrafyalara yayılınca irtibat kesiliyor ve çekirdek dilden farklı diller türüyor. İklim ve hayat tarzı konuşulan dilleri büsbütün değiştiriyor. Fakat bunlar hem bilinen hem de tahmin edilebilecek hususlardır. Türkçe konuşan halklar da birbirlerinden uzaklaştıkça Türkçenin şiveleriyle lehçeleri ortaya çıkmıştır. Türkiye Türkçesi ile Çuvaşçanın aynı kökten çıkmasına rağmen çok değişik manzaralar çizmesinin sebebi budur.
Jean-Paul Roux soruyor: Sibirya’daki avcı bir Yakut ile bozkırda hayvan yetiştiren bir Kazak, Doğu Türkistanlı bir çiftçi ile İstanbullu bir kentli arasında nasıl bir ortak bağ olabilir? Uygur toplumu, Hazar Denizi kıyısındaki Hazar Krallığı, Altınordu Hanlığı ve Osmanlı İmparatorluğu müşterek tutum ve davranışlara sahiptir diyor Jean-Paul Roux. Bu müşterek davranışları kendince sıralıyor: Maddi ve manevi sağlamlık, yüksek haysiyet, verilen söze sadık kalmak, ihanet edenlere karşı acımasızlık, ırkçılıktan uzak durmak, gözü peklik, savaşçılar arasında dayanışma, üst rütbeli kişilere tam itaat, savaşırken başkalarının ve kendisinin yaşamını hiçe saymak, idarecilik ve muhasebe anlayışı, toplumsal sınıfların çok güçlü bir şekilde yapılandırılmış olmasıyla birlikte sınıflar arasında geçişkenlik kolaylığı, arşiv tutma becerisi, sanat ve bilim sevgisi, büyük mimarlık başarıları, din alanında bitmek tükenmek bilmeyen bir merak ve kiliseleri örgütleme çabası, hoşgörü, tasavvuf merakı, bir nevi alaycı kuşkuculuk. Jean-Paul Roux zihniyet ile dil arasında sımsıkı bağlar bulunduğu için Türklerin bu meziyetleri ve davranışları Türkçeyi de biçimlendirmiştir diyor.[2]
Türklerin ve Türkçenin ortaya çıkışı hakkında Tuncer Baykara’nın görüşlerine de kısaca değinelim. Baykara’nın görüşlerini sıralarken köşeli parantez içinde kendi yorumlarımı ekleyeceğim: Baykara’ya göre upuzun süren taş devrinde birtakım insanlar Karadeniz kuzeyinden Pasifik kıyılarına kadar uzanan geniş bozkırda uzun yıllar bir arada yaşamışlardır. [Baykara’nın sözünü ettiği birtakım insanlar herhâlde ufak topluluklar hâlinde yaşıyorlardı çünkü insanoğlu başlangıçtan beri sosyal varlıktı. Ufak topluluklar daha sonrasında tarihten bildiğimiz oymakları ve boyları oluşturacaklardır. Şu hâlde ufak topluluklar oba dediğimiz içtimai bölüklerdir. Oba sözcüğünün ne kadar eskilere gittiğini bilemediğimiz için söz konusu ufak topluluklara temsil mânâsında oba diyebiliriz.] Karadeniz kuzeyinden Pasifik kıyılarına kadar uzanan geniş bozkırda binlerce yıl süren bu müşterek hayat muhakkak ki her şeyden önce dilde ortak ifadeler edinmiştir. Bu dönemde tek heceli, söylenmesi en kolay Türkçe isimler ortak dilin temelini teşkil etmiştir: At, ot, et, ok vesaire. En eski kelimeler söylenmesi kolay olan tek heceli sözlerdir. Buna göre Türkler, çevrelerindeki bitkileri genel mânâda ot diye adlandırmışlardır. [Kırmızılar’da yayımlanmış olan Atalarımızın Konuştuğu İlk Dil Hakkında başlıklı yazımızda dil hastalığına değinmiş, başlangıçta az kelimeye pek çok anlam yüklendiğini belirtmiş, kanatlı hayvanların hepsine birden kuş denmiş olabileceğini ve dağ sözcüğünün yalnızca dağı belirtmediğini, dağın bünyesinde yer alan mağara, ağaç, yamaç gibi bütün unsurları kapsadığını yazmıştık. Baykara ot kelimesine genel anlam yüklerken işte bu başlangıçtaki az kelimeye pek çok anlam yüklemek keyfiyetine göndermede bulunuyor.] Baykara, düz ve geniş bozkır sahasında mağara gibi doğal barınakların pek fazla bulunmayacağı düşüncesinden hareket ederek Türklerin atalarının çok eski zamanlardan beri ev kurmuş olmaları lâzım geldiği çıkarımında bulunuyor. [Eski Türkçedeki eb (ev) sözcüğü herhâlde çok köklü bir kelimeydi. Ahmet Bican Ercilasun da Türklerin başlangıçta yerleşik oldukları ve kulübe tarzı basit evlerde oturdukları, bağ bahçe işleriyle uğraştıkları, sonradan konar-göçer hayata geçtikleri tezini savunmaktadır.]
