Prof. Dr. Mete GÜNDOĞAN
“O iş senin bildiğin gibi değil, benim garip kardeşim.
Sen sanıyorsun ki seni idare eden bir devlet var. O devletin üst yöneticileri bir baba gibi sana merhamet etmek istiyor, ama imkanları olmadığı için ancak bu kadar yapabiliyor. Bazen de hiç yapamıyor…
Ama o iş öyle değil.
Gel ben sana şimdi bu konunun aslını astarını anlatayım. Gör ve anla bakalım o iş nasılmış.
Türkiye Cumhuriyeti ne sultanlıktır ne de padişahlık. Evet, bizi bin yıldan fazla sultanlar ve padişahlar yönetti. Çok da güzel bir tarihimiz var. Ama 1923’de ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti devletinde yönetim, halkın seçtiği insanlar ve onların atadığı idareciler tarafından yapılır.
Bu devletin kurucu iradesi, yapıyı bu şekilde oluşturdu.
Bu yapıda halk, yöneticilerin meşru patronudur.
Yani meşruiyetin kaynağı halktır, başka bir yer değil. Halk kimi isterse, yönetici o olur. Bütün bunların hepsi de Anayasa’da yazılıdır. Kimse kendi kafasına göre gelemez hiç kimse de birileri istiyor diye idareden gönderilemez. Her şey Anayasa’ya uygun olmak zorundadır. Yoksa ortalık karışır. Çatışma çıkar.
Peki, halkın kimi istediği nasıl belirlenecek?
Seçimlerle belirlenecek elbet.
İşte seçimleri bunun için yapıyoruz. Bizi beş yıllığına kimin idare edeceğine karar vermek için yapıyoruz.
Tabi seçilen kadrolar da öyle astığı astık kestiği kestik bir yönetim uygulayamaz. Anayasa ve yasalara bağlı hareket etmek zorundadır. Yoksa meşruiyetini kaybeder.
Bu önemli mevzu böyle uzar gider. Lakin, benim garip kardeşim, ben mevzuyu uzatmadan seni ilgilendiren kısma geleyim. Senin cebini doğrudan ilgilendiren, senin haneni ilgilendiren, senin ekonomin ile ilgili olan kısma.
Seçilen başkan ve ekibi yani hükümet, her yıl bizi nasıl yöneteceklerini bir belgede yazarlar ve o belge her yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylanır.
Nedir o belge, bilir misin?
O belge, bütçedir.
Her bütçe bir kanundur. Her bütçe her yıl onaylanarak idare yapılır.
Kime ne kadar zam verilecek, ne kadar yatırım yapılacak, hangi kurumlar ne kadar gelişecek, ne kadar personel alınacak vb. gibi bütün bunlar bütçede vardır.
Sen bir gariban vatandaş olarak kendini o bütçede göremezsin.
Çünkü orada yazılanları anlamak için biraz bu konuları çalışmış olmak gerekiyor.
Lakin bütün filim de senin göremediğin bu bütçede çevriliyor!
Aslında senin vekilin yani senin seçip meclise gönderdiğin kişiler o bütçede seni görüp, koruyup kollamalıdırlar.
Ama ne gezer.
Onlar seni düşünmekten ziyade birbirlerine laf sokma yarışındadırlar. Partilerde, bu anlamda, mevzuyu anlayan birkaç kişi canhıraş bir şekilde senin için mücadele ederler ama tabi hangi birine yetişsinler…
Sen de bu detayları bilmediğin için bütçedeki hakkını koruyamazsın.
Aslında biliyor musun benim garip kardeşim.
Bu bütçede bir kesimin hakkı her zaman en yüce hak olarak korunur!
O kesim hangi kesimdir, bilir misin?
Rantiyeci kesimidir.
Onların hakkı nasıl korunuyor?
Ben şimdi işin özünü sana anlatayım.
Ülkemizde bütçe denk olarak yapılmaz. Her zaman açık olarak yapılır ve kanunlaşır.
Bu yıl da öyle oldu.
Lakin bütçeyi açık olarak yapmak, bir avuç rantiyeciye para aktarılmasını garanti altına almak demektir. Yani sayıları yaklaşık yüz bin civarında olup, paradan para kazanan insanlara bütçeden peşinen para ayrılıyor.
Mesela, 2026 bütçesi, 2 trilyon 700 milyar liralık açık ile kanunlaştı.
Bizim adımıza, bu bir avuç adamın 2,7 trilyon lirasını alıp kullanacağımıza kanunen söz verilmiş oldu. Faiz oranlarını kabaca yüzde 40 olarak kabul edersek, bu kesime 2026 yılında yaklaşık 1 trilyon 100 milyar lira paradan para kazandıracağımızı kanunen garanti etmiş olduk.
Sevgili kardeşim,
bu garantiyi senin adına senin seçtiğin vekiller verdi.
Senin payının onlara aktarılmasına razı oldu.
