-Pedagojik bir deneme-
Declan çok tatlı bir çocuk. “Tell me why” isimli şarkısının bir yerinde şöyle diyor; “Soruyorum kendime, erkek olmak için ne yapmak lâzım? Kendimi kanıtlamam için savaşmam mı gerekiyor?”
Sorgulamak; bir çocuğun zekâsının değil varlığının gücüdür.
Çocukları gözlemlemeyi çok severim ve onlarla iletişimimin iyi olduğu söylenir. Dünyanın en yaramaz çocuğunu “vakvak kulübü” oyunuyla iki dakikada muma çevirdiğimi haylaz veledi olan dostlar çok iyi bilirler.
Aslında çocuklarla iletişime geçmenin hiç bir zor yanı yoktur. Sadece onların varlığı nasıl algıladıklarını anlamanız gerekir. Bir çocuğu kandırmak kolaydır fakat bu onların aptal olduklarından kaynaklanmıyor.
Çocuklar dünyayı ve insanları kendilerinden gayrı görmüyorlar. Bu sebeple kendini su zannedip bahçedeki havuza kendini atabiliyor. Eline geçirdiği her şeyi ağzına götürmesi bu yüzden. Kendine gülene gülümsemesi, kaşını çatana çatması, ağlayanı gördüğünde ağlaması bu sebepten.
Refleksleri de kuvvetlidir düştükleri yerden sağlam kalkarlar. Çünkü onların benliği henüz varlıktan ayrılmış değildir.
Bu sebeple onların dünyasına girip “onlaştığınız” zaman iletişiminiz başlamış demektir.
Çocukların en çok sevdiği şey size kollarını açarak koşmasıdır. Aslında sadece size değil, gökyüzüne, bulutlara, kırlara doğru da koşar onlar. En ilgisiz yerde her şeyi kucaklamak hatta öpmek isterler. Parktaki menekşeyi öpmek için başını parkın parmaklıklarından geçiren çocukları görmüş olmalısınız. Onlar harika varlıklardır. Eşyâyı ve dünyayı dinleme ve algılama biçimleri mükemmeldir.
Onlardaki bu sevgi tezahürü bilinçli bir kucaklayış değil, zaten kendilerini varlıktan gayrı olarak algılama(ya)madıkları sebebiyledir. Size ve tabiata kucak açarken aslında kendine kucak açmakta koşmaktadır.
Çünkü benlik delicesine varlığa tutunmaya, etrafında dönmeye, ona tutunmaya, ait olamaya çalışır. Çocuklar henüz sabi iken bizim görmediğimiz birçok şeyi görür ve fark ederler. Fakat bunları değerlendirme bilgisine henüz sahip olamadıkları için zamanla o iç görüleri de unuturlar.
Bir şey olur, zamanla insanlar özlerinden uzaklaşarak onlara anlatılan “kendi”lerine bağlanırlar. Daha doğrusu onlara nasıl bir “kendi”si olması gerektiği aile, okul, toplum ve aidi olduğu değerler sistemi karar verir.
Ergen bu dönemde aile ile cemiyet arasında bocalar. Bağlı olmak zorunda olmakla başı derttedir çünkü. Benliği delicesine bir varlığa ait olmaya çalışırken, ailesinden koparak giderek cemiyete, cemiyet içindeki oluşumlara, girdaplara tutulur.
Tutulur, çünkü “tutunmak” bilinci henüz onda oluşmamıştır. Bu yüzden mahalle çetelerine, satanist gruplara, metal müzik yahut semazen derneğine, spor kulübüne yahut bir uyuşturucu çetesine kapılabilir bu yaşta çocuklar.
