Uğur UTKAN
Öz
Türklerin İslâm dinine ve İslâm medeniyeti dairesi içine girmeleri, hiç şüphesiz Türk, İslâm ve Dünya tarihinin en önemli süreçlerinden biri olup bu tarihî süreçten kısa bir süre sonra İslâm ülkelerinin ortasında devletlerini kurarak, İslâm dünyasının kaderine hâkim olan Türkler, İslâm dininin en kudretli savunucuları ve İslâm medeniyetinin de en büyük temsilcileri haline gelmişlerdir. Türkler içine girdikleri dünyada kendilerini yutmaya çalışan Fars ve Arap kültürlerine karşı millî kültürlerini ve kimliklerini koruyup bunları da Türk-İslam kültür ve medeniyet sentezinin içinde eriterek zamanımıza ulaştırdılar. Daha da önemlisi Türklerin İslamlaşmasında bir tek vasıta etkili olmayıp askerî-siyasî-iktisadî gelişmelerden yaşayan uzun bir tarihsel süreç esastır.
Bu uzun ince bir tarihsel süreç gerçekliğine rağmen Türklerin İslâm dairesine girişini maalesef bilimsellikten uzak yorumlayıp uç noktaları merkez edinerek ortaya sunulan akıl mantık dışı savlar da yok değildir. İşte bu çalışmada bu malum savlara karşı Türklerin İslamlaşmasına vesile olan askerî-siyasî-iktisadî gelişmelerden oluşan uzun ve çetrefilli tarihsel süreci detaylıca ele almaya çalışacağız.
Anahtar Kelimeler: Türkler, İslamiyet, siyasî, askerî, iktisadî, din, medeniyet
Abstract
The Turks’ entry into Islam and the sphere of Islamic civilization is undoubtedly one of the most important processes in Turkish, Islamic, and world history. Shortly after this historical process, the Turks, establishing their states in the heart of Islamic countries and dominating the destiny of the Islamic world, became the most powerful defenders of Islam and the greatest representatives of Islamic civilization. In the world they entered, the Turks preserved their national culture and identity against the Persian and Arab cultures that sought to swallow them, and they brought these to our time by integrating them into the Turkish-Islamic cultural and civilizational synthesis. More importantly, the Islamization of the Turks was not influenced by a single means, but rather by a long historical process encompassing military, political, and economic developments.
Despite this long and intricate historical process, unfortunately, there are also illogical arguments that interpret the Turks’ entry into the Islamic sphere from a far-scientific perspective, focusing on extreme points. In this study, we will attempt to examine in detail the long and complex historical process consisting of military, political, and economic developments that led to the Islamization of the Turks, in opposition to these well-known claims.
Keywords: Turks, Islam, political, military, economic, religion, civilization
Giriş
Türk tarihinin ortaya çıkmasında ve olgunlaşmasında Türklerin çeşitli inançlara sahip olmasının büyük rolü bulunmaktadır. Türk tarihinin her kırılma anında varlığını hissettiren din, eski Türk tarih ve medeniyetinin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Kaldı ki dünya üzerinde var olan tüm medeniyetler arasında Türkler kadar din değiştiren, yaşadığı çevreye ve döneme göre çeşitli değişimlere ayak uydurmayı başaran başka bir millet olmamıştır.[1]
Türklerin İslamiyet’i kabul süreci oldukça karmaşık bir olgudur. Türkler, dünyanın birçok bölgesinde hakimiyet kurmuş büyük ve geniş bir toplumdur. Bu denli büyük bir toplumun geniş kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmesinin pek çok etkene bağlı olarak gerçekleştiği ve uzun ince bir yol hüviyetindeki tarihsel bir sürece dayandığı gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Ama buna rağmen günümüze kadar Türklerin İslâmiyet’e geçişiyle ilgili maalesef bilimsellikten uzak yorumların yapıldığı, çoğu zaman ideolojik önyargılar ya da bilim dışı tutumlar sebebiyle, gerçeklerin tahrif edildiği, bir vakıadır.
Bu uç noktalardan yola çıkarak Türklerin İslâmiyet dairesine geçişi iki zıt görüş altında incelenmiştir:
Birincisi, Türkler gönül rızasıyla İslâmiyet’e girdi, böylece hak din ile şereflendi. Müslüman olmayan Türkler benliğini kaybetti. Türkler İslâmiyet’in sayesinde cihana hükmetti. Çünkü İslâmiyet’e girince İlay-ı Kelimetullah davası ve gaza, cihad anlayışı Türklere motivasyon sağladı.
İkincisi, Türkler kılıç zoru ile Müslüman oldu, Araplaştı, köleleşti, Arap’ın zehrini aldı. İslam Dini, Türklerin benliklerini yitirmelerine yol açtı. Bu görüşte olanlara göre İslam dini, Arap emperyalizminin bir aracına dönmüştü.
Türklerin zorlanmadan İslâmiyet’e girip hak din ile şereflendiğini söyleyenler, bu zorlanma durumunun olmayışında, Türk’ün töresiyle İslâm’ın hükümleri arasındaki benzerliklerin etkili olduğuna dayandırıyor.[2]
Türklerin zorlanarak, kılıç zoru ile korkutularak İslâm’a geçirilip hizaya çekildiği tezini savunanlar ise, Kuteybe bin Müslim, Haccac bin Yusuf gibi şahısların Horasan’da, Maveraünnehir’de yaptıklarına dayanarak bu hüküm üzerinde karar kılıyor.
Bu iki zıt görüşün üzerinde mutabık kaldığı tek konu, Türklerin Hz. Muhammed devrinde Araplarla hiç temas etmediğidir. Bu mutabık kalınan hususa gösterilen gerekçe Türklerle Arapların birbirlerine coğrafya olarak çok uzak olduğudur.
Daha da önemli olan husus, Türk-Arap ilişkilerini ve Türklerin İslamlaşmasını Hz. Osman döneminde başlayıp Emevîlerin çöküşüne kadar süren savaşlara bağlama yanılgısında, -ne yazık ki- pek çok insanımızın ısrarcı olmayı sürdürdükleri müşahede ediliyor.[3]
Şimdi bu iki zıt görüşe karşı yalnızca tarihsel sürece bakarak Türklerin İslâmlaşmasını sağduyulu ve akıl, bilim ışığında ele alalım.
Öncelikle Türklerin gönül rızasıyla İslâmiyet’e girdiğini, böylece hak din ile şereflendiğini, Türklerin İslâmiyet’in sayesinde cihana hükmettiğini söyleyenlerin olaya tamamıyla imani ve duygusal yönlerden baktıkları, bunun da Türklerin İslamlaşmasını izahta yeterli olmadığı açıktır. Şöyle ki, Türklerin İslâmiyet’e geçişi ve bu dinin lokomotifliğini Araplardan alması nasıl İslâm tarihi ve İslâm dini açısından önemli bir milat ve dönüm noktası teşkil ediyorsa, İslamın Türklerdeki rolü de Türklerin medeniyet kurma sürecinde önemli bir atılımla açıklanır.[4]
Yani aslında bu açıdan bakacak olursak İslamiyet, Türklerin uygarlaşma tarihinin doruğudur. İslamiyet, Türklerin büyük medeniyet atılımının buluştuğu en sistemli inanç ve değerler sistemiydi. Hazreti Muhammed’in önderlik ettiği Ticaret Devrimini düzenleyen İslamiyet, Türk Hakanlıklarının ticaret yollarını kontrol sistemi için, çağın en gelişmiş tecrübesi ve ideolojisiydi.
Türk Hakanlıklarının İslamiyeti kabulüyle birlikte, uygarlığın önderliği de Türk devletlerine geçti.[5]
Ve Coğrafi Keşifler’e ve ertesinde Batı merkezli sömürgecilik faaliyetleri başlayıncaya kadar önderlik, Türk imparatorluklarının ve devletlerinin elinde bulunmuştur.
İbni Haldun, Mukaddime’de Türklerin savaşçı karakterleri ve kahramanlıkları nedeniyle İslam dünyasında egemenliği ele geçirdiklerini, devletin onuru olduklarını, ve İslâm’ı kurtardıklarını belirtir.[6]
Yani Türklerin İslamlaşmasının kitleselleştiği süreçlerde İslamiyet, Türk hakanlıklarının büyük medeniyet atılımı için, zamanın en ileri değerler ve hukuk sistemiydi.[7]
Türklerin İslamiyeti kabul etmesini kılıç zoruyla açıklayan görüşleri inceleyecek olursak, bu görüşler de tamamıyla yüzeyseldir. Bu iddialar, Allah inancı ile toplumsal süreçler arasındaki ilişkiyi reddettiği için tarihin dışındadır, başka deyişle bilimsel değildir.
Önce şunu belirtelim: Hiçbir topluma, toplumsal-ekonomik açıdan kabul etmeye hazır olmadığı bir sistemi zorla benimsetemezsiniz. Örneğin Amerika’yı işgal eden Avrupalılar, kabile toplumu koşullarında yaşayan Kuzey Amerika yerlilerine kapitalist toplumda örgütlenmeyi zorla dayatamazlardı ve dayatamadılar.
Her toplum, eşiğine geldiği veya içine girdiği toplumsal süreçlere uygun kurumları ve ideolojiyi kabul eder.[8]
Yani sözün kısası Türklerin İslamiyeti kabul etmesinin kılıç zoru ile olduğunu, İslâm’ın Türkleri geriye götürdüğünü iddia edenlerin belirttiği gibi, Müslüman olmak Türklerin benliklerini yitirmelerine neden olmadı.
Tam tersine İslamiyet’e bugünden bakıp geri bulanlar zamanın koşullarına göre değerlendirdiklerinde dönemin coğrafyasına o konjonktürün en ileri sistemini, yine dönemin yabancı milletlerine o konjonktürün en modern yolunu getirdiğini göreceklerdir.
Ticaret uygarlığına geçişin ideoloji ve kurumlarını getiren İslamiyet; kabile savaşlarına son verip, ticaret, bilim, özel mülkiyet, devlet ve ordu kavramlarını düzenleyici rol üstlenmiştir.[9]
Diğer yandan şunu da unutmamak gerekir ki Türkler ve Araplar sadece askerî ve siyasî etkenlerle temas etmemişlerdir. Türk-Arap etkileşiminde rol oynayan etkenleri yalnızca askerî ve siyasî başlıklara en kaba iplerle bağlamaya çalışmak tarihsel gerçekliğe uygun değildir.
Zira Hz. Muhammed zamanında Araplar tarafından ticari faaliyetler vesilesiyle bilinen Türklerle arada karşılıklı ilişkiler bulunuyordu.
Mesela Hicaz’da yapılan panayırlar mevcuttur ki, Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi adlı eserine göre, Basra ve Bahreyn’de Arap tacirlerinin sık sık uğradıkları Muakkar ve Debâ ticaret panayırlarına İran, Hindistan ve Asya’dan insanlar katılırdı.[10]
Yani Türklerin İslamlaşması süreci tahkik edilirken umumiyetle görmezden gelinen ticarî etkenler göz ardı edilmemelidir. Ancak dünyada özel mülkiyetin ve ticaretin geliştiği her toplumda İslamiyet yok elbette.[11]
Lâkin, buna rağmen Türklerin İslâmlaşmasının doruk evresi olan 8-10. yüzyıllara baktığımızda, zamanın öncü medeniyet yolunun İslamiyet olduğunu görürüz.
Öte yandan Hz. Peygamber’in aktif olarak ticaret yaptığı yıllarda bizzat kendisinin Basra ve Bahreyn’e ticarî seyahatte bulunduğunu bildirdiğini dikkate alırsak, daha o dönemde Türkler hakkında fikir sahibi olması normaldir ki hadis kaynaklarında Kubbetu’t Türkiyye (Türklerin Çadırı) olarak ifade edilen yuvarlak bir çadır vardır.[12]
Nitekim Mekkeli müşriklerle yapılan gazveler esnasında rivayete göre Peygamberimizin Kubbetüt Türkiyye adındaki çadırını kullandığı söylenir.
Evet, yanlış okumuyorsunuz. Hz. Muhammed’in yönettiği gazvelerde kullandığı çadırın adı Kubbetu’t Türkiyye (Türklerin Çadırı) olarak geçmektedir.[13]
Bu yuvarlak şeklindeki çadırın Peygamber tarafından kullanıldığını başta İbn Sâd, Taberi, Müslim bin Haccac, Buhârî ve İbn Kesîr olmak üzere İslâmî kaynaklardaki aktarımlardan anlıyoruz.
