CIVILIZATIN AND URBANIZATION
Mustafa ERGÜN[1]
ÖZ
Kentleşme ve Uygarlık iç içe geçmiş kavramlardır. Neolitik devrimde ilk ani değişim insanın kendisine yiyecek sağlanmasını kontrol etmesidir. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini ehlîleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır. Uygarlığın aşamalar: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır. Günümüzden 15 bin yıl önce Kuzey Kutbunu çevreleyen buzul göllerini tutan setleri çok büyük bir meteor çarpması sonucu yıkılmış ve Hazar-Aral bölgesi (Dünyanın en büyük kapalı havzası) taşkın sorunu ile karşı karşıya kalmıştır (Hazar Taşkınları). Dünya’nın en büyük kapalı iç havzası olan Hazar-Aral havzası bu felaketle beraber Dünya’nın ilk uygarlığını yaratmış ve burada yayılan aryanlar Uygarlığı gittikleri yerlere taşımışlardı. Gerçek ne olursa olsun, Neolitik devrim (HOLOSEN; Son 12 bin yıl)), İnsanların avcı-toplayıcı yaşam tarzlarından vazgeçip yerleştikleri, kentlere dönüşecek köyler ve kasabalar oluşturdukları İnsanlık tarihinde derin bir dönemdi. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir (Orman; Ordu; Organ: Ortak; Orhan; Urbay; Urgan; Urban). .Bu sözcüğün hendek ile başlayan serüveni toplanmak bir araya gelmekten geçerek kent anlamı kazanmıştır. “Uygarlık” sözcüğü yalın kentte yaşamak olarak tanımlanabilir. Latince de URBAN sözcüğü kullanılmaktadır. Arapçada MEDENİYET ve Türkçede UYGARLK sözcüğü kullanılmaktadır. URBAN sözcüğü Türkçeden UR kökünden gelmektedir. Örneğin Ur, Uruk, Urmu, Urgenç, Urumçi, Urfa, Uru-salimin (Kudüs’ün ilk adı, Bariş Kenti), Smurna (İzmir), Urla, Ur-Atina (Platon öncesi adı).
ANAHTAR SÖZCÜKLER: UR/OR Sözcükleri; Hazar Taşkınları; Uygarlık; Urban
ABSTRACT
Urbanization and civilization are intertwined concepts. The first sudden change in the Neolithic revolution was humanity’s control over its food supply. Humans began planting, cultivating, and improving crops by selecting edible grasses, roots, and trees. They also domesticated and tightly bound certain animal species in exchange for food. The stages of civilization: Gathering; Hunting; Agriculture. The development of civilization in a region depends on the simultaneous presence of the following factors: Suitable climate zones (between 35°-40° N latitudes); Abundant water resources; Agriculture; Metals. According to the “Law of Evolution” in nature, only those with the ability to “Adapt to Changing Conditions and Environment” have survived. Fifteen thousand years ago, the glacial lakes surrounding the North Pole were destroyed by a massive meteor impact, and the Caspian-Aral region (the world’s largest closed basin) faced a flood problem (Caspian Floods). The Caspian-Aral basin, the world’s largest inland enclosed basin, gave rise to the world’s first civilization following this catastrophe, and the Aryans who spread from there carried their civilization to the places they went. Whatever the truth may be, the Neolithic revolution (Holocene; last 12,000 years) was a profound period in human history when people abandoned their hunter-gatherer lifestyles and settled, forming villages and towns that would eventually become cities. Words related to organization in Turkish come from the root Or/Ur (Orman; Ordu; Organ: Ortak; Orhan; Urbay; Urgan; Urban). The journey of this word, starting with the ditch, evolved from gathering and coming together to meaning city. The word “civilization” can be defined simply as living in a city. The word URBAN is used in Latin. The word MEDENİYET is used in Arabic and UYGARLK in Turkish. The word URBAN comes from the Turkish root UR. For example, Ur, Uruk, Urmu, Urgench, Urumchi, Urfa, Uru-salimin (the first name of Jerusalem, City of Peace), Smurna (Izmir), Urla, Ur-Athens (pre-Platonic name).
KEYWORDS: UR/OR words; Khazar Floods; Civilization; Urban
GİRİŞ
Dünyanın gerçek tarihi Sümerlerin yazıyı bulmaları (3.500 MÖ) ile başlamaktadır. Onun için, bundan önceki tüm süreç ÖNTARİH (PREHISTORY) olarak bilinir. Arkeolojinin ilk günlerinde, eski yerleşim yerleri ve mezarlarda yapılan kazılar tarihi belgelerde şu anda bilinenleri göstermek amacıyla kullanılmıştır (Renfrew, 2008). “Ön Tarih” kavramı on dokuzuncu yüzyılda bilimsel düşüncedeki hızlı gelişim ile ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi jeolojideki gelişmeydi. Günümüzde devam eden olguların geçmiş değişimleri açıklayan, Hutton, Lyell ve Prestwich’in jeolojisinin altında yatan ilkeler ile yaşayan dünya ve gelişmeleri bağlayan Darwin’in “Doğal Seçim Yoluyla Türlerin Kaynağı” üzerine yeni kapılar açmıştır. Açıklamanın görüntüsündeki tekdüzelik ilkesi, Hutton ve Lyell tarafından yerkürenin jeolojik tabakalamasında olduğu gibi şimdi yaşayan dünyaya da uygulanabilinir.
Evrensel uygulamada en güçlünün ayakta kaldığı yaşam formlarının doğal seçimi olarak adlandırılan biyolojik mekanizmasının Darwin’in önermesi, aynı zamanda insan türlerine de bu mekanizmanın uygulamasını sağlamıştır. Bu fikirlerde, bizim kendi türümüz olan Homo sapiens’ın doğmasının yollarını ve işlevlerini belgeleyen antropologlara ve arkeologlara davetiye çıkarmıştır. 1936 yılında, Childe (1936)’ın yazdığı “İnsanın Kendisini Yapması” (Man Makes Himself) arkeolojik verilerin ortaya çıkardığı tarihin yeni düşünce biçimine yol açmıştır. Neolitik devrimde bu gibi ilk ani değişim insanın kendisine yiyecek sağlanmasını kontrol etmesidir. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini ehlîleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır.
Nick Brooks; Uygarlık, insanlığa karmaşık ve “KENTLİ” toplumlar içinde bir yaşam için tercih yapabilmesine olanak sağlayan elverişli bir çevrenin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Tersine, bugün “UYGARLIK” diye değerlendirdiğimiz şey, büyük ölçüde, felaket boyutlarında bir iklim değişikliğine kazara ve planlı olmayan bir biçimde uyum sağlanmasının sonucudur. Toynbee; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği YANIT, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri sürer.
Uygarlığın aşamalar:
- Toplayıcılık;
- Avcılık;
- Tarım:
Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır:
- Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası);
- Zengin su kaynakları;
- Tarım;
- Metaller:
Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır. Toynbee; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği yanıt, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri sürer (Hegelyen felsefesi).
İLK UYGARLIĞIN GELİŞİM COĞRAFYASI
Gerçekte insanoğlu 7 milyon yıldır bu gezegende var olmuştur. Bu süre boyunca Milankoviç süreçleri iklim değişimleri nedeniyle birçok buzul devirleri oluşturmuşlardır. Buzul çağlarında, dünyanın büyük bölümleri yaşanamaz ve sert iklim koşullarına sahipti. Kuzey bölgeleri buzul ve tundralar ile kaplıydı. Bunun yanı sıra dünyanın geri kalan bölümü çöllerle kaplıydı, kuru ve soğuk bir iklime sahipti. Çöl ile buzul/tundra sınırı coğrafyanın topoğrafik koşullarına bağlı olarak 35º-40° K enlemleri arasındaydı. Bu kuşak buzul çağlarında yaşama en uygun koşullara sahipti. Buzul arası çağlarda ekvator kuşağını terk etmiş insanlar yalnızca dar 35º-40° K enlemleri arası kuşakta var olabilmişlerdir (Şekil 1). Ekvatorda hem buzul ve hem de buzul arası dönemlerde yaşam devam etmesine rağmen insanoğlu bu ekvatoral bölgelerde ileri bir uygarlık yaratamamıştır. Fakat Buzul/Tundra ve Çöl sınırında çok zor yaşam koşullarında uygarlık hemen Buzul Çağının sonunda uygun yerlerde gelişmeye başlamıştır. Zor iklim koşulları insanları daha yaratıcı yapmaktadır ve uygarlıkta bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

Şekil 1. Ortadoğu ve Avrasya bölgelerinin şematik gösterimi. 40°K enlemleri kuzeyi çok soğuk buzul kaplamış bölgeleridir. 35º K enlemlerinden ekvatoral kuşaklarına kadar olan bölge hemen hemen hiç yağış almayan kurak çöl koşullarındadır. Yaşam koşullarına uygun (doğal olarak jeomorfolojik koşullarında etkisini unutmamak gerekir) alan 35-40°K enlemleri arasıdır.