Ergenlik aslında şudur; ailenin, çevrenin, okulun ve cemiyetin ona durmadan yüklediği değerlere karşı direnerek; “Neden böyle?!” diye sorması, sorgulamasıdır. Tıpkı Declan’ın o saf ve som insan çocuk idrakinden fışkıran sorular budur. Çünkü insan özü gereği ve özüne rağmen toplumun aklını kabullenip, ona giydirilen kimlikte olmak zorundadır. Benlikler, suretler, cemiyetin özümüze yapıştırdıkları etiketlerdir. Gerçeğin özden ayrı olma gurbetine yöneliş…
İnsanın bütün macerası da burada başlıyor zaten… İnsan kendi içinde ayrı, cemiyet içinde ayrı ayrı parçalara bölünüyor ve çoğaldıkça çoğalıyor. Çoğaldıkça da birliğe ve tamlığa olan hasreti daha da büyüyor.
İnsan hep yürüyor ve bu yürüyüş özüne ve birliğe değil de daha fazla çoğalmaya gittikçe kendini cemiyette ve bu koca âlemde kaybolmuş hissediyor.
Oysa özü insana şah damarından daha yakınken göremiyor bunu. Bütün bilgiler hep bu bilişin peşinde iken kimse bir arpa boyu yaklaşamıyor.
İnsan her ân kendindeyken onu başka başka yerlerde araması ne kadar yorucu…
Bize giydirilen kişilik ve kimlikler çoğu zaman bu koca âlemde kendimizi ve âlemi anlama vâsıtasına dönüşüyor. Havsalamızda, torbamızda ne varsa o değerlerle okuyoruz her şeyi… Oysa bütün bunlar bir dayatma ve sentetik…
Çocuklar bu sebepten hürdürler. Bir çocuk kendini sizden, denizden, buluttan, kuştan, böcekten gayrı görmez. Bu sebeple yemek yerken kaşığıyla konuşur, saksıdaki solucanla konuşur, ağaçla konuşur, duvarla konuşur, kendiyle konuşur, bilmem farkında mısınız akşama kadar durmadan konuşur çocuklarınız.
Çünkü eşyayı ve âlemi kendi gibi de bulmaz çocuk, kendi bilir. Sizin ise bütün derdiniz ona bir “kendi” yüklemeye çalışmaktır.
Declan şarkısında üzgün ve ergenliğin bütün öfkesi ile soruyor? Neden böyle? Neden böyle olmak zorunda? Dünya acı dolu insanlarla doluyken biz hiç bir şey yapmıyoruz. Biz rahatız. Neden böyle olmak zorunda?
Ailesine, okuluna, politikalara, sisteme rağmen soruyor çünkü yansıtmak istediği gerçek benliği olan vicdanı her seferinde toplum ve sistemler, çarklar tarafından reddediliyor. İnsanların benliğindeki bu tahribat ne yazık ki çok daha ileri boyutlara ulaşabiliyor zamanla. İnsanlar çoğunlukla benliklerini ve kimliklerini kendileri zannederek yaşıyorlar. Ona bir biçim ve şekil vermekle yükümlü olduklarını bilmiyorlar. Oysa insana ilâhi bir emirdir bu; “Kendini bil!”
İnsanın kendini, benliğini bilmesi ve onu terbiye etmesi başlı başına bir öğreti ve ilim. Nefs isimli dünya bineğini bilme, onu eğitme, idare etme ve dengede, itidalde tutma ilmi.
Okullar ve aile ne yazık ki bu bilgiyi öğretmiyorlar. Hatta böyle bir bilgi ve öğretinin olduğunu dahî söylemiyorlar. Okullarda çocuklara sadece “bil!” deniyor. Hiç “kendini bil!” denmiyor. Oysa insanın kendini bilmeden bileceği başka şeyler “kemâl” değil ancak bir taklitten ibarettir.