Sıyam eserinde yer alan ve Müslim bin Haccac’la İbni Mâce’nin naklettiği şu ifadeyi paylaşmak istiyorum: “Hz. Peygamber Ramazan ayının ilk on gününde itikâfa girerdi. Daha sonra girişinde hasır gerilmiş Türk çadırında Ramazanın ikinci on gününde itikâfa girdi. Hasırı eliyle kaldırdı kapıya doğru yürüdü ve başını çıkararak insanlarla konuştu.”[14]
Öte yandan, Müslim’in Muhtasar adlı eserinde yer alan başka bir rivayete göre de, Hz. Muhammed, İstanbul’un fethedileceğini müjdelediği konuşmasını Kubbetu’t Türkiyye’nin gölgesinde dinlenirken yapmış olmalıdır.[15]
Buhârî’de ise, 627 yılında yapılan Hendek savaşında Hz. Muhammed’in Kubbetu’t Türkiyye kullandığı belirtilir.[16]
Yine Taberî, Müslümanların Hendek Savaşı’na hazırlandıkları sırada, Hendek kazılırken büyük beyaz bir kayanın ortaya çıktığını ve sahabenin onu parçalamayı başaramaması üzerine Selman el-Fârisî’nin bu esnada Hendek kazılmasını denetlemek için kurdurulan Türk çadırında bulunan Hz. Peygamberin yanına giderek durumu haber verdiğini bildirmektedir.[17]
Tüm bu ifadelerden anlıyoruz ki, İslâm Peygamberi için Türkler yabancı, bilinmeyen bir topluluk değildir. Eğer Hz. Muhammed, Türklerle ilgili ileri derecede bilgi sahibi olmasaydı kullandığı çadır “Türk Çadırı” olarak isimlendirilmezdi.[18]
Daha da önemli olan husus, müminlerin annesi Hazret-i Aişe (radıyallahü anha) da Sevgili Peygamberimiz’den sonra hac yapmak için Mekke-i Mükerreme’de bulunurlarken, Müzdelife’de Sebir mevkiinde keçeden yapılmış bu küçük Türk çadırı içinde kalmışlardı. Çadırın bir perdesi vardı ve Hazret-i Aişe validemiz, kendisiyle görüşmek isteyenlerle bu perdenin gerisinden görüşürdü. Ashab-ı Kiram’dan Ebu’d-Derda’nın (r.a.) hanımı Ümmü Derdâ, Şam’daki Emeviye Camii’nde kurulan bu Türk çadırında itikâfa çekilmişti.[19]
Çadır Nereden Gelmişti?
Peki bu çadır, Resûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.) nasıl ulaşmıştı? Bu henüz bilinmemekte, bazı tahminler yapılmaktadır. Geçmişten kalan birkaç eserde yer alan çok muğlak haberlere göre, Türk ikliminin büyük hükümdarlarından biri, Büğdüz adında bir elçi gönderir. Bir başka rivayette de Büğdüz boyunun temsilcisi Emen Bey, Çeşitli Türk boylarının ilbeği olarak Bedir Savaşı’nı takip eden devirlerden birinde (622’den sonra), Medine-i Münevvere’ye elçi olarak gelmiştir. Bu heyet, Peygamberimiz’e değerli hediyeler arz etmiş ve Müslüman olmuşlardır. Dede Korkut Destanlarında “Varuben Peygamberin yüzünü gören, gelüben Oğuz’da sahabisi olan” denilmektedir. Bunlar önemli bilgilerdir. O yıllarda Dicle yöresinde, Sasaniler adına paralı askerlik yapan Türk boyları vardı. Bunlar, İran Kisrası Nûşirevân tarafından Doğu Roma sınır boylarına yerleştirilmiş olan Türklerdi. Bu rivayet de aynı şekilde Sevgili Peygamberimiz’in kullandıkları Kubbetü’t-Türkiyye’nin kaynağı hakkında bir ipucu verebilir.[20]
Ayrıca Türklerin savaş aletleri yapımı ve demir işçiliğindeki tarihî tecrübeleri göz önüne alındığında, Hz. Muhammed’in (sav.) Türk yapımı örme zırhı niçin tercih ettiği sorusunun cevabı da daha anlamlı hâle gelmektedir. Türklerin göçebe tabiatlarından kaynaklı olarak bozkırın iklim şartlarına uygun imâl ettikleri kubbeli çadırlarının Araplar tarafından bilinmesi ve Hz. Peygamber’in (sav.) itikâfa Türk çadırında girdiğiyle ilgili rivâyetlerse, İslâmî dönemde Türk ticârî mallarının Hicâz bölgesinde revaç gördüğüne işaret etmenin yanı sıra, Türkler ve Hicâz’ın eski Arapları arasındaki ilk temasların ticaret vasıtasıyla gerçekleştiğini de teyit eder niteliktedir.[21]
Öte yandan Tarih-i Taberî’nin II. cildinin 487. sayfasında Hatîb el-Bağdadî, Süyûtî, Müttakî el-Hindî ve Gümüşhanevînin hadis olarak naklettikleri bir rivayete göre de, Muhammed bin Müslim, Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini nakletmiştir:
“Hıfz/muhafaza etme/koruma on kısıma ayrılmıştır. Bunun dokuzu Türklerde, biri diğer insanlardadır.”[22]
Yine aynı şekilde Kaşgarlı Mahmud, Araplar’a Türkçe’yi öğretmek ve Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek için 1072-1074 yılları arasında “Divanu Lugati’t-Türk’ isimli ilk Türk dili sözlüğünü kaleme aldı. Eserine Peygamber Efendimize (S.A.V) atfedilen ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır’ hadis-i şerifiyle başlar. ‘Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği Türkçe’yi öğrenmektir’ der. Tarih, 951 yıl önce eserini kaleme alan Kaşgarlı’yı haklı çıkarmıştır ki Osmanlı, Safevî, Babür, Selçuklu gibi devirlerinin süper gücü olan Müslüman Türk imparatorluklarının varlığı alenen ortadadır.
Kaşgarlı Mahmud eserinin girişine şöyle başlar:
“Şimdi, Muhammed oğlu Hüseyin oğlu Mahmud kulunuz dedi ki:
Gördüm ki: Yüce Tanrı, Türk burçlarında doğurdu devlet güneşini; onların ülkeleri etrafında döndürdü göklerin çemberini; ve onlara ad verdi Türk diye; ülkelerin idaresini verdi mülk diye; zamanın hakanları yaptı onları; ellerine verildi günümüzdeki insanların yuları; onları görevlendirdi halk üzre; onları kuvvetlendirdi hak üzre; aziz kıldı onlara yanaşanları ve idareleri altında çalışanları; onlar (Türkler) sayesinde muratlarına erdiler ve ayak takımının şerrinden esen oldular. Aklı olan herkes onlara katılmalı ve onların oklarından korunmalı. En iyi yol konuşmaktır, onların dillerini; duyurabilmek için onlara ve meylettirebilmek için gönüllerini. Takımından ayrılıp Türklere sığındığı zaman bir düşman, güven verilip ona kurtarıldığı zaman korkularından; başkaları da sığınır onunla beraber, ve üzerlerinden kalkmış olur tüm zarar.
Buhara imamlarından ve Nişaburlu bir başka imamdan açıkça ve kesin olarak işittim ki; Onlar Peygamber Efendimize (S.A.V) dayanarak şöyle rivayet ettiler. Peygamberimiz (S.A.V) kıyamet gününün şartlarını, âhir zamanın fitnelerini, Oğuz Türklerinin çıkışını anlatırken dedi ki: ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır’. Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği budur.”[23]
Yani tüm bu bilgilerin ışığında Hz. Muhammed’in Türkler hakkında en az içinden çıktığı Araplar kadar bilgi sahibi olduğu alenen ortadadır, ki gelgelelim kendisinin Türkçe mektup yazdırdığı rivayeti dahi vardır.
Malum rivayet odur ki, Rusya’nın Kazan şehrinin büyük alimlerinden olan ve Hicri 1306 tarihinde, Miladi 1889 tarihinde vefat eden Tatar asıllı Şehabeddin Mercani kaleme almış olduğu “Müstefadü’l-Ahbar Fi Ahval-i Kazan ve Bulgar-Kazan ve Bulgar’daki Durum Hakkında Faydalanılan Haberler” adlı kitabında İbnül Esir’in sahabe tabakatına dair yazdığı “Üsübülgabe fi marifetissahabe”sinde “Ümeir İbni efsaleslemi” tercümesini Türkçe’ye şöyle çevirmiştir: “İbnülesir, Üsüdülgabe’de yazdığına göre Resulü Ekrem’e Ümeir öz kabilesinden bir cemaat ile geldi, Peygamber ona Türkçe bir mektup yazdı. Ravi, Ebu Hüreir’e o yazılan sözü zikretti. Fakat o mektubu rivayet edenler, Arapça lafızlar ile naklettiler. Tebdil ve tashif ettiler. Bu tağyir ile hatâ vaki oldu. Bundan dolayı biz o mektubu zikretmeden vazgeçtik.”
Mercani bundan sonra şu sözleri de ilave ediyor: İbnilesir’in öz asrına yakın olan zamanda yazma ve musahhah nüshada Türkiya kelimesi kâftan sonra olan harfe iki noktalı ya, üstüne de teşdit koyup Türkiyyen, bielfazın arabiyyetin ile yazılmıştır. Böylece mâna pek zahir ve sahihtir. Fakat Kahire nüshasında hata ve rabıtsız ibare vardır ki, månayı müfit değildir. Bu mektup Umeir’e ve Beni Eslem’e yazılmış değildir, Belki Türk halkına yazılmıştır. Arap, Şam ve Rum diyarında Türk malum değildir. Çin ve Hata’da uzaktır. Belki Bulgar ve Hazer Türkleri’ne yazılmıştır. Çünkü İslamın zuhurundan çok zaman evvel Araplar buralara gelmişlerdir.
Filvaki Mısır basmasında Türkiyyen yerine «Terekna», «bielfazın arabiyyetin yerine bielfazın geribetins basılmış; İstanbul kütüphanelerinin yazma nüshalarında bu veçhile yazılmıştır. Üsüdülgabe’nin bu beyanından anlaşıldığı üzere, Peygamber huzurunda Türkçe bilen ve Türkçe mektup yazan vardı.”[24]
Bütün bunlardan hareketle Hz. Muhammed’in Türkleri çok iyi tanıdığını ve bildiğini anlamak çok da zor olmayacaktır.
Dolayısıyla Türklerin Araplarla ve İslam’la karşılaşmasının Hz. Muhammed hayattayken gerçekleştiğini söylemek gerçek dışı olmayacaktır.
Gelgelelim İslâm’ın ilk şehidi olan Hz. Sümeyye de aslen Arap değil Türk’tür.
Evet, yanlış okumuyorsunuz. Müslüman olduğu için müşriklerin baronu ve Ümmet-i Muhammed’in Nemrut’u, Firavun’u olan Ebu Cehil tarafından şehit edilen Hz. Sümeyye, asıl adı Pamuk olan bir Türk’tü.
Şimdi ilk Müslüman şehit olan ve aslında bir Türk kızı olan Hz. Sümeyye’yi daha yakından tanıyalım:
Miladi altıncı asır. Orta Asya toprakları…
Uzun ve sert geçen kışın ardından gülümseyen yüzünü gösteren güneş, Tarduş obasına ışıklarıyla birlikte neşe tomurcukları saçmıştı. Karların erimesiyle güneşi görür görmez filizlenen otlarda başıboş bırakılan at sürüleri tazeliğin tadını çıkarıyordu. Kılıçlarını kuşanmış, yayları omuzlarına asılı alpler atlara doğru yanaştığı anda, at sürüsünden önce homurtular yükseldi. Hemen arkasından komut almış gibi hizada durarak başlarını öne eğdiler ve sahiplerinin eyer vurmalarına ses çıkarmadılar.
Alplerin üzerlerinde hayvan postlarından yapılmış giysileri vardı. Uzunca boyları, kumral tenleri ve çekik gözleriyle birbirlerinden ayırt etmek, onları yakından tanımayan insanlar için zor olurdu. Yüzlerinde neredeyse hiç sakal yoktu. Bozkırlı savaşçılar acılarını göstermek için yuğ törenlerinde yüzlerini kızgın demirle dağladıklarından, sakallı erkeğe seyrek rastlanırdı buralarda.
Alpler ağır kış günlerinin getirdiği tembellik ve hantallıktan kurtulmak üzere talim yapmaya gidiyorlardı. Yiyecekleri tükenmek üzereydi ve yakında Altay Dağlarını sarmalayan ormanlarda otların yeşermesiyle çoğalan geyik sürülerinin peşine düşmeleri gerekecekti. Kim bilir belki de beyleri yeni bir akın emri verecekti. Her zaman her şeye hazırlıklı olmalıydılar.