Yerkürenin dönenceler ile kutup daireleri arasında kalan orta bölümü ise ılıman bir iklime, mevsimlik yağışlara ve dört mevsime sahiptir. Karaların denizlere ve büyük göllere yakınlığı, okyanuslardaki büyük su akıntıları ve atmosferik hareketler, bölgenin iklimi üzerinde ikinci derecede önemli etki yapmaktadır. Örneğin, Kuzey Atlantik Sıcak Su Akıntısı (Gulf Stream) Batı Avrupa ve İskandinavya ülkelerini, bulundukları coğrafi enlem derecelerine göre daha ılıman bir iklime sahip kılmaktadır.
Evrenin işleyişini anlatan şu genel kuralı hatırlayalım:
(DOĞA SIÇRAMALAR YAPMAZ)
Ve şu temel varsayıma göre:
UYGARLIK COĞRAFYA VE İKLİM DEĞİŞİMLERİNE BAĞLIDIR
(MİLANKOVİÇ SÜREÇLERİ)
Güneş enerjisinin tüm yönlere Güneş’ten eşit olarak aktığı düşünülür. Bu astronomik değişimler Yerkürenin güneş radyasyonunu düzenler ve Yerkürenin iklimindeki uzun-dönemli periyodik değişimler sonuçlanır. Yerkürenin dönme ve yörünge parametrelerinde iklimsel etkileri Milankoviç iklimsel değişimleri olarak bilinen 21 bin yıl, 41 bin yıl, 100 bin yıl ve 400 bin yıllık dönemsellikleri ile tanımlanmıştır. Son 400 bin yılda, Dünya dört buzul çağı geçirmiştir (Şekil 2). Buzulların büyüdüğü soğuk dönemlerde sıcak iklim isteyen canlılar hayatta kalabilmek için, güneye doğru Hazar-Aral denizi ile Ceyhun Irmağı bölgesine, Anadolu yarımadasına ve Güneydoğu Asya’ya doğru kaymışlardır (Ergün, 2025).

Şekil 2. Antarktika Buzulunda son 400,000 yıldan fazla süre içindeki sıcaklık, CO2 ve toz yoğunluğu değişimleri (Hazar Taşkınları; 15 bin yıl önce)).
Sun Buzul Çağı 12-120 bin arasında olmuştur. Dünya sıcaklıkları çoğunlukla 0°C altındadır. Buzul arası çağlar çok kısa olmuştur. Daha önceki buzul ve buzul arası çağlarda görülmeyen ve bundan 15 bin yıl önce Hazar-Aral kapalı havzasının kuzeydeki buzul kütlesine çok büyük bir meteorun çarpması sonucu Hazar Taşkınları (Tufan) dünya uygarlığını değiştirmiştir. Yoksa daha önceki buzul çağlarında olduğu gibi hiçbir uygarlık yaratmamış olacaklardı.
Son Buzul Maksimumu 20 bin yıl öncedir ve dünya nüfusu yalnızca yaklaşık 5 milyondur. Buzul çağının bitimiyle bu uygarlıklar (deltalar oluşuncaya kadar) başta Harran, Aran ve Turan olmak üzere Hazar çevresinde oluşmuştur. Erken uygarlıkların, Buzul Çağında Hazar Denizi bölgesi ile sıkı bir şekilde ilişkili olduğu bilinmektedir. Buzul çağında Toros Dağları buzdan bir duvar örmüşler ve kuzeyinde Anadolu ve tüm Avrupa’da aşırı buzul koşulları canlı yaşamına uygun yerler değildi.
MÖ 10.900-10.800 civarına tarihlendirilen GENÇ DRYAS dönemi jeolojik Pleistosen devirle şimdi yaşadığımız Holosen arasındaki sınırı oluşturur. Bu dönemde ayrıca Buzul Çağında kuzey yarımkürenin büyük kısmını kaplayan buzullar yeniden hızla yayılmaya başladı, çünkü Genç Dryas, yaklaşık MÖ 10.900’den itibaren 1300 yıl dünyayı saran ve MÖ 9.600-9.500 civarında, yani Göbekli Tepe’nin ilk yapıları inşa edildiği dönemde aniden sona eren bir buzul çağıdır. Bununla ilgili birçok görüşler oluşmuştur. Nedenin büyük bir olasılıkla Dünyamızı çarpan büyük bir meteor akıl almaz patlamalara neden oldu ve Genç Dryas döneminin başlamasına birçok hayvan varlığı ve bitki varlığının yok olmasına neden oldu. Yaşam yalnızca dar bir kuşakta (yaklaşık 35-40° enlemleri arasında) sıkıştı. Son Buzul Maksimumu (LGM) zamanında, Avrasya’nın büyük bölümü 40-45° K enlemlerinden sonrası büyük buzul katmanları ile kaplanmıştı. Bunun yanı sıra 30-35° K enleminin güneyinde ise genel olarak hiçbir bitki örtüsü olmayan sert çöl koşulları vardı. Buzul çağı döneminde, Hazar bölgesi insanoğlunun yaşayabileceği çok özel bir alandı.
HAZAR-TURAN HAVZASI COĞRAFYASI VE HAZAR TAŞKINLARI
200 milyon yıl önce alanda Tetis Okyanusu yer alıyordu. Güneyde oluşan dağlar Tetis Okyanusu’nu küçülterek kurutmuştur. Bu durumda Ceyhun Irmağı Hazar Denizi‘ne doğru akmaya başlamıştır. Irmağın taşıdığı kumlar çöl alanında birikmeye başlamıştır. Hazar Denizi ve Turan havzası dünyanın en büyük kıta içi kapalı su toplama havzasıdır. Hazar ekosistemi, dünya okyanuslarına ait deniz seviye değişimlerinden bağımsız olarak kendine has su seviyesi değişimlerine sahip dünyanın en büyük kapalı bir havzadır. Batısında Hazar Denizi, kuzeyinde Kazakistan ve Tanrı Dağları, doğusunda Pamirler ve güneyinde ise Kopet Dağları ve Hindukuş Dağları bulunmaktadır.
Hazar Denizi alan olarak dünyanın en büyük kıta içi su kütlesidir (Şekil 3). Değişik kesimlerce dünyanın en büyük gölü olarak tanımlansa da aslında tam anlamıyla bir denizdir. Alanı 371,000 km2 (Karaboğaz Gölü hariç) ve hacmi de 78,200 km3’dir. Dünya okyanusları ile bağlantısı olmayan (Endorhemik) kapalı bir havzadır. Kuzeydoğusu Kazakistan, kuzeybatısı Rusya, batısı Azerbaycan, güneyi İran ve doğusu da Türkmenistan tarafından çevrelenmektedir. Hazar Denizi, Kafkas Dağları’nın doğusunda, Elburz Dağları’nın kuzeyi ve çok geniş Türkmenistan bozkırlarının batısındadır (Şekil 3). Hazar Denizi’nin eski yerleşik halkları tarafından tuzlu oluşu (1.2% veya 12 g/l; okyanusların tuzluluğunun üçte biri kadar) ve uçsuz bucaksız oluşu bağlamında okyanus olarak algılamışlardır.

Şekil 3. Hazar Denizi’nin morfolojisi.
Bu taşkınlar Aral Denizi kuzeyindeki Buzul gölü barajının aniden yıkılmasıyla (bir meteor çarpması olduğu tahmin edilmektedir) suların ani olarak Hazar-Aral çukur alanını (-150 metrelerde olduğu tahmin ediliyor) doldurmuştur. Ani olarak bu kapalı ortamda su seviyesini +50 metrelere çıkarmıştır (Şekil 4). Türkmenistan ve Azerbaycan’ın geniş alanları su altında kalmıştır. Ayrıca bu bölge hidrokarbonca zengindir ve buzul çağlarında buz gazı denen Gaz hidratça zengindir. Suların yükselmesiyle bu gazlar çözülür.

Şekil 4. Hazar baseninde geç buzul taşkınları (Chepalyga, 2007’den uyarlanmıştır). Notlar: Khvalyan Yükselimi (15000 yıl önce); Buzul-Çağı Sonu (12000 yıl öncesi): Deniz-seviyesi 5-6000 yıl önce erişilmiştir.
Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların (deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması) paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Bu havzadaki su miktarı aşırı bir şekilde artmış ve bu arada da fazla su ise Karadeniz’e akmıştır. Taşkın sırasında, Hazar Denizi yaklaşık bir milyon km2‘ye (günümüzde 371.000 km2) ve eğer Aral-Sarıkamış havzası da eklendiğinde 1,1 milyon km2‘ye ulaşmıştır. Karadeniz-Hazar Taşkınlarını yansıtan jeolojik, litolojik, paleontolojik ve jeomorfolojik bulguları Chepalyga (2007) tartışmıştır. Bu taşkın olayları (Günümüzden 17 ila 10 bin yıl önce) kıyısal düzlükler (denizel yükselimler), ırmak vadilerine (aşırı arası taşkınlar), ırmak boşalım alanları (buzul gölleri; termokarst) ve yamaçlarda üzerine izlerini bırakmıştır. Bu Khavalyan Yükselimi olarak bilinmektedir (Şekil 5).