Baykara’ya göre, muhakkak ki bu dönemde ortak bir dille anlaşan insanlar kendilerine Türk adı değil, başka adlar vermiş olsa gerektir. Bu adlardan ilk akla gelenler doğudaki Hunlar ve batıdaki Oğuzlardır. Bununla birlikte M.Ö. 1.000 yıllarında herhangi bir isim bilmiyoruz. [Baykara böyle derken Türk adının sonradan üst-kimlik adı hâline gelmiş olabileceğine işaret ediyor. Karadeniz kuzeyinden Pasifik kıyılarına kadar uzanan geniş bozkırda bir arada yaşamış olan birtakım insanların farklı diller mi konuştukları yoksa aynı dili mi (veya aynı dilin farklı ağızlarını mı) konuştukları mevzusu biraz muallâkta kalıyor. Fakat bilinmektedir ki uzun süre birlikte yaşayan topluluklar kaynaşarak tek dilli topluluk hâline gelebilmektedir. Diğer diller zamanla kullanımdan düşer ve baskın dil hangisi ise diğerlerini saf dışı bırakır. Saf dışı kalan dillerin izleri baskın dilde yaşamaya devam eder. Kim bilir Türkçenin şivelere ve lehçelere ayrılmasının sebeplerinden biri de unutulmuş diğer dillerin Türkçede ses ve gramer değişmelerine yol açmasıdır.]
Baykara, Türk efsanelerinde atalarımızın gökten, kurttan ve mağaradan türediklerine yönelik hikâyeler bulunduğunu hatırlatarak mağaradan türeme hikâyesinin mağaralarda yaşadığımız çağın bir hâtırası olabileceğini söylüyor. [Nitekim, Azerbaycanlı dil bilimci Kamal Abdulla Dede Korkut Kitabı’nın Poetikasına Giriş[3] adlı çalışmasında Dede Korkut Hikâyelerinin birinci katmanını mağara devrinde aramaktadır. Bu itibarla Dede Korkut Hikâyeleri muayyen bir dönemde oluşmamış, çok eski çağlardan yakın zamanlara katlanarak gelmiştir. İşte bu nedenle Dede Korkut Hikâyeleri metninde çok eski zamanlardaki birtakım ufak veya büyük toplulukların izlerini yakalamak ihtimal çerçevesindedir.] Bunun dışında diyor Baykara; Aral Gölü, Sırderya, Tanrı Dağları, Altaylar ve doğuda Ötüken yöresinin, bilinen bütün tarihî devirlerde Türkler tarafından iskân edildiği gerçeğini unutmamak gerektir. Baykara antropolojik çalışmalar ve arkeolojik bulgular sonucunda M.Ö. 3.000 tarihinde Altaylardaki insanların Türk olduklarının kanıtlandığını belirtiyor. Baykara, Bahaeddin Ögel ile Emel Esin’in bu görüşte olduğunu not düşüyor. Baykara, Türklerin M.Ö. 1.000 yılının ortalarında Oğuz Kağan yönetiminde devlet kurdukları kanısındadır. Alp Er Tunga çok daha sonra ortaya çıkacaktır.[4]
[1] M. Fatih Kirişçioğlu, Sibirya’daki Türkler ve Dilleri, Türk Dili Dergisi, Kasım 2021, Yıl 70, Sayı 839.
[2] Jean-Paul Roux, Türklerin Tarihi – Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, sayfa 27, (Çevirmenler: Aykut Kazancıgil, Lâle Arslan-Özcan), Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2015.
[3] Kamal Abdulla, Dede Korkut Kitabı’nın Poetikasına Giriş: Şafak Varyantı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2020.
[4] Tuncer Baykara, Türk Kültürü, sayfa 39-45, Post Yayıncılık, İstanbul 2021.