Bir yanda Altay sıradağlarıyla çevrili, ucu bucağı görünmeyen bozkır stepleri. Bir yanda Türk kabilelerinin boy boy dağılıp yerleşmesi gibi düz ovaya saçılmış onlarca gölet. Karanlığı zifīri, gündüzü gözleri kısıklaştıran güneşin parıltısı ile bataklıklara baş eğen ormanlarla kaplı bu topraklarda her boyun kendine ait yaylak ve kışlakları bulunurdu. Zaman zaman yurtlarına aynı soydan kabileler veya düşmanları tarafından yağma akınlarında bulunulurdu. Törelerin hâkim olduğu bu yörelerde hayata tutunmanın yolu savaşmaktan veya bir obadan başka bir obaya göç etmekten ibaretti. Tarduşlar bu bölgedeki en güçlü ve en geniş topraklara sahip Türk kabilelerinden biriydi. Bu yüzden düşmanları da bir o kadar fazlaydı. Yaylak ve kışlaklara bağlı yaşamak, obada yaşayanları korumak için sık sık civar kabileler ve güçlü düşmanları Mezgitlerle savaşmak zorunda kalıyorlardı. Mezgitleri bir nefes gibi daima arkalarında hissediyorlardı.

Atlarının üzerinde, keçe ve keçi kılından örülmüş çadırların arasından talim yapacakları meydana doğru ağır adımlarla ilerledi Alpler. Onları gören bütün oba halkı gururla ve neşeyle onları karşıladı. Kadınlar ve genç kızlar halı ve kilim dokudukları tezgahların başlarından kalkıp ellerini gözlerine siper ederek Alpleri seyre dalmışlardı. Demir ve bakır dövmekle meşgul olan demirciler bir anlığına işlerini bırakmışsalar da vakit yitirmeden çekiç darbelerini atların toynak sesleriyle aynı ahenkte vurmaya devam ettiler. Alplere yeni pusatlar hazırlama telaşı içindeydiler ve Alplere katılan Tonguç Han’ın sert bakışları onların üzerindeydi.
Daha çocukken önce koyunların, sonra mandaların, nihayetinde de atların üzerine binerek biniciliği öğrenmişler, delikanlı yaşına gelmeden ok atma ve kılıç kullanmada mahir hâle gelmişlerdi. Ama yine de bu yetmezdi alp olmak için. Av avlamadan, düşmanın kanını akıtıp yiğitlik ve cesaretlerini göstermeden kimse alp olamazdı bozkırda. Hatta kadınlar bile en az erkekler kadar usta birer binici olmak, ok ve yay kullanmayı bilmek zorundaydılar. Bozkırın töresi de iklimi gibi sert ve acımasızdı. Hayatta kalmak için güçlü olmalıydılar. Kadınlar kirman çevirmeyi, yün eğirmeyi, süt sağmayı ve kilim dokumayı kız çocuklarına öğretirken babaları da onlara tıpkı erkek evlatları gibi ok atmayı, yay kullanmayı öğretir, usta birer binici olmaları konusunda da onları eğitirlerdi.
At onların her şeyleriydi. At olmadan hayatlarını sürdüremezlerdi. Erkekler uzun süren av yolculuklarına veya akınlara gittikleri zamanlarda, kadınlar obada savunmasız kalamazlardı. Herhangi bir saldırıda atlarına biner ve hiç de erkekleri aratmayacak cesaret ve ustalıkta savaşırlardı. En azından kendilerini koruyabilir veya binicilikleri sayesinde, dağlara veya ormana kaçıp saklanabilirlerdi.
Mezgit ve Çinlilerin saldırıları haricinde, birbirleriyle de savaşan bu boyları beyler ve bir araya gelip devlet kurdukları zamanlarda da hanlar yönetirlerdi. Tarduşlar onlarca boydan oluşuyordu ve başlarında Tonguç Han bulunuyordu. Tonguç Han ne kadar güçlü ve kudretli olursa olsun, son zamanlarda liderliği tartışılır olmuştu. Çünkü Bengü Hanım ona evlat veremiyor, artık kısır olduğu konuşuluyordu.
Tonguç Han, kabilenin yaşlıları ne kadar da ısrar etse çok sevdiği eşi Bengü Hanım’ın üzerine başka bir eş almadı. Evlendikten yedi yıl sonra Bengü Hanım nihayet hamile kalmıştı. Tonguç Han’ın mutluluğuna eşdeğer mutluluk yoktu. Doğacak çocuk oba için yeni bir umuttu. Bütün kışı mutluluk içerisinde geçirmişti. Buraların kışı ve kuru ayazı soluğu bile donduracak kadar şiddetli geçerdi. İçi demir ve tunç madenleri ile taşkın koca dağların zirvesindeki kar neredeyse dört mevsim erimezdi. Tonguç Han’ın içindeki buzullar erimeye başlamıştı. Ne de olsa baharla birlikte çocuğu da doğacaktı. Dayanacaktı tüm söylenti ve beklentilere. ‘Baba olayım da gerisi boş’ diyordu kendince. Bengü’ye moral vermeye, onu ferahlatmaya çalışıyordu. Karlar erir erimez ona her bahar olduğu gibi kırlardan çiçek toplamayı hayal ediyordu. Güzel çiçeği, kokusu, ömrünün huzuru Bengü’ydü. Gözü Bengü diye bakıyor, onu incitmemek için çaba sarf ediyordu. En çok da onu dizlerine yatırıp, gece karası saçlarını okşamayı çok seviyordu. Oğlum olursa bana benzesin, kızım olursa saçları annesinin gibi olsun’ diye içinden geçiriyordu.
Bozkırdaki öteki Türk boyları gibi Tonguç Han da Gök Tanrı ya inanıyordu. Obalarda gezinip duran Moğol şamanlarına pek itibar edilmezdi. Her obanın kam adı verilen bir şifacısı ve duacısı vardı. Kamlar Gök Tanrı inancını obalarda yaşatır, kopuz çalıp ilahiler söyler, bozkırdan ve ormanlardan topladıkları şifalı otlarla hastalıkları iyileştirirlerdi. Doğum ve ölüm törenlerinde de hanın hemen yanı başında dururlardı. Türklerde han aynı zamanda en büyük dini otorite olarak da kabul edilirdi. Bu yüzden hükümdar yeryüzünde Tanrı’nın gölgesi olarak düşünülür ve ona göre kendisine itaat edilirdi. Her yıl bahar ayında bütün boy beyleri hanın liderliğinde kutlu atalar mezarlığında toplanır ve Gök Tanrıya kurbanlar keserlerdi.
Tonguç Han, Bengü Hanım’ın sancıları artınca haber salup kam ve ebeleri çadıra davet etti. Oba ebelerinin çadıra girmesiyle birlikte büyük bir ateş yakıldı ve kam ateşe ardıç dalları atarak dualar okudu. Ateş onlara göre Tanrı’dan gelen kutsal bir armağandı. Kötülüklerden arındırdığına inanılırdı. Kam, yanan ocaktaki küllerin uçuştuğunu görünce “Çocuğun ruhu oynuyor,” diye bağırmaya başladı. Alevleri palazlandırmaya devam etti ve sesinin çıkabildiği en yüksek tonla:
“Kırk dişli ateş ana! Dokuz kuyruklu kayın anal Geceleri bizim için uyumuyor, kötü ruhlardan bizi koruyorsun. Gök Tanrı! Gündüzleri davarımıza, atlarımıza doymaları için otlar, çimenler biçiyorsun. Doğacak çocuğumuzu erkek kıl. Hanımızı şen kıl. Obamızı kutsa!”
Çok geçmeden içeriden gelen haber Tonguç Han dışında kabilenin tüm erkeklerini üzecekti. Doğan çocuk kızdı. Tonguç Han için doğacak çocuğunun erkek veya kız olmasının önemi yoktu. Sağlıklı olması yeterliydi. Baba olmanın mutluluğunu yaşamak istiyordu. Ebenin çadırdan getireceği bebeğini kucağına almayı sabırsızlıkla bekliyordu. Yanında bekleşen kardeşinin sevincine ise diyecek yoktu. Eğer Tonguç Han bir erkek varise sahip olamazsa hanlık ona geçecekti. İki kardeş farklı sevinçlerle bekleşirken kam kurban edilecek atların yanına geldi. Eğer doğan çocuk erkek olsaydı her çadır önünde ak kısrak kurban kesilecekti. Ancak doğan çocuk kızdı. Kam bütün kurbanlık ak kısrakları serbest bıraktı. Onların yerine kara kısraklar kurban edilecekti.
Her ne kadar erkek evlat sahipliği, soyun devamı ve saltanat için gerekli olsa da Türkler arasında kadınların yeri de erkeklerden farklı sayılmazdı. Tonguç Han’ın olmadığı zamanlarda obayı Bengü Hanım yönetirdi. Obada herkes ona da Tonguç Han kadar saygı duyar ve itaat ederdi. Ama bu sefer durum farklıydı. Hanına bir erkek veliaht veremeyen Hatun, alplerin gözünde saygısını yitirebilirdi. Tonguç Han kabilesindeki erkeklerden farklıydı. O, doğacak evladının erkek veya kız olmasını umursamıyordu. Kendisi olmasa, kardeşi de hanlığa layıktı. Yeter ki çok sevdiği eşi ve doğan kızı sağlıklı olsunlardı. Nihayet ebe ve yanında iki kadın Tonguç Han’a doğan kızını getirdiler. Doğan erkek çocuk olunca baba bebeği iki avucunun üzerine yatırıp havaya kaldırır ve Gök Tanrı’ya teşekkür ederdi. Kız ise sadece kucağa alınır, ismi verilir ve hemen ebeye geri teslim edilirdi.
Tonguç Han böyle yapmadı. Kızını havaya olabildiğince kaldırdı. Gök Tanrı’ya teşekkür edip olduğu yerde birkaç kez döndü. Kızının yüzüne baktı. Bembeyaz süt gibi ipeksi teni, ne ela sayılacak ne de yeşil sayılacak değişik renkte gözleri vardı. Ay yüzlü, pamuk tenli kızının yanağına yüzünü dayadı.
Kokladı da kokladı. Sonra hemen arkasında duran Kam ve beylerine;
“Kızıma Pamih (Pamuk) ismini veriyorum. Börkleri kuşanın, köslere vurun. Şenlik başlatın. Tonguç Han’ın Pamih kızı için tüm çocuklar sevindirile!”
Aradan dört yıl geçti ve Tonguç Han’ın başka bir çocuğu, özellikle erkek çocuğu olmayınca töre gereği hanlığı kardeşine devredip, o da artık bir Alp olarak yaşamaya devam edecekti.
Bu duruma en çok sevinen Pamih’ti. Düşkün olduğu babasıyla artık daha çok vakit geçirebilecekti.[25]
Gelgelelim kader ağlarını farklı şekilde örecek, Pamuk’u çok düşkün olduğu babasının ve ata yurdunun yanından çok uzak coğrafyalara ve çok farklı bir akıbete doğru sürükleyecekti.
Zira babasının da savaştığı İranlı ve Türk askerî güçleri arasında çıkan savaşta İranlılara esir düşmüştür. Henüz çocuk yaşta esir pazarında getirilmiş, Yemen Meliki Ebul Hayr’a cariye olarak verilmiştir.[26]
Zamanın Übülle (Basra) bölge valisi yanında idi. Ebu’l Hayr, Yemen’e dönerken Taif’e uğradığında hastalanınca, El-Haris bin Kalade isimli ünlü bir hekim tarafından tedavi edilir. Taif’e getirildiğinde Bâmıh (yani Pamuk) olan adı Sümeyye şeklinde değiştirilir. Birkaç defa evlendi. Son olarak Yasir ile evlendi ve böylece Hz. Ammar doğdu. Hicretten önce, ilk Müslüman olanlardan idiler.[27]
Merhum tarihçi Zeki Velidi Togan’a göre, Hz. Sümeyye’nin adının kökeni Yamih’tir, yani Pamuk’tur. Prof. Dr. Abdülkadir Karahan da Hz. Sümeyye’nin aslında Pamih olduğunu, yani Pamuk olduğunu belirtir.