Şekil 5. Hazar denizi’nin15 bin yıl öncesi TAŞKINLARI (-150m’den +50m) ve günümüze değişimi (Dolukhanov ve diğ. 2000) (NUH TUFANI).
Son 15 bin yıl için Hazar Denizi bölgesindeki önemli olaylar: 15 bin yıl öncesi Khvalyan Yükselimi; 12 bin yıl öncesi buzul çağının sonu (Holosen Başlangıcı); 5-6 bin yıl öncesi günümüze yakın uygun değer deniz seviyesine ulaşım ve deltaların oluşmasına neden olmuştur (Şekil 6). Dünya uygarlıkları aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

Şekil 6. Dünya deniz seviyeleri ve uygarlık kuşakları.
Buzul çağının bitimiyle bu uygarlıklar (deltalar oluşuncaya kadar) başta Harran, Aran ve Turan olmak üzere Hazar çevresinde oluşmuştur. Erken uygarlıkların, Buzul Çağında Hazar Denizi bölgesi ile sıkı bir şekilde ilişkili olduğu bilinmektedir. Buzul çağında Toros Dağları buzdan bir duvar örmüşler ve kuzeyinde Anadolu ve tüm Avrupa’da aşırı buzul koşulları canlı yaşamına uygun yerler değildi.
Buzul Çağı sonu ve delta uygarlıkları (Şekil 7):
- Buzul çağından sonra: Harran (10.000 MÖ, GD Türkiye); Anau (8-9.000 MÖ, Türkmenistan): Konya (7.000 MÖ. Orta Anadolu); Filistin (7,000 BC); Mehrgarh (7.000 MÖ; Belücistan, Pakistan)
- Deltaların oluşmasından sonra: Mezopotamya (4.000 MÖ); Mısır (3.500 MÖ); Harappa (3.300 BC, Pakistan); Troya (4.000 MÖ, KB Türkiye); Mohenjo-daro (3.300 MÖ, Güney Pakistan)
Turan bölgesinde iklim değiştikçe Hindukuş Dağlarını aşarak İndüs vadisine inmişlerdir. Önce Belücistan’ın kuzeyinde Mehrgarh (MÖ 7 binler)’ta uygarlık oluşturmuşlardır. Daha sonra da İndüs üzerinde Harappa (MÖ 5300)’ta uygarlık gelişmiştir. İndüs’ün güneyinde ise delta uygarlığı olarak Mohenjo-daro (MÖ 2500)’da uygarlık gelişmiştir.
Orta Doğu’da buzul çağı sonunda iklimin beklenmedik bir şekilde değişmesiyle, geniş alanların bitki ve hayvanların yaşamları için uygun hale gelmiş olması nedeniyle yiyecek sıkıntısı çekilmemiştir. Bu süreçte, Avrupa ve Asya’da tundra ile kaplı alanlar devamlı ormanlık (Balkan) doğal görünümü ile kaplanmıştır. Bu süreçte, kış yağmurları Toros ve Zağros Dağlarının kesişmesinde yer alan Harran bölgesinde artmıştır. Fırat ve Dicle ırmaklarının su miktarları kuzeyde yer alan Doğu Anadolu buzul örtüsünün erimesiyle (zaten Bingöl adı bu bölgede su kaynağı pınarlarının çok olması nedeniyle verilmiştir) fazlalaşmıştır. Buna göre de, zengin bir bitki örtüsü Harran’da oluşmuştur.

Şekil 7. Avrasya’nın genel genel görünümü ve Buzul Çağı sonrası (HARRAN; ARAN; TURAN) ve daha sonra Delta (MISIR; SÜMER; İNDÜS) uygarlıkları.
Batıda ise, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşmıştır. ARYAN uygarlığının kökeni de büyük bir olasılıkla budur (Childe, 1926). Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmasından sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır (Şekil 8).
Aryanların atalarının MÖ 15.000 dolayında Orta Asya’da ortaya çıkmış ve burada büyük bir uygarlık yaratmışlardır. Bu Uygarlığı yaratan insanlar Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne medeniyeti yaymışlardır. Bu bölgede Dünya’ya yayılan insanlar belleklerinde bu felaketin (TUFAN) anılarını taşımışlardır. Buzul Çağı’nın sona ermeye başlamasıyla aryanlar Orta Asya’dan Uygarlığı (BİLGİ) yaymışlardır (Şekil 8). BİLGİ insanın doğasıyla eşdeğer bir kavramdır. Bilgi yok olmaz fakat bir yerde doğanın yarattığı nedenlerle gerilerken buradan göç eden insanlar onu yeni gittikleri yerlere taşırlar. Gittikleri yerin yaşam biçimleri ve inançları ile yoğrularak yeni inanç düzenleri ve yaşam biçimleri oluştururlar.

Şekil 8. Uygarlığın Turan bölgesinden yayılımı.
Dünya’da Aryanları yayılımı:
- Hindidistan’da Kast Sistemi;
- Sümerlerde Karabaşlı Halk (Asil Başlı);
- Anadolu’da Karamanlar (Ben Asil)
- Batı Anadolu’da (Luviler; Işık Halkı);
- Avrupa’da Almanlar (Ben Yüce).
Buradan da şu anlaşılmaktadır, daha önce 35º-40°K enlemlerindeki uygarlıklar, deltalar oluştuktan sonra, daha güneye 30º-45°K enlemlerine kaymıştır. Burada MISIR uygarlığı bir istisna teşkil etmektedir. Çünkü Nil Irmağı güneyden kuzeye doğrudur. Nil ekvatordaki tropik yağışlardan beslenmektedir. MISIR Uygarlığı daha gençtir (MÖ 3500) ve Hazar bölgesinden etkilendiği söylenmektedir (Petri 1920’ler). SARI IRMAK Uygarlığı doğuda kendiliğinden oluşmuştur. Uygarlık SARI IRMAK bölgesinde daha geç başlamıştır.
Milankoviç süreçleri iklim değişimleri nedeniyle birçok buzul devirleri oluşturmuşlardır. Son 400 bin yılda dünyamız dört buzul çağı geçirmiştir. Buzul çağlarında, dünyanın büyük bölümleri yaşanamaz ve sert iklim koşullarına sahipti. Kuzey bölgeleri buzul ve tundralar ile kaplıydı. Bunun yanı sıra dünyanın geri kalan bölümü çöllerle kaplıydı, kuru ve soğuk bir iklime sahipti. Çöl ile buzul/tundra sınırı coğrafyanın topoğrafik koşullarına bağlı olarak 35º-40° K enlemleri arasındaydı. Bu kuşak buzul çağlarında yaşama en uygun koşullara sahipti. Ayrıca yaşam, çok bir dar alana sıkışmış olan ekvator kuşağında da vardı. Fakat iklimin hep aynı olması insanlığın uygarlığının gelişmesine fazla bir katkısı olmamıştır. İnsanlık tarihini değiştiren olay bundan 15 bin yıl kuzey kutup bölgesini çevreleyen buzul barajının çok büyük bir meteorun çarpması sonucu Hazar taşkınları olmuştur. Dünyanın en büyük kapalı havzasında su sevileri -150 m’den +50 m’lere yükselmiştir. Bu ani şok insanları çok etkilemiştir. Bu bölgeden kurtulmaya çalışan insan dünyanın ilk uygarlığını yaratmışlardır. Yoksa var olan “Doğa Sıçramalar Yapmaz” kuralına göre göreceli olan çok kısa Buzul arası dönemlere göre aynı şekilde yaşayıp gideceklerdi. Bu bölgeden dünyaya yayılırken de hafızalarında bu olayın (TUFAN) taşımışlardır.
Hazar Denizi’nin çevresinin paleocoğrafyasını, iklim değişimleri ile çevresel koşullar nedeniyle özel konumunu iyi anlamalıyız. Tetis Okyanusun kapanmasıyla onun arkasında ve üzerinde yer alan Alp-Himalayan Orojenik kuşak uygarlık tarihi için çok önemlidir. Kuzeyde Karadeniz ve Güney Hazar Denizi eski Tetis Okyanusu kalıntılarıdır. Dolayısıyla İtalya’daki Po Ovasından Pamirlere kadar bir çöküntü alanları oluştururlar. İşte bu çöküntü kuzeydeki buzul sularını toplamaktaydı. Böyle bir coğrafya tüm Dünya’da başka hiçbir yerde bulunmuyordu: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Tüm bu olgular dünyanın ilk uygarlığını Hazar havzasında olmasını sağlamıştır.
Arkeolojik kaynaklar buğday tarımının Anadolu, Azerbaycan, Türkmenistan, Batı İran ve Güney Kafkasya bölgelerinde başlamış olduğunu doğrulamaktadır. Yerleşik yaşam tarımdan önce de vardı. Türk halkı için buğday çok kutsaldır. Uygarlığı tetikleyen tahıl “Buğdaydır”. Buğday, taşıdığı hem protein ve hem de karbonhidrat nedeniyle, çok önemli bir gıdadır. Beyni geliştiren gıda proteindir. Bu da en fazla buğday ve hayvansal gıdalarda mevcuttur. 10.200 yıl önce Harran’da üretimi başlayan buğday 8.200 bin yıl önce Konya (İç Anadolu)’ya ve Trakya’ya ulaşmıştır. Bu dönemde boğazlar hala su altında kalmamışlardır. Buğday 1.000 yıl sonra da Batı Avrupa’ya erişmiştir. Bu arada Lübnan Dağları ve Zağros Dağları silsilesini takip ederek insanlar güneye doğru ilerlemişlerdir. Bu aşamada 9-10.000 yıl önce buğday üretimi Türkmenistan’da başlamıştır.