Daha önce verilmiş garantiler de var. Yani daha önceden gelen faiz ödemeleri de var. Onları da hesaba kattığımızda, bu yılki rakam 3 trilyon 800 milyar lirayı aşmaktadır. Diğer transferleri de düşündüğümüzde bu rakam 4 trilyon lirayı bulur.
İşte bütün bu ödemelere, aslında sen kendin karar veriyorsun. Bu haksızlığa bu zulme sen razı oluyorsun. Seçtiğin yöntemle karar veriyorsun. Senin seçtiğin vekiller senin adına senin paranı bunlara veriyor ve sen bütün bunları sessiz kalarak onaylıyorsun.
Bütçede bunları kabul ettikten sonra geriye bir şey kalmıyor ki!
Maliye Bakanlığı’nda bütçeye baktıklarında sana verecek bir şey bulamazlar elbette.
Çünkü aslan payını zaten daha işe başlamadan rantiyecilere vermişler. Sonra da kulaklarının üzerine yatmışlar.
Seni duymuyorlar.
Sana bir şey verilebilmesi için senin önce bir birlik olman lazım. Sendikalar bunun için var. Sonra o birlik iki yılda bir toplu sözleşmelerle senin payını artırma mücadelesi yapacaklar. Bu da kolay değil tabi. Onlarca toplantı yapacaklar. Maliyenin, takıntılı/sıkıntılı bürokratları ile cedelleşecekler. Hakemlere gidecekler. İş bırakma tehdidinde bulunacaklar. İşten çıkarılma tehdidi ile karşı karşıya gelecekler. Ayrıca, kamuoyunda kendilerini anlatmak için çalışmalar da yapacaklar.
En sonunda bakanları, onlar da olmazsa devlet başkanını ikna edecekler. Sonuçta iki yıl için bir rakam belirlemiş olacaklar.
Diğer yandan patronlar,
kendi menfaatlerini korumak için, fiyat artışlarını zaten her zaman yapabiliyorlar. Bir malın fiyatını artırmak için patronların vereceği bir kararın uygulanması en fazla bir bilemedin iki saatlik bir iştir. Akşam karar verirlerse, sabah elemanlar hemen etiketleri değiştirirler.
Onların, senin gibi, çok beklemelerine gerek yok.
Düzen onlara çalışıyor.
Neticede, benim garip kardeşim, ortaya şöyle bir garabet çıkıyor ve sen bunları farklı bir şekilde anlamlandırıyorsun.
Senin seçtiğin devlet başkanı ve ekibini, seçtikten sonra adeta kutsuyormuş gibi muamele ediyorsun.
Hükümetler ne yapacaklarsa, yıllık olarak oluşturdukları Bütçe Kanunu’nda belirtirler ama sen bu kanunun önemini yeterince idrak edemedin.
Bütçe kanununda, senin seçtiğin vekiller senin parandan en büyük payı peşin peşin rantiyecilere aktarıyor ama buna ses etmiyorsun. Sanki doğru bir şey yapıyorlarmış gibi kabulleniyorsun.
Patronlar, kendi paylarını artırmak için istedikleri zaman ve anında ürünlere zam yapıyorlar. Böylelikle kendi menfaatlerini koruyorlar.
Lakin sen, ancak iki yılda bir, kendi payını artırabilmek için mücadele etmek zorunda bırakılıyorsun. Yine sen, tüm bunların yanlış olduğunu dile getirmiyorsun.
Böylelikle hepsini kabullenmiş oluyorsun.
Daha da kötüsü, Cumhuriyet rejiminde yaşadığımızı unutarak, yetki verdiğin idarecilere hesap soracağına, hesap vermeye ve dert anlatmaya çalışıyorsun.
Bazen, “devlet ne yapsın, bütçede para yok” diye haksızlığa kılıf dahi uyduruyorsun. Bütçedeki payının başkalarına aktarılmasına göz yumuyorsun!
Çok garip davranıyorsun, benim garip kardeşim, çook!
İpler senin elinde.
Bütçe’de senin onayın var!
Düştükten sonra ağlamak olmaz.
İşin ta başında, senin payın garanti altına alınmalıydı.
Rantiyecilerin değil senin hakkın gözetilmeliydi.
Önce bunu temin ettireceksin.
Sonra diğerlerine kaynak bulurlar, hiç merak etme.
İpler senin elinde.
Sen yetkilerine sahip olmazsan, bu şekilde muameleyi kabul etmiş olursun.
Uyanık ol.
Sınırlarını çizmediğin her alan, başkalarının oyun alanı oluyor.
Orada da oyuncak olan sensin, sen.
Ben ne yapabilirim ki, deme!
Her şey sende başlıyor ve sende bitiyor.
Hiçbir şey yapamazsan bile, sana bu dediklerimi sen de başkalarına de.
Sen yapamazsan da, yapacak birileri çıkar elbet…