Tahkik ve iman bir şuur hâli. Şuur ise hareketlilik, akış…Bunun karşılığı uyku ve gaflet …
İnsan bu okula evvelâ dayatılan, dağıtılan, ezberletilen verilileri temizlenerek kaydolabiliyor. Maddi ve manevi abdest bedene kadar ruha da gerekli…
İnsan çocukluktan ve ergenlikten çıktıktan sonra çok farklı benliklere sahip olabiliyor. Bu benlik bazen öfke dolu, bazen hüzünlü, bazen anlamsız buluyor ve dünyada kalmasının gereksiz olduğunu bile düşünebiliyor. Bazen insan kendinde iki, beş, on benlikte taşıyabiliyor. İnsan kendinde çoğalıp binlerce kişiliğe bölünüyor.
İnsanın bu benlikleri yok edene kadar kaç basamakta ölmesi gerekiyor? İnsan bu âlemde kaç kere doğup, kaç kere ölüyor?
Declan da bunu soruyor; “Neler oluyor, anlamıyorum, kaçırdığım bir şey mi var? “
İnsanların dönüp duran semazenleri izlemekten niçin haz aldıklarını düşünür müsünüz hiç? İnsanlar hangi tarihten beri bu âlemde sema ediyor?
Çocuklarınızın zaman zaman oyunu bırakıp başları dönüp, mideleri bulanana kadar döndüklerini fark eder misiniz? Çoğumuz yapmışızdır bunu. Çünkü insan özü itibırı ile varlığa dâhil olmaya kendini tekrarlamaya, doğurmaya çalışır. Bu dönüş benliğin âlemle kucaklaşması, onda erimesi, dahası varlığın aradan kalkmasıdır.
İnsan âlemde gördüğü ve duyduğu şeylerden nasıl etkileniyorsa, çoğu zaman da bilinçli yahut bilinç dışı bu seyrin içinde oluyor. Bu sebeple bizim varlığı ve âlemi seyrimiz temelde Batı’nın gösteri sanatlarından ayrılarak, izlenen ve izlenilenin birliğini esas alıyor.
İnsanlar Tekke gibi yerlere gidip bu muhteşem birliğe dâhil olarak hissettikleri o müthiş huzur ve tamlık hissini ne yazık ki o kapıdan çıktıktan sonra kaybediyorlar. Esasında biz Câmi ve tekkelerin topluma aşıladığı varlıkta birlik öğretisini kaybettiğimiz için birlik ve tevhid anlayışımızı ve şuurumuzu da kaybettik.
Çünkü insan ancak birbiriyle uyumlu ve tam anlamıyla çalışan bir şuurun, benliğin içinde kendisini gerçekleştirip doğurabilir. Tasavvuf ve tekke adabı, terbiyesi, zikirleri hep bunun içindir ve toplum bütün kurumları ile ancak böyle bir anlayış, yüksek akıl ve sistem içinde kendini bilip, bulabilir, varlığını sürdürebilir. Bunun dışındaki toplumlara ve milletlere biz bir topluluk bile diyemeyiz. Belki bir “sürü” olabilir böyle bir toplum. Güdülen, hipnoz edilen, programlanan, akıldan ve idrakten yoksun bir sürü…
Yeni dünya düzeninde böyle bir dünyada yaşıyoruz dostlar. İnsanlar kendinden, eşyâdan ve birlikten yoksun, âlemle bütünlüksüz. Mensup olduğu partinin, derneğin, grubun, sürünün bir taklitçisi. Nezaketten ve gönülden, incelikten yoksun. Tamamen şartlara, şartlanmalara, telkinlere angaje bir yaratık. Yaratık, çünkü görüntü olarak insansa da, mânâsı itibarı ile özünden kopuk..
İnsanın kendi kontrolünde, kendi yönettiği ve eğittiği, idare ettiği bir benlik sâhibi olmasından daha huzur verici ne olabilir bu dünyada?
Ne yazık ki insan kendini sadece benliğinden ibaret sanıyor.. Öz değerini, egosunu diğer bir çok değerlerden değerli görüyor. Çünkü insanlara sürekli egosu öğretiliyor. “bireysellik” deniyor buna, bir değermiş gibi gösteriliyor. Yer sofrasının o sınıfsızlık çemberinden, birlik tasına çorba kaşığını uzatmaktan uzaklaşarak gitgide koskoca bir bencil oluyor. Bizim varlık anlayışımızın dışındaki sistemin işlevi ve işleyişi böyle..