Dünya uygarlık tarihinde önemli yer tutan Tunç Çağı (MÖ 3000) ve Demir Çağı (MÖ 1000) Turan Bölgesinde başlamıştır. Demiri Avrupa’ya İskitler taşımıştır. Doğuda Semerkant civarında çıkan KALAY ile Anadolu’da çıkan BAKIR’ın birleşmesini sağlayan Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesi ve Atlarla (MÖ 3500’ler) sağlanmıştır. Bu iki hayvanda Turan bölgesinde evcilleştirilmiştir. İşte bu Ticaret Yolu’nun adı UYGARLIK YOLU olarak adlandırılmıştı (Ergün, 2025).
Bilgi insanın doğasıyla eşdeğer bir kavramdır. Bilgi yok olmaz fakat bir yerde doğanın yarattığı nedenlerle gerilerken buradan göç eden insanlar onu yeni gittikleri yerlere taşırlar. Gittikleri yerin yaşam biçimleri ve inançları ile yoğrularak yeni inanç düzenleri ve yaşam biçimleri oluştururlar. Avrupa-merkezli düşünce bağlamında insanlık tarihini inceleyenler, 20. yüzyılın başlarına kadar uygarlıkların başlangıcı olarak Eski Grek Uygarlığını göstermekteydiler. Bu arada Mısır’da hiyogroliflerin okunması bu uygarlığın Grek Uygarlığında daha önce olduğu ortaya çıktı. İngiltere’nin Hint Yarımadasını ele geçirdikten sonra bu yörenin inançları ve dillerini aydınlatmışlardır. Buradan da Hint-Avrupa uygarlığı diye bir kavram ortaya atmışlardır. Sümer ve Babil tabletlerinin düzenlenerek okunmaya başlamasıyla gözler Mezopotamya’ya çevrilmiştir. Artık günümüzde bütün bilim adamlarınca dünya uygarlığının beşiği denilince Mezopotamya ve özellikle Sümerler akla gelmektedir. Tüm Semavi (Mavi Gökyüzü) Dinler ’in kaynağı Sümer yazıtlarıdır (Ergün, . Tarih başlamaz ve bitmez. Tarih bir süreçtir onu iyi okumak gerek. Murat Adji (2019) der ki: Tarih tuvalinde yer ve zamanın izi her zaman mevcuttur. Onu fark etmek de mümkündür, fark etmemek de, ama o vardır. Bu dünyada hiçbir şey iz bırakmadan geçmez; çünkü GERÇEK ebedidir ve onu hiçbir kuvvet silemez.
İNSANLIĞIN TOPLUM OLUŞTURMA SÜREÇLERİ
Önce çivi yazılı metinlerde okunan TUFAN söylentisi daha sonra da din kitaplarına geçmiştir. TUFAN olayının nerede olduğu veya olabileceği hakkında birçok varsayım yapılmıştır. Fakat bulgular, din kitaplarında yazılanların eski Sümer Gılgamış Destanı’nda verildiğine benzer şekilde olduğu saptanmıştır. Kuran’da Tufan olayına fazla yer verilmez. Nuh’un gemisinin ulaştığı Ağrı Dağı değil Cudi Dağı’dır (Cudi aslında Arapça ’da Yüksek Yer demektir) ve yalnızca Nuh’un ailesini kapsamıştır. Bu arada Hazar Denizi’ne komşu tüm Türk halklarının hepsinde taşkın ile ilgili halk destanları mevcuttur (Çığ, 2008). Zaten bu şekilde ani bir yükselim ancak ve ancak Hazar-Aral gibi bir kapalı havzada olabilir (Ergün, 2024).
Neyman (2007) tüm olasılıkları tartıştıktan sonra yalnız Hazar Denizi kutsal kitaplarda bahsedilen tanımlamaların tüm koşullara en uygun yer olduğunu kanıtlamıştır. Doğudan kalkan Nuh’un Gemisi batıya doğru gelerek dağlara yaslanmıştır demiştir. Cennet Bahçesi ise Hazar Denizinin derinliklerinde bulunduğu düşünülmektedir. 15 bin yıl önce oluşan “Hazar Taşkınları” sırasında Hazar Denizi su seviyesi -150 metrelerde idi. Buzul Çağında bu çukur alanlar (35°-40°enlemleri arası) Dünya’da en uygun yaşam alanlarıydı.
TUFAN olayının insanlık tarihine iki önemli olguyu yaratmıştır:
- Denizcilik;
- Uygarlık.
Gerçek ne olursa olsun, Neolitik devrim (HOLOSEN; Son 12 bin yıl)), İnsanların avcı-toplayıcı yaşam tarzlarından vazgeçip yerleştikleri, kentlere dönüşecek köyler ve kasabalar oluşturdukları İnsanlık tarihinde derin bir dönemdi. Biz iklimi ve paleocoğrafyayı buzul çağı süresince (120 ila 12 bin yıl öncesi) beraberce düşünmeliyiz. Buzul çağlarında bütün suların kutuplarda tutulmasından dolayı deniz seviyeleri yaklaşık 120/130 m aşağılarda bulunmaktaydı ve bu dönemler hemen hemen hiç yağmurun olmadığı kuru zamanlardır. Onun için, dünyanın büyük bölümü, 35/40° enlemlerinden ekvatora kadar kurak-yarı kurak bölgelerdi. Yaşam alanları işte bu 35/40° enlemlerindeki bölgelerde devam etmiştir (Chepalyga, 2007). Güney Hazar ve çevresi, insanoğlu için belki de en uygun kuşaklardı (Neandertal halkı yaklaşık 30 bin yıl öncesi buzul çağının çok sert iklim koşulları nedeniyle yok olmuşlardı). Aynı zamanda Buzul çağında Konya Gölü (Orta Türkiye) ve Kavir Gölü (Kuzey İran) yaşam alanı için uygun yerlerdi, çünkü güneydeki çöl bölgelerine göre tatlı su bakımından zengindi.
Hazar Denizi ve Ceyhun Irmağı havzasını etkiyen temel etmenler:
- Su seviyesi 15 bin yıl öncesi aniden (-150 metreden +50 metreye) çıkması (Su seviyesi günümüzde -28 metredir) çıkmıştır.
- Buzul Çağı bittikten sonra kuzeyden gelen su miktarı azalmıştır.
- Hazar Denizi’nin her 500-600 yılda su seviyesi alçalıp-yükselmiştir.
- Daha sonra Aral Denizi, Pamirlerde çıkan Ceyhun Irmağı ve kuzeyindeki Seyhun Irmağı tarafında beslenmiştir. Hazar Denizi ise esas olarak İdil (Volga) ırmağınca beslenmektedir.
- Buzul Çağı sona erip tarihsel dönemlere geçtiğimizde bölge kuraklaşmaya başlamış ve Karakum ile Kızılkum Çölleri oluşmuştur.
Nuh Tufanı ile ilişkili olarak su baskınlarından korunmak için yüksek tepeler ve dağlar Kurtuluş/Sığınma yerleri olmuştur. Tepe bir yeryüzü şeklidir. Zirvesi vardır ve tek başına ya da birkaç küçük yükselti ile bir arada bulunabilir. Yüksekliği 0–500 m arasında değişen doğal coğrafi oluşumlardır. Yükseklikleri 100 ile 300 metre arasında değişen küçük dağlara tepe denir. En küçük tepeler ise tepecik olarak nitelendirilir. Eski metinlerde ”töpe” şeklinde geçen bu kelime, bir yapının en üst ve uç noktası manasında da kullanılır. Tepe kelimesinin üç farklı anlamı vardır: 1- Sözlük anlamı: Küçük yükselti, tümsek; 2- Yan anlamı: Bir yerin ya da yapının en üst kısmı 3- Mecazi anlamı: Kafa, ser.
Deniz seviyesindeki bu gibi ani değişimler o devrin insan toplulukları üzerinde aşırı baskılar yapmış olmalıdır ve su baskınları kültürel bellekte Büyük Taşkın (Tufan) olarak kalmıştır. Ayrıca su baskınlarından korunmak için tepelere sığınmışlar ve etrafına hendekler kazmışlardır. Taşkın sularından korkan insanlar Tanrıya ulaşmak için TEPELERİ kutsamışlar ve buralarda tapınaklarını yapmışlardır (Ergün, 2025). Avrasya taşkın olayları belki de eski Ön-Aryanların hafızalarında tutulmuş ve eski yazıtlarında yer almıştır. Aynı zamanda eski Mezopotamya yerleşimcileri de bunlara yer vermiş ve kutsal kitaplara geçen Tufan hikâyesi doğmuştur. Tüm eski yerleşim yerlerinin adı TEPE olarak olarak yer almaları insanların Hazar Taşkınlarında kurtuluş yerleri olarak buraları görmeleridir. Daha sonra oluşan delta uygarlıklarında ise Mezopotamya’da zigguratlar ve Mısır’da ise piramitleri yapmışlardır. Dünya’nın ilk tapınağı ola Kudüs Tapınağı ise aslında bir ziggurattır.