Yine Oğuzların Bozok kolundan olan Kayı Boyu’nun bir kolu, 500’lü yıllarda Ak Hun İmparatorluğu’nun egemenliği döneminde yaşayıp Ak Hunlar yıkılınca ticaret yolları üzerinden Mezopotamya ve Hicaz taraflarına göç edip Mekke’ye kadar ulaşmış ve buraya yerleşerek hayatını burada sürdürmeye başlamıştı. Mekke’de Süreyc kabilesini kuran Kayı asıllı bu zümre, atalarının kadim mesleği olan demircilik yaparak ürettiği kılıçlarla Mekke’ye damgasını vurmuştur. Bu kılıçlar da imalat işlerini yapan bu Süreyciler kabilesinden adını alarak “Süreyciyyat” olarak ünlenmiştir. Bu kabile Arap tarihini anlatan pek çok kaynakta geçmiş olup, Arap tarihçileri Süreycilerden bahsederken “Ubeydullah Türkü” diye söz eder. Çünkü Ubeydullah et-Türki, Süreyci kabilesinin önde gelen isimlerinden biri idi ve tabakat bilginlerinden olan Arap asıllı tarihçi Ebû’l Ferec el İsfahani, kaleme aldığı Kitabü’l-Egani adlı eserinde Süreycilerden bahsederek; “Ubeydullah’ın Atası Türk’tür” der. Bu eser, şu ana dek hiçbir İslam müverrihi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmemiş olup halen daha Türkçe’ye tercüme edecek bir babayiğidin çıkmasını bekliyor.[28]
Bütün bunlara binaen Süreyciler, zaman içinde Mekke’de kalabalık bir sülaleye dönüşüp devasa seviyede kazandığı saygınlık ve itibar sayesinde Kâbe Kayyımlığı görevini, yani Kâbe’nin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Bu görevi Hz. Muhammed Mekke’yi 630’da fethedinceye kadar sürdüren Türk asıllı Süreyci kabilesine reislik yapan Osman bin Talha, Kâbe’nin anahtarlarını Peygamber Efendimize teslim etmiştir. 630’daki fetihten sonra Mekke halkı Müslüman olurken Süreyci kabilesi de İslâm’a geçmiştir.[29]
Bütün bunların ışığında Türk-Arap ilişkilerinde ve Türklerin yolunun İslâm’la kesişmesinin ilk aşaması olarak her ne kadar kitlesel olmamasına rağmen ticarî ilişkilerin ve başka türlerle yapılan temasların gerçekleştiği Hz. Muhammed devrini kabul etmemiz mümkündür.
İkinci safhaya gelince Müslüman Arapların Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemindeki hızlı fetih hareketleri ile İslam Devleti’nin İran coğrafyasında hakimiyet kurduğu görülecektir. 636 yılında Kadisiye, 637 yılında Celula ve 642 yılındaki Nihavend Savaşları sonucunda Müslümanlar İran’ı fethetmiş ve Araplar, Türklerle komşu olmuştur. Hz. Muhammed’in “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayın!”[30] hadisine riayet eden Hz. Ömer Seyhun’un ötesine geçilmemesini emretmiştir. Lakin 644’te başa geçen Hz. Osman’ın hilafeti devrinde Hazarların alenen harp ilan etmesiyle patlak veren 652 Belencer Muharebesi ile Türk-Arap savaşları başlamıştır. Bu muharebede İslam Halifesi Osman ile Musevi Türk Devleti Hazarlar arasında yapıldığı bilinen ilk muharebedir. Savaş Hazarlar’ın galibiyeti ile sonuçlanmış, Abdurrahman bin Rebîa bu savaşta ölmüştür.
Emeviler devrinde ise aradaki ilişkiler farklı bir noktaya evrilecekti. 680’de yaşanan Kerbela Vakasında Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra, Türkistan’a göç eden Hz. Muhammed’in (sav) torunları Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerinde geniş bir kamuoyu oluşmuştur. Emevîler tarafından mağdur edilen Ehl-i Beyt’in İslâm’a davet çağrıları Türkler arasında büyük bir rağbet görmüştür.[31]
Bütün bunlar yaşanırken 674 yılına gelindiğinde artık İslam Devleti’nde Dört Halife Devri olarak da anılan Raşidin Hilafeti dönemi biteli 13 yıl olmuş, Emevî Hilafeti dönemi başlamıştır. Bu dönemin ilk hâlifesi olan Muaviye bin Ebû Süfyan, 656’da İslam ordusunun yenilgisiyle son bulan ve Hazarların galip geldiği Belencer Muharebesi’nin öcünü almak için Horasan seferini başlatmış, Ubeydullah bin Ziyad’ı görevlendirmiştir.
O tarihlerde Ubeydullah bin Ziyad, henüz yirmi beş yaşında idi. Aynı sene yirmi dört bin kişilik ordusuyla Ceyhûn (Âmûderyâ) Nehri’ni geçti. O, “ordusuyla Ceyhûn (Âmûderyâ) Nehri’ni geçen ilk Horâsân Valisi veya Arap kumandan” idi.[32].
O sırada Buhârâ, kaynaklarda Kabac Hâtûn olarak isimlendirilen Türk melikesi tarafından yönetiliyordu.[33]
Buhârâ’nın bir melike tarafından idare yönetiliyor olması, Türk devlet geleneği bakımından garip veya şaşırtıcı bir hadise değildi. Zira muhtelif Türk devletlerinde de örneklerine rastlandığı üzere bu durum, “Hâtûn” unvanı taşıyan hükümdar eşleri veya hanedan mensupları için hem hukûkî bir hak ve salahiyetin, hem de bir vazifenin icrasından ibaretti. Türk devlet geleneğine göre Hâtûn, devlet yönetiminde Hakan’ın en büyük yardımcısı olup Han buyrukları “Han ve Hâtûn buyurur ki …” şeklinde başlar; yabancı devlet elçilerinin kabulünde Hakan’la beraber Hâtûn da hazır bulunur; resmî merasimlerde ve şölenlerde Hakan’ın yanına oturur; meclislerde siyasî ve idarî konulardaki görüşlerini beyan eder, bazen savaş meclislerine katılır; Hakan’la birlikte veya Hakan adına barış antlaşmalarını bile imzalardı.[34]
Bu cümleden olmak üzere Kabac Hâtûn da Türk devlet geleneğinin kendisine tanıdığı hak ve salahiyete dayanarak kocası Bîdûn (Beydûn) Hudât’ın sağlığında devlet yönetiminde onun en büyük yardımcısı olmuştu.[35]
Bütün bunlar 674 yılında tepetaklak olacaktı. Zira Ubeydullâh b. Ziyâd’ın Buhârâ önlerine gelmesiyle Kabac Hâtûn’un Buhârâ’da kurduğu nizâm sarsıldı. Her ne kadar şehir sağlam surlara, düzenli ve güçlü bir orduya ve dirayetli bir Melike’ye sâhip olsa da neticede bir şehir devletçiğiydi. Hâtûn, hızla Ceyhûn Nehri’ni geçip Mâverâü’n-nehr’e giren Emevî ordusu karşısında pek fazla dayanamayacağının farkında idi. Etrafa haberciler gönderip Türklerden yardım istedi.[36]
Beklediği yardımın gelmesi üzerine hızlı bir şekilde Arap ordusuna taarruz etti ise de meydana gelen kanlı çatışmalar neticesinde başarısızlığa uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldı.[37]
Ümitleri boşa çıkan Hâtûn şaşkınlık içerisinde hisâra sığındı. Onun geri çekilişi o kadar ani olmuştu ki “çizmesi ile çorabının birer teki harp meydanında kalmıştı.”[38]
Bunu gören Ubeydullâh, muhâsarayı şiddetlendirdi. Müdafilerin direncini kırmak ve şehrin düşmesini temin için bölgedeki ağaçları, ekili arazileri ve köyleri tahrip etmelerini emretti. Çaresiz kalan Hâtûn, birini gönderip emân diledi. Ubeydullâh, Hâtûn’un bir milyon dirhem ödemesi şartıyla sulh yapmayı kabul etti.[39]
Söz konusu meblağı alan Ubeydullâh, elde ettiği mal, para ve ganimetin dışında çok sayıda esîr ile birlikte vali olarak atandığı Basra’ya döndü ((55/675).[40]
Taraflar arasında yapılan anlaşmaya göre şehrin hâkimi yıllık 1 milyon dirhem ve 2000 savaşçı verecekti. Bu sefer esnasında Bey-kend, Nesef, Râmîten ve Saganiyân da fethedildi. Bunlar Mâverâünnehir’de Müslümanların gerçekleştirdiği ilk fetihlerdir.
Ubeydullah, Buhara’dan Basra’ya dönerken pek çok ganimetle birlikte Türk okçuları da getirmiþti. Bu başarısının ardından 55’te (675) ayrıca Basra valiliğine getirilince Türk okçularını Basra’da es-Sikketü’l-Buhâriyye’ye yerleştirdi.[41]
Basra’da onların yerleştirildiği sokağa “Buharalılar Sokağı” denildi.[42]
Bu savaşçılar Basra’da meydana gelen bir isyanın bastırılmasında da görev aldılar.[43]
Bundan sonra da Arap orduları Horasan’a düzenlediği her seferde oradan savaşçı Türk birliklerini İslâm topraklarına getiriyor ve bunları İslâm ordusuna alıyordu.[44]
Nitekim bu durum Abbâsîlerin döneminde de sürmüş olup, Horasan Valisi Abdullah bin Tahir, halifenin emri üzerine Türkistan’ın çeşitli şehirlerinden her yıl Irak’a 2000 Türk savaşçısı gönderiyordu. Hicrî 138 (Milâdî 755) yılında ise, Horasan valiliğinde bulunan Fazl bin Yahya el-Bermekî, Abbasî ordusunda hizmete alınmak üzere 20.000 Türk savaşçısını Irak’a gönderdi.[45]

Bir müddet sonra İslâm ordusuna alınan bu Maveraünnehir asıllı Türk askerleri her ne kadar anavatanlarında düzensiz bir konar-göçer hayatı yaşasalar da Horasan’da yıllarca askerî direnişler göstermiş, harpler yapmış tecrübeli savaşçılar oldukları için İslâm ordusunun öncü unsurları haline gelmiş, özellikle İslâm ordusunun düzenlediği Anadolu seferlerinde muazzam başarılar elde etmişlerdir. Özellikle Battal Gazi’nin emrinde Türk askerlerinin İslâm ordusunda altına imza attığı fetihler, günümüze kadar destanlara konu olagelmiştir ki özellikle rahmetli Cüneyt Arkın’ın başrolde oynadığı ve Battal Gazi üzerine çekilen filmlerin de Türk halkı tarafından ne kadar sevildiği ve tutulduğu bilenlerin malumudur. Zaten Battal Gazi, Emeviler devrinde Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan savaşlarda ünlenmişti.[46]
Hál böyle olunca Horasan asıllı bu savaşçılara da İslâm Devleti tarafından büyük maaşlar bağlanmış, İslâm ordusunda paralı asker olmak adeta iktisadi açıdan elverişli bir hâle dönüşmüştür. Hál böyle olunca İslâm ordusunda paralı asker olarak yer almak için İslâm’ı seçen Türk boyları olmuştur ki bu durum özellikle Abbâsîler döneminde ivme kazanmıştır. Özellikle Abbâsîler döneminde Türk menşeili paralı askerler için Mezopotamya’da “Samarra” adında, Anadolu’daki Bizans hududunda da “Avasım” adında askerî kentler kurulmuştur.[47]
Ve Bizans’la bu mevcut sınırlarda Araplardan başka Türk gönüllüleri de yer aldı. Hatta Süleym et-Türkî, burada bazı şehirlerin imarıyla vazifelendirilmişti.[48]
Halife Mu‘tasım dönemine gelindiğinde ise yıllar evvel Ubeydullah bin Ziyad’ın Türkleri iskan ettiği Irak topraklarında Türk askerlerine mahsus bir şehir olan Sâmerrâ’nın inşasına karar verildi.[49]
Bu kentler İslâm topraklarının başkentten sonra en prestijli yerleriydi. Bu prestijli yerler, pek çok göçebe Türk savaşçıyı cezbedince bu imkanlar, Türk konar-göçerlerin iktisadi koşulları da göz önünde bulundurarak İslâm’ı seçmesinde etkili olmuştur. Yani başlangıçta Türk asıllı savaşçılar İslâm ordusu tarafından esir alınarak devşirilse de sonradan bu iş, Türkler açısından iktisadî bir avantaj görülmeye başlanmıştır. Aynı süreçte Peçenek ve Uz Türkleri de Bizans ordusunda paralı asker olarak yer alıyor ve Hristiyanlığı kabul ediyordu. Yani iktisadî etkenler önemli bir faktördü. Aynı şekilde Türklerin İslâm ordusunda asker olarak yer almasında da iktisadî nedenler çok büyük rol oynamaktadır.[50]
Yani Türklerin İslamlaştırılması her ne kadar Ubeydullah bin Ziyad, Kuteybe bin Müslim ve Haccac bin Yusuf gibi isimlerin Maveraünnehir’deki icraatlarına en kaba iplerle bağlanmaya çalışılsa da, esasında Türklerin İslamlaşmasında iktisadî etkenler daha büyük pay sahibidir.[51]
Çok Tartışılan Kuteybe bin Müslim Dönemi ve Sonrası
Bugün “Türkler Kılıç zoruyla Müslüman oldu” tezine konu olan dönem Horasan valisi Kuteybe b. Müslim’in Horasan valiliği döneminde Türk şehirlerinde yaptığı fetihlerdir.