Kişisel imajlar bir deccal telkini oysa. Lat ve Uzza’larımız medya ve müzik sektöründe tonlarca. Bu putlar heykel değil, canlı varlıklar olarak dünyamızda ve hayatımızda.
İnsanın benliği ile mücadelesi varlıktaki birliğe bağlanana dek işte böyle sürüp gidecek.
Çocukların sema oyununu küçümsemeyin. Çünkü onun benliği yoktur. O semasında âlemle, ağaçla, bulutla, oyuncak bebeği ile insanlarla bağlanır. Bütün duyuları ile Hayy yâni diridir. İşte o birlik hissidir ibadette de aslolan. Semada, namazda, oruçta, ezanda âleme bağlanmak…
Declan gerçekten de çok harika bir çocuk. Çünkü insana, insanın özünden sesleniyor. Çünkü benlik ve bencilliğin dışından sesleniyor. Çünkü o kendisinin dışındaki bütün insanlığın acılarını yüreğinde duyuyor, hissediyor. İnsan da ancak kendinden başkalarının dışındaki insanların kaygılarını ve acılarını hissetmeye başladıktan sonra özüne yakınlaşıyor. İnsanın, insan olabilmesi için “benlik” perdesini aradan kaldırması gerekiyor.
İnsanın başkalarının acılarını hissedememesi ve özünde bir eksiklik hissetmesi ne kadar utanç vericidir. Sanırım çoğumuzun anlam veremediği şey budur kendimizde.
Pek çare nedir? Sanırım İşte burada durmalı ve benliğimizin yetkilerini sınırlamalıyız dostlar. Onu cezalandırmak, öldürmek değil demek istediğim şey… Benliğini cezalandırmak ve mahrum bırakmak yerine ona hakkı olanı vermeli. Meselâ arada sırada duygu karmaşası yaşarsa elinden tutup bir psikoloğa götürmeli, ara sıra parka bahçeye çıkarmalı onu. Sevdiği şeylerden biraz yedirip içirmeli. Eğlendirmeli bazen, ancak yönetim ve eğitimi hiç elden bırakmamalı. Tespit ettiği kötü huylarını düzeltmesini söylemeli ve hep itidal içinde olmasını sağlamalı. Utanmak yerine saygı duymalı onun işleyişine.
İnsanlar ne zaman ki kendi içlerinde sadece kendileriyle yaşamalarını hayat zannetmekten uzaklaşıp, başkaları için yaşamaya başlarlarsa işte o vakit daha fazla özüyle beraber olmaya başlayacak ve böyle bir hayata alışacak. “İnsana, canlı ve cansız her varlığa saygı ve “hizmet” deniyor bu kemâl yolunun adına.
Birlikten ve Hak’tan kopukluğun ebedileşmesini önlemek istiyorsak tevhid fişini benliklerimize takmamızın zamanı gelmiştir dostlar.
Lütfen artık bu parti pırtı, dernek değnek, akım, izm, soy sop, cemaat, cemiyet ayrılıklarını bırakıp birbirimizle yaşamaya başlayalım.
Lütfen artık birbirimizle yaşamaya başlayalım…
Hep birlikte sema etmemizin zamanı gelmedi m? Ellerimizi yüreğimizin üzerine koyarak başımızı göklere, içimize çevirelim ve ilk temasımızı yapalım bütün yaratılanla ve yaratıcımızla BİR olalım…
Ve derin bir HÛ çekelim…
Secde edelim Hakk’ın önünde…
İnsana selâm verelim ve sarılalım…
İnsana; yâni kendimize; yani özümüze…
Cümleye kadirşinaslıkla efendim..
Sâliha MALHUN