Hazar Denizi’nin her 500-600 yılda su seviyesinin alçalıp-yükselmesi (Son 15 bin yılda on kadar sayıda alçalım-yükselim olmuştur.), bu bölge insanını suyla mücadele etmeye yöneltmiştir (günümüz Hollanda’da ve diğer bazı yerlerde olduğu gibi). Su yaşamın kaynağı ve yeryüzünün mimarıdır. Bu insanlar yaşam alanlarını korumak için etraflarına hendekler kazmaya ve setler çekmeye başlamışlardır. İşte bu işi yapabilmek için işbirliği yaparak ortaklaşmaya başlamışlardır.
OR/UR SÖZCÜKLERİNİN UYGARLIK SERÜVENİ
Dil araştırması tarihin de, insan düşünce dizgesinin de anahtarıdır. Biz bu yolla geçmişin gizemlerine daha bir yaklaşabilir, insanın akıl yürütme şifrelerini daha bir çözebiliriz. Merak güdümüz dışında başat amacımız da bundan başka bir şey değildir.
“Dil düşüncenin bir âletidir”
H.G. WELLS
Diyelim ki hiç konuşma bilmeyen insansınız. Ağzınızı açın ve ses çıkarmayı deneyin; Doğaçlama ilk ses olarak Aaaa… dersiniz! A harfinin önüne abc’deki tüm sessiz harfleri koyup okuyun: İlk sözcük “AB”dır. Bu da Türkçe’de “SU” demektir. Canlıların için olmazsa olmazıdır. Sümerce’de “ABSU” içilebilir yeraltı suyu demektir. Şimdi 8 tane sesli harfi arkasına tüm sessizleri (Türkçede 20 tane) ekleyelim (Tablo 1).
Tablo 1. Sekiz sesli harfin arkasına sessizleri ekleyerek Türkçe kök sözcüklerin elde edilmesi (Ergün, 2025).
| A | E | I | İ | O | Ö | U | Ü | |
| B | AB | EB | IB | İB | OB | ÖB | UB | ÜB |
| C | AC | EC | IC | İC | OC | ÖC | UC | ÜC |
| Ç | AÇ | EÇ | IÇ | İÇ | OÇ | ÖÇ | UÇ | ÜÇ |
| D | AD | ED | ID | İD | OD | ÖD | UD | ÜD |
| F | AF | EF | IF | İF | OF | ÖF | UF | ÜF |
| G | AG | EG | IG | İG | OG | ÖG | UG | ÜG |
| Ğ | AĞ | EĞ | IĞ | İĞ | OĞ | ÖĞ | UĞ | ÜĞ |
| H | AH | EH | IH | İH | OH | ÖH | UH | ÜH |
| K | AK | EK | IK | İK | OK | ÖK | UK | ÜK |
| L | AL | EL | IL | İL | OL | ÖL | UL | ÜL |
| M | AM | EM | IM | İM | OM | ÖM | UM | ÜM |
| N | AN | EN | IN | İN | ON | ÖN | UN | ÜN |
| P | AP | EP | IP | İP | OP | ÖP | UP | ÜP |
| R | AR | ER | IR | İR | OR | ÖR | UR | ÜR |
| S | AS | ES | IS | İS | OS | ÖS | US | ÜS |
| Ş | AŞ | EŞ | IŞ | İŞ | OŞ | ÖŞ | UŞ | ÜŞ |
| T | AT | ET | IT | İT | OT | ÖT | UT | ÜT |
| V | AV | EV | IV | İV | OV | ÖV | UV | ÜV |
| Y | AY | EY | IY | İY | OY | ÖY | UY | ÜY |
| Z | AZ | EZ | IZ | İZ | OZ | ÖZ | UZ | ÜZ |
Bu yolla kök sözcüğe başka kök sözcük veya ekler ekleyerek yeni sözcükler üretme esnekliği yaratır. Böylece, bir tek sözcükle birçok konuyu anlatma olanağı vardır. Bu EKLEMLİ dilin özelliğidir. Sümercede bir EKLEMLİ dildir. 1880’lü yıllardan itibaren Sümer yazısının ve dilinin çözülmesine yönelik çalışmalar başlamıştır. 1869’da Jule Opert, bu dile Sümerce adını verdi. Ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dillerine akraba olduğunu söyledi. 1887’de Francoise Leonerment’ta bu dili Ural-Altay dil grubuna koydu. Joseph Halevy ise bu görüşlere tamamıyla karşı çıkarak, bu dili Sami Akatların özel amaçla uydurdukları dil olarak tanımladı. Bu görüş günümüze kadar geçerliliğini korumuştur. Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halindedir onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi, fiil bakımından çok zengin. Ses uyumu vardır. Erkek, dişi ayrımı yoktur. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor. Türkçe ile çok daha az sözcük kullanarak kendini ifade edilebilir.
“R” sessizini seslilerin arkasına eklediğimizde şu sözcükleri elde ederiz:
| R | AR | ER | IR | İR | OR | ÖR | UR | ÜR |
Burada üretilen sözcükler toplanma ve bir araya gelme ile ilgili kavramlardır. “ÜR” sözcüğünde ÜREMEK sözcüğü çıkmıştır. “ÖR” sözcüğünden ÖRMEK sözcüğü çıkmıştır. UR/OR (bazı dillerde “AR” olarak alınmıştır) kökünde Türkçe’de türetilen sözcükler: Organ; Urgan; Orman; Ordu; Orta; Ortak; Ortam; Orak; Uran; Orhan; Urbay; Urban; gibi).
Or, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanıyor. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir. En baştan alırsak, Or, Kuman/Kıpçaklardan Kazak ve Kırgızlara kadar bütün Türk dillerinde hendek anlamına geliyor. Bizim Anadolu Türkçesi halk ağızlarında da Or, hendek anlamıyla yaşıyor. Kumanların sözlüğü olan Codex Cumanicus’ta da bu anlamıyla var (Perinçek, 2010).
Türkçeye de sığmamış, Latince üzerinden neredeyse bütün dünya dillerine yayılmıştır (Perinçek, 2010). Or köklü bu sözcükler, hep örgütlenme odaklı anlamlar taşıyor. Hint-Avrupa dillerinde, birçok uygarlık kavramı gibi, örgütlenmeye ve devlete ilişkin terimler de genellikle Latince kökenlidir. Birkaç örnek (Perinçek, 2010):
Organ : Organ
Organisation : Örgütlenme
Order : Düzen (İng.)
Ordinary : Sıradan (Sıralama=düzenleme) (İng.)
Ordnung : Düzen (Alm.)
Ordentlicch : Düzenli (Alm.)
Horde : Sürü, Tatar ordusu (Alm.)
Origin : Köken (İng)
Or/Ur, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanır. Dahası, örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir (Perinçek, 2010). Bu bağlamda basit bir sözcük ile durumu açıklık getirebiliriz. “UR” sözcüğü Türkçede bir araya gelerek topluluk oluşturma demektir. Ayrıca “KENT” anlamına da gelmektedir. Örneğin doğudan batıya: Urumçi, Urgeç. Urmu, Urartu. Ur, Uruk, Urfa, Kudüs, Ordu, İzmir, Atina bilinen kent adlarıdır (Şekil 9). Asya ile Avrupa kıtalarının ayıran sıradağların adı da URAL’dır.

Şekil 9. “UR/OR” ile üretilmiş kent adlarının coğrafi dağılımı.
UYGARLIK; Hazar Denizi çevresinden başlayarak Aras Irmağını takip ederek ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşıldığını, buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran ovasına doğru geldiğidir (Ergün, 2025). Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU kenti ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir. Bu arada MU sözcüğü ise Churchward (1936)’ın belirttiği üzere kayıp kıtanın adıdır. Fakat Yerbilimlerinde son 70-80 yıldaki gelişmeler ve LEVHA TEKTONİĞİ kavramları bağlamında böyle bir kayıp kıta yoktur. MU kavramı Hazar Taşkınlarıdır. Bilindiği üzere son 5-6 bin yıl öncesine kadar Amerika’da insanoğlu yoktu (Ergün, 2025). Burada hem kayıp kıta “MU” sözcüğü ve hem de “UR” sözcüğü beraberce kullanılmaktadır (Meydan, 2009). Güneş, öteden beri insanoğlunun ilgisini çekmiştir. İnsanlık tarihinin en eski sembollerinden biri, belki de birincisi güneştir. İnsanın güneşe olan ilgisi ve ona yüklediği anlam binlerce yıl boyunca devam etmiştir; çünkü güneş can verendir, var edendir; büyütendir, güneş hayat kaynağıdır, ilktir, başlangıçtır. İşte bu nedenle Atatürk de otuzlu yıllarda Güneş Dil Teorisi’ni ortaya atarken bu gerçeği dikkate almış ve güneşi gören ilk insanın hayretini ifade etmek için önce “A”, “Ağ” seslerini çıkardığını ileri sürmüştür. İnsana en yakın varlıkları ifade eden sözcükler “A” harfi ile başlamaktadır: AN; AY; AB; ANA; ATA; ABA; AGA. Türkçede ve Sümerce’de Güneş “AN” olarak özdeştir. Ayrıca Sümer Tanrıçası adı “AY-ANA”dır (IANNA). Güneş, ilk olarak Mu’da simgesel bir anlam kazanmıştır.
Yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle Nehirleri arasında kalan bölgede, insanlık tarihinin en önemli değişimlerinden biri yaşamaktaydı (Ergün ve İnaner, 2025). İnsanoğlu avcı-toplayıcı bir yaşam tarzından, yerleşik hayata, çiftçi-üretici düzene geçmek üzereydi. Binlerce yıl öncesinin avcı toplayıcılarının bu geçiş döneminde, sandığımız gibi mütevazı ve basit bir yaşam tarzıyla yetinmemiş olduklarını, aksine görkemli bir evre yaşadıklarını, Göbekli Tepe’nin etkileyici anıtsal buluntuları yetkin bir taş işçiliğini yansıtan, taş üzerine kabartma tekniğiyle yapılarak aktarılan motiflerin içerik zenginliği ise karmaşık bir düzeye ulaştığını göstermektedir.
Tüm bu bulguların yanında, eserlerin nitelik ve nicelikleri gözlemlendiğinde, rastlantısal değil, düzenli bir tekrarlama şeklinde saptanabilen büyük boyutluluk, anıtsallık ve sayısal yoğunluk, arka planda olması gereken gelişkin sosyal düzenin, organizasyon ve koordinasyon kabiliyetinin ipuçlarını vermektedir. 12.000 yıl öncesinden günümüze ilettiği bu kapsamlı bilgi hazinesi ile geçmişimizin önemli bir zaman dilimi hakkında ilgi verir. Daha önce düşünmemizin dahi mümkün olmadığı soruları üretebilmemizi sağlayan Göbekli Tepe, emsalsizliği ile biz bilim insanlarının olduğu kadar, belki daha fazla, bulunduğu toprakların insanını etkileyen, haklı olarak gururlandıran eşsiz bir değerdir (Şekil 10).

Şekil 10. Göbekli Tepe Höyüğü alanı ve dikili taşlar.
Doğal olarak Göbekli Tepe’nin bulunması ile dünya tarihi yeniden ele alınmaya başlamıştır (Scmidt, 2012 ve Luckwert, 2015). Son 20-25 yıl içinde arkeolojide, devrim sayılabilecek kadar önemli gelişmeler olmuştur; bunlar görkemli ve güzel buluntularla sınırlı değildir. Düşünce sistemimizde, geçmişe bakış açımızda köklü değişiklikler yapacak kadar önemli olan bu sonuçlar öylesine yenilikler içermektedir ki, bunların tam olarak algılanması ve insanlığın geçmişiyle ilgilenilerek aktarılması için herhalde uzun bir süre gerekecektir. Bilgi akışı, bilgiye bakış açısının değişimi ve bunun düşünce sistemimize olan etkisi, uygarlık tarihiyle ilgilenen herkesi heyecanlandıracak ölçüdedir.
Kalesi’nin MÖ 10.000 yıllarına ait Neolitik bir alan üzerine kurulduğu tahmin edilmektedir. Kalenin yanı başında çıkarılan ve Şanlıurfa Müzesinde sergilenen 12.000 yıllık Balıklı Göl Heykeli ve Kale alanı, Balıklı Göl havzasının tarihini gözler önüne sermektedir. İbrahim peygamberin doğduğu mağara Balıklı Göl ‘ün hemen yamacındadır. Urfa her üç tek tanrıcı din açısından da kutsal şehirdir. Türkçe ‘de peygamberler şehri olarak bilinir ve Nuh Peygamber tarafından kurulduğu söylenir. Tevrat’a göre, İbrahim (ABRAHAM) peygamber “tek tanrılı dinlerin babası”, Ur (Urfa) şehrinde doğup sonra ailesiyle birlikte Harran’a (Patriklerin ülkesi) göç etmiştir. Bu noktada biz ABRAHAM (Orta Doğu) ve BRAHMAN (Hindistan) sözcüklerinin benzerliğini araştırmak zorundayız. Bu sözcüğün kökeninde yer alan ABA (Türkçe ‘de şimdi abla fakat aslında Kutsal Kadın) demektir. Ayrıca Anadolu’ya doğru bu sözcük AMA olmuştur. Bazen baştaki (A) hem AMA’dan ve hem de ABA’dan düşebilmektedir. ABRAHAM ise “KUTSAL KADININ ÇOCUĞU” anlamındadır. Ayrıca, dikkat çekici konu ise eşlerinin SERA (Sarı ile bağlantılı) ve SERİVATİ olan adlarıdır. Bu bağlantıların dikkatlice araştırılması gerekmektedir. Hem Sümerce ve hem de Sanskritçenin Hazar kaynaklı olduğudur.
Fakat 22 Haziran 1984 tarihinde (Turgut Özal zamanı) TBMM tarafından URFA’nın başına “ŞANLI” kondu ve bundan sonra da ŞANLIURFA olarak anılmaya başlanmıştır. Bu doğal olarak belki de dünyanın ilk kenti olan URFA’yı bağlamından koparmıştır. Bu yapılan hatanın bir an önce düzeltilmesi gerekmektedir. Urfa kendi özgün adıyla zaten şanlıdır.
Sümer Uygarlığındaki “UR” ve “URUK” kentleri “URMU” ve “URFA” kentlerinde çok daha sonradır. Basit bir ziggurata örnek, Sümerler döneminden kalan Uruk’taki Beyaz Tapınağı’dır (Şekil 11). Amacı da ne kadar gökyüzüne yakın olursa, tanrılara ulaşımın o kadar kolay olduğuna inanılırdı. Tanrıça Ianna (Ay Ana) Aratta’da yaşamaktadır fakat Uruk prensi Enmerkar onu Aratta beyinden daha fazla mutlu etmektedir. Burada Uruk’ta yapacağı tapınak için istediği lacivert taş (lapis-lazuli) karşılığı olarak buğdayın verildiği anlaşılmaktadır. Demek ki ilk tarımın yapıldığı Harran ile bu bölge arasında buğday karşılığı değerli taşlar ve madenlerin alındığı anlaşılmaktadır. Bu da bizi “İpek Yolu” olarak bildiğimiz ticaret yolu Sümerler zamanından beri var olduğunu göstermektedir (Uygarlık Yolu).

Şekil 11. Uruk Zigguratı.
Sümer mitolojisinde yer alan Aratta bölgesi Uruk kralları Enmerker ve Lugalbanda tarafından bahsedilmektedir. Aratta sözcüğünü irdelersek Azeri ve Türkmen Türkçesinde “Mücevher” anlamındadır. Bu bölgenin altın, lacivert taş (lapis-lazuli) ve diğer değerli madenlerce zengin olduğu ve bunu işleyen ustaların var olduğunu belirtilmektedir. Bu bölgenin uzaktadır ve ulaşımının zor olduğu yazılmaktadır. Burasının Tanrıça Ianna (Ay ana))’nın yaşadığı yerdir. “Aratta” kenti, bugün hala ortaya çıkarılamamış efsanevi bir yerdir. Ancak bu kent, Sümer tabletlerine göre “Susin ve Anshan” ülkelerinin yani İran’ın doğusundadır. Tabletler kentin altın, gümüş ve lapis lazuli ile dolu, inanılmaz derecede zengin bir yer olduğunu belirtir. “Lapis lazuli”, lacivet renkli özel bir taş olup Türkmenistan’ın doğu sınırındaki antik “Baktarya” bölgesinden çıkarılmaktadır (Ergün, 2025). Dolayısıyla “Ay Hanım” inancı tanrıça İanna ile bağlantısı var olabilir.
Ayrıca koruyucu özellikleri olduğu inanılan bu iki kayaç yalnız Sümer ve Mısır uygarlıklarınca kullanılmamıştır. Bu bölgenin “HANİF” inancı (putlara değil tek tanrıya inanç) çok derindir. Tanrı olarak “GÖK TENGRİ”ye inanıyorlardı. Koruyucu renk olarak algıladıkları mavi rengi yansıtan taşlarla önemli yapılarını donatmışlardır. Tüm bu coğrafya Turan, Aran ve Anadolu’da da önemli tapınaklarda hem lacivert taş (Lapis Lazuli) hem de firuze (Turkuvaz) kullanılmıştır. Akdeniz’den Pamirlere kadar tüm bu coğrafya’daki kentleşmede tapınak merkezli yerleşim ön plandadır. Aynen Uruk Zigguratında olduğu gibi (Şekil 11). Gökyüzünde tanrıyı indirdikler bu mekânlar idari yapının da merkezi olmuşlardır. Dini inançlar evrişirken bile (Zerdüştlük, Yahudilik, Brahmanizm, Budizm, Taoculuk, Hristiyanlık, İslam) bu anlayış değişmeden devam etmiştir.