Kuteybe b. Müslim 705 yılında Halife Yezid tarafından Horasan valisi olarak tayin edildi.
Kuteybe’nin Horasan valisi olduğu dönemde bölgede güçlü bir siyasi birlikten bahsetmek çok güçtü. Şöyle ki, o dönemde Gök Türklerin yıllardır süren Çin esaretinden kurtularak yeniden bağımsızlıklarını kazanma mücadelesi vardı ve devletin merkezi olan Ötüken’e de hayli uzak olan Maveraünnehir’de ufak ölçekte yönetimler vardı ve bir siyasi birlik yoktu. İşte bölgenin içindeki bu durumunu fırsat bilen Kuteybe kısa sürede Beykent, Buhara, Semerkant, Fergana ve Şaş (Taşkent) şehirlerini fethederek bölgede hâkimiyet kurdu.
Kuteybe Taşkent’e gelene kadar ciddi bir direnişle karşılaşmadı. Mesela Belh şehrine girdiğinde Nizek Tarhan savaşmadan Kuteybe’nin ordusuna şehri teslim edip Kuteybe ile beraber ortak hareket ederek Beykent üzerine yürüdü.
Kuteybe Beykent’i de kısa sürede fethederek şehirden ayrıldı. Ancak Beykent’ten ayrılmasından sonra şehirde isyan çıkınca bu kez şehirde kanlı bir askerî harekât gerçekleştirerek şehri yağmaladı.
Kuteybe’nin fethetmekte en çok zorlandığı şehir Buhara’ydı. Çünkü Türk beyleri geç olsa da Kuteybe’ye karşı birleştiler ve Türgeşler, Tarhun ve Buhara hükümdarı Verdan Hüdat’ın müttefik kuvvetleri, Kuteybe’yi geri çekilmek zorunda bıraktı, fakat Kuteybe kısa sürede toparlanarak Türk müttefik ordularını mağlup edip Buhara’yı ele geçirdi.
Şimdi çok tartışılan Türklerin kılıç zoruyla Müslüman olması konusuna değinelim.
Kuteybe askerî anlamda çok başarılı olmasına rağmen İslam’ın yayılmasında çok başarısız bir komutandı. Türklerin Kuteybe’nin yağma ve kanlı askerî harekâtlarıyla Müslüman olması bir yana tam tersine Türklerin Müslüman olmasını 100 yıl geciktirmiştir.
Üstelik Kuteybe’nin kanlı politikası sadece Türklere değildi. Müslüman halktan da normalde gayrimüslimlerden alınan Cizye vergisini alarak halka zulmetti.[52]
Emevilerin genel politikası da aslında İslam’ı yaymak değildi. Çünkü Emeviler, Arap Milliyetçisi bir devletti. Amaçları bir Arap imparatorluğu kurmaktı. Bu yüzden hem Arap olmayanları gerçek Müslüman kabul etmeyip Mevali olarak adlandırıyorlar, hem de gayrimüslimlerden cizye vergisi aldıkları için Türklerin Müslüman olmaması işlerine geliyordu.[53]
Gelgelelim Horasan valisi Cerrah da “Müslüman olduk, bizden cizye almayın!” diyen Türklerin Müslüman olmasını kabul etmemiş, onların eski dinlerinde kalıp cizye vermesini istemiştir.[54]
Öte yandan Kuteybe’nin hızlı fetihleri çok uzun sürmedi. Türgiş hakanı Su-lu Kağan bölgedeki Türk beylerini de arkasına alarak Seyhun nehrini geçti ve Arapları üst üste bozguna uğratarak Maveraünnehir’in büyük bir bölümünü ele geçirdi.

Su-lu Kağan’ın askeri başarılarından sonra Emevi halifesi Hişâm b. Abdülmelik, Su-lu Kağan’ı İslam’a davet etti fakat Su-lu Kağan, Emevi halifesinin teklifini İslamın kendilerine fayda sağlamayacağını gerekçe göstererek reddetti.
Türklerin Türgişler önderliğinde Araplara karşı kazandığı zaferler Horasan Valisi Cüneyt b. Abdurrahman döneminde de devam etmiştir. Su-lu Kağan 730 yılında Semerkand’ı kuşattı ve tarihe Geçit savaşı olarak geçen savaşta Araplar, büyük kayıp verdiler ve şehri ancak takviye kuvvetlerle elinde tutabildi. 738 yılına gelindiğinde Sulu Kağan’ın akrabası Köl Çor (Baga Tarkan) tarafından öldürülmesiyle Araplar deyim yerindeyse bayram etti ve toparlanarak hücuma geçti. 744 yılında Horasan valisi Nasr bin Seyyar’ın komutasındaki Müslüman Arap orduları, pusuya düşürdükleri Baga Tarkan’ı esir aldılar. Nasr, Baga Tarkan’ın serbest bırakılması için Türklerin vermeye razı oldukları külliyetli miktardaki kurtuluş parasını kabul etmedi. Sulu Kağan’ın maiyetinde 72 kere Araplara karşı savaşmış olan Baga Tarkan idam edildi. Türkler yine başsız kalmıştı. Bundan istifade eden Araplar Batı Türkistan’ı tamamen işgal ettiler.[55]
Ancak 740’lı yılların sonlarına doğru Nasr bin Seyyar fetih politikalarından çok bölge halkının gönlünü kazanmaya ve elindeki mevcut toprakları korumaya dönük bir politikaya ağırlık vermeye başlamıştır. Bu doğrultuda önemli reformlara girişmiştir ki bunların başında tarımsal reformlar gelmektedir. Aynı süreçte Çin ile var olan ticari ilişkileri canlandırmak üzere buraya bir heyet göndermesi[56] ekonomik ve tarımsal hayata olumlu yansımış olmalıdır. Bu durumun bölge insanında yönetime karşı memnuniyete yol açtığını tahmin etmek zor olmayacaktır.[57]
Arapların önemli yazarlarından Ebû Osmân Amr b. Cahiz, Horasan Valisi Cüneyt b. Abdurrahman’ın Türkler karşısındaki yaşadığı korkuyu şöyle anlatmıştır:
Bir defasında Horasan Valisi Cüneyd b.Abdurrahman Türk hükümdarı Hakan ile karşılaştılar. Hakanın durumu ve kuvveti Cüneyd’i korkutup dehşete düşürdü, birlikleri ve ordusu onun gözüne çok göründü, üzerinde çok fena bir tesir bıraktı.[58]
“Türkler Kılıç Zoruyla Müslüman Oldu” İddiası Ne Kadar Gerçeklere Uygun?
Sonuç olarak 7. ve 8. Yüzyıldaki Türklerle Araplar arasında ilişkiye genel bir bakış açısıyla bakarsak bu dönem Türklerle Araplar arasında bir savaş dönemidir. Bu savaş döneminde her iki tarafın birbirine bariz bir üstünlüğü olmamıştır. Kazanılan zaferler kısa süreli olmuş, şehirler kısa sürede Araplar ile Türkler arasında el değiştirmiştir.
Bu yüzden Türklerin kılıç zoruyla Müslüman olduğunu iddia etmek gerçekçilikten uzaktır. Çünkü Emevilerin Türklere karşı sert tutumu tam tersi etki yaratmıştır. Buhara halkının tavrı buna çok net örnektir. Buhara dışında Kafkasya’da Hazar Türklerinin direnişi de bu iddiayı çürütmektedir.
Araplar, Hazar Türklerini de savaşta mağlup etmişlerdir ama Hazar Türklerini Müslüman yapamamışlardır. Bugün Hazar Türkleri Musevi’dir.[59]
Öte yandan şu tarihsel gerçeği de pas geçmemek lazımdır ki, 737’de Hazarlarla yapılan savaşı İslam ordularının kazanması üzerine Hazarlar ülkelerinde İslamiyeti anlatmak üzere iki fakih görevlendirilmesini kabul ettiler.[60]
Gelgelelim Oğuzlar arasında İslamiyet yayıldığı sıralarda Hazar Kağanlığı tarihe karışmış bulunuyordu.[61]
Ezcümle Türk-Arap ilişkilerinde ve Türklerin İslâm’la temaslarında ikinci safha oldukça sancılı ve çalkantılı geçmiş, Hz. Osman devrinde başlayan ve Emevîler devrinde doruk noktasına ulaşan mücadeleler ile iki taraf birbirine düşmanca bakmış, Emevîlerin mevâlî politikaları yüzünden Türklerin İslâm dairesine geçişi çok yavaşlamış, hatta durma noktasına gelmiştir.
Türkler kitlesel bir halde ancak 10. Yüzyıl başlarından itibaren kendilerine Batı’da ekonomik seçenekler sunabileceğini görünce İslam’a geçmeye başlamışlardır.[62]
Gelgelelim Hüseyin Nihal Atsız da “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eserinde, 8.yüzyılın ortalarında, yani Göktürk devrinin son dönemlerinde, bazı Türklerin Abbasi İmparatorluğunda “paralı asker” olmak adına İslamiyet‟i kabul ettiğini belirtir. Ayrıca Türklerin bir kitle halinde İslamiyet’i kabul etmesinde pay sahibi olan bir diğer etken ise Abbasi Hükümeti tarafından takibata uğradıkları için Horasan’dan kaçıp Türklerin arasına sığınan Ebu Müslim taraftarlarıydı.[63]
Nitekim Türklerin kendilerine daha yakın gördüğü Ebû Müslim, Samanîler gibi etnik topluluklar artık Orta Asya’da İslam’ı Araplardan almış, kendileri sahiplenmişti. Türkler İslam’ı Araplardan değil, Orta Asya yerlilerinden tanıdılar. Buna ikinci tanışma safhası diyebiliriz. Türkçenin geleneksel İslam dilinin Arapça değil, bu dillerden ödünçleme olması (çoğunlukla Farsçadan olarak peygamber, namaz, abdest, oruç vb.) bu gerçekle ilgilidir.[64]
Yani Türkler Kuteybe bin Müslim’in, Haccac bin Yusuf’un elinden Müslüman olsaydı Türkçe’nin geleneksel dilini Arapça meydana getirirdi ki öyle bir durumda abdeste “vudû”, namaza “salâh”, oruca “savm, sıyam”, peygambere de “resûl” derdik.