Kudüs hiçbir zaman Mısır, Yunan, Roma, Çin veya Hindistan’daki gibi görkemli tapınaklar, saraylar, pazar yerlerine ev sahipliği yapmamıştır. Ancak inanç, adanmışlık, hatta fanatizm yüklü yoğun bir enerjinin ev sahibi bir yer olmuştur. MÖ 1000’lerde ismi Uruşalim (Ur: Kent; salimin: Barış) olan Kudüs’te bir Kenani topluluğu olan Yabusiler ve Filistinliler yaşıyordu. Kenti, Musevi Kralı Hz. Davud ele geçirip Yahudi Krallığı’nın başkenti yapar. Şehrin ismi önce Davut’un Şehri sonra da Yeruşalim (Jerusalem) olur. Hz. Davut beraberinde getirdiği Ahit Sandığı’nı da Hz. Musa’ya indirilen On Emir’in yazılı olduğu tabletleri saklıdır. Hz. Davut’un ölümünden sonra oğlu Hz. Solomon (Süleyman) kenti genişleterek, Hz. İbrahim’in, oğlu İshak’ı kurban etmek için seçtiği kayanın bulunduğu Mabed Tepesi’ne bir saray ve ‘Süleyman Tapınağı / Dağ Tapınağını’ yaptırır ve Ahit Sandığı’nı buraya yerleştirir. Bu dönem Kudüs toprakları üzerinde gelmiş geçmiş en görkemli Musevi Krallığı yaşamış, Süleyman Mabedi ise Musevilerin ilk kutsal tapınağı olmuştur (Şekil 12).
MÖ 587’de Asur Kralı Nabukadnazer akınları ile hem Kudüs hem de kutsal tapınak yerle bir edilmiş ve kent Asurluların yönetimine geçmiş. İşte bu dönemde Ahit Sandığı’na ne olduğu bilinmiyor. Yahudiler ise Babil’e sürülmüş. Ancak Yahudiler, Tevrat’ta yer alan “Seni unutursam ey Kudüs sağ elim hünerini unutsun” beyiti ile anavatanlarını unutmamaya yemin etmişler. Yahudiler Kudüs’ten çıkarıldıklarında yılda bir kere olsun, onun yıkık duvarları dibinde ağlayabilmek için izin istemişler ve ağlama duvarındaki ibadet hala devam eden bir gelenek. Hayallerindeki tapınak ve Yeruşalim masallaştıkça; sonunda gökte de bir Yeruşalim olduğuna ve bunun, tanrının devleti kurulduğu zaman (Ahirat Günü) yeryüzüne ineceğine inandılar. Yahudiler, halen sandığa ve On Emir tabletine ulaşınca beklenen mehdinin geleceğine inanıyorlar.

Şekil 12. İlk Kudüs Tapınağının çizimi (aslında bir ziggurat).
MÖ 538′de, Ahemid kralı Kiros Yahudileri affetti ve kendilerini tapınağı yeniden ikinci kez yaptılar. Kiros (Alpertunga’nın kızından torunu; anlamı Ak-saçlı)’un şöyle dediği söylenir: Pers Kralı Kiros şöyle dedi (MÖ 538): Krallığımın bütün topraklarını bana yüce Gök TENGRİ bağışladı ve O bana Yehuda Ülkesi Kudüs’te onun adına bir ev inşa etme görevi verdi. Ancak MÖ 332’de Büyük İskender şehri ele geçirmiş ve Kudüs birkaç yüzyıl Helen yönetimi altına girmiş. MÖ 63’de Romalılar Kudüs yönetimini ele geçirir. MS 70’de Musevi isyanlarını cezalandırmak için Romalılar ikinci kez yapılmış olan Süleyman Tapınağını yerle bir ederler. Böylece Musevilerin 2000 yıldır özlem duyduğu Süleyman Tapınağı son tapınakları olur.
Günümüzde İzmir olarak kullandığımız isim, “SMURNA” olduğu da iddia edilmektedir. Bu sözcük Smyrna, Smiri’den evrilerek günümüz “İZMİR” olmuştur. Kökeni Luvi dilidir. İzmir’in ilk kurucularının Amazonlar olduğuna ilişkindir (Ana-erkil inançlı). Bir diğeri ise, efsanevi Frigya kralı Tantalos’un ismi etrafında gelişir. Söylencelerdeki bir başka anlatıda ise, kentin kurucularının Lelegler olduğu dile getirilmektedir. Bayraklı’da yapılan kazılarda elde edilen buluntular, İzmir’in kuruluşunun MÖ. 3 binli yıllarına kadar indiğini açıklamaktadır.
İZMİR: (BÜYÜK KENT).
URLA: UR (KENT) LA (Yavrusu) (KÜÇÜK KENT).
Demektir. Bu kentlerin kuruluşları Ur ve Uruk ile aynı döneme yani deltarın oluşmasından sonradır.
Bu sözcük Egenin batısına geçerek Atina’nın Platon öncesi (MÖ 400) adı: UR ATİNA’dır. Buradaki Atina sözcüğü “ATA” olabilir. Yani Ata’nın kenti. İzmir ve Urla’nın kuruluşu MÖ 3 binlere gider fakat Atina’nın kuruluşu ise ancak MÖ 2 binlerdir. Zaten bu sözcük Roma’ya geçerek URBIS olmuştur. Batı dillerindeki URBAN sözcüğünün kökenidir. Ab urbe condita (anno urbis conditae); kısaca anlamı “Kentin (Roma) kuruluşundan bu yana olan” Latince bir deyiştir ki burada şehrin kuruluşu MÖ 753’tür. Romalılar kendi köklerini Anadolu’ya bağlamaya özen göstermişlerdir. Sezar ailesinin Troya’dan geldiği savını ileri sürmüştür (Ergün, 2025).
SON SÖZLER
Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalabilmişlerdir. Buzul arası çağlarda ekvator kuşağını terk etmiş insanlar yalnızca dar 35º-40° K enlemleri arası kuşakta var olabilmişlerdir. Ekvatorda hem buzul ve hem de buzul arası dönemlerde yaşam devam etmesine rağmen insanoğlu bu ekvatoral bölgelerde ileri bir uygarlık yaratamamıştır. Fakat Buzul/Tundra ve Çöl sınırında çok zor yaşam koşullarında uygarlık hemen Buzul Çağının sonunda uygun yerlerde gelişmeye başlamıştır. Zor iklim koşulları insanları daha yaratıcı yapmaktadır ve uygarlıkta bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Ekvator bölgelerinde insanlar Buzul Çağlarında bile yaşam ortamı bulmuşlardır fakat iklim değişimlerinin fazla olmaması nedeniyle fazla zorlanmamışlardır. Bu yüzden de günümüze kadar Avcı ve Toplayıcı seviyelerinde daha ileri bir uygarlık yaratmamışlardır.
Kültürel miras tüm insanlığa aittir, herkes için bir servet ve herkes için zenginliktir. Kültürel miras geçmişin hafızasını muhafaza eder ve kültürel miras üzerinde geleceği inşa ederiz. Toplumların en büyük sorunlarından biri de kendine ait oldukları kültürü, geleneği, inançları ve etnik kökenlerini aşırı derecede yüceltme, buna karşın kendilerinden olmayan gruplara inanç sistemlerinde devamlı kusur aramaya ve onları küçültmeye çalışmak olmuştur. Bu tutum; baskılara, savaşlara ve katliamlara varan acılı sonuçlar doğurmuştur.
Uzun yıllar boyunca Anadolu Yarımadası, Neolitik yaşam biçiminin çekirdek bölgesinin dışında tutulmuş, Anadolu’ya Neolitik yaşam biçiminin Güneybatı Asya’nın yarı-kurak bölgelerinde gelişimini tamamladıktan sonra aktarıldığı ve bu oluşum sürecinde Anadolu’nun yalnızca bu yeni yaşam biçimini Batı’ya, Avrupa’ya aktaran bir köprü rolü oynadığı öngörülmekteydi. Bu nedenle Neolitik Çağ arkeolojisi Anadolu’nun güneyine, Kuzey Mezopotamya, Suriye ve Filistin’e kadar uzanan Doğu Akdeniz kuşağına odaklanmış, bu coğrafya içinde son elli yılda 400 kadar Neolitik Çağ’a ait kazı yapılmıştır. Aynı şekilde Avrupa Neolitiğinin kökenlerini irdelemek amacıyla Balkan Yarımadası da Neolitik Çağ araştırmacılarının ilgi odağı olmuş ve bu süreci yansıtan yüzlerce kazı yapılmıştır. Çevremizdeki ülkelerde arkeolojik çalışmaların yoğunlaştığı bu süreç, maalesef Türkiye’de arkeolojik kazıların, yeni araştırmaların durma noktasına geldiği dönemdir.
Türkiye’nin Neolitik Çağ’ına yönelik yapılmakta olan az sayıdaki kazı bile bilim dünyasında devrim sayılacak bir etki yaratmıştır. İlk önceleri, Hacılar, Çatalhöyük, Can Hasan ve Çayönü kazılarıyla sınırlı olan bilgi dağarcığımız, Âşıklı, Nevali Çöri, Cafer Höyük ve Hallan Çemi, Karahantepe kazılarıyla beklenmedik bir sıçrama yapmış, son yıllar içinde başlayan birçok yeni kazı ortaya çıkan bu yeni tabloyu daha anlaşılır bir hale getirmeye önemli katkılar sağlamıştır. Bu yeni çalışmaların içinde en çarpıcı sonuçlar vereni, kuşkusuz ki Göbekli Tepe’dir. Esasen Göbekli Tepe ile ortaya çıkan yeni kültürel oluşumun ipuçları, yukarıda sıraladığımız diğer kazılarda vardı; bunlar bildiklerimize o denli aykırı ve yenilikler içermekteydi ki, kabullenmekte güçlük çekiyorduk. Göbekli Tepe bunları yadsınamaz bir görsellik ve görkem içinde sundu. Neolitik Çağ’da bu bölgenin çok önemli olduğu ortaya konmuştur.
Büyük Atatürk büyük bir öngörü ile Türkler’in Anadolu’ya binlerce yıl önce geldiği tezi ve Sümerler’in Türk olma olasılığının araştırılmasını istemiştir. Anadolu bizim kaderimizdir. Bu kader bizim için çok değerli bir hazinedir. Bu bağlamda Anadolu, Harman, Urmu ve Anau bağlantısı uygarlığın bu 35-40° enlemeli arasında oluşup birbirlerini etkilemişlerdir (Şekil 13). Harran, Aran (Azerbeycan) ve Türkmenistan kuşağında oluşan ilk uygarlıklar batıya doğru Ege Denizi ve Balkanlara, güneye doğru Filistin ve daha sonra da deltaların oluşmasıyla Nil ve Mezopotamya deltalarına ulaşmıştır. Ayrıca Türkmenistan’da oluşan ugarlık Afganistan dağ eteklerini takip ederek güne inmiş ve Hint uygarlığının öncüleri olmuştur (mehrgarh) ve İndüs deltasının oluşmasıyla da Harappa ve Mohendero Jaro uygarlıkları meydana gelmiştir. Demek ki Arnold Joseph Toynbee’nin görüşleri bu en eski uygarlığın izleri bu bölgede halen devam etmektedir.

Şekil 13. Harran (Türkiye) ve Anau (Türkmenistan) uygarlıklarının batıya (Anadolu üzerinden Ege ve Balkanlar), güneye Filistin ve Mısır ile Mezopotamya’ya ve doğuda Türkmenistan’dan güneye Afganistan üzerinden KB Hint yarımadasına (Mehrgarh, Harappa ve Mohendero Jaro).
Bu coğrafyada yaşayan insanlar kendi uygarlığına, geçmişine ve Anadolu’nun yalnız geçiş yolu üzerinde bir köprü olmayıp bizzat kendisi UYGARLIĞIN beşiğidir. 35-40° enlemleri kalan coğrafik kuşak insanoğlunun ilk uygarlığını yarattığı bölgedir. Son yıllardaki tarihi karmaşıklığı yumağında bu bölge hakkında objektif düşünceler üretilememiştir. Tüm dini, ırksal ve milliyetçilik akımlarından soyutlanmış bir biçimde bazı bilgilerin yeniden yorumlanması ve açıklanması gerekmektedir. Biz kendi geçmişimizi başkalarından değil, geçmişimize sahip çıkarak bütünleşik bir anlayışla (DİL-TARİH-COĞRAFYA) olgunları ile birlikte ele almalıyız.
BİZ DAİMA HAKİKATİ ARAYAN VE ONU BULDUKÇA VE BULDUĞUMUZA KANİ OLDUKÇA İFADEYE CÜR’ET GÖSTEREN ADAMLAR OLMALIYIZ.
Mustafa Kemâl ATATÜRK
TEŞEKKÜR
Hazar coğrafyasının önemi, hem D.E.Ü. Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü ve hem de INOC (Oşinografi Merkezi) kurucusu Prof.Dr. Erol İzdar ile beraber yaptığımız tartışmalarda ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine 2014 yılından sonra INOC Merkezi sorumluğum süresinde Hazar denizi üzerine 2016 yılında Tahran (İran)’da Çalıştay ve 2018’de Bakü (Azerbaycan) Konferans düzenlenmiştir. Bu çabaların sonucunda Hazar havzasının önemi kavranmış ve kapsamlı bir kitap haline getirmenin uygun olacağı görüşüyle bu yayınlar ortaya çıkmıştır. Tarihi bana sevdiren Ortaokul Tarih öğretmenim Sayın Aydoğan Demir’e şükranlarımı ve saygılarımı sunarım. Bu konularda bana hem düzeltmelerde ve hem de içerikte çok büyük katkı yapan Prof.Dr. Coşkun Sarı’ya titizliği ve özeni için çok teşekkür ederim. Bu arada katkıları nedeniyle Prof.Dr. Musa Kazım Düzbastılar, Prof.Dr. Asaf Koçman, Prof.Dr. Faruk Çalapkulu, Prof.Dr. Hülya İnaner ve Prof.Dr. Fuzuli Yağmurlu olmak üzere diğer tüm dostlara en içten şükranlarımı sunarım.
Bu yayınların çıkmasında bana destek veren ve düzeltme ve düzenlemelerindeki emekleri için Sayın Mustafa Tezel (Kırmızılılar Yayınevi)’e teşekkür ederim.
Ayrıca fikir ve düşüncelerinden yararlandığı aşağıdaki bilim insanlarına teşekkürü bir borç bilirim: Andrey Chepalyga; Begymrat Gerey; Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı); Eberhard Zangger; Haluk Tarcan; Kazım Mirşan; Klaus Schmidt; Luckwert, W.L; Lyonnet, B. ve Dubova, N.A.; Muazzez İlmiye Çığ; Murat Adji; Pumpelly, R.; Sarianidi, V. I.; Selahi Diker; Tamara Yanina; Toynbee, A.J.; Vere Gordon Childe.
KAYNAKLAR
Adji, M., 2019, Türklerin Saklı Tarihi (Rusça aslından çeviren: Varol Tümer), Görev Kitap ve Yayıncılık Ticaret Limited Şirketi, İstanbul.
Chepalyga, A.L., 2007). “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Yanko-Hombach, V.; Gilbert, A.S.; Panin, N.; Dolukhanov, P.M. (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer. pp. 118−148. ISBN 9781402053023.
Childe, G., 1926. The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber.
Childe, V.G., 1936, Man Makes Himself, The New American Library.
Churchward, J., 1926, The Lost Continent of Mu, the Motherland of Men.
Çığ, M.İ., 2008, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler, ; Kaynak Yayinlari (Istanbul, Turkey); pp168 (in Turkish).
Dolukhanov, P.V., Chepalyga, A.L., Lavretova, N.V., 2010, The Khvalynian transgression and the Caspian basin, Quaternary International, 225, 152-159.
Ergün, M., 2022, Batı Anadolu Deltalarının Oluşumu ve Uygarlığa katkıları, Kırmızılılar Yayınevi.
Ergün, M., 2023, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılılar Yayınevi.
Ergün, M., 2024, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılılar Yayınevi.
Ergün, M., 2024, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılılar Yayınevi.
Ergün, M., 2024, Uygarlık Yolu, Kırmızılılar Yayınevi.
Ergün, M., 2025, Tepe-Ziggurat-Piramit-Tapınak Gelişimi ve Dinlerin Doğuş, Kırmızılar Yayınevi.
Ergün, M., 2025, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar Yayınevi.
Ergün, M., 2025, Turan’dan Sibirya Üzerinden İnsanlığın Amerika’ya Yürüyüşü, Kırmızılılar Yayınevi.
Ergün, M. Ve İnaner, H., 1925, Uygarlığın Güneydoğu Anadolu’da (Harran) Gelişiminin Nedenleri, Kırmızılar Yayınevi.
Luckwert, W.L., 2015, Göbekli Tepe, Alfa Printing, Istanbul (420 pp).
Meydan, S. 2009, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, İnkilap Kitabevi, İstanbu
Neyman, G., 2007, Where Was the Flood of Noah?, Old Earth Creation Science.
Perinçek, D., 2010, ,Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, Sayı 195.
Petrie, Sir William Flinders, 1924, The Caucasian Atlantis and Egypt, (Ancient Egypt, December).
Renfrew, C., 2008, Prehistory: The Making of the Human Mind, Weidenfield&Nicolson, UK.
Schmidt, K., 2012, Göbekli Tepe, A Stone Age Sanctuary in South-Eastern Anatolia, exoriente, Berlin (286p).
[1] Prof.Dr. (E), Mühendislik Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği Bölümü Uygulamalı Jeofizik Anabilim Dalı (E) Öğretim Üyesi