Zaten Türkler kendilerine daha yakın gördüğü Ebû Müslim, Samanîler gibi etnik topluluklardan İslam’ı tanıdığı gibi Ebu Hanife ekolünün temsilcileri ile de sık sık temas ediyorlar ve onların dine dair anlattığını dinliyordu. Bununla birlikte herhalde Müslümanlar arasında sürüp giden kelam ve fıkıh tartışmalarını son derece karmaşık halinde ilgi duymaktan ziyade, temas halinde oldukları sıradan insanların dini yaşayışlarını ilgilerini çekiyordu. Çünkü bu yeni komşuları kendi milli tanrılarına farklı olarak, evrensel bir Allah ve onun Emir ve yasaklarını ihtiva eden Kur’an ile hareket ediyorlardı. Aslında Türklerin zihin dünyasını altüst eden noktada bu evrensel kavramlar olmalıydı. Yeni bir din arayışı içinde olmayan bir topluluk için, dış tesirlerin etkisi de sınırlı kalıyordu ve yeni anlayışın tesir uyandırması için uzun bir zamana ihtiyaç vardı.[65]
Nitekim bu süreç o denli uzun bir zamana yayılmıştır ki bu uzun zaman içerisinde İslam dairesine geçmeyen ve kitlelerle tarif edilecek Türk toplulukları vardı. Zira 12. Yüzyıl’da bile Tanrıcı Türkler, Müslüman Türklerden az değildi. Bunun belgesi de 1153 yılında Gök Tanrıcı Oğuzlar’ın liderliğinde çıkan ve Sultan Sencer döneminde yaşanan meşhur Oğuz isyanıdır. Bu isyan sonucunda Sultan Sencer, Oğuzlara esir düşmüştür. Bu esâret Selçuklu tarihinde benzeri görülmemiş bir olaydır. Öyle ki önce bir Sultana sonra bir devlete mâl olmuştur. Nitekim Sultan Sencer esâretin bedeninde ve ruhunda bıraktığı izlerin kaçınılmaz sonucu olarak esâretinden kurtulduktan kısa süre sonra hastalanmış ve vefat etmiştir. Büyük Selçuklu Devleti ise onun ölümüyle son bulmuştur.[66]
Gelgelelim Türklerin İslamlaşma sürecine bakıldığında eski Türk halklarının büyük bir çoğunluğunun Tanrıcı (Tengrici) anlayışa ilave olarak geleneksel şifahî kültürün hâkimiyeti altında, göçebe bir hayat sürmekte olduğunu görürüz. Daha önce Şâmânist, Budist ve Maniheist mistik kültürlerin tecrübesini yaşamıştı. Önemli bir kısmı Arapça bilmek bir yana, okuma yazma dahi bilmiyordu. Türklerin eski dinî geleneklerine uygun hareket edilerek, onların anlayabileceği ve hazmedebileceği bir tarzda İslâm’dan önce alışık oldukları usullerle mistik yoldan İslâm’a dahil olmaları sağlandı.[67]
Bu sebeple Ahmed Yesevî’nin tasavvuf sistemi ve dolayısıyla Yesevîlik daha başından beri, henüz kitabî (yüksek) İslâm’ın bütün inceliklerini kavramaktan uzak göçebe ve yarı göçebe Türk boylarının oluşturduğu sosyo-ekonomik ve kültürel çevrenin yapısı gereği, çok muhtemel olarak eski kabilevî geleneksel inanç ve âdetlerin geniş ölçüde yeni İslâmî kalıplar içinde yaşatıldığı bir karakter arz ediyordu.[68]
Ahmet Yesevî kitabî kültürün unsurlarını şifahî hale dönüştürüp, halkın idrâk seviyesine uygun bir tarz ve tavır takip etti. Onun vücûd verdiği gelenek, bütün bir Türk coğrafyasında feyz kaynağı olarak devam edegelmiştir. Sûfîler, Ahmed Yesevî gibi, halk çevrelerinden geldikleri için aynı dili konuştukları ve aynı dinî arka-plana dayandıkları bozkırlarda, kent çıkışlı din adamlarından daha iyi sonuçlar alarak başarılı olmuşlardır.[69]
Türkler, Yesevilik çizgisine ilave olarak Maveraünnehir ve Horasan’da harmanlanan akıl ekolünün temsilcilerinden Ebu Hanife Fıkhı ve Maturidi yorumunu ihva eden İslam anlayışını temel itikatları olarak benimsediler. Bununla kalmayarak bu dinin yayıcısı durumuna geldiler.[70]
Bütün bunların yanında Türklerin İslam’a kitlesel geçişinde Talas Savaşı milat olarak kabul edilir. Zira tarihsel süreç ele alındığında oldukça yavaş ilerleyen Türklerin İslamlaşması Talas savaşından sonra hızlanmaya başlamış ve kitleler halinde İslam’a geçiş Abbasiler döneminde olmuştur.[71]
Evet, Türklerin büyük kitleler halinde İslamlaşmasında önemli bir dönüm noktası olarak 751 Talas savaşı öne çıkmaktadır. Çinli komutan, Taşkent hükümdarı Bagatur Tudun’u verdiği söze rağmen öldürmüştür. Taşkent hükümdarının oğlu da Çin’e karşı Araplardan yardım istemiştir. Çin ordusu ile Abbasiler karşılaştığında Çin ordusundaki Karluk Türklerinin karşı tarafa geçmesi üzerine Çin yenilmiştir. Bu savaştan sonra Çin, Maveraünnehir ile bir daha ilgilenememiş, İslam bölgede güçlenerek Müslüman olanların sayısı artmıştır.[72]
Ama gerçek anlamda Türklerin yığın halinde İslâmiyeti kabul etmeleri ilk önce 921 yıllarında oldu: Bugünkü Rus Avrupa’sının Ural dağlarına bitişik olduğu yerlerde yaşayan Bulgar Türkleri 920’de Abbasî halifesine elçiler göndererek kale yapacak mühendislerle din bilginleri istediler. Bu sayede İslâmiyet Bulgar Türkleri arasına girdi.[73]
Öte yandan Türk boylarının kitlesel olarak İslamlaştığı 8-10. yüzyıllara bakarsak, Türkler o süreçte özel mülkiyetin ve ticaretin geliştiği toplumların başında geliyordu.

Yani Türkler, o çağlarda dönemin öncü uygarlığı olduğu bilincinde olarak ve iktisadî çıkarlarını da göz önünde bulundurarak Müslüman olmuşlardır.
Yine çok sonraları Cafer Bin Abdullah adını alacak olan Bulgar Kağanı Almuş Han ve 13. Yüzyılda Altınorda Hükümdarı Berke Han da devletlerini büyütme, ticaret yollarına hükmetme, zenginleşme ama en önemlisi askerî açıdan da ek kuvvetli oldukları süreçte Çağdaş Uygarlık yolunu seçtiler, başka deyişle İslâm Uygarlığının bir parçası olduktan bir müddet sonra ellerinde kılıcı bulundurmalarının da kendilerine verdiği avantajla İslâm uygarlığının öncüsü hâline geldiler.[74]
Aynı şekilde o süreçte Orta Asya’da ticaret yollarını denetim altına alma rotasında olan zamanın güçlü devletlerinden Karahanlılar’ın hükümdarı Satuk Buğra Han da içinde bulunduğu şartların gereğini dikkate alarak Müslüman oldu. Kısacası ortaya koyduğumuz tüm bu gerçeklerin önümüze çıkardığı özet şudur:
Türkler, o çağlarda dönemin öncü uygarlığı olduğu bilincinde olarak ve iktisadî çıkarlarını da göz önünde bulundurarak Müslüman olmuşlardır. Satuk Buğra Han’ın Müslüman oluşu da bu sürecin olgunlaştığı anda gerçekleşmiştir.[75]
Dolayısıyla yukarıdaki satırlarımızda da belirttiğimiz gibi her toplum eşiğine geldiği veya içine girdiği toplumsal süreçlere uygun kurumları ve ideolojiyi kabul eder. Ondandır ki Orta Asya’daki Türk kavimleri arasında İslamiyet’i ilk benimseyenler yerleşik hayat ve tarımda bir hayli ilerlemiş ve şehirler kurmuş olan Satuk Buğra Han’ın önderliğinde Karahanlılar olmuştur.[76]
Bu münasebetle bu yazımızı okuyanlara aslen Uygur Türkü olan Seyfeddin Aziz’in Türkiye’de ilk defa 1990’lı yıllarda Ocak Yayınları tarafından yayımlanan “Satuk Buğra Han” adlı romanını ısrarla okumalarını öneririz. Roman, Karahanlılar’ın Satuk Buğra Han döneminde İslâmiyet’i kabul etmelerinin öyküsünü gerçeğe yakın bir kurgusallıkta anlatıyor. Kitaptaki süreci ve diyalogları okuduğunuzda yukarıda ortaya sunulan kanıtların doğruluğuna daha çok yaklaşıyorsunuz.
Diğer yandan 955’te Satuk Buğra Han vefat ettiğinde İslâmiyet yavaş da olsa Karahanlı topraklarında yayılma göstermişti. Ancak en ciddi değişim, oğlu Baytaş Arslan Han zamanında oldu.
960 yılının hemen başlarında iki yüz bin çadırlık bir Türk topluluğunun Müslüman olduğu yolundaki haberler Bağdat’a ulaştı. Bu büyük değişim, bütün Türkistan’da geniş bir yankı uyandırdı. Öncelikle Karahanlı hakimiyet sahasında İslamlaşma hız kazandı. Ülke baştanbaşa İslami kurumlar ile dolmaya, her yerde camiler, mescitler, ribatlar görünmeye başlandı. Birkaç yıl içinde Türkistan’da Taraz, İsficab, Mirki, Barshan, Otluh, Cemuket gibi şehirler İslâm kültür sahasına dönüştü.[77]
Yine şu gerçeği de unutmamak gerekir ki Türkler Müslüman olduğunda kılıcı kendi ellerinde tutuyordu, üstün ve güçlü taraf olarak Müslüman oldular. Daha sonra Moğolların da Müslüman olması gibi…[78]
Kaldı ki o dönemin çağdaş uygarlık yolu olan İslâm’ın kabulü, Türklerin yeni bir kültürel, ahlâkî ve bilimsel medeniyetle tanışmasının da kapısını aralamıştır.
Yani bir türlü dillerden düşmeyen “kılıç zoruyla Müslüman olmak” iddiası, aslında büsbütün kurgudan ibarettir ve Türkler ile İslamlığı birbirine yakıştırmamaktan kaynaklanmaktadır. Hatta Türklükten uzaklaşma gibi garip iddialar ileri sürmektedirler. Halbuki Türklerin İslam ile müşerref olması onlara yeni bir dinamizm kazandırdı.[79]
Nitekim nasıl bugün Oxford gibi şehirler dünyanın en ileri bilim merkezleriyse o süreçte de İslâm medeniyeti, o dönemde dünyanın en ileri ilim, sanat ve düşünce merkezlerine sahipti (Bağdat, Buhara, Semerkant vb.).
Böylece Türkler, bilim, hukuk, eğitim ve mimarlıkta yeni bir çağın parçası oldular.

Bu yönelişin temelinde iman, ahlak ve adalet kavramlarıyla tanımlanan bir çağdaşlık anlayışı vardı.[80]
Diğer yandan Türkler İslam medeniyeti dairesine girince yalnızca hak din İslam’ı seçmekle kalmadılar ve bu dinin yayıcısı durumuna geldiler. İslam dünyası artık yeni fatihler ve tebliğcilerle tanışmıştı. Bu sayede, İslamiyet Türkler vasıtasıyla yeni yayılma sahaları bulup genişlemeye başladı. Daha da önemlisi Asya bozkırlarından Karadeniz’in kuzeyine ve Kafkaslara kadar Türk boyları arasında İslamiyet yine Türkler tarafından yayıldı.
1071’den sonra İslam’ın temel ilkeleri ve ezan sesleri Anadolu’yu doldurdu. Yine Türkmenlerin kurduğu Osmanlı Devleti sayesinde İslâm Balkanlar’a ve Kafkaslara taştı. Balkanlarda Türklük etnik bir özellik olmaktan çıkıp Müslümanlıkla eş anlamlı olarak kullanılır oldu.
Hindistan’da İslamlık dini buraya getiren Türklere nispetle Türklük ile eşit anıldı ve yeni Müslümanlara turuşka denildi.[81]
Yani günümüzde Pakistan gibi büyük bir İslam Devletinin doğması da büyük Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un Hindistan’a yaptığı akınların sonucu, yani Türklerin Müslümanlığa bir hizmetidir.[82]
Öte yandan gerek Gazneli Mahmudlar gerekse Alparslanlar, Süleyman Şah, Osman Gaziler, Nurettin Zengiler, Kılıç Arslanlar, Fatihler, Timurlar, Kanuniler sadece birer Türk hakanı olmakla kalmadılar. İslam’ın sesini en uzak diyarlara kadar taşıdılar.
Yine aynı şekilde Hoca Ahmet Yeseviler, Saltuklular, Gül Babalar, Hacı Bektaş Veliler, Yunus Emreler ise din uğruna çilelerini doldurup bıkmadan usanmadan Allah kelamını anlattılar.[83]
Kısacası Türklerin İslamlaşmasının kitlesellik kazandığı 750-751 sürecinden itibaren yaşanan bu süreç ise Türk-Arap ilişkilerinde ve Türklerin İslâm’la temasında üçüncü ve son aşama olarak değerlendirilebilir.
Sonuç
Türklerin İslâmiyet’i kabul süreci, tek bir nedene, tek bir döneme ya da tek bir aktöre indirgenemeyecek kadar çok katmanlı ve uzun soluklu bir tarihsel olgudur. Bu süreç ne tamamen romantize edildiği gibi saf bir “gönül rızası” anlatısıyla, ne de indirgemeci bir yaklaşımla yalnızca “kılıç zoruyla” açıklanabilir. Aksine Türklerin İslamlaşması; inanç, siyaset, iktisat, ticaret, kültürel etkileşim ve tarihsel şartların birlikte şekillendirdiği dinamik bir dönüşüm sürecidir.
Tarihsel kaynakların ışığında gerçek bize şunu göstermektedir ki Türklerin İslâm’la teması, yaygın kanaatin aksine yalnızca Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerindeki fetih hareketleriyle başlamamış; daha erken dönemlerde, Hz. Muhammed devrinde ticaret yolları ve dolaylı temaslar aracılığıyla gerçekleşmiştir. Kubbetu’t-Türkiyye ile ilgili hadisler, Türk menşeli ticari mallar, askeri teçhizatlar ve bireysel temaslara dair aktarımlar, Türklerin İslam dünyası için bilinmeyen ya da tamamen yabancı bir unsur olmadığını ortaya koymaktadır. Bu durum, Türk-İslam ilişkilerinin kökenlerinin sanılandan çok daha eskiye dayandığını göstermesi bakımından önemlidir.
Öte yandan Emevîler döneminde yaşanan askerî çatışmalar ve bazı yöneticilerin uyguladığı sert politikalar, Türklerin İslâmiyet’e kitlesel geçişini hızlandırmaktan ziyade, geciktirmiştir. Nitekim Kuteybe bin Müslim ve Haccac bin Yusuf örnekleri, zorlayıcı ve yağmacı uygulamaların İslam’ın yayılmasında etkili olmadığını, aksine tepki doğurduğunu açıkça göstermektedir. Bu da “kılıç zoruyla İslamlaşma” tezinin tarihsel ve sosyolojik açıdan yetersizliğini ortaya koymaktadır. Nitekim Kuteybe bin Müslim ve Haccac bin Yusuf, Maveraünnehir’de bulunmuşlardır. Oysa ki, Türkler o süreçte yalnızca Maveraünnehir’de yaşamıyordu. Bu yüzden Emevîlerin politikalarının o çağlarda dünyadaki bütün Türkleri Müslüman yaptığı şeklindeki zorlama yorumlar bilimsellikten tamamıyla uzaktır.
Türklerin İslâmiyet’i benimsemesinde belirleyici olan esas etkenlere baktığımızda İslam’ın dönemin şartları içinde sunduğu hukuk düzeni, ticaret ahlakı, devlet ve ordu teşkilatlanması gibi kurumsal imkânlar ile Türk toplumunun toplumsal-ekonomik eşiğiyle olan uyumudur. Abbâsîler döneminde Türklerin İslam devlet yapısı içinde askerî, idarî ve siyasal roller üstlenmesi, bu uyumun somut bir göstergesidir. Türkler, İslam dünyasında pasif bir unsur değil; bilakis kısa sürede belirleyici ve kurucu bir aktör hâline gelmişlerdir.
Sonuç olarak Türklerin İslamlaşması, ne bir kimlik kaybı ne de bir gerileme sürecidir. Aksine bu süreç, Türklerin tarihsel dinamizmiyle İslam medeniyetinin kurumsal gücünün kesiştiği bir uygarlık atılımıdır. İslamiyet, Türklerin medeniyet kurma kapasitesini köreltmemiş; tam tersine bu kapasiteyi daha geniş bir coğrafyada, daha sistemli bir biçimde ortaya koymalarına imkân tanımıştır. Bu gerçek, Türk-İslam tarihinin ancak ideolojik uçlardan uzak, çok boyutlu ve bilimsel bir bakış açısıyla doğru biçimde anlaşılabileceğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Kaynakça:
Belazuri, “Ensabül-eşraf”, haz. Ahmet Demircan, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, 2020, İstanbul, c. I
Dede Korkut Kitabı, (neşreden Muharrem Ergin), Ankara-1958
Delâ’ilü’n Nübüvve, Beyhakî, Beyrût-1985; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Doğu PERİNÇEK, “Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Millet Milliyetçilik ve Din, ed.: Muzaffer Metintaş, İkbal Vurucu, Mustafa Tezel, Kırmızılar Yayıncılık, İstanbul, 2023
Doğu PERİNÇEK, Müslüman olan Türkler ayakta kaldı ve devrim yaptı, 14 Nisan 2020, Aydınlık, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/musluman-olan-turkler-ayakta-kaldi-ve-devrim-yapti-205425, erişim tarihi: 26.01.2026
Sünen Ebu Davud, Melahim, 8, hadis no: 4302, çev. Hüseyin Yıldız
Ebû Osmân Amr b. Cahiz – Fezâilül-Etrâk: Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Fazîletleri, çev. Ramazan Şeşen, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1988
el Bidâye ve’n Nihâye, İbn Kesîr, I/135, IV/101, 123; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
er Rihle, İbn Cübeyr, Beyrût-1964; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Eren ÖZTÜRK, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Özgürlük Meydanı, Aydınlık, 31 Mayıs 2019; https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, erişim tarihi: 26.01.2026
Hakkı Dursun YILDIZ, “İslamiyet ve Türkler”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1976
Hüseyin Nihal ATSIZ, “Türk Edebiyatı Tarihi”, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2012
İbn Hacer, Fethu’l-bârî bi-şerhi sahihi’l-Buhârî, Haz. Muhibbüddin el-Hatîb vd. (Kahire: Daru’-r Reyyan, 1986), 3/560.
İbni Haldun, Mukaddeme, c. I, çev. Turan Dursun, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2013
İbni Haldun, Mukaddeme, c.II, çev. Turan Dursun, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2013
İbni Mâce, Sıyâm, 62; akt.: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Tahsin Ünal, Türkler Nasıl Müslüman Oldular?, İslam Medeniyeti Dergisi, 15 Eylül 1968
İbrahim KAFESOĞLU, “Türkler ve Medeniyet”, Hamle Yayınları, İstanbul, 1995
İsmail Hakkı İZMİRLİ, “Peygamber ve Türkler”, İkinci Türk Tarih Kongresi: 20-25 Eylül 1937, İstanbul, Kongrenin Çalışmaları, Kongreye Sunulan Tebliğler, Kenan Matbaası, İstanbul, 1943
Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugatit-Türk, neşr. Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Ankara 2020
Mu’cemu’l Buldân, Yâkût el Hamevî, III/201, Bağdad-1963
Bayram Akif Köse, Abbâsî-Türk Yakınlığının Zirve Şehri: Sâmerrâ, YEDİKITA Dergisi, OCAK 2024 / SAYI 185
Müslim, Sıyâm, 215
Nevzat Hafis YANIK, Muhammet Emin UZUNYAYLALI,
Osman KARATAY, Türklerin İslam’ı Kabulü, Kripto Yayınevi, İstanbul, 2018
Sahîh-i Buhârî, Menâkıbü’l Ensâr-9, Meğâzî-29, 33, 34, 110, Fedâilu’l eshâb-9, Meğâzî-56; akt.: akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Sahîh-i Müslim, Cihâd-123-125, 127; akt.: akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Sinan YAĞMUR, Aşk’a Yolculuk 2: Sümeyye ve Yasir, Kapı Yayınları, İstanbul, Mayıs 2018
Sünen-i İbn Hanbel, IV/348; Sîretü’n Nebeviyye, İbn Hişâm, III/226-243; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Sünen-i İbn Mâce; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Sünen-i Tirmîzî, Zühd-39, Menâkıb (3857); akt.: akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Şerefnâme, Şeref Hân, İstanbul-1971; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Tabakât, İbn Sa’d, IV/83, Beyrut-1957; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Taberî, Târîh, II/487; akt: Ali Rıza ÖZKAN, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, erişim tarihi: 15.02.2026
Emel ESİN, İslâmiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslâm’a Giriş, (Türk Kültürü El Kitabı, II, Cild I/B’den Ayrı Basım), Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul, 1978
Tuncer GÜLENSOY, Orhun’dan Anadolu’ya Türk Damgaları: Damgalar, İmler, Enler, TDAV Yay., İstanbul 1989
Taberî, Târîh, II/92; akt: Ali Rıza ÖZKAN, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, erişim tarihi: 15.02.2026
Târîhu’l Medîne, İbn Şebbe, 1/232, Cidde-1979; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Abdulkadir DONUK, Eski Türk Devletlerinde İdari-Askeri Ünvan ve Terimler, İstanbul 1988
Reşat GENÇ, Karahanlı Devlet Teşkilatı, TTK Yay., Ankara 2002
Saadettin GÖMEÇ, “Kagan ve Katun”, DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, XVIII/29, (1997)
Taberî, Cilt: V
Yâkût el-Hamevî, Şihâbüddin Ebû Abdullah Yâkût el-Hamevî b. Abdullah, Mucemü’l-Büldân, Cilt: I, Beyrut 1975
Süleyman TÜLÜCÜ, “Dîvânü Lûgati’t-Türk’te Kadın İçin Kullanılan Sözler”, TDA, 16, (Şubat 1982)
Abdülkadir ÖZCAN, “Hâtûn” mad., DİA, 16, TDV Yay., İstanbul 1997
Târîhu’t Taberî, III/45; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Tufan GÜNDÜZ, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 5. Baskı, 2023
Halîfe bin Hayyât, Târîhu Halîfe b. Hayyât, Türkçe terc. Abdulhalik BAKIR, Ankara 2008
Uğur UTKAN, Kırmızılar, Ortadoğu Türklerinin tarihî köklerine bakış: Irak Türkleri, 2 Haziran 2025, https://www.kirmizilar.com/ortadogu-turklerinin-tarihi-koklerine-bakis-irak-turkleri/, erişim tarihi: 15.02.2026
el-Belâzurî, Fütûhul Buldân, çev. Mustafa FAYDA, Siyer Yayınları, 2000
Ahmet Turan Yüksel, İhtirastan İktidara Kerbelâ -Emevî Valisi Ubeydullah b. Ziyâd Döneminin Anatomisi-, Yediveren Kitap, Konya 2001
Ahmet Yaşar OCAK, İslâm Ansiklopedisi, 1990, C.5
Tarih-i İbn Kesîr, Türkçe terc., Abdurrahman Özkan, c. VIII
Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 26.01.2026
Ehl-i Beyt’in Türklerin Müslüman Olmalarındaki Rolü, Yeşil Kandil, 21 Temmuz 2015, https://yesilkandil.com/2015/07/21/ehl-i-beytin-turklerin-musluman-olmalarindaki-rolu/, erişim tarihi: 15.02.2026
Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 27.01.2026
Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Zekeriya KİTAPÇI, Hz. Peygamber Hadislerinde Türk Varlığı: Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1988, İstanbul
Ali Rıza ÖZKAN, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, erişim tarihi: 15.02.2026
Rıza ZELYUT, Türkler, İslamiyet ve kılıç, 31 Ekim 2018, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/turkler-islamiyet-ve-kilic-106915, erişim tarihi: 27.01.2026
Türkler Kılıç Zoruyla mı Müslüman Oldular?, 9 Mart 2021, https://tarihtenyazilar.com/2021/03/09/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular/, erişim tarihi: 27.01.2026
Cahiliye‘den Abbasi Hilafetine Arap Şiiri’nde Türkler, Ocak 2024, Erzurum, Atatürk Üniversitesi, Erzurum, Tez Projesi, Doktora
Uğur UTKAN, Türkiye İsminin Kökenine Bakış, 03.12.2025, Aksaray Haber, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turkiye_isminin_kokenine_bakis-1298.html, erişim tarihi: 16.01.2026
İlk kadın şehit Sümeyye aslında Türk’tü, Akşam Gazetesi, 19 Kasım 2024, https://aksam.com.tr/guncel/ilk-kadin-sehit-sumeyye-aslinda-turktu/haber-1522633, erişim tarihi: 27.01.2026
[1] İbrahim KAFESOĞLU, “Türkler ve Medeniyet”, Hamle Yayınları, İstanbul, 1995, s. 63-64
[2] Bu konu ile ilgili bkz. Millet Milliyetçilik ve Din, ed.: Muzaffer Metintaş, İkbal Vurucu, Mustafa Tezel, Kırmızılar Yayıncılık, İstanbul, 2023
[3] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[4] Doğu PERİNÇEK, “Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 59
[5] Doğu PERİNÇEK, Müslüman olan Türkler ayakta kaldı ve devrim yaptı, 14 Nisan 2020, Aydınlık, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/musluman-olan-turkler-ayakta-kaldi-ve-devrim-yapti-205425, Erişim Tarihi: 26.01.2026
[6] İbni Haldun, Mukaddeme, c. I, çev. Turan Dursun, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2013, s.22, 95 vd, 290; İbni Haldun, Mukaddeme, c.II, çev. Turan Dursun, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2013, s.22.
[7] Doğu PERİNÇEK, Müslüman olan Türkler ayakta kaldı ve devrim yaptı, 14 Nisan 2020, Aydınlık, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/musluman-olan-turkler-ayakta-kaldi-ve-devrim-yapti-205425, Erişim Tarihi: 26.01.2026
[8] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., İstanbul, 2019, s. 59, 60
[9] Eren ÖZTÜRK, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Özgürlük Meydanı, Aydınlık, 31 Mayıs 2019; https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, Erişim Tarihi: 26.01.2026
[10] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 26.01.2026
[11] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., İstanbul, 2019, s. 63
[12] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 26.01.2026
[13] Uğur UTKAN, Türkiye İsminin Kökenine Bakış, 03.12.2025, Aksaray Haber, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turkiye_isminin_kokenine_bakis-1298.html, Erişim Tarihi: 16.01.2026
[14] Müslim, Sıyâm, 215; İbni Mâce, Sıyâm, 62; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
[15] Ali Rıza ÖZKAN, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[16] Sahîh-i Buhârî, Menâkıbü’l Ensâr-9, Meğâzî-29, 33, 34, 110, Fedâilu’l eshâb-9, Meğâzî-56; akt: Ahmet Sarbay, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
[17] Taberî, Târîh, II/92; akt: Ali Rıza ÖZKAN, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[18] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 07.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 16.01.2026
[19] Yedikıta Dergisi, sayı 166, Haziran 2022; İbn Hacer, Fethu’l-bârî bi-şerhi sahihi’l-Buhârî, Haz. Muhibbüddin el-Hatîb vd. (Kahire: Daru’-r Reyyan, 1986), 3/560. (Hz. Aişe o gün perdesi olan bir Türk çadırındaydı.).
[20] Sahîh-i Müslim, Cihâd-123-125, 127; Sünen-i İbn Mâce; Sünen-i Tirmîzî, Zühd-39, Menâkıb (3857); Sünen-i İbn Hanbel, IV/348; Sîretü’n Nebeviyye, İbn Hişâm, III/226-243; Delâ’ilü’n Nübüvve, Beyhakî, Beyrût-1985; 30, Tabakât, İbn Sa’d, IV/83, Beyrut-1957; Târîhu’t Taberî, III/45; el Bidâye ve’n Nihâye, İbn Kesîr, I/135, IV/101, 123; Târîhu’l Medîne, İbn Şebbe, 1/232, Cidde-1979; Mu’cemu’l Buldân, Yâkût el Hamevî, III/201, Bağdad-1963; er Rihle, İbn Cübeyr, shf. 154, Beyrût-1964; Şerefnâme, Şeref Hân, shf. 24, İstanbul-1971; Dede Korkut Kitabı, (neşreden Muharrem Ergin), Ankara-1958; akt: Ahmet SARBAY, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
[21] Nevzat Hafis YANIK, Muhammet Emin UZUNYAYLALI, Cahiliye‘den Abbasi Hilafetine Arap Şiiri’nde Türkler, Ocak 2024, Erzurum, Atatürk Üniversitesi, Erzurum, Tez Projesi, Doktora, s. 15
[22] Taberî, Târîh, II/487; akt: Ali Rıza ÖZKAN, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[23] Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugatit-Türk, neşr. Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Ankara 2020
[24] Zekeriya KİTAPÇI, Hz. Peygamber Hadislerinde Türk Varlığı: Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1988, İstanbul, s. 122; İsmail Hakkı İzmirli, “Peygamber ve Türkler”, İkinci Türk Tarih Kongresi: 20-25 Eylül 1937, İstanbul, Kongrenin Çalışmaları, Kongreye Sunulan Tebliğler, Kenan Matbaası, İstanbul, 1943, s. 1017
[25] Sinan YAĞMUR, Aşk’a Yolculuk 2: Sümeyye ve Yasir, Kapı Yayınları, İstanbul, Mayıs 2018, s. 7-12
[26] İlk kadın şehit Sümeyye aslında Türk’tü, Akşam Gazetesi, 19 Kasım 2024, https://aksam.com.tr/guncel/ilk-kadin-sehit-sumeyye-aslinda-turktu/haber-1522633, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[27] Belazuri, “Ensabül-eşraf”, haz. Ahmet Demircan, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, 2020, İstanbul, c. I, s. 489
[28] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[29] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[30] Sünen Ebu Davud, Melahim, 8, hadis no: 4302, çev. Hüseyin Yıldız
[31] Ehl-i Beyt’in Türklerin Müslüman Olmalarındaki Rolü, Yeşil Kandil, 21 Temmuz 2015, https://yesilkandil.com/2015/07/21/ehl-i-beytin-turklerin-musluman-olmalarindaki-rolu/, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[32] Halîfe bin Hayyât, Târîhu Halîfe b. Hayyât, Türkçe terc. Abdulhalik Bakır, Ankara 2008, s. 282; el-Belâzurî, Türkçe terc., s. 596; İbn Kesîr, Türkçe terc., VIII, s. 118-119
[33] Erkan GÖKSU, Buhârâ Melikesi Kabac Hâtûn, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2011, s. 266
[34] Hâtûn unvânı ve Türk devlet geleneğindeki yeri hakkında toplu bilgi için bkz, Abdulkadir Donuk, Eski Türk Devletlerinde İdari-Askeri Ünvan ve Terimler, İstanbul 1988, s. 29-31; Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı, TTK Yay., Ankara 2002, s. 124-127.; Saadettin Gömeç, “Kagan ve Katun”, DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, XVIII/29, (1997), s. 81-90; Süleyman Tülücü, “Dîvânü Lûgati’t-Türk’te Kadın İçin Kullanılan Sözler”, TDA, 16, (Şubat 1982), s. 137-141; Abdülkadir Özcan, “Hâtûn” mad., DİA, 16, TDV Yay., İstanbul 1997, s. 498-500
[35] Bîdûn (Beydûn) Hudât ve eşi Kabac Hâtûn’un Buhârâ’da adına darbettirildiği tahmin edilen bir sikke mevcuttur. bkz, Emel Esin, İslâmiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslâm’a Giriş, (Türk Kültürü El Kitabı, II, Cild I/B’den Ayrı Basım), Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1978, s. 345 (Lev: LXV/b.c); Tuncer Gülensoy, Orhun’dan Anadolu’ya Türk Damgaları: Damgalar, İmler, Enler, TDAV Yay., İstanbul 1989, s. 102.
[36] el-Belâzurî, Türkçe terc., s.596; et-Taberî, IV, s. 221; Yâkût el-Hemevî, I, s. 355
[37] Haşim Şahin, Buhara’nın Efsanesi Kabac Hatun, 28 Kasım 2021, Star Gazetesi, https://www.star.com.tr/acik-gorus/buharanin-efsanesi-kabac-hatun-haber-1670785/, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[38] et-Taberî, IV, s.221; İbnü’l-Esîr, Türkçe terc., III, s. 498-499; İbn Kesîr, Türkçe terc., VIII, s. 118-119; İbnü’l-Cevzî, a.g.e., II, s.169
[39] et-Taberî, IV, s. 221; el-Belâzurî, Türkçe terc., s. 596.
[40] Ubeydullâh Horâsân’da veya Horâsân valiliği görevinde iki sene kalmıştı. İbnü’l-Esîr (Türkçe terc, III, s.501) ve İbn Kesîr (Türkçe terc, VIII, s.126)’e göre 55/675 senesinde Muâviye, Abdullah b. Amr b. Gaylân’ı Basra valiliğinden azledip yerine Ubeydullah’ı atayınca o da Buhârâ’dan ayrılıp Basra’ya gitti. Ubeydullâh, daha sonra Yezîd b. Muâviye döneminde Kûfe valisi tayin edilmiş ve Kerbelâ hâdisesinde hem Kûfe valisi hem de komutan olarak rol almıştır. Ubeydullâh b. Ziyâd hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., Ahmet Turan Yüksel, İhtirastan İktidara Kerbelâ -Emevî Valisi Ubeydullah b. Ziyâd Döneminin Anatomisi-, Yediveren Kitap, Konya 2001
[41] Ubeydullah bin Ziyad, Müellif: Ahmet Turan Yüksel, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi 42. Cilt, 2013, s. 29
[42] Bak. Taberî, Cilt: V, s. 297; Yâkût el-Hamevî, Şihâbüddin Ebû Abdullah Yâkût el-Hamevî b. Abdullah, Mucemü’l-Büldân, Cilt: I, Beyrut 1975, s. 356
[43] Taberî, Cilt: V, s. 230
[44] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[45] Uğur UTKAN, Kırmızılar, Ortadoğu Türklerinin tarihî köklerine bakış: Irak Türkleri, 2 Haziran 2025, https://www.kirmizilar.com/ortadogu-turklerinin-tarihi-koklerine-bakis-irak-turkleri/, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[46] Ahmet Yaşar OCAK, İslâm Ansiklopedisi, 1990, C.5 s.204-205
[47] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[48] Bayram Akif KÖSE, Abbâsî-Türk Yakınlığının Zirve Şehri: Sâmerrâ, YEDİKITA Dergisi, OCAK 2024 / SAYI 185, sf. 48
[49] Bayram Akif KÖSE, Abbâsî-Türk Yakınlığının Zirve Şehri: Sâmerrâ, YEDİKITA Dergisi, OCAK 2024 / SAYI 185, sf. 48
[50] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[51] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[52] Türkler Kılıç Zoruyla mı Müslüman Oldular?, 9 Mart 2021, https://tarihtenyazilar.com/2021/03/09/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular/, Erişim Tarihi: 15.02.2026
[53] Türkler Kılıç Zoruyla mı Müslüman Oldular?, 9 Mart 2021, https://tarihtenyazilar.com/2021/03/09/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular/, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[54] Rıza ZELYUT, Türkler, İslamiyet ve kılıç, 31 Ekim 2018, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/turkler-islamiyet-ve-kilic-106915, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[55] Tahsin ÜNAL, Türkler Nasıl Müslüman Oldular?, İslam Medeniyeti Dergisi, 15 Eylül 1968, sf. 29
[56] Nahide BOZKURT, “Nasr b. Seyyâr”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2006), 32/415
[57] Yunus AKYÜREK, Horasan Valisi Nasr b. Seyyâr’ın İcraatlarının Abbâsî İhtilâline Yansımaları, Uludağ İlahiyat Dergisi, Aralık 2024, c. 33, sf. 140
[58] Ebû Osmân Amr b. Cahiz – Fezâilül-Etrâk: Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Fazîletleri, çev. Ramazan Şeşen, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1988, s. 86
[59] “Türkler Kılıç Zoruyla mı Müslüman Oldular?, 9 Mart 2021, https://tarihtenyazilar.com/2021/03/09/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular/, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[60] Tufan GÜNDÜZ, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 5. Baskı, 2023, s. 81
[61] Tufan GÜNDÜZ, a.g.e., s. 145
[62] Rıza ZELYUT, Türkler, İslamiyet ve kılıç, 31 Ekim 2018, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/turkler-islamiyet-ve-kilic-106915, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[63] Hüseyin Nihal ATSIZ, “Türk Edebiyatı Tarihi”, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2012, s. 132
[64] Eren ÖZTÜRK, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Özgürlük Meydanı, Aydınlık, 31 Mayıs 2019; https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[65] Tufan GÜNDÜZ, a.g.e., s. 119
[66] Züriye ORUÇ, Sultan Sencer’in Esareti, Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 2020, Sayı: 12, sf. 240
[67] Mehmet DEMİRCİ, “Ahmed Yesevi ve Türklerin İslâm ve Din Anlayışı”, 5 Ekim 2016, https://www.mehmetdemirci.org/ahmed-yesevi-ve-turklerin-islam-ve-din-anlayisi/, Erişim Tarihi: 11.02.2026
[68] Ahmet Yaşar OCAK, Türk Sufîliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999, s. 33, 35
[69] Fatih Mehmet ŞEKER, İslâmlaşma Sürecinde Türklerin İslâm Tasavvuru, Dergah Yayınları, İstanbul, 2010, s. 315
[70] Tufan GÜNDÜZ, a.g.e., s. 151
[71] Türkler Kılıç Zoruyla mı Müslüman Oldular?, 9 Mart 2021, https://tarihtenyazilar.com/2021/03/09/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular/, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[72] Mehmed Fuat KÖPRÜLÜ, Türkiye Tarihi Anadolu İstilasına Kadar Türkler, Akçağ Yayınları, Ankara, 2005, s. 118
[73] Hüseyin Nihal ATSIZ, a.g.e., İstanbul, 2012, s. 126
[74] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[75] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 05.01.2026
[76] Eren ÖZTÜRK, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Özgürlük Meydanı, Aydınlık, 31 Mayıs 2019; https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, Erişim Tarihi: 05.02.2026
[77] Tufan GÜNDÜZ, a.g.e., s. 130, 131
[78] Osman KARATAY, Türklerin İslam’ı Kabulü, Kripto Yayınevi, İstanbul, 2018, s. 180
[79] Tufan GÜNDÜZ, a.g.e., s. 152
[80] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 27.01.2026
[81] Tufan GÜNDÜZ, a.g.e., s. 151, 152
[82] Hüseyin Nihal ATSIZ, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi
[83] Tufan GÜNDÜZ, a.g.e., s. 152
